Kategoriler
Genel Kültür

İstanbul İsminin Hikayesi, Anlamı, Kökeni

Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbulumuzun adının nereden geldiğini biliyor muydunuz? uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık.

Osmanlı Devleti, 1004 yıl ”Byzantion”, 1116 yıl da ”Konstantinopolis” olarak adlandırılan şehri fethettikten sonra isminin ne olacağı konusunda tartışmaya girmedi. Osmanlı döneminde ”Konstantiniyye”, ”Stanpolis”, ”Dersaadet”, ”Asitane”, ”Darülhilafe” ve ”Makarrı Saltanat” olarak da adlandırılan şehrin adı Cumhuriyet’in ilanından sonra ”İstanbul” olarak kabul edildi.

Yenikapı’da bulunan kalıntılarla tarihi 8500 yıl önceye dayanan şehre, MÖ 667’de Antik Yunanistan’daki Megara’dan gelen Dorlu Yunanlı yerleşimciler bir koloni kurdu ve yeni koloniye kralları Byzas şerefine ”Byzantion” adını verdi.

Kente, 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilince Latince ”Yeni Roma” anlamına gelen ”Nova Roma” adı konuldu, ama bu isim çok benimsenmedi. 337 yılında İmparator I. Konstantin’in ölümüyle kentin adı onun şerefine ”Konstantin’in kenti” anlamına gelen ”Konstantinopolis”e çevrildi. Konstantinopolis, Bizans İmparatorluğu boyunca kentin resmi adı olarak kaldı.

Osmanlı İmparatorluğu 1004 yıl ”Byzantion”, 1116 yıl da ”Konstantinopolis” olarak adlandırılan şehri fethettikten sonra isim kavgasına girmedi.

Ayasofya Müzesi Başkanı ve tarihçi Haluk Dursun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden sonra bir sürü ismi olduğunu belirterek, bazı resmi isimlerin çok az kullanıldığını, bazılarının ise halk tarafından benimsendiğini söyledi.

Osmanlı padişahlarının asla isim üzerine takılıp kalmadığını vurgulayan Dursun, ”Bunun bir istisnası var. Sultan 3. Mustafa hattı hümayunlarında özellikle ‘İslam şehri’ anlamına gelen İslambol’u kullanıyor” dedi.

Dursun, Osmanlı döneminde en çok kullanılan ismin Konstantinopolis’in Arap diline çevrilen şekli ”Konstantiniyye” olduğunu belirterek, halk arasında mutluluk şehri anlamına gelen ”Dersaadet” ve büyük dergah anlamında ”Asitane”nin çok kullanıldığını kaydetti.

Kelimenin kökeni

”İstanbul” kelimesinin kökeni olan ”Stinpolis”nin Rumca ve ”şehre doğru” kelimelerinin bozulmuş hali olduğunu ifade eden Dursun, şöyle konuştu:

”Şehir denilince akla, surun içindeki İstanbul geliyor. Bana göre İstanbul’un adının nereden geldiğinden İstanbul’un neresi olduğu daha önemli. O dönemde surun içindeki bölümün dışındaki yerlere asla İstanbul demiyorlar. Şu anda en çok karıştırılan ve en çok yapılan ortak hata bu. Eyüp’ü, nefsi İstanbul’dan ayırıyor, karşı denildiği zaman akla asla Kadıköy değil, Galata geliyor. Karşıya geçmek denildiği zaman Karaköy’den Galata’ya, Galata’dan Kuledibi’ne bir hat var. Taksim daha yok, bir de Üsküdar var. Bunun dışında mevsimlik olarak kullanılan Adalar ve Boğaziçi’ndeki köyler var. Yani Boğaziçi, İstanbul sayılmıyor. Halk içinde Şeher’dir. ‘İstanbul’a gideceğim’ denildiği zaman surun içini kasteder ve ayırır. Kadıköy’deki birisi ‘Bugün İstanbul’a gideceğim’, Taksim’deki birisi ‘Bugün İstanbul’a ineceğim’ der. Bunları daha önemli görüyorum.”

Osmanlı saatinde Konstantinopolis yazılı

Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit dönemine ait bir cep saatinin içindeki ”Konstantinopolis” yazısını gösteren Dursun, ”Bu dönem milli hassasiyetin en yüksek olduğu dönemdir. Ama saatlerinde Konstantinopolis yazılı” diye konuştu.

Haluk Dursun, Osmanlı devletinin resmi yazışmalarında hilafetin merkezi anlamında ”Darülhilafe” ve saltanatın merkezi anlamında ”Makarrı Saltanat” isimlerini kullandığını dile getirerek, ”Bu da çok uygun. Osmanlı doğrudan o kavgaya girmiyor, fonksiyonundan bir şehri tanımlıyor. Burası kim ne derse desin, ister Konstantinopolis desin, ister Konstantiniyye desin Darülhilafe’dir. Burası kim ne derse desin Makarr-ı Saltanat’tır. Bu Osmanlı’nın hoşgörüsünü ve bütün bu tartışmaların üzerinde kendine güvenen bir devlet olduğunu ortaya koyuyor” ifadesini kullandı.

İstanbul mu, Istanbul mu?

İstanbul adının ”I” veya ”İ” harfi ile başlaması konusunda da bir tartışma bulunduğunu ve İstanbul’un da iki farklı yazılış şekli olduğunu belirten Dursun, ”I” harfi ile yazılan İstanbul’un, İstanbul Türkçesi’nde daha çok kullanıldığını söyledi. Dursun bu durumda bir İstanbul bir de Istanbul olduğunu kaydetti.

Doğrusunun hangi kelime olduğu üzerinde durmadığını vurgulayan Dursun, ”Sadece şehrin, tarihi mekanın gereği gibi korunması, görüntüsünün, tarihi özelliğinin korunması ve en azından dünyanın belli bir bölgesinin merkezi olması düşüncesinin daha önemli olduğu kanaatini taşıyorum” dedi.

”Asıl Rumca’dan gelen isim İstanbul”

Oprah Winfrey, Colin Powell, Madeleine Albright, Calvin Klein’ın da aralarında bulunduğu dünyaca ünlü isimlere rehberlik yapan Saffet Emre Tonguç, Türk insanının, şehrin Rum ya da Yunan geçmişini hatırlattığı gerekçesiyle Konstantinopolis ismini sevmediğini ifade ederek, ”Asıl Rumca’dan gelen isim İstanbul. İmparator Konstantin Roma’dan gelerek şehri kuruyor ve kendi adını veriyor. Aslında adam İtalyan ve Rumca tek kelime bilmiyor” diye konuştu.

Cumhuriyetten sonra resmi olarak kullanılmaya başlanan İstanbul isminin, Rumca’dan geldiğini ve geçmişte de kullanılan bir isim olduğunu ifade eden Tonguç, İstanbul’un kelime olarak kökeninin ”şehre” demek olan ”stan” ve ”şehir” anlamında ”polis” kelimelerinin birleşiminden geldiğini anlattı.

Tonguç, ”Neden ‘Stanpolis’ demişler? Çünkü buraya gelen insanlar, yolda şehri sorarlarmış, ‘Şehre nasıl gidebiliriz?’ diye. O yüzden de şehrin adı ‘Stanpolis’ olarak kalmış ve zamanla İstanbul’a dönüşmüş” dedi.

Osmanlı’da şehrin ”Konstantiniyye”, ”Asitane”, ”Dersaadet” gibi bir çok ismi bulunduğunu belirten Tonguç, cumhuriyetle birlikte İstanbul adının kullanılmasının bazı sıkıntılara neden olduğunu söyledi.

Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de ”Vizantion”, Latince’de ”Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma”, Rumca’da ”Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis”, Slavca’da ”Çargrad, Konstantingrad”, Vikingce’de ”Miklagord”, Ermenice’de ”Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli”, Arapça’da ”Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma”, Selçuklular’da ”Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul” ve Osmanlıca’da ”Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet” isimleriyle anıldı.

Bu yazı Haber 7 sitesinden alınmıştır.

Kategoriler
EĞLENCE

Rüyada Ağlamak, Ne Demektir? Rüya Tabiri ve Yorumları

Rüyada ağlamak ne demektir? Hayır mı? Şer mi?
1.Anlam: Yüksek sesle ve üstünü başını yırtarak ağlamak , rüya sahibinin uyanıkken de ağlamasına, Sessizce ağlamak yağmur ve berekete, rahmete ve Allah korkusuna, sevinç ve sürura delalet eder.

2.Anlam: Bir kimsenin rüyasında kendisini sessizce ağladığını görmesi; o kimsenin keder ve üzüntülerinden kurtulması ile tabir edilir. Rüyasında bağırarak ağladığını görmesi; bulunduğu yerin halkının bir musibete uğrayacağına, ağlamadığı halde gözlerinden yaş aktığını görmesi; o kimsenin muradına ereceğine, ağladığını fakat gözlerinden yaş akmadığını görmesi; Ümit ettiği şeyden ümidinin kesileceğine, ağladığını fakat gözlerinden yaş yerine kan aktığını görmesi; elinden kaçırdığı fırsata üzüleceğine ve günahlarından dolayı tövbe etmesi gerektiğine yorumlanır. Ebu Saîd el-Vâiz şöyle der: “Bir kimsenin rüyasında, tanıdığı bir kimsenin öldüğünü ve bundan dolayı da ağladığını görmesi; o rüyanın görüldüğü gibi çıkmasına, ölüm yönünden musibete ve üzüntülerin husulü ile tabir olunur. İnsanların vefat eden bir vali için feryat edip ağladıklarını ve elbiselerini yırttıklarını görmeleri; öldüğü görülen valinin insanlara zulüm yapacağına işarettir. ” Kirmanı şöyle der: “Bir kimsenin kendisini rüyasında ağladığını görmesi; o kimsenin çok sevineceğine, eğer ağlama bağırarak ah vah şeklinde ise bir musibete uğrayacağına, ağlamaktan dolayı gözlerinin yaşla dolu olduğunu ve fakat dışarıya çıkmadığını görmesi; helâlinden mal kazanacağına işaret eder. Gözlerinden akan yaşın sıcak olması; keder ve üzüntüye, sıcak olmaması ise üzüntülerin yerini sevincin alacağına delalet eder.” Câfer-i Sâdık şöyle der: “Rüyasında ağladığını ve sonra da güldüğünü gören kimsenin Allah bilir vefatı yaklaşmıştır.” İmam-ı Nablusî şöyle der: “Eğer rüyada ağlamak Allah korkusundan, Kur’an dinlemekten veya işlenen günahlara pişmanlıktan dolayı ise, rüyayı gören kimsenin üzüntülerinin yerini sevincin alması ile yorumlanır. Ağlamak, Allah’tan korkmaya, rahmetin inmesine, muhtaç kimseler için yağmur yağmasına işaret eder.”

Kategoriler
Genel Kültür

Kayyum Nedir? Kayyum Ne demektir? Kayyumun Anlamı

Devlet tarafından daha ziyade tüzel kişiliklerin hakemlik, uyuşmazlık, tasfiye gibi süreçlerde belirli işlerini yönetmek veya mal varlığını idare etmek için geçici süreyle atanan yöneticidir…

Hukuk Belli bir malın yönetilmesi veya belli bir işin yapılması için görevlendirilen kimse.

SAADET PARTİSİ KAYYUMA DEVREDİLDİ HABERİ

Saadet Partisi(SP)’nin Olağanüstü Kongresi’nde Necmettin Erbakan ile Numan Kurtulmuş arasında yaşanan “liste” krizinin ardından parti yönetimi Erbakan taraftarlarının mahkemeye başvurması üzerine; mahkeme kararını açıkladı. Karara göre; SP yönetimi kayyuma devredildi. Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi, Saadet Partisi’nde, Olağanüstü Kongre çağrısı yapmak üzere, Mustafa Kamalak, Hasan Bitmez ve Şerafettin Kılıç’ın görevlendirilmesine karar verdi. -Kongre’nin ardından başta Oğuzhan Asiltürk`ün ve 10`dan fazla kişinin Saadet Partisi kongresini mahkemeye taşıması sonrası parti genel merkezi mahkeme tarafından inceleme yapılmıştı. Açılan davalarda Saadet Partisi yönetiminin hukuken geçerli olmadığı iddia edilerek partinin kayyuma devredilmesi ve kayyum tarafından yönetilmesi istenmişti.

ANKARA (ANKA) – Saadet Partisi(SP)’nin Olağanüstü Kongresi’nde Necmettin Erbakan ile Numan Kurtulmuş arasında yaşanan “liste” krizinin ardından parti yönetimi Erbakan taraftarlarının mahkemeye başvurması üzerine; mahkeme kararını açıkladı. Karara göre; SP yönetimi kayyuma devredildi. Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi, Saadet Partisi’nde, Olağanüstü Kongre çağrısı yapmak üzere, Mustafa Kamalak, Hasan Bitmez ve Şerafettin Kılıç’ın görevlendirilmesine karar verdi.

KONGRE SÜRECİ

SP’nin 11 Temmuz’daki olağanüstü kongresi, Genel Başkan Numan Kurtulmuş ile Milli Görüş hareketinin lideri Necmettin Erbakan arasında çekişmeye sahne olmuştu. Seçimi Kurtulmuş’un listesi kazanınca Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan ve kızı Elif Erbakan Altınöz yeni yönetimde yer alamadı. Fatih Erbakan, Kurtulmuş’u istifaya çağırırken, kongrenin yenilenmesini isteyen delegeler dilekçe toplamaya başlamıştı.
Parti kurucularından ve Erbakan tarafında yer alan, Mustafa Kamalak ve kongre delegesi Hasan Bitmez, toplam 650 delegenin olağanüstü kongre talebini içeren dilekçelerini genel merkeze vermiş ardından bu dilekçeler bazı delegeler tarafından geri çekilmişti.
Gelinen süreçte olağanüstü kongre için yeterli imza sayısı da tartışma konusu oldu. Konu hakkında Erbakan’ın kurmaylarından Şevket Kazan’ın, CHP Genel Sekreteri Önder Sav’dan bilgi aldığı konusu da uzun süre tartışma konusu oldu.
Saadet Partisi’nde 11 Temmuz’da yapılan kurultayın ardından başlayan olağanüstü kongre tartışmalarında gelinen nokta “kayyum” la sonuçlandı.
Başta Oğuzhan Asiltürk`ün ve 10`dan fazla kişinin Saadet Partisi kongresini mahkemeye taşıması sonrası parti genel merkezi mahkeme tarafından inceleme yapıldı. Açılan davalarda Saadet Partisi yönetiminin hukuken geçerli olmadığı iddia edilerek partinin kayyuma devredilmesi ve kayyum tarafından yönetilmesi istendi.
SP Olağanüstü Kongre sürecine dair Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesinde görülen davaya ilişkin son duruşmasında çıkan karara göre, 11 Temmuz’da yapılan olağanüstü kongrenin geçersiz olduğu iddiaları haklı bulundu.

MAHKEME KARARI

Ankara 10. Sulh Hukuk Mahkemesi, Saadet Partisi’nde Olağanüstü Kongre çağrısı yapmak üzere, Mustafa Kamalak, Hasan Bitmez ve Şerafettin Kılıç’ın görevlendirilmesine karar verdi.
Mahkeme, bu 3 üyenin açılış, kongre divan teşkili, tüzük ve program tadil komisyonları teşekkülü, tüzük ve program tadil komisyonlarının raporlarının okunması, genel başkan, genel idare kurulu asıl ve yedek üyelerinin, yüksek disiplin kurulu asil ve yedek üyelerinin seçimi gündemi ile Saadet Partisi Olağanüstü Kongresini çağırmakla görevlendirilmelerini kararlaştırdı.(ANKA)

patlakhaber.com/2010/09/kayyuma-devredilmek-ne-demek.html

Kategoriler
Genel Kültür

İstiklal Marşı Ve Anlamı, İstiklal Marşının Açıklaması

İstiklal Marşımızın o derin duygu yüklü açıklamasını okuduktan sonra, ona daha çok bağlanacaksınız. Tamamen manevi duyguları harekete geçiren eşsiz eser:

İstiklal Marşı ve Manası
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim, milletimindir ancak.

Mehmet Akif, Türk milletine cesaret ve tahammül aşılamak için ve onda bulunan duyguları harekete geçirmek için, şiirine korkma sözüyle başlıyor. Bayrak bir milletin geleceğinin ve bağımsızlığının sembolüdür. Bayrağın sönmesi Türk milletinin istiklalini kaybetmesidir. Şair ülkemizde tek bir insan kalana kadar bu vatanı savunacağımızı belirtiyor. O halde en son Türk bireyi son nefesini vermeden Türk istiklal ve bağımsızlığını yok etmek, Türk bayrağını söndürmek mümkün değildir. Zira bayrağımız milletimizin yıldızıdır. Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır. Bayrak bizimdir, biz yaşadıkça onu elimizden kimse alamaz.Türk milletinin bütün fertlerini öldürmedikçe bağımsızlığını kimse yok edemez.

Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, Hak’a tapan milletimin istiklal!

Şair, ikinci kıtada bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir. Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş, yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak, öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca, edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir. Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.Türk bayrağının gülmesi göklerde dalgalanmasıdır. Bir aşığın sevgilisinden güler yüz beklemesi gibi bağımsızlığa aşık Türk milleti de özgürlüğün sembolü olan bayraktan gülmesini beklemektedir. Bu milletimizin en doğal hakkıdır. Çünkü, Türkler bağımsızlıkları ve bayrakları uğruna pek çok kan dökmüşlerdir. Bu kanları bayrağa helal etmeleri için onun da nazlanmayı bırakıp, göklerde dalgalanması gerekir. Türk milleti daima Allah’a inandığı için özgürlük onun hakkıdır.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaştım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarim.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Şair “ben” diyor.(Ancak kastettiği mana aslında bizdir Türk milleti adına konuşmaktadır) Türk milleti ezelden beri hür yaşamıştır,hür yaşayacaktır. Onun özgürlüğünü elinden almak isteyen ancak çıldırmış olmalı,zira böyle bir harekete kalkışanlar ağır bir şekilde cezalandırılır. Türk milleti bağımsızlığı uğrunda önüne çıkacak her engeli aşacak güçtedir. O; böylesine yüce bir amaç için dağları delecek, enginlere sığmayıp,denizleri taşıracaktır güçtedir.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Bu kıtada şair vatanımızı istilaya kalkışan Avrupalılara meydan okuyor. 20. asrın başında Avrupa medeniyeti 19.yy. deki görkeminden oldukça uzaktır. O sebeple şair batıyı tek dişi kalmış canavara benzetiyor. Ancak Avrupa mevcut teknik imkanlarını seferber ederek topuyla, tüfeğiyle, tankıyla bizi yok etmeye çalışmaktadır. Mehmetçik ise bu güce topla, tüfekle, mızrakla, kılıçla cevap vermeye çalışmaktadır. Avrupalı kendini çelik zırhla korurken Mehmetçik ona iman dolu altın göğsüyle karşılık vermektedir.

Arkadaş! Yurdumu alçakları uğratma, sakin.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Şair kahraman Türk askerine hitap ediyor. Türk yurdunu alçakları uğratmaması için gerekirse canini feda etmesini öneriyor. Şehit gövdelerinin meydana getireceği siperler düşmana mani olacaktır. Mehmet Akif düşmanın çok kısa bir süre içinde bu hayasızca akına son vereceği Allah’ın Türk milletine Kuran-Kerimde vaat ettiği zafer gününün yarından bile daha yakın bir zamanda doğacağına inanmaktadır.

Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Şair Türk ordusuna vatanin kutsallığını hatırlatıyor. Toprak ile vatan arasında büyük bir fark vardır. Toprağı vatan haline getiren onu elde etmek ve korumak için savaşan fertlerin varlığıdır. Kısacası sıradan bir toprak büyük bir değer taşımaz; ama vatan toprağı uğrunda şehit olan atalarımızın o topraktaki mezarlarıdır. Bu kutsal vatani dünyalara değişmeyiz. Toprak dünyanın her yerinde bulunur. Ancak atalarımızın kanlarıyla sulanan topraklar vatanimiz üzerindedir.

Kim bu cennet vatanının uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsında Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Bu vatan cennet kadar kıymetlidir. Şehit olanların ruhu dini inanışımıza göre doğrudan doğruya cennete gider. Şehitlerimiz bu vatan toprağında yattığı için cennetten farksızdır. Bir avuç toprağı sıksak şehitler fışkıracak sanırız. Canımızdan çok sevdiğimiz insanları varımızı yoğumuzu Allah alsında yalnız yaşadığımız sürece bizi vatanımızdan ayrı düşürmesin.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

Allah’a şair hitap ediyor. Mehmet Akif’in Allah’tan tek dileği ibadet yerlerinin göğsüne düşman elinin değmemesidir. Camilerimizden okunan ezanlar sonsuza kadar Türk yurdunun üstünde inlemelidir. Çünkü bu ezanlar dinimizin temelidir.

O zaman vecd ile bin secde eder-varsa-taşim,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Ezan sesleri yurdumuzun üstünde inledikçe şehitlerimizin de ruhları şad olacaktır. Ezan sesi sadece yaşayanlara değil, ölülere hatta onların mezar taşlarına bile tesir eden yüce bir anlam taşır. Şehit atalarımızın her şeyden arınmış ruhları yerden fışkıracak, ezan sesiyle ayağa kalkacak ve dışa yükselecektir.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Şair zafer gününün heyecanını yaşıyor. Şanlı bayrağımız dalgalandıkça gökyüzünü şafakla yarış edercesine gökyüzünü kızıl renge boyamaktadır. Türk milleti yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Artık onun için yok olma korkusu kalmamıştır. Bayrağımız şehitlerimizin kanlarını hak etmiştir. Bağımsızlık Allah’a tapan ve doğruluktan ayırmayan Türk milletinin en doğal hakkıdır.

Mehmet Akif ERSOY