Kategoriler
OYUN

Gran Turismo 5 ile Need For Speed Shift 2 Karşılaştıması Yorumları

En gelişmiş ralli oyunlarının karşılaştırılmasın sizler için yaptık. Yarumlarınızı bekliyoruz.

Çok uzun zamandır beklenen Gran Turismo 5, sadece PlayStation 3 hayranları için piyasaya sürüldüğü günden beri, “Yarış simülasyonlarında en iyi kim tartışması?” da aldı başını gitti. Forza Motorsport’un en büyük rakip olarak görüldüğü ve çıkmasına daha uzun zaman olduğu hesaba katılırsa, Gran Turismo tahtını en çok zorlayacak oyun olarak da Shift 2 gözüküyor.

Hazırlanan bir videoda, ekran ikiye bölünerek, bir yanda Gran Turismo 5, diğer yanda ise Shift 2: Unleashed konulmuş ve her iki oyun arasında ses geçişleri yapılarak kıyaslama düzenlenmiş. her iki oyunda da İtalya’nın ünlü Monza pisti ve Lamborghini Gallardo seçilmiş.

Kategoriler
Genel Kültür

Çocukların Zekasını Arttırmanın Yolları, Gerekli Besinler,Yapılması Gerekenler

Herkes çocuğunun zeki olmasıni ister ve bunun için elinden geleni yapar. İzte sizlere çocuğunuzun zekasını geliştirmek için yapılması gereken birkaç tavsiye. Özellikle çocuklar ve gelişme çağındaki gençler için dengeli beslenmek, çok önemli bir faktördür.

Dengeli beslenmede kilit noktolar vitamin, mineral ve protein dengesini sağlamak kadar, besleyici özelliği ön planda olan besinleri tüketmektir.

Çocuklarınızın zeka gelişimi üzerinde olumlu etkisi olan yiyeceklerin, beslenme zinciri içine daha yoğunlukla yerleştirilmesi, önümüzdeki yıllarda etkisini gösterecektir.

Vücudun kış aylarında daha fazla ihtiyaç duyduğu A, B1, B2 ve D vitaminlerinin yanı sıra omega yönünden de zengin olan balık, zihinsel gelişim konusunda yardımını ispatlamış bir besindir. Balığın kılçığında bulunan yüksek orandaki kalsiyum ve fosfor kemiklerin sağlığı ve dayanıklılığı bakımından önemli bir etkendir.

Balıkta bulunan pmega, beyin gelişimi ve gözün retina gelişiminde çok önemli görevlere sahiptir. Omega 3 yağ asitleri uzun zincirli yağ asitlerindendir.

Bugüne kadar yapılan araştırmalarda düzenli olarak omega 3 açısından zengin içerikli besinlerle beslenen bireylerde beyin yaşlanmasının yavaşladığı gözlemlenmiştir.

Vücudunun değerlendirebileceği en iyi omega-3 yağ asidi kaynağı balıktır. Soğuk deniz balıklarından somon, Norveç uskumrusu, morina balıkları en iyi omega 3 kaynaklarındandır.

Balığın dışında zeka gelişimi üzerinde etkisi kanıtlanan diğer besinler ceviz, badem kenevir, kenevir yağı, soya ve soya yağı da omega 3 yağ asidi öncülerini içerir.

Zengin bir beslenme ve iyi nesiller için, hem lezzetli hem de faydalı olan bu besinleri menünüzde sıkça kullanmanız diyetisyenler tarafından da sıkça vurgulanır.

Kategoriler
EĞİTİM

Müdür ve Müdür Yardımcılığı Sınav Yönetmelikleri ve Deneme Sınavı, Sınav Sonuçları

 Müdür ve müdür yardımcısı olmak isteyen öğretmenlerin dört gözle beklediği  Eğitim yöneticiliği sınavı 31 Ekim ve 1 Kasım tarihlerinde  yapılacak. Bu sınav için gerekli yönetmelik ve deneme sınavını indirmek için tıklayın. Bu link ile indireceğiniz rar dosyasının şifresi “uzmanportal” dır. 
Sınav sonuçlarını yayınlanır yayınlanmaz sitemizden öğrenebileceksiniz.
Biz uzmanportal ailesi olarak sınava girecek olan öğretmenlerimize şimdiden başarılar diliyoruz.

Kategoriler
SİTEMİZ YAZARLARI

Nazan Bekiroğlu ve Eserleri

Bundan birkaç yıl önce kız arkadaşım bana bir kitap hediye etmişti takvimler 2005’i gösterdiğinde. Bende kitap okumayı seven birisi olarak sevindim tabiki bu hediyeye. Ama kitabın adının “Yusuf ile Züleyha” olduğunu ve yazarının isminin Nazan Bekiroğlu olduğunu görünce hayal kırıklığına uğramıştım aslında. Çünkü daha önce bir kaç farklı kitaptan okumuştum zaten “Yusuf ile Züleyha” kıssasını ve izlemiştim defalarca tv dediğimiz kutucuktan filmini. Ve ayrıca yazarıda daha önce hiç duymamıştım. Ama eve gidince kitabın ilk bir iki sayfasını öylece karıştırırken ilk satırını gördüm ilkinde ilk defa. Şöyleydi ilk cümlesi ve ilk kelimesi: BİSMİHÛÛÛ

O kadar etkilendim ki bu kelimeden anlatamam. Çünkü daha önce birçok kitap okumama rağmen hiç rastlamamıştı gözlerime bu tümce hiçbir yerde. Kitabı okudum bir solukta ve bittiğinde dengem değişmişti adeta. O kadar muhteşem mi olurdu yahu bir kitap! Tümceler farklı cümlesine göre diğer kitapların! Ve benim nazarımda muhteşemlerin katındadır artık bu kitap. Ve yazarın diğer kitaplarını buldum teker teker, okudum herbirini bir tek nefeste. Siz ey kitap sevenler, sakın olaki bu kitapların tadına bakmamazlık eylemeyin.

Okuyun ve şahit olun hayatınızda daha önce dilinizden geçmeyen kelimeleri ve bil-cümle tümceleri. Sizin için Tadına varılamayan kitapların yazarı Nazan Bekiroğlu’nun hayatını, eserlerini ve bir kitaptan bir alıntıyı yayınlıyorum. Kitap okudum, kitap okuyorum demek için aşağıdaki eser listesinden mutlaka enaz iki kitap okumalısın. Umarım sizde benim aldığım tadı alırsınız. İyi ve bol okumalar…

Nazan BEKİROĞLU

nazan_bekiroglu1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001’de profesör oldu. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmakta olan Bekiroğlu’nun eserleri:

Nun Masalları (Öykü; Dergâh Yayınları, 1997)
Şair Nigâr Hanım (İnceleme; İletişim Yayınları, 1998)
Halide Edib Adıvar (İnceleme; Şule Yayınları, 1999)
Mor Mürekkep (Deneme; İyiadam Yayınları, 1999)
Yusuf ile Züleyha (Şark Mesnevîsi, Timaş Yayınları, 2000)
Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001)
İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)
Cümle Kapısı (Deneme, Timaş Yayınları, 2003)

İ Ç D Ö K Ü M Ü /”Cümle Kapısı”ndan bir alıntı

Muhal farz ama bir kez daha geçsem ömrümün duraklarından, diyorum. Her durak yeni bir yol. Bir kez daha o küçük kız olsam diyorum. Başında, kirazlı hasır şapkası, sırtında volanlı pembe elbisesi. Çorapları beyaz ve temiz. Annesinin elinden tutmuş, o küçük ve itaatkâr, iyi yetiştirilmiş ve uslu kız çocuğu olsam.Her ayrıntıyı büyük ve kahverengi gözleriyle uzun uzun süzen, evrene yönelmiş meraklı bakışların sahibi. Fakat her gördüğünü şimdilik sadece kendi içine atacak kadar kayıt altında ve üzerine o kadar titrendiği için olacak bir o kadar da muti kılınmış.

Bir kez daha diyorum ben o küçük ve sevimli kızken. Annesinin ve babasının bir tanesi olduğu halde garip bir biçimde hırpalanmışken. Herkesler ağız dolusu kötü sözcüklerle çocuk olurken. Kötü huylu sözcükler yuvalanmasın diye ağzında, çok duvarın arkasında saklı tutulmuşken. Görmeye ve bilmeye dair sınırsız merak beslediği halde kalbinde, yolları daima tıkanmışken. Herkesler sepetlerini takıp da kollarına dalgaları saymaya koşarken. Ben, ancak üst katta. Evin hiç kullanılmayan odalardan birine gizlice giriversem. Dünya pencerenin dışındaymış. Güneş batmış ama ışık kızıllığını bir yangın hükmünde bırakmış geriye. Güneşin battığı yerde kalan bulutlara baksam. Cennet. Allah. Öbür dünya. Vardır elbet. Varsa bu bulutların arkasındadır.

O zamandan beri bulutlar sevda. Ama sevdamın mahiyetini çözebilmek için tam kırk yıl beklemek zorunda kalsam. Çünkü kırk yıl bana hiç kimse bulutların sırrını anlatmasa. Kırk yaşımı bu yüzden peygamberi bir tebessümü sever gibi sevsem yeniden. Bilsem ki belâ meclisinde benden söz alındığında, cennetin ruhuma gösterilen bir tarafında, bulutları bir şimşek parlaması kadar kısacık bir an da olsa görmüşüm. O yüzden en fazla da bulutları hatırlarmışım. O yüzden ne zaman başımın üzerinden bir bulut geçse, kalbimin heyecanını bir türlü bastıramazmışım.

Sonra yeniden ben bir küçük kızken, ateşböcekleriyle karşılaşsam. Bir köydeymişiz. Kim götürmüş ki beni oraya? Gecenin bir yarısında neye uyanmışım, elektriksiz köyde evin kapısından dışarıya neye bakmışım? Anlatamam, görmüş olan bilir sadece: Koyu karanlıkta fındık ağaçlarının altında, toprağa yakın yüzlerce belki binlerce ışıkböceği ağır bir ahenk içinde dönüyor, konup-kalkıyor olsalar. Bir masal kapısı açılır gibi “harikulâde”! Hayranlığı tanısam. Beni tabiatın büyülediğini yazık, ben fark etmesem, kimse fark etmese. Çocukluk işte!

Sonra diyorum, yine bir yaz günü kirazlı hasır şapka, ütülü pembe elbise. Annesinin elinden tutmuş. Hasta bir dayıyı ziyaret etmek için Boztepe’nin rampasına kurulu “Hastâne”nin bahçesinde. Henüz ne hastalığın ne hastahanenin bilincinde. Ama Tanpınar’ın “Antalyalı Gençkız” mektubunda “kendine rastlamak” olarak tanımladığı tecrübenin bir benzerini yaşasam. Dört cepheli mermer bir bloğun tam da denize bakan cephesinde. Bundan sonra hep denize bakacağımı o an asla fark etmeksizin ama hep denize bakacak hep denize çıkacak bir yolun başlangıcından da öncesinde. Duru mermerin üzerine işlenmiş, elinde bir demet kır çiçeği tutan küçük bir kız rölyefiyle karşılaşıp da. Yapmanın, eylemenin, kurmanın, “sun” kökünden gelen sanatın ilk fark edişiyle karşılaştığım o ana dönsem. Ani bir esintiyle merak etsem. Ve başımı kaldırarak sorsam: Anne bu ne? Annemin “Bu nedir”e verdiği cevabı unutup ama sanatı uzak, hatırlanamayacak, tanınamayacak kadar uzak bir geçmişin hatırlatıcı esintisi olarak hissetmenin, bir çocuk ne kadar hissedebilirse o kadar bilinçsizce ilk hazzında bulsam kendimi.

Sonrası? Bir uzun sessizlik. Bir uzun inkıta. Unutmak olsun.

Derken on altı yaşım olsun.
Tekrar on altı yaşımda olsam diyorum. İstanbul’daymışım ilk kez. Topkapı sarayına götürmüşler beni. Topkapı saray değil de müzeymiş güya, ve ki taşralı yeğenlerin götürüleceği ilk yermiş nedense. Yani ki Topkapı’nın, taşralı yeğenlerin götürüleceği yerlerin başında yer almaktan öte anlamı yokmuş götürenler nezdinde, bilmiyormuşum. Bilmiyormuşum ya yine de görevlilerden azar işitmek bahasına da olsa, vitrinlerle aramdaki sınır çizgilerini aşsam, sağdaki soldaki eşyaya dokunsam, ve o vakitten sonra dokunmadığım hiçbir şeyi kavrayamasam. Ama ille de harem dairesi girişi. O büyük ayna. Sırtımda şile bezinden beyaz bir gömlek, öyle de hafifmişim. Bir yanından aynanın girsem öbür yanından çıkamasam. Öyle bir bıraksam ki görüntümü aynalara, artık kendime bile dokunamasam. Öyle bir kaybolsa ki yollarım. Bir daha hiç bulamasam.

Öyle bir kaybolsa ki yollarım, kaybolanı nerede bulacağıma dair ufak bir fikrin sahibi olduğumda yaşım otuz üçü bulmuş olsa. O kadar çok yollarda o kadar çok vakit kaybettiğimden mi? Kedimi bir o yana bir bu yana vurup durduğumdan, bir türlü karar tutturamadığımdan mı? Erken bir fark edişin bilinci neden bu kadar geç kalmış olsa, hiç anlamasam.

Sonra. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen uzun ve bunaltıcı bir yazdan sonra sonbahar olsa aniden. “Caddelerde rüzgâr” iyice artarken. Güzün ilk yağmur damlası, ılık ve iri, yanağıma değmişken. Ben her eylül sonu benim olmadığını ve asla onun olamayacağımı bildiğim, güllerin ve camilerin ebedi kentinden iyice uzaklaşırken. Sokak lambaları ıslak kaldırımlarda ışık topları yaparken. Bir akşamüzeri. Kucağımda erken açmış bir demet nergis. Aniden onu görsem. “Akşamın Ağası”. Hafız Hızır İlyas Ağa. Yani ki yalnızlığım, ölüler âleminden birisini çekip çıkaracak kadar büyümüşken. Ben yalnızlığımdan razı yalnızlığım benden razı. Ama bunu ben bile hiç bilmeden. Ve yalnızlık hiç kimseye yakışmadığı kadar bana yakışıyorken. Hikâyemle gerçeğimin sınırları böyle karışsa birbirine. Ömrümün bir dönemine daha böyle girsem. Bir uçurumuna tebessümle düşsem.

O kadar ki sisler içinde yüzen bir masal adasına benzeyen sarayların, on altıncı asırlarda Üsküdar’dan nasıl göründüğünü meraka kabiliyeti ve kaderi olan kalbim. Hiç alışılmadık bir yerden doğan dolunay ve ilk kez içe çekilen bir amber kokusuyla yolculuğuna bir zamandır ki başlamışken. Bir kez daha doksan dördün Yaz’ı olsa diyorum. Bir yıldız denize yakamoz bıraktığında. Ve denizin kıyısındaki o bahçe; gülleri, filbahrileri, servileri, servilerin tepesine kadar inen yıldızları. Nisan yağmurunun arka bahçede sabaha kadar yıkayarak bahara hazırladığı iri ve koyu yeşil yapraklı ağaçları. Kapı üzerinde mor salkımları, hanımelleri. Denizin sesi. Rüzgârın sesi. Şakayıkı aniden tanısam. Ve bir sabah, kararmaya hükümlü yıldızın mızraklı lâlesini ansızın bahçemde açmış bulsam.

Başımın üzerinde dönen gök yüzü. Vasıtasız katıldığım oluş.

Ben yokum şimdi ama o bahçe orada duruyor, bir bunu biliyorum.
Bu sahipliğin hem sebebi hem bedeli olarak kelimeye talip kılındığımı henüz fark edemeden, yaşanmış hayatların üzerinden bu kadar kuvvetle geçebilmek için ne yaptığımı merak ederken ben. Ömrünü yazıya sermaye etmiş kadınların günlüğe düşülmüş kelimeleri üzerinden geçerken sabahlara kadar bir bir. Ben anlatmazsam bu hikâyeyi kim bilebilir? Ömrümü yazıya sermaye etmeyeceğimi fark etsem. Yazı olmasa yazımın gayesi. Yazıp da bitirebildiğimde, yazmazsam ölürüm, diyecek denli yazıya yakın dururken ölüm. Her yazı bittiğinde yazdığımı değil, yazdığımın bana hatırlattığı şeyi sevsem. Ve göz yaşıma dokunduğunda bir el. Sussam. Sadece gülümsesem. Bir bilsen!

Bir kez daha doksan sekizin Mayıs’ı olsa diyorum. Bir kez daha şaşmaz ölçüsüyle mevsimlerin, mayısı haziran izlese. Yol arkadaşım Hititli Labarna’nın refakatinde başlasa rüzgârın sade fısıltısı. Gafil olmasam artık. Buğday tarlalarının üzerinden rüzgâr geçerken kulağımı toprağa dayamayı akıl edebilsem. İki tarafı aslanlı şah kapıdan geçerek girsem Hitit ülkesinin başşehrine. Zamanın da bir mahlûk olduğuna dair idrakimin en şaşırtıcı bilgisi tılsımlı bozkır gecesinden kopa gelse. Denizden başkasını tanımayan ben, bozkırı tanısam. Gözlerim kamaşsa. Böyle karışsa renkler birbirine. Bu sadece bir mukaddime. Önümde daha ne kapılar açılacak olsa da henüz bilmesem.

Sonra haziranları temmuzlar tamamlasa. Kapılarından korktuğum kentlerden geçse yolum bir daha. İpek yolunun yıkık köprüsünü, uzaktan deve kervanlarının çıngırak seslerini duymasaydım tanıyamayacaktım derken ben, ırmağı ilk kez görsem. Irmağı ilk kez, vadiyi ilk kez görürken. Ve Anadolu’da kurulmuş ilk camide, İstanbul’dan öyle uzak ki, ilk kez olsun namaz kılmış ruhların kesafetini henüz hesaba katamazken. Ama o kadar arıyorken. O kesafetin altında henüz erimez ama hissederken. Ve ben içimi dolduran sınırsız merakla, yıkık caminin pencere alınlıklarından birinin üzerine, daha sonra yolu aynı güzergâhtan geçeceklere bir işaret olsun diye bir nûn bırakırken. Ve ırmak bana konuşuyorken. Ben hatırlıyorken. Tanıyorken. İsim koyuyorken. Kalbimde bir ferahlama. Ama. Nefes al öleceğim. Sadece sussam.

Yine temmuz olsa. Yağmur çağıran gri bir denizin üzerinden geçiyorken bulutlar. Kekik ve lavanta kokulu toprak taraçada tamamlansa daire. Toprak basamağın üzerinde otursam. Elimde ezilenlerin en güzeli Dostoyevski. Ölüler Evinden Hatıralar. O yaşamış. Benimki sadece bir okuma denemesi. Buzlanmış camdan süzülen şubat güneşi veremli Mikhael’in, ölüm döşeğinde bile ayağından çıkarılmayan prangalarına düştüğü anda. Temmuz sıcağında. Kalbim kıpırdasa. İki damla göz yaşı. Yağmur başlasa. Tamamlansa hatırlamam. Ömrün hülâsası birkaç kelime. Bana ne olduğunu anlasam.

Büyük bulmaların büyük yitikler anlamına geldiğini bilmeyecek kadar çocukken hâlâ ben. İyi ama nasıl olur? Olur! Bir kez daha büyük bulmaların sevinciyle sarhoşken. Öyle bir yer ki her verecekliye her hakkı helâl etmişken ve her alacaklıdan helâllik isteyecek denli tebessüm ve göz yaşı ile dolmuşken. Artık bu dünyanın bir devamı olduğuna ve bütün yaşananlara gönül hoşluğu ile bakmanın mümkün olduğuna ikna olmuşken. Muhatap tutulduğumu emniyet etmişken. Evet, sen bizim Rabbimizsin ve ben sana belâ diyenlerdenim. Yine bir Ramazan ayı olmuş olsa. Yine zemherir soğuğu. Erbain başlamış olsa. Davet edildiğim bir öğrenci evinde. İftar vaktinde. Vaktin girmesinden sadece bir iki dakika önce. Bir taraf kandil bir taraf mahya. Bir taraf deniz bir taraf kurşun mavisi. Aynı rüzgâr esse, iliklerime dek üşütse de can estirse. Bulutlar aniden yarılsa. Tanıdım, diyebilsem yeniden. Tanıdım. Ey kalbim bildim sen nerelisin. Kimselere bir şeyler diyemesem. Ne yapacağım şimdi ben? Söze hiçbir şeyi feda etmesem. Samimiyeti söylemekle susmak arasında riyaya düşmüşken bilmeden. Ama hakikat üzerime ağır ağır iniyorken. Acıya gafilken de acının ağırlığından çok muhataplığın lezzetiyle şaşırırken. Yine zemherir ramazanları olsa. Yeniden.

Bir kez daha, yazılması mukadder yazıların arefesinde ani bir rüzgârla secdeye kapanan kavak ağacının söyledikleri kalbimi çatlatsa. Üstelik tanığım da olsa. Aniden indiğim kumsalda vallahi ki aniden kar yağmaya başlasa. Kalbim artık taşıyamasa. Hem susan hem söyleyen ama yine de, sıra güzellemeye geldiğinde susmanın güzellemesini yapan Mevlâna’ya nisbet. Bir 31 Aralık akşamında. Yirmi bir gün sonra yitecek/gidecek/bitecek/ölecek bir annenin, benim annemin hastalığı, odayı dolduran havanın bütün zerrelerine sinmişken, anlatamam Allah bilir, her şey mananın muammasında kristalleşmişken, öyle ağırlaşmışken, ama annem değil de ben gafilmişken. Yere. Halının üzerine. Yüzü koyun. Boylu boyunca. Uzanarak. Bir yanımda Mevlâna. Divan-ı Kebir. “Gene de Sen Söyle” yazıları yazsam. “Susmanın Güzellemesi”ni izlese bulanıklığım, tutarsızlığım. “Acildir” yirmi bir gün sonraya kalsa.

Sonra diyorum çok geç olmuş olsa vakit fark etmek için. Ben gökteki yıldızları fark ettiğimde iş işten çoktan geçmiş olsa. Ve bir ömür boyu, bu beni hayatım değildir, dediğim; yaşıyorsam benim hayatımdır, fark ettim diye. Benim hayatım olmayan benim hayatımı gözden çıkardığımda. Hiçbir şey olmadığında. Yani artık bir hayatım bile kalmadığında. Hayatsız kaldığımda. Yani ki ben hayatı tanıdığımda. Dönsem, diyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biliyorum. Her şeyler yaşanıp da hiçbir şey yaşanmamış gibi yapmanın imkânı yok. Ama. Dönsem ve bir daha dönebilsem diyorum.

Bütün kurduklarımdansa bana sadece yazdığım kaldığında. Sonra. O bile kalmadığında. Vahyi kesilen peygamber kalbinin acısı yetmiş bin kat peçenin arkasından hafifletilerek de olsa dokunsa idrakime. Bir kez muhatap kılınanın bir kez kaybedince çektiği çileyi, bir ben bilirim bir de Allah’ım bilir, ancak öyle özetlesem, başkasını ifadeye söz yetiremesem. Bütün ırmaklar kuruyunca düşsem isimle ateş arasına. Kuruyunca, çünkü kurağım en fazla da bir zamanlar konuğu olduğum bahçeyi hatırlatsa. Rüzgâr o bahçenin kokusunu artık taşımasa. Ve o bahçe sadece bir isimden ibaret kalsa. Adı bile kalmasa. Ama ne olur, vazgeçmesem isimlerimden. Bütün isimlerime sahip çıksam.

Ve ben. Bir sonbahar sabahında. Sonbahar dediysem, eylül. Her şey sarıya dönerken. Ayasofya’nın bahçesinde. Ayasofya dediysem, Karadeniz’in kıyısındaki bir Ayasofya. İri yapraklı incir ağaçlarının, sarı meyveli hurmaların ve olgunlaşmış nar dallarının altında. Bir kâse zeytinyağı, bir tutam kekik, birkaç zeytin tanesi. Bütün yaşadıklarıma. İçimde türlü suret acıya dönüşen meşakkatli ama şikâyetçi olmadığım hayatıma. Yüksekten, çok yüksekten bakabileceğim kadar yükselerek yerin yüzünden. Siyah ile beyazın, sarı ile mavinin, ve bu arada tabii ki morun, tekbaşınalığından sıyrılarak tek bir rengin içinde eridiğini. Tek renge dönüştüğünü. Onun da artık bu dünyaya ait olmadığını. O kadar çok sesin, aslında kendisi olmak için değil çok sesten yapılma tek bir sesin içinde olmak için anlamını yitirdiğini. Ancak anlamını yitirdiği yerde bambaşka bir anlam kazandığını. Yani ki rüyada çekilen acının anlamsızlaştığını. Kavrayarak. Kalbimi çatlatacak bir ferahlamayla fark etsem.

Bir kez daha diyorum, bir defterin sonuna iyice yaklaşmışken. Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış. Öyle olmasaymış bu kadar kolay olmazmış bu içdökümü. Her şeyden vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş içimin her yerine? Şimdi ben, ömrümün zulada ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce. Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş. Seyyare değilmişim artık, çarpacak gezegen aramıyormuşum. Göz kamaştırıcı ışıktan sonra gelen ebedi karanlığı biliyormuşum. Âdem’in sınırlı sayıdaki kelimeleriyle yazılmış bütün yazıları, kitapları ve dahi kendi yazdıklarımı, her zaman için kıyabildiklerimi bir son defa kıysam da diyormuşum. Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri…. Hepsi muazzam bir nizam içre dönüyor olsalar. Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese. Bir de suya baksam ki nilüferler, nergisler, yıldızlar, kandiller, parıltılar, ateş topları suyun üzerinde.