Askeri Darbe Nedir, Askeri Darbenin Amacı Nedir, Neden ve Nasıl Askeri Darbe Yapılır? Türkiyedeki Askeri Darbeler

Güzel ülkemizin demokrasi tarihi darbe denilen kara lekelerle doludur maalesef. Osmanlı imparatorluğu zamanında yapılan padişah ve sadrazam devirme hareketleri sonucu bir alışkanlık haline gelen derbe girişimleri, cumhuriyetimizin 80 küsür yıllık kısa sayılabilecek tarihine maalesef 5 darbe ve darbenin yumuşatılmış hali olan muhtıralar sığdırmıştır. Bizde bu yazımızda askeri darbe kavramının ne demek olduğunu, neden askeri darbe yapıldığını, Türkiye’de yapılmış askeri darbeler ve yıllarını size kısaca aktarmak istedik.

Darbe, devletin emrindeki resmi askerî kurumlara mensup kişi ya da kişilerin ani olarak anayasal olmayan yollarla mevcut hükümeti devirmesi ve iktidara el koymasıdır. Yönetim biçimine yöneltilen radikal değişiklikleri önlemek amacıyla her zaman olmasa da çoğunlukla tanımı gereği şiddet içerir. Geniş halk kitlelerinin desteği olmadan yapılması ve köklü bir değişim hareketi olmaması sebebiyle devrimden ayrılır.

Teknik olarak darbeciler genellikle ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirir, lideri devirir, radyoların ve televizyonların vb. iletişim kanallarının işgal edilmesi gibi hükümet daireleri üzerinde bir otorite kurarlar, elektrik santrallerinin ele geçirilmesi gibi temel altyapı tesislerini ele geçirirler. Askerî darbeler 20. yüzyılda yaygın biçimde Latin Amerika’da Arjantin,Şili, Asya’da Birmanya[1], Afrika’da ve Avrupa’da Yunanistan, Türkiye[2] gibi özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenmiştir. Hükümetlerin, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarısız oldukları iddiası, cuntacılar tarafından askeri darbelerin başlıca sebebi olarak gösterilmektedir.[3]

Askeri darbeler aynı zamanda güçlü devletlerin zayıf devletler üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmeleri için tercih edilen bir yol olarak da karşımıza çıkar. Örneğin CIA’in Şili darbesine destek vermesi gibi. Ayrıca, NATO’nun askerî kanadından 1974’te çıkan Yunanistan’ın, karşılığında Türkiye’ye hiçbir taviz verilmeden 1981’de veto edilmeden tekrar NATO’ya kabulü de ancak 12 Eylül 1980 darbesinden sonra mümkün olabilmiştir.

Darbecilerin Kurdukları Hükümetler ve Şekilleri

Darbe sonrasında ordu kurulacak hükümetin şekli sorunuyla karşı karşıya kalır. Latin Amerika’da darbeden sonra değişik rütbede askerlerden oluşan cunta yönetimi oldukça yaygındır. Afrika’da ve Türkiye’de ise cunta ile birlikte çalışacak devrimci bir meclis oluşturma ve bu meclis üyelerinin de cunta tarafından seçilmesi yöntemi yaygın olarak kullanılır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yönetimi ele geçiren cuntalar olan Milli Birlik Komitesi ya da Milli Güvenlik Kurulu, ülkeyi mutlak biçimde yönetmiş; aynı zamanda Kurucu Meclis ya da Danışma Meclisi adıyla cunta tarafından seçilen sivil temsilcilerin olduğu ancak MBK ya da MGK karşısında bir hayli zayıf bir de meclis oluşturulmuştur.

Türkiye 1950 yılındaki demokratik seçimlerle çok partili hayata geçiş yaptığı dönemden sonra, millet iradesine dayanan demokratik düzen[4] neredeyse her on yılda bir askeri müdahalelerle kesintiye uğradı.[5] İlki 27 Mayıs 1960’da olmak üzere; 12 Mart 1971’de (muhtıra), 12 Eylül 1980’de, 28 Şubat 1997’de (postmodern darbe) arka arkaya askeri müdahalelere tanık oldu. Ayrıca 27 Nisan 2007’deki Cumhurbaşkanlığı krizi sonrası yayınlanan 27 Nisan tarihli Genelkurmay Başkanlığı Bildirisi de bazı kaynaklarca muhtıra olarak değerlendirilmiştir. Şimdi bu saydığımız darbe ve muhtıraları azıcık açalım isterseniz.

CHP 1950’ye kadar geçen dönem içinde ilimli politikalar takip etmeye çalıştı. Bürokratlarına tarafsizlaçtirmasi, gizli oy açık sayım gibi demokratikleşmeler sağlandı. Recep Peker yönetimindeki uzlaşmaz, kati merkeziyetçi hükümetin yerine Hasan Saka ve Şemseddin Günaltay gibi ılımlılardan kurulu hükümetler getirildi. Kısacası CHP geçmiş yıllardaki baskıcı kimliğini halka unutturmaya çalıştı.

14 Mayıs 1950’deki seçimlerde DP 408, CHP 69 sandalye kazandı. Darbe söylentilerine rağmen iktidar el değiştirdi. Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan oldu. İktidarına el değiştirmesiyle her iki parti de kimlik krizi yaşadı. CHP 1950 seçimlerine son yıllarda uyguladığı ilimli politikalara güvenerek garanti gözüyle bakıyordu, bu nedenle iktidarına parti-devlet bütünleşmesinden kaynaklanan geniş yetkilerini DP’nin talebine rağmen kısıtlamamıştı. Seçim sonuçları CHP’de tam anlamıyla sok etkisi yaptı. DP, iktidarına geniş yetkilerine rağmen bürokrasiye, orduya ve CHP’ ye karsı kendisini hiçbir zaman güvende hissedemedi. Darbe söylentileri üzerine genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekliye ayırdı.

DP, iktidarının ilk bir kaç yılında hava şartlarının uygun olmasıyla hasadın bollaşması, ekonominin iyileşmesi DP için nüfusun büyük bir kısmının yaşadığı kırsal kesimin oylarını garantiledi. CHP’nin DP’ye yönelik klasik irtica söylemlerine karsı (o yıllarda Ticanilerin Atatürk heykel ve büstlerine yönelik saldırıları vardı) 25 Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkardı. Hatta dini istismar ediyor diye 8 Temmuz 1953’te Millet Partisi’ni kapattı.

2 Mayıs 1954 seçimlerinde DP 503, CHP sadece 31 sandalye kazandı. DP’ nin, gittikçe otokratikleşmesi, muhalefet üzerinde baskı kurması ve ekonominin kötüleşmesi, enflasyonun artması üzerine kentli tabanının ve üniversite üyelerinin desteğini kaybetti. Enflasyondan ilk etapta etkilenmeyen kırsal kesimin desteğini muhafaza etti. 27 Ekim 1957 seçimlerinde DP 424, CHP 178 sandalye kazandı. DP’ nin gücünü devam ettirmesine rağmen bazı desteklerini yitirdiği ortaya çıktı.

CHP’liler seçimle iktidar olamayacaklarını anlayınca seçim dışı yollarla iktidara gelme yollarını aramaya başladılar. Özellikle DP’ nin halk katmanlarını politikaya sokması, CHP’ nin malvarlığının kaynağını araştırmak için (CHP’ nin devlet bankalarının sermayesinden daha fazla serveti vardı) Tahkikat Komisyonu kurması ordu içinde de rahatsızlıklara yol açtı. DP giderek kendini daha güvensiz hissediyor, gittikçe de muhalefet üzerindeki baskılarını artırıyordu. Başına yönelik sansürler, darbe söylentilerine karsı ordu içinde soruşturmalar…

DP iktidarına karsı örgenci eylemleri başladı. CHP gençlik örgütleri İstanbul ve Ankara’da gösteriler düzenledi. Hükümet İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan etti. Darbe söylentileri karşısında kendi konumunu güçlendirmek için Menderes halka döndü. Güçlü olduğu Ege Bölgesi’nde mitingler düzenledi. Ankara’ya döndüğünde harp okulu öğrencilerinin gösterisi hükümetin prestijine ağır darbe vurdu. Harp Okulu öğrencilerinin gösterisi üzerine hükümetin bir soruşturma başlatarak darbe planlarını ortaya çıkartacağından korkan cunta erken davranarak 27 Mayıs 1960’da darbeyi yaptı.

Milli Birlik Komitesi, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar başkanlığında öğretim üyelerinden müteşekkil bir Anayasa Komisyonu kurdu. Komisyon Avrupa’daki gelişen sosyal devlet anlayışının da etkisiyle liberal bir anayasa hazırladı. 1961 Anayasası’yla yeni kurumlar oluşturuldu. Anayasa Mahkemesi, Milli Güvenlik Kurulu ve Danıştay’ın yetkilerinin artırılmasıyla iktidarına denetlenmesine ağırlık verildi.

31 Ağustos’ta parti liderleri askerlerin gözetiminde toplanarak bir deklarasyon yayınladı. Askerlerin CHP’nin iktidar olması için en uygun Propaganda zeminin oluşturulmaya yönelik alınmasını istediği önlemler şunlardı:

1) 27 Mayıs Devrimi’ni siyasal amaçlarla sorgulamamak ve istismar etmemek.

2) Atatürk Reformları’nı korumak.

3) İslam’ı siyasi amaçlarla istismar etmemek.

4) Yassıada Mahkemesi kararlarini istismar etmemek. 15 Eylül 1961’de Yassıada Mahkemesi, Adnan

Menderes, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamını onayladı. 16 Eylül’de Zorlu ve Polatkan, bir gün sonra da Menderes idam edildi.

15 Ekim 1961’de seçimler yapıldı. CHP 173 sandalye alırken, DP’ nin devamı sayılan neo-demokrat partiler (Adalet Partisi 158, Yeni Türkiye Partisi 65, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 54) toplam 277 sandalye kazandılar.

Sonuçlar içeride ve dışarıda, Menderes’in bir zaferi ve 27 Mayıs rejimine karsı halkın bir kınama oyu olarak yorumlandı.

Solun neredeyse tamamı 27 Mayıs’ i “ilerici” olarak değerlendirmiş, sahiplenmiştir. “Darbeler demokratik açıdan değil diyalektik açıdan değerlendirilir, ne getirmiş, ne götürmüş önemli olan o.” seklinde bir bakış açıları vardır. (Tanilli, s.56)

Seçim sonuçları ortadaydı. Bu durumda askerin kışlasına dönmesi pek olası değildi. 1962 ve 1963’te bir dizi basarîsiz darbe girişimleri oldu.

1965 seçimlerinde bir partinin meclise hâkimiyetini engellemek için nisbi seçim sistemi uygulandı. Fakat bu Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’ nin yükselişini önleyemedi. Seçimlerde AP 240, CHP 134, diğer sağ partiler (Millet P+CKMP+YTP) 61, İsçi Partisi 15 sandalye kazandı.

1965′ ten sonra muhalefet sokağa tastı. Üniversiteler öğrenci eylemleriyle, fabrikalar işçi grevleriyle felç oldu, kırsal kesimde köylülerin toprak işgalleri başladı.

12 Mart 1971

12 Mart 1971’de ordu komutanları Demirel’e bir muhtıra verdiler. Muhtıranın içeriği kardeş kavgasının ve anarşinin engellenemediği, Atatürk’ün reformlarının gerçekleştirilemediği, çağdaş uygarlık hedefinden sapıldığı, bütün bunlardan hükümetin sorumlu olduğu, bu hedeflere ulaşmak için yeni bir hükümetin demokratik yollardan kurulması, aksi takdirde TSK’nin yasalardan aldığı yetkiyle idareyi doğrudan doğruya ele alacağı seklindeydi.

Nihat Erim başkanlığında sivil bir hükümet kuruldu. 1961 Anayasası’nın hak ve özgürlükleri genişleten maddeleri değiştirildi. Resmi ideoloji açısından tehlikeli görülen İslam! Eğilimli Milli Nizam Partisi ve sosyalist eğilimli Türkiye İsçi Partisi kapatıldı.

12 Mart Muhtırası’yla devlet otoritesini tesis etmeyi amaçlayan uygulamalar sonuç vermedi. Siyaset dışında tutulmaya çalışılan toplum kesimleri sokağa çıktı. 1973 seçimleriyle başlayan sürekli bölünmelerle parti enflasyonu yasandı. Bunun getirdiği koalisyonlar, azınlık hükümetleri istikrarı sağlayamadı. Sol ve İslami muhalefetin sokağa taşması, gün geçtikçe kitleselleşmesi ve sistemi radikal bir şekilde sorgulamaya başlamaları orduyu harekete geçirdi. Ordunun bu kadar beklemesinin sebebi olarak 27 Mayıs’la halk nezdinde düştüğü duruma tekrar düşmek istememesi yaygın olan bir kanaattir.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi

Darbeyle birlikte anayasa değişikliği de geldi. 82 Anayasası’yla toplumu tepeden tırnağa kontrol altına almak için 61 Anayasasının getirdiği hak ve özgürlükler geri alındı. Temel insan hak ve hürriyetlerinin geniş ölçüde sınırlandırıldığı, yer yer kaldırıldığı bir ortamda muhalefet sindirildi. Halk depolitize edilerek DP ile girdiği siyaset arenasından dışlandı. Bütün bunlar 82 Anayasası’ yla yasallaştı.

Ordunun özellikle Kenan Evren’in bütün karsı propagandalarına rağmen Turgut Özal’ın liderliğinde ANAP 1983 seçimlerinde tek başına iktidar oldu. Ordu perde arkasına çekildi. Ancak sahne gerisinden müdahalelerini devam ettirdi. Halkın her türlü hak arama girişimleri (sendikal haklar, inandığı gibi yasamak, Kürt kimliğinin tanınması…) resmi ideoloji adına, demokrasi vitrininin ardındaki darbe kurumları tarafımdan gerek kanuni, gerek kanun dışı yollarla bastırılmaya, sindirilmeye çalışıldı.

28 Şubat 1997 Post Modern Askeri Darbesi

Refah Partisi ile halkın özellikle İslami taleplerle siyaset sahnesine çıkması, İslam’ın insanlarına bireysel ve toplumsal hayatlarında belirleyiciliğinin artması, ABD’nin Yeni Dünya Düzeni’nde İslam’ı tehtid olarak görmesi, halkın iktidar seçkinlerinden yüz çevirmesi, halkın desteğini yitiren partilerin sırtlarını devlete dayayarak ayakta durabilmeleri, ekonomide Anadolu sermayesinin yükselerek devlet destekli büyük sermaye ile rekabete girmesi, Susurluk kazasıyla iktidar seçkinlerinin kirli iliksilerinin gözler önüne serilmesi egemenlerin yeniden “irtica nöbetlerine” yakalanmasına yol açtı. İrtica söylemi her şeyin üstünü örtebilirdi. MGK toplantıları tarihi (!) olmaya basladi. PKK’dan daha tehlikeli ilan edilen irticaya karsı kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Üniversite rektörlerine, medyaya, yargıya, patronlara brifingler verildi. Halkta tutmadı ama söz konusu çevrelerde rağbet büyüktü. İrtica söyleminin temel nedenine baktığımızda bunun rantını yiyenlerin tekelci sermaye, sivil-asker karması ve medya olduğu ortadadır. Bu nedenle söz konusu çevreler irtica ile mücadelede birbirleriyle yarıştılar. Bati Çalışma Grubu (BCG), Sicil Çalışma Grubu (SCG), valiler, garnizon komutanlıkları, hükümet, yargı mensupları, kartel medyası, TÜSIAD, YÖK, DGM hepsi de irtica ile mücadele de öne çıkmaya çalıştılar.

28 Şubat sürecinin zeminini, alt yapısını oluşturan Başbakanlık Kriz Yönetmeliği ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin Refah-Yol tarafından imzalanmasıdır. Bu yönetmelikle doğal afetler de dahil olmak üzere MGK’nın kriz dediği durumlarda MGK yaptırım uygulayabilecek bir üst yapı haline geliyordu. Bunun ilk pratiği de 28 Şubattır. Parlamento devre dışı bırakılıyor, yasama organı MGK oluyor. Yürütme organı hükümettir ve tavsiye niteliğindeki kararları yürütebilmek de hükümetin ömrünü tayin ediyor.

28 Şubat Post Modern Askeri Darbesinin bilançosu

Refah-Yol hükümeti düşürüldü.

8 yıllık kesintisiz eğitimle İHL’lerin orta kesimleri kapatıldı, üniversiteye yönelik sınırlamalarla lise kısımları işlevsiz hale getirildi.

Kamu kurum ve kuruluşlarında, üniversitelerde, imam-hatiplerde başörtüsü yasaklandı.

Kur’an kursları kapatıldı.

Devlet kadrolarında dindar memurlar tasviye edildi.

Refah Partisi kapatıldı.

Parti yöneticileri, Refahlı belediye başkanları yargılandı, tutuklandı, siyaset yapmaları yasaklandı.

Vakıf ve dernekler üzerinde baskı kuruldu, yöneticileri kovuşturuldu.

Anadolu sermayesine ambargo ilan edildi.

YAS kararlarıyla ailesi, esi dindar, başörtülü olan, içkili toplantılara katılmayan subaylar ihraç edildi.

Çok sayıda insan, yazarlar gazeteciler de dahil gözaltına alındı, işkence ve tutuklamalar oldu.

Seçime gidilen bir süreçte küstürdükleri, copladıkları halkı tekrar kazanmak için PKK-Apo kozunu kullanıyorlar. Suriye ve Yunanistan’a yönelik sert mesajlar verilerek dört bir yanımız ateş çemberi, milli birlik-beraberlik vurgularıyla halk manipüle edilerek hükümet olmaları halka değil 28 Şubat sürecine borçlu partilerin tarafına çekilmeye çalışılıyor.

Son olarak da Nisan 2007 tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Genelkurmay Başkanlığı resmi sitesinde yayınlanan e-muhtıra var, ama biz bunu anlatmayıp, yakın tarihimizde gerçekleşen hafızalarımızdaki bu olayın takdirini halkımıza bırakıyoruz. Bir daha ülkemizde darbe olmaması dileğiyle, saygılar…

28 Şubat Süreci Nedir? 28 Şubatta Ne Oldu?

Ülkemizin yakın tarihinde yaşanan, karanlık bir süreçtir 28 Şubat süreci. 28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreçtir. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Sürecin Gelişimi

12 Eylül Darbesi sonucu ortaya çıkan siyasetin etkisi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ve komünizm’in çökmesiyle, 1980 ve 1990’larda sağ partiler giderek güçlenmiş ve bunun sonucu olarak Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur. 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.

Koalisyonun kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;


  • 2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
  • 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
  • Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:

“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.

  • Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
  • Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
  • 30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkum edildi.
  • 5 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
  • 5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
  • Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
  • 11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.
  • 28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.
  • 4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
  • 13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
  • 21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
  • 3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
  • 7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
  • 10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
  • 18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
  • 19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
  • 30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D hükümetini kurdu.


Sonuçta

28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

Bu kararlar sonucunda Refahyol hükümeti istifa etti. Daha sonra ise Refah Partisi temelli kapatıldı.