Cafer Bin Ebu Talip (Caferi Tayyar) Kimdir? Kısaca Hayatı ve Şehadeti

Yeryüzüne Peygamber Efendimiz kadar şerefli bir insan daha gelmemiştir ve gelmeyecektirde! Ne mutlu O’nun soyundan şereflenenlere, ne mutlu O’nun yolundan gidenlere, ne mutlu O’na tabi olup ebedi mutluluğu yakalayanlara. Uzmanportal.com olarak bu yazımızda anlatacağımız Cafer bin Ebu Talip işte bu mutlulukların ve şereflerin tamamına nail olmuş, ilk müslümanlardan olarak asla küfre düşmemiş, son nefesini de şehit olarak amca oğlu olan Hazreti Peygamberimizin hadislerine konu olarak cennete gittiği sabit olan şerefi sonsuz bir mübarek zattır. Kısaca bu şekilde tanımını ve girişini yaptıktan sonra gelelim namı diğer Cafer-i Tayyar olan Cafer bin Ebu Talip Hazretleri’nin hayatına;

Hz. Peygamber (s)’in amcasının oğlu, Mute Savaşı kumandanlarından ünlü sahabi Cafer b. Ebû Talib, yaklaşık 590 yılında Mekke’de doğdu.

Hz. Ali’nin öz kardeşi olup ondan on yaş büyüktü. Ebû Talib’in çocuklarının fazla oluşu nedeniyle geçim sıkıntısı çektiği sırada yükünü hafifletmek amacıyla Hz. Peygamber (sav) Ali’yi, amcası Abbas da Cafer’i yanına almıştı. Onun çocukluk ve gençlik yılları, zor koşullar altında amcası Abbas’ın yanında geçti.

Cafer, Hz. Peygamber (s)’e ilk iman edenler arasında yer aldı. Onun Hz. Ebû Bekir’den önce İslâm’a girdiği rivayet edildiği gibi 25. veya 32. Müslüman olduğu da söylenmektedir.

Mekkeli müşriklerin Müslümanlara eziyet ve işkenceleri artınca Cafer, hanımı Esmâ bint Umeys ile birlikte Habeşistan’a hicret eden kafileye katıldı ve Hz. Peygamber (s) tarafından bu kafileye başkan tayin edildi. Oğlu Abdullah, Habeşistan’da dünyaya geldi ve orada doğan ilk Müslüman olarak anıldı.

Müslümanlar orada da rahat bırakılmadılar. Mekkeliler onların Habeş’teki durumlarını haber aldıklarında, Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebî Rebia’yı Habeşistan’a göndermeye karar verdiler. Amr, Necaşî’nin huzuruna çıkarak, bazı ayaktakımı insanların Mekke’den ayrılarak Habeşistan’a yerleştiklerini, onların kendi dinlerinden ayrıldıklarını; fakat kralın dinine de girmeyip yeni bir din icat ettiklerini söyleyip bu insanların akrabalarının, kendilerini, onları geri getirmek için görevlendirdiklerini, bu niyetle geldiklerini ifade etti. Kral bu teklifi kabul etmedi, ülkesine sığınan insanları da dinlemek istedi. Gelenler adına Necaşî’nin huzuruna çıkan Cafer şöyle bir konuşma yaptı:

“Ey hükümdar! Allah aramızdan birini seçip de onu kendisi için elçi olarak gönderene kadar biz cahillerdendik. Putlara tapar, günah işlerdik. Ölü eti yer, akrabalarımızla alâkayı keser, komşularımıza kötü davranırdık. İşte bu hâl üzereyken Allah bize soyunu sopunu, doğruluğunu, eminlik ve iffetini çok iyi bildiğimiz bizden birini peygamber olarak gönderdi. O da bizi Allah’ı birlemeye ve O’na kulluk etmeye çağırdı. Bize doğru sözlülüğü, emanete hıyanet etmemeyi, akrabaları ziyareti, komşulara iyi davranmayı, kan dökmemeyi ve haramlardan uzak durmayı emretti. Kötülüklerden, yalan yere şahitlikten, yetim malı yemekten, iffetli kadına iftiradan men etti. Allah’a ibadet etmemizi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, namaz kılıp sadaka vermemizi istedi. Biz de onu tasdik ettik. Getirdiğine uyduk. İşte bu yüzden kavmimiz bize düşman oldu. Eziyet etti. Bize işkence ettiler, sıkıntılara düşürdüler, yapmak istediklerimize engel oldular. Biz de seni başkalarına tercih ederek memleketine geldik. Senin himayene güvenip zulme uğramayacağımızı ümit ettik.”

Necaşî, Cafer’i dinledikten sonra, ondan Hz. Peygamber (s)’in getirdiklerinden örnekler sunmasını istedi. Cafer de Meryem suresinin baş tarafındaki âyetleri okudu. Kral ve yanındakiler, âyetlerden etkilendiler, ağlayanlar oldu. Cafer, Ankebut ve Rum suresinden de âyetler okudu. Necaşi: “Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki Musa da İsa da aynı şeyle gelmiştir.” dedi. İyi bir şair ve kâtip olduğu da söylenen Cafer’in, bazı rivayetlerde “Biz Kureyş’in köleleri miyiz? Mekke’de bir cinayet mi işledik ki zorla iade edilmemizi istiyorlar? Mekke’de mal gasbettik de üzerimizde başkalarının hakları mı vardır?” sorularını yönelterek konuşmasını pekiştirdiği de dile getirilmektedir.

Değişmelere uğraması ihtimal dahilinde olsa da geneli itibariyle takdire şayan, etkileyici bir konuşmadır bu kuşkusuz. Kıyaslama yaparak kısa, özlü ve açık bir dille anlatılıyor aktarılması gerekenler. Çok kritik bir ortamda, büyük bir dikkat ve cesaretle, güçlü bir hitabet ve maharetle konuşuyor Cafer.

Necaşî’nin huzurundan eli boş ayrılan Amr, Habeş muhacirlerini geri almak için tekrar girişimde bulundu. Bu kez de Müslümanların Hz. İsa hakkında iyi düşünmedikleri ve onu kul olarak kabul ettikleri fikrini Necaşî’ye anlatıp, onun Hıristiyanlık inancındaki hassasiyetinden istifade ederek, sığınmacıları zor durumda bırakabileceğini düşündü. Amr’ın bu sözleri karşısında Cafer tekrar kralın huzuruna çağrılıp ona, Müslümanların Hz. İsa hakkındaki fikirleri soruldu. Cafer de İslâm inancına göre, Hz. İsa’yı Allah’ın kulu ve elçisi olarak kabul ettiklerini, onun bakire Meryem’den doğmuş olduğuna inandıklarını ve onu Allah’ın ruhu ve kelimesi olarak bildiklerini beyan etti. Aldığı cevaptan memnun olan kral, yine Cafer’i haklı buldu ve onları Mekke’den gelenlere teslim etmeyeceğini bir kez daha ifade etti. Amr’ın rüşvet olarak getirmiş olduğu hediyelerin tamamını da iade ettirdi. Bu şekilde Amr b. Âs’ın Müslümanları Habeşistan’dan geri getirme girişimi boşa gittiği gibi, onun hareketi, kralın, ülkesinde bulunan muhacirlere daha yakın ve sıcak davranmasına imkân sağladı. Hatta bunun ardından Necaşî’nin Cafer sayesinde Müslüman olduğu da meşhur rivayetlerdendir.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Hz. Peygamber komşu devlet hükümdarlarına İslâm’a davet mektupları gönderirken Habeş hükümdarı Necaşî’ye yolladığı mektubunda onu İslâm’a davet ettiği gibi, ayrıca ülkesinde bulunan Müslümanları da artık Medine’ye göndermesini istedi. Necaşî’nin Müslümanlara tahsis ettiği gemiyle Cafer de Arabistan’a döndü. Bu sırada Hz. Peygamber Hayber gazvesindeydi. Hayber ganimetlerinden Habeşistan’dan gelenlere de pay verildiği, Buhari ve Müslim’de rivayet edilmektedir.

Müslüman elçinin öldürülmesi üzerine, 629 yılında Suriye’ye gönderilen orduya Hz. Peygamber (s), Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin etti. Eğer o şehid edilirse Cafer b. Ebû Talib’in, o da şehid düşerse Abdullah b. Revaha’nın orduya kumanda etmesini istedi. Mute’de düşmanla karşılaşan İslâm ordusu, şiddetli bir savaşta ardı ardına bu üç kumandanını da kaybetti.

Zeyd b. Hârise şehid düşünce, sancağı Cafer aldı. Zırhını giyerek atına bindi. Düşmanın ortalarına kadar ilerledi. Düşmanla çarpışırken âyetler okuyordu. Bu sırada isabet aldı, bir eli kesildi. Sancağı diğer eline aldı. O da darbe alıp kesilince, sancağı koltuğunun altına sıkıştırdı. Aldığı darbelerle yere düştü ve şehid oldu.

Siret, tabakat ve hadis kitaplarında benzer ifadelerle aktarılan bu olayla ilgili olarak, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın ağzından şunlar da dile getirilmektedir:

“Cafer b. Ebû Talib’i şehidler arasında aradık. Bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası bulduk.”

Rasulullah’a üç komutanının şehadet haberi ulaştı. Onlara çok üzüldü. Amcası oğlu Cafer’in evine gitti. Hanımı Esmâ’yı, kocasını karşılamaya hazırlanırken buldu. Ekmek yapmış, çocukları yıkayıp güzel kokular sürmüş, güzelce giydirmişti.

Esmâ, bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

“Rasulullah bize geldiğinde, yüzünde bir üzüntü ifadesi gördüm. İçimden korkmaya başladım. Ancak istemediğim şeyi duyarım korkusuyla, ona Cafer’i sormadım. Selam verdi ve şöyle dedi:

– Bana Cafer’in çocuklarını getir.

Çocukları çağırdım. Ona doğru sevinerek ve şarkı söyleyerek koştular. Etrafında toplandılar. Rasulullah onlara eğilip koklamaya başladı. Gözlerinden de yaşlar akıyordu. Dedim ki:

– Yâ Rasulullah! Niçin ağlıyorsun? Yoksa sana Cafer ve arkadaşlarıyla ilgili bir haber mi geldi?

– Evet… Bugün şehid oldular…

Çocuklar benim de ağladığımı görünce, yüzlerindeki gülümseme gitti ve sanki başlarına taş düşmüş gibi yerlerinde çakılı kaldılar.

Rasulullah, gözlerini silerek ve şöyle diyerek ayrıldı:

– Allah’ım, onun soyundan bir Cafer ver. Onun ailesinden bir Cafer ver. Cafer’i cennette gördüm. Kana boyanmış kanatları vardı.”

Cafer b. Ebû Talib, iki kolunun da kesilmesi ve kuş gibi kanatlanıp cennete uçtuğunun kabul edilmesiyle, ölümünden sonra “çok uçan” anlamına gelen “Tayyar” lâkabıyla anılmıştır.

Şehid düştüğünde henüz kırk yaşında olduğu söylenen Cafer b. Ebû Talib, hem Habeşistan’a hicret ettiği hem de buradan dönüşünde kendi baba yurdu olan Mekke’ye değil de doğrudan Medine’ye gittiği için “zü’l hicreteyn” ve ashabın muhtaçlarını, fakirlerini daima gözettiğinden “ebu’l mesâkin” lâkaplarıyla da anılıyordu. Ebu Hureyre, Hz. Peygamber’den sonra en cömert Müslüman olarak Cafer’i göstermektedir.

Bir inanç hareketinin, toplumsal bir davetin yankı bulup kök salmasında öncü kadrosunun, örnek şahsiyetlerinin çok fazla rolü vardır kuşkusuz.

İslâm’ın çağlarüstü mesajı da ilk dönemde, farklı özellik ve kabiliyetlere sahip insanlarla ete kemiğe bürünmüştür. Vahyin kılavuzluğu altında ve Rasulullah’ın önderliğinde cahiliyeden hicret ederek eğitilip oluşturulan ilk toplulukta da “iman ailesi”nin kolektif güzelliklerinin yanı sıra bireysel erdem ve tanıklıklara da rastlamaktayız. Fedakârlık, cesaret, ihlas, ilim, hitabet, askerî yetenek, cömertlik gibi güzel özellikler; farklı kişilerde temsil imkânı bularak, onca çirkinliğin, kirlenmenin, zulüm ve zorbalığın kol gezdiği bir toplumda hemen öne çıkmış ve bir çekim merkezi oluşturmuştur kuşkusuz.

Peygamberimizin yakın akrabası da olan Cafer b. Ebû Talib, İslâm’ın getirdiği ya da pekiştirdiği temel insani hasletlerin yanı sıra kendine özgü nitelikleri de bünyesinde toplayan bir sahabidir.

Kafile başkanı olarak gittiği Habeşistan’da İslami daveti ve Müslümanları en iyi şekilde temsil etmiştir. Yeryüzü bilgisiyle pekişen ve özgüvenle sağlamlaşan bir özelliktir bu. Akıllı ve uyanık bir kişidir aynı zamanda. Hitabeti düzgün ve etkileyicidir. Ezberi kuvvetli ve zamanlaması mükemmel, mukayese gücü ise üst düzeydedir. Sahip olduğu güç ve değerin farkındadır. Günümüzden bakarak söylersek, çok iyi bir diplomat olduğu da görülmektedir. Müslümanların sıkıştırıldığı ve Mekke’de boğulmak istendiği zorlu bir dönemde, İslami davete çok anlamlı, soluk aldırıcı ve açılım sağlayıcı bir olanağı en iyi şekilde kullanmıştır. Nitekim süreç içerisinde Habeşistan’da da etkili olduğu ve davetini yaygınlaştırdığı görülmektedir. Amr b. As’ın bütün tuzaklarını ve suçlamalarını boşa çıkarmış, bir mülteci / muhacir olarak gittikleri yabancı bir ülkede bir çekim merkezi oluşturabilmiştir. Basit bir sığınmacı, korkak ve âciz bir kişi gibi değil; sorumluluğunun bilincinde ve basiret sahibi bir temsilci olarak hareket etmiştir. Amcasının evinde ve zor koşullar altında büyüyen bir insan olduğu düşünüldüğünde, bu niteliklerinin değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Onun cömertliği, yardımseverliği de bu açıdan bakıldığında daha büyük bir önem arz etmektedir. Kardeşlerine kol kanat germiş, sahip olduklarını paylaşmış ve bu güzel erdemlerin yaygınlaşmasını sağlayanlardan biri olmuştur.

Cafer b. Ebû Talib’in anlamlı ve örnek hayatını taçlandıran son niteliği de elbette şehadete ulaşmasıdır. Zorlu Mute Savaşı’nda “Düşman çok fazla ve donanımlı, ben de peygamberin akrabasıyım.” diyerek savaşmaktan kaçınmamış; büyük bir cesaretle gövdesi delik deşik, paramparça edilene dek mücadele etmiştir. Şehid edildiğinde henüz kırk yaşında olduğu da göz ardı edilmemelidir.

Bütün bu çok yönlü özellikleri ile adı da günümüzde hâlâ yaşamakta ve örnekliği yolumuzu aydınlatmaya devam etmektedir.

ALİ DEĞİRMENCİ

6 thoughts on “Cafer Bin Ebu Talip (Caferi Tayyar) Kimdir? Kısaca Hayatı ve Şehadeti

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.