Kategoriler
Genel Kültür

Mali Nerededir? Mali Neresidir?

Son günlerde fransanın müdahalesi ile gündeme gelen Mali aslında nasıl bir ülke? uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık; Öncelikle şunu bilmeliyiz Mali çok eski ve köklü bir uygarlıktır. Yüzde doksanı Müslüman olan bir ülke. Tarihte ticari ve manevi olarak etkileşime girmiş olan Arap ve Türk devletleriyle etkileşime geçmişlerdi. Yüzyılarca bu etkileşim olmasına rağmen bu etkileşime kıyasla daha kısa süre yöneten fransa malesef Mali’yi sadece sömürmekle kalmamış, dilini ve siyasi kaynaklarını günümüze kadar kullanmıştır. Bu nedenledir ki aylar öncesinde başlayan ve hala düzenlenmeyen Süriye’deki ayaklanma orada dururken, fransanın çıkarlarına karşı çıkan bir durum olduğundan dolayı Mali’ye acilen bir askeri müdahele yapılıyor. Şimdi durumu bilerek Mali’ye insanlar çok erken bir tarihte yerleşti. Her yerde yok olmuş uygarlıkların izlerine rastlanır: Özellikle Nijer’in taşma alanında dikili taşlar, ölü odaları, tümülüs, tellemlerin yerleştiği Bandiagara yarlarındaki mağaralar (aşağı yukarı Bin yılı).Tarım ve göçebe hayvancılıkla uğraşan bu toplulukların Sahra’yı geçerek Akdeniz dünyasıyla ilişki kurmaları çok eski tarihlere uzanır. Mali İmparatorluğu’nun en geniş dönemindeki sınırları Sahil sınırında, Soninke kavminin (sarakole) bulunduğu yerde, Orta Senegal’den Nijer’in taşma alanına ve Tişit Dahar’ından (Moritanya) 14 derece enlemine dek uzanan Gana İmparatorluğu bu şekilde gelişti. Kumbi Saleh sitinde olduğu sanılan başkent, Müslümanlığı yayan kuzey Afrikalı tüccarların sık sık uğradığı bir ticaret merkeziydi; İslamlığı Gana’ya Murabıt istilacılar yerleştirdi (1076). Murabıtlar’ın tutunamaması üzerine imparatorluk sarsıldı ve parçalanmaya başladı. Sosso kralı Sumanguru Kante 1203’te Gana’ya saldırdı; 1235-1240’ta Mali İmparatorluğu’nun kurucusu Sundiata Keita başkenti yıktı ve toprakları ilhak etti.

7. yüzyılda Koukya’da, 9. yüzyılda Gao’da tarımcı ve balıkçı bir halk olan Songhaylar (Sorkolar) arasında Nijer menderesinin aşağısında şekillenmeye başlayan Mali İmparatorluğu, 15. yüzyılda Mosiler’in saldırısına uğradıysa da aynı yüzyılda yeni bir hegemonya kurdu, Songhay etkisi yavaş yavaş Nijer’in yukarı kesimine doğru, Segu’ya dek yayıldı; ama en parlak döneminde Mali’ye boyun eğdi. Songhaylar yavaş yavaş özgürlüklerini kazandılar ve 1464-1492 arasında hüküm süren önderleri Sonni Ali, Gao Krallığı’nın temellerini attı. Sahra ticaretinin merkezleri olan Timbuktu ve Cenne’yi ele geçirdi ve Mosiller’e, Tuaregler ve Pöller’e karşı silahlı mücadeleye girişti. Sonni Ali’nin valilerinden biri olan Askia Muhammet (1492-1528), kuvvete başvurarak imparatorluğun devamını sağladı. Mali’den Ayr’a dek fethedilen toprakları sağlam bir şekilde örgütledi. Timbuktu ikinci başkent oldu ve aydın müslümanların öncülüğünde büyük bir düşünsel gelişme içine girdi. Birbirini izleyen karışıklık ve huzur dönemlerinin ortasında, Teghaza tuzlaları (Timbuktu’nun 800 km kuzeyinde) konusunda Fas sultanıyla bir çatışma meydana geldi; bu çatışma, 12 Nisan 1591’de Tondibi (Gao’nun kuzeyinde) bozgunundan sonra imparatorluğun çöküşüne yol açtı. Faslılar da Tuaregler karşısında bir varlık gösteremediler ve Tuaregler 1737’de Timbuktu’ya yerleştiler.

17. yüzyılda gücünü ortaya koyan Bambaralar’ın kurduğu Segu Krallığı’na sırasıyla, kuruluş tarihinden 1770’e dek Kullibali ve özellikle Ngolo (1770-1790), Manson (ya da Monzon) [1790-1808] ve Daa (1808-1827) adlı krallarla Diaralar egemen oldu. Krallık, Kaarta’da Cenne ve Timbuktu’yla Yatenga’ya (Mosiler) dek yayıldı. 18. yüzyıl sonundan itibaren Manson, isyancı vasallarla (özellikle Kaarta ve Timbuktu) uğraştı; krallık, 19. yüzyılda gerilemeye başladı.

19. yüzyıl başında Ahmedu Şeyhu’nun (1818-1844) kurduğu Masina pöl İmparatorluğu, müslümanlık adına animist Bambaralar ve Bobolar’ın yanı sıra Mağribliler ve Tuaregler’le çatıştı, hatta Timbuktu’yu işgal etti. Oğlu Ahmedu Şeyhu (1844-1853), babasının savaşçı ve örgütçü niteliklerine sahip çıktı. Bununla birlikte, 1857’de, Fransızlar’ın Senegal ırmağı kıyılarından attığı Takruri murabıt Elhac Ömer, Nioro’ya yerleşti, Bambaralar’ı Segu’dan çıkarınca oğlu Ahmedu burada 1861’den 1890’a dek hüküm sürdü ve 1862’de Masina’ya egemen oldu. Yeğeni Tidiani kral oldu ve Bandiagara’ya yerleşerek ülkeyi 1893’e dek yönetti.

Gine ve Mali arasındaki çatışmalar 1874’ten sonra diula Samori Ture’nin öncülüğünde yeni bir devletin hareket noktası oldu. Samori Ture, önce, bir diula hanedanına boyun eğmiş bir senufo ülkesi olan Kenedugu’la çatıştı. Bu ülkenin kralı Tieba, Sikasso kalesinden başarılı bir şekilde direnince (1887) Samori Ture Dabakala’ya (Fildişi Kıyısı) yerleşerek Buguni ve Sikasso bölgesinde operasyona devam etti; tek gerçek engel olarak karşısına çıkan Fransızlar tarafından Gine’ye püskürtüldü ve 1898’de esir düştü.
Senegal vadisinden başlayan Fransız askeri müdahalesinin ilk işi Medine kalesinin yapımı oldu (1857). Bunu çeşitli misyonlar izledi:Mage (1863), Soleillet (1878), Gallieni (1880). Nijer’de Kayes demiryolunun yapımına girişildi (1881-1904), 1883’te Bamako işgal edildi; kademeli olan işgal harekatı, 1893’te albay Archinard’ın yönetiminde topyekün bir nitelik kazandı ve 1898’de, Tieba’nın kardeşi Ba Bemba’nın hüküm sürdüğü Sikasso’nun alınmasıyla tamamlandı.

İşgal edilen topraklar 1904’te, başkenti önce Kayes, sonra 1908’de Bamako olmak üzere Haut-Senegal-Niger sömürgesini oluşturdu.Sömürgenin adı 1920’de Fransız Sudanı olarak değiştirilirken doğu topraklarının 1919’da ayrılmasıyla Yukarı Volta (Burkina Faso) kuruldu. Göçebe Mağribliler’in yaşadığı 15. paralelin kuzeyindeki topraklar 1945’te Moritanya’ya bırakıldı.Fransız Sudanı 1899’dan 1959’a dek Fransız Batı Afrikası Federayonu’na, yani Dakar genel valiliğine bağlı kaldı.

24 Kasım 1958’de, referandum sonunda doğan Sudan Cumhuriyeti önce Mali federasyonu içinde Senegal’e bağlıyken, bu federayonun parçalanması üzerine 20 Ağustos 1960’ta tam bağımsızlığına kavuştu ve 22 Eylül 1960’ta da Mali Cumhuriyeti adını aldı.

Kategoriler
Genel Kültür

Endonezya Nerededir? Neresidir? Hakkında

Endonezya (İndonezya), resmi adı Endonezya Cumhuriyeti olan Güneydoğu Asya ve Okyanusya’da yer alan bir ülkedir. Endonezya 17.508 adadan oluşur. 230 milyon civarında nüfusuyla dünyanın en kalabalık dördüncü ülkesi ve aynı zamanda en kalabalık müslüman ülkesidir.

İşte Endonezyanın Künyesi
Konum: Güneydoğu Asya’da, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu arasında yer alan takımadalar.
Coğrafi konumu: 5 00 Güney enlemi, 120 00 Doğu boylamı
Haritadaki konumu: Güneydoğu Asya
Yüzölçümü: 1,919,440 km²
Sınırları: toplam: 2,830 km
sınır komşuları: Malezya 1,782 km, Papua Yeni Gine 820 km, Doğu Timor 228 km
Sahil şeridi: 54,716 km
İklimi: tropikal; sıcak ve nemlidir, yüksek arazilerde değişiklik gösterir.
Arazi yapısı: Çoğunlukla kıyı bölgesinde alçak ovalar, iç bölgelerinde dağlar yer almaktadır.
Deniz seviyesinden yüksekliği: en alçak noktası: Hint Okyanusu 0 m; en yüksek noktası: Puncak Jaya 5,030 m
Doğal kaynakları: petrol, kalay, doğal gaz, nikel, kereste, boksit, bakır, kömür, altın, gümüş
Arazi kullanımı: tarıma uygun topraklar: %11.03
daimi ekinler: %7.04
diğer: %81.93 (2005 verileri)
Sulanan arazi: 45,000 km² (2003 verileri)
Doğal afetler: Yaygın su baskınları, kuraklıklar, depremler, yanardağlar, tsunami
Yerel tam adı: Republik Endonezya
yerel kısa şekli: Endonezya
eski adı: Hollanda Doğu Hindistanı, Flemenk Doğu Hindistanı
ingilizce: Indonesia
Yönetim biçimi: Başkanlık Tipi Cumhuriyet
Başkent: Jakarta
İdari bölümler: 30 eyalet, 2 özel bölge, 1 başkent; Aceh, Bali, Banten, Bengkulu, Gorontalo, Irian Jaya Barat, Jakarta Raya, Jambi, Jawa Barat, Jawa Tengah, Jawa Timur, Kalimantan Barat, Kalimantan Selatan, Kalimantan Tengah, Kalimantan Timur, Kepulauan Bangka Belitung, Kepulauan Riau, Lampung, Maluku, Maluku Utara, Nusa Tenggara Barat, Nusa Tenggara Timur, Papua, Riau, Sulawesi Barat, Sulawesi Selatan, Sulawesi Tengah, Sulawesi Tenggara, Sulawesi Utara, Sumatera Barat, Sumatera Selatan, Sumatera Utara, Yogyakarta
Bağımsızlık günü: 17 Ağustos 1945 (Hollanda’dan)
Milli bayram: Bağımsızlık günü, 17 Ağustos (1945)


Endonezya halk tarafından seçilmiş meclisi ve devlet başkanı ile bir cumhuriyet devletidir. Ülkenin başkenti Cava adasındaki Jakarta şehridir. Sınır komşuları, Papua Yeni Gine, Doğu Timor ve Malezya’dır. Diğer komşu ülkeleri Singapur, Filipinler, Avusturalya ve Andaman ve Nikobar adalarıdır. Endonezya ASEAN’ın kurucu üyelerinden ve G20 üyesi ülkelerdendir.

Endonezya takımadaları yedinci yüzyıldan sonra Srivijaya ve Majapahit’in Çin ve Hindistan’la ticarete başlamasıyla önemli bir ticaret bölgesi haline gelmiştir. Yerel liderler ilk çağlardan beri yabancı kültür, din ve politik sistemleri yavaş yavaş özümsediler ve böylelikle Hindu ve Budist krallıklar kuruldu. Endonezya tarihi ülkedeki doğal kaynakları elde etmek isteyen yabancı güçlerin etkisinde kalmıştır. Müslüman tüccarlar bölgeye islamı getirdiler. Avrupalı güçler ise Coğrafi keşifler ile “Baharat Adası” adı verilen Maluku’yu elde edip bölgedeki ticareti tekelleri altına almak için birbirleriyle savaştılar. Endonezya İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte üç buçuk asır süren Hollanda sömürgeliğinden kurtularak bağımsızlığını elde etti. Endonezya tarihi daha sonra doğal afetler, rüşvet, bölünme, Suharto sonrası demokratikleşme süreci ve hızlı ekonomik değişikliklerle çalkantılı geçti. Şu anki Endonezya Cumhuriyeti üniter bir devlet olmakla birlikte otuzüç eyaletten oluşur.

Pekçok irili ufaklı adaya sahip olan Endonezya farklı dil, din ve kültüre sahip etnik gruplardan oluşur. Cavalılar politik güç olarak baskın en büyük etnik gruptur. Endonezya ulusal bir dil, etnik çeşitlilik ve çoğunluğu müslüman olmak üzere farklı dinlerin biraraya gelmesiyle ortak bir kimlik geliştirmiştir. Endonezya’nın “Çoklukta birlik” anlamına gelen ulusal sloganı “Bhinneka Tunggal Ika” çeşitliliğin ülkeyi şekillendirdiğini ifade eder. Çok büyük nüfusuna rağmen Endonezya, el değmemiş doğa alanlarıyla dünyanın en büyük ikinci biyoçeşitliliğine ev sahipliği yapar. Çok zengin doğal kaynaklarına rağmen günümüz Endonezya’sında fakirlik yaygındır.
wikipedia

Kategoriler
Genel Kültür

Nevruzun Tarihi, Önemi, Milliyeti, Dini, Coğrafyası Nedir?

Nevruzu milliyetçi Türkler ve milliyetçi Kürtler tarafından paşlaşılamayan bir bayramdır. Bir gerçek var ki o da nevruzun birçok milletçe kutlanan bir bahar bayramı olduğudur.

Bayram yeli çardahları yıhanda,
Novruz güli, gar çiçeği çıhanda,
Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda,
Bizden de bir yâd eleyen sağ olsun,
Derdlerimiz koy dikkelsün dağ olsun
(Heyder Baba/ Şehriyar)

Nevruz, yeni gün demek, taze bahar demek,yeni bir yılın başlangıcı demek.

Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında M.Ö. 18. yy’dan beri kutlandığı varsayılıyor. Özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve İran başta olmak üzere ülkemizde de kutlanan şarka mahsus; yani İran ve Turan milletleri başta olmak üzere Ön Asya kavimlerinin içinde olduğu büyük bir coğrafyada kutlanan geniş kapsamlı bir bahar bayramıdır Nevruz..

Burada esas olarak Nevruz’un bir millete mi yoksa bir coğrafyaya mı ait olup olmadığı meselesi yerine bu günün bu geniş coğrafyada edebiyatta nasıl yer bulduğu, dini ve milliyeti olup olmadığı ve Balkanlardan Çin seddine kadar nasıl kutlandığı üzerinde durmak istiyorum.

Edebi eserlerin ortaya çıktığı dönemlerin zihniyetini ve tarihi olaylarını anlatma ve aktarma işlevi bakımından çok önemli olduklarını belirtmek lazımdır.

Bu coğrafyada “Nevruz’un” en coşkulu kutlanıp yaşandığı bölgenin Azerbaycan olduğunu hemen söyleyelim. Zira Azeri edebiyatında nevruz gerçekten de çok önemli bir mevki işgal etmiştir. Nevruz ile ilgili kitaplar, şiirler, tiyatrolar ve hatta dualar ve beddualar bile edebiyatın alanına girmiştir.

Mesela nevruzla ilgili alkışlar(dua) şu şekildedir:

“ Üreyin novruz geder gutlu olsun”
“Nozruz’da behtin açılsın”

Bu dualar kadar beddualar da var Azeri Edebiyatında:

“Novruz gülü dermeyesin”
“Novruz’a geder ipliğin üzülsün”

Anadolu coğrafyasında da bu hususta eserler veren şair ve yazarlarımız olmuştur. Mesela Anadolu Beyliklerİ döneminde yaşayan, hatta Eretna Beyliği sırasında vezirlik ve naiplik gibi görevlerde bulunan ve daha sonra Sivas’ta kendi adıyla kurduğu Kadı Burhanettin Devletinin başında bulunan önemli bir devlet adamı olmasının yanı sıra büyük bir şairimiz olan Kadı Burhanettin’in tuyuğ, gazel ve rübailerden oluşan Divanında yer alan şu dizeleri çok önemlidir:

“Nevruz olalı cihanı görsen
Bu kevn ile mekanı görsen

Ten ten tene düştü cümle ten tene
Sığmaz kanuma bu canı görsen

Meğer Nevruz gelmiştir musavver
Ki olmuştur cihan yine münevver”

Kadı Burhanettin nevruz geldiğinde “cihan münevver” derken aslında çok önemli bir gerçeğe de parmak basıyor. Dünyanın her an yeni baştan yaradılış gerçeğinin bir tezahürü de bahar olsa gerektir. Zira en fazla bahar ruhumuzu sarar, en çok baharla cümle mahlukat uyanır. Dolayısıyla baharın gelişi maddi ve manevi anlamda bir yükselme, bir gelişme, uyanma, canlanma, farkına varma ve neşv ü nema bulmadır da diyebiliriz.

Yine bu coğrafyanın en önemli isimlerinden Pir Sultan Abdal da bu günü es geçmemiş ve güzel bir şiirlerle taçlandırmıştır edebiyatın zirvesini. Pir Sultan Abdal Alevi Bektaşi Edebiyatının en büyük şairlerinden birisidir ve bu şiiriyle Nevruz’un bu kesimlerde de coşkuyla kutlandığını ve ciddi bir önem atfedildiğini görüyoruz:

“Sultan Nevruz günü canlar uyanır
Hal ehli olanlar nura boyanır
Muhip olan bugün ceme dolanır
Himmeti erince Nevruz Sultanın.

Aşık olan canlar bugün gelirler
Sultan Nevruz günü birlik olurlar
Hallak-ı cihandan ziya alırlar
Himmeti erince Nevruz Sultanın”

Yine Bektaşi Edebiyatının en büyük şairlerinden Kaygusuz Abdal oldukça güçlü bir dörtlükle Nevruz’u adeta ebedileştirerek, nevruz’un gelmesiyle yeryüzünün cennete benzediğini, gül vaktiyle birlikte yeryüzünün bir renk cümbüşüne döndüğünü anlatıyor:

Erişti bâd-ı nevrûz gülistâne
Gülistân vakti yetti kim uyane
Tamamet yeryüzü cünbişe geldi
Behişte benzedi devr-i zamâne”

Divan Edebiyatında “Harname” adlı mesnevisiyle şöhrete kavuşan şairlerinden Şeyhi de güzel bir beyit düşünmüş nevruz edebiyatına:

Pîrûzdır bu rûz-ı hümâyûn durur bu dem
Kim hem-dem oldu îd ile nevrûz-ı muhterem”

Nevruzla ilgili söylenen türkü, şarkı, mani, gazel gibi edebi ürünlerin hemen hepsinde nevruz kardeşlik, baharın gelişiyle yaşanan coşkunluk, sevinç, üstün ve coşkun bir ruh halinin dışarıya aksettirilmesi olayıdır, diyebiliriz. Osmanlı kültüründe Nevruz bir çok sanat dalında ifade edilmiştir. Mesela;

Edebiyat ürünlerinde nevruz’dan söz eden eserlere “nevruziye” ; Musikide “nevruz makamı”;halk hekimliğinde “Nevruziye macunu” gibi isimler verildiğini görüyoruz.

Peki, bu kadar geniş coğrafyada kutlanan Nevruz’un milliyeti ve dini var mı?

Osmanlıda nevruzla ilgili fetva bile verilmiştir zira.

Kanuni döneminin en önemli din alimi olan Şeyhülislam Ebû Suud Efendi’ye “ Nevruz’da bir erkek güzel elbiselerini giyip kokularını süründükten sonra arkadaşlarıyla kırlara gitse günah olur mu? Diye sorulur.

Şeyhülislam’ın fetvası şu şekildedir.

– Günah olmaz. Çünkü Nevruz, İslamiyet’e aykırı değildir, örfte var olan bir adettir.”

Bütün Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasında kutlanan, milliyet mevhumunun da çok ötesine geçmiş, tıpkı İslam coğrafyasında kutlanan dini bayramlar gibi halkın ruh cephesine nüfuz etmiş, bir ortak kültür mirası olarak yerleşmiş uluslararası bir bayram olarak düşünmek durumundayız Nevruz’u. Yoksa onun, bunun,şunun,bizim,sizin bayramınız demek herkese haksızlık olur kanaatindeyim.

Bu geniş coğrafyada nevruz’u “ dini bayram” olarak gören var mı diye düşündüğümüzde karşımıza bu günü dini bayram olarak gören bir tek Bahâi’ler çıkıyor.

19. yy’da İran’da Mehdi inancının bir uzantısı olarak doğan Bahâilik, Bahaullah adlı kişi tarafından Bağdat’ta Peygamberliğini ilan edince bir çok insan kendisine tabii oldu. Bunun üzerine 1850 yılında Bahaullah İran’da kurşuna dizildi. Tüm dinlerin temeli birdir, dünya vatandaşlığı gibi öğretileri olan Bahâiler,bu günü dini bir tatil olarak da görürler. Bu günün baharın başlangıcı olmasının yanı sıra on dokuz günlük oruç tutma ritüellerinin de bitişine denk gelir ki bu da bu günü dini bir bayram olarak da algılamalarına neden olmuştur.

Ancak Nevruz genel anlamda bütün topluluklarda bir bahar bayramı, yeni yılın başlangıcı, taze gün anlamında kutlana geliyor. Türkiye, İran, Afganistan, Hindistan, Türkistan, Irak ve Balkanlarda kutlanan bu yeni yılın ve baharın bu geniş coğrafyaya mutluluk ve huzur getirmesini diliyoruz.

Meryem Aybike Sinan- Haber7

Kategoriler
DİN

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri Kimdir ve Kısaca Hayatı

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ’NİN HAYATI

Hüdâyî Hazretleri, talebelik yıllarında ciddî bir ilim tahsîli yanında tasavvufî bir alâka ile gönül âlemini de az-çok yoğurmuştu. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle husûsî bir şekilde ilgilenen hocası Nâzırzâde’nin muîdi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nâzırzâde ile birlikte muhtelif kadılık vazîfelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tâyin edildiler. Hocası başkadı, kendisi de Ferhâdiye medresesinde müderrisliğin yanında Câmi-i Atîk mahkemesinde kadı nâibi oldu.

Onun kâmil mânâda tasavvufa sülûk edip mârifetullâha nâil olması da işte bu zamana rastlar. Şöyle ki:

Her türlü ilmî liyâkat ve makamına rağmen Hüdâyî Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazîfesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Birgün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâvâ çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye mürâcaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd’a şunları söyledi:

“-Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: “-Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!” dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle birşey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevaben:

“-Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim..” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi, şaşırdı:

“-Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu.

Adamcağız da anlatmaya başladı:

“-Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi.

Böyle bir mânevî hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

“-Kadı efendi! Allâh Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allâh dostu olan has bir kul niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde mes’eleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı.

Fakat, yüreğine muammalı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Rûh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir halde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhâmla derhal Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakîkat ve esrâr deryâsına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede:

“-Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde Hazretlerindendir.” dedi.

Bu defa Kadı Mahmûd, aynı niyet ve sâikle Üftâde Hazretleri’nin dergâhına yöneldi. Fakat hikmet-i ilâhî olarak dergâha yaklaştığında atının ayakları kayalara saplandı. O da, atından indi ve yürüyerek dergâha vardı. Pîr’in önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.

Meşhûr Bursa kadısı Mahmûd Efendi’yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden mânen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samîmiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:

“-Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makâm debdebesi içinde şaşaalı bir hayâtınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zaten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?” dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.

Bir yandan şeyhin mânevî câzibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerâmetler karşısında hayret vâdîlerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakîkati idrak etmişti. Kararı kesindi. Zîrâ nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zarûrî idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve:

“-Efendim! İrâdesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Adetâ dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!” dedi.

Bunun üzerine tebessüm eden Üftâde Hazretleri, talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması, elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması ve nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyâzâta girmesi gibi üç büyük şart koştu. Çünkü nefsini tanıyıp terbiye etmesi zarûriydi. Kadı Mahmûd Efendi’nin can ü gönülden teslim olması ile de onu mürîdlerinin arasına dâhil eyledi1.

Sonra da Kadı Mahmûd’un kalbindeki kesâfetin temizlenmesi için, yâni kadılık makamının kendisine verdiği gurur, kibir ve ucûbu imhâ etmek için sırtındaki kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını emir buyurdu. Ayrıca dergâhın helâ temizleyiciliği vazîfesini yapmasını istedi.

Üftâde Hazretleri’nin huzûruna tam bir teslîmiyyet ve hâlisiyyet içinde gelen Kadı Mahmûd Efendi, üstadının emirlerine can ü gönülden tâbî oldu. Nefsâniyetini besleyen bütün dünyevî alâkalardan el çekti. Kendisini samîmiyetle mürşidinin talimatlarına râm ederek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Öyle ki, O’nu sırtındaki süslü kaftanıyla ciğer satarken gören ahâlînin:

“-Bizim kadı efendi, delirmiş gâlibâ!”

“-Kadılığı bırakmış ama, kaftanını bırakamamış zavallı!.” şeklindeki sözlerine dahî aldırmadan üstadının verdiği vazîfeleri şevkle îfâya çalıştı.

Böylece yüce bir olgunluğa hızlı bir şekilde yol almaya başladı. Şeyhinin gözünde ve gönlünde gittikçe kadr u kıymet sahibi oldu.

Nefsindeki son varlık emâresini bertaraf etmesi ise, pek meşhurdur:

Bir gün Kadı Mahmûd, helâ temizlemekle meşgulken, dışardan kulağına kadar gelen bir nidâ duydu:

“-Ey âhâli! Duyduk-duymadık demeyin; şehrimize yeni kadı geliyor!..”

O an gönlünü zayıf bulan nefsi, birden büyük bir vesvese fırtınası kopardı:

“-Demek yerime yeni bir kadı geliyor!. Âh bîçâre Mahmûd, sen böylesine şerefli bir mesleği bıraktın da, tuttun helâ temizleyiciliği yapıyorsun! Söyle bakalım, bunca yıldır ne kazandın!” dedi.

Nefsinin bu tehlikeli serkeşliği karşısında hemen toparlanan Kadı Mahmûd Efendi, büyük bir iç ürperişiyle hocasını hatırladı. Zîrâ ona kendisine şart koşulan emirleri yerine getireceğine dâir söz vermişti. Derhal tevbe ve istiğfâr ile nefsinin son derece tehlikeli vesvesesine şiddetli bir şekilde müdâhale ve mukâbele etti:

“-Ey Mahmûd! Sen, nefsini ayaklar altına alacağına dâir üstâdına söz vermedin miydi? Nerede şimdi sözün? Söyle bu hâlin nedir?..”

Ancak Kadı Mahmûd, bu hâle o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfâline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve teessürü teskîn etmedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine cezâ olarak helâ taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu esnâda Üftâde Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmûd’a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latîf bir edâyla, hitab etti:

“-Evlâdım Mahmûd! Bilirsin ki sakal mübârek bir sünnet-i seniyyedir.” dedi ve yerleri sakalıyla temizlemesine mânî oldu.

Sonra şöyle buyurdu:

“-Evlâdım Mahmûd! Seyr u sülûk yolunda verdiğim hizmetlerin gâyesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allâh’a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazîfen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!..”

Kadı Mahmûd, bu vazîfeyi de kemâl-i gayretle îfâya çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı.

Bir kış günüydü. Kadı Mahmûd, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. Gayr-i irâdî bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak “Allâh” lafzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnâda hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi. O da çaresiz ve irâdesiz bir şekilde bu emre baş kesti ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübârek ellerine değer değmez Üftâde Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı hâline nazar ederek tebessümle:

“-Su biraz fazla ısınmış evlâdım!” dedi.

Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd Efendi, hafif bir sesle:

“-Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..” dedi.

Üftâde Hazretleri de:

“-Evlâdım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..” cevabını verdi.

Zîrâ Hüdâyi Hazretleri, girdiği sıkı bir riyâzâtla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a râm ederek rûhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nâil olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle görüşüp konuşur bir hâle gelmişti. Bir defasında dergâhın yolu üzerinde daha evvel vefât etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstâdına arzetti. Hazret-i Üftâde de:

“-Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzât sayesinde ruhunu iyice kemâle erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içinde idik.” buyurdular.

Kategoriler
BELGESEL DİN

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin Hayatı Belgeseli Videosu İzle

Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin hayatı belgeselini aşağıdan izleyebilirsiniz.

Kategoriler
BELGESEL DİN

Abdulkadir Geylani Hazretleri Hayatı Belgeseli Video İzle (41:58)

İslâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani hazretlerinin hayatını aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

Kategoriler
DİN

Kıyamet ve Mahşer Günü Videosu İzle

Kıyamet Günü ve Mahşer’in anlatıldığı dini belgeseli aşağıdaki videoada izleyebilirsiniz. Mahşer gününün tasvir edilerek edilerek kıyametin anlatıldığı video. Din günü, mahşer günü, kıyamet günün anlatıldığı video.

Kategoriler
DİN

Güzel Sözler 1

Huzurun resmini yapamayız belki ama bu resimler anlatmak istediklerini zihnimizde canlandırmak için güzel bir çalışma olmuş.

Kategoriler
DİN

Duanın Önemi Ve Çeşitli Dualar

Dua, Allah’a yalvararak muradını istemektir. Allahü teâlâ, dua edeni sever, dua etmeyene gazap eder. Dua müminin silahı, dinin temel direklerinden biridir. Yerleri, gökleri aydınlatan nurdur. Dua, gelmiş olan belaları giderir. Gelmemiş olanların da gelmelerine mani olur. Allahü teâlâ, (Bana halis kalb ile dua ediniz! Böyle duaları kabul ederim) buyurdu. Bunun için, dua etmek, namaz, oruç gibi ibadettir. Yine (Bana ibadet yapmak istemeyenleri, zelil ve hakir yapar, Cehenneme atarım) buyuruyor. [Mü’min 60]
Allahü teâlâ, herşeyi sebep ile yaratmakta, nimetlerini sebeplerin arkasından göndermektedir. Zararları, dertleri def için ve faydalı şeyleri vermek için de, dua etmeyi sebep yapmıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dua, ibadetin aslı ve özüdür. Allah katında duadan makbul bir şey yoktur. Dua 70 türlü kazayı önler. Ömrün bereketini artırır.) [Tirmizi]
(Dua eden, üç şeyden hali değildir: Ya günahı affolur veya hemen hayırlı karşılığını görür, Yahut ahirette mükafatını bulur.) [Deylemi]
(Rabbiniz, elbette haya ve kerem sahibidir. Kulları ellerini kaldırıp bir şey istedikleri zaman, onların ellerini boş çevirmekten haya eder.) [Ebu Davud]
(Dua, müminin silahıdır.) [İbni Ebiddünya]
(Allahü teâlâ dua etmeyene gazap eder.) [İbni Mace]
(Dua belayı önler.) [Deylemi]