Kategoriler
EĞİTİM

Türkiye’nin Jeopolitik Konumu ve Önemi Nedir?

Türkiye Dünya haritasında önemli bir yere sahiptir. Sebebi de, Türkiye’nin Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü olmasıdır. Balkanlar’ın, Kafkasya’nın ve Ortadoğu’nun gövdesidir. Bu civarda yaşayan ülkeler deniz yollarını kullanmak için Türkiye’yi çevreleyen denizlerden geçmek zorundadır.

Türkiye, Batı uygarlığı ile Doğu uygarlığının bir sentezidir. Batıda yeşeren demokrasi, gelişerek Türkiye’ye de ulaşmıştır. Türkiye’den Doğuya gidildikçe demokrasi yönetimi kaybolmaktadır. Yani Türkiye demokrasisiyle de bir geçiş köprüsüdür.

Gelişmiş Avrupa ülkelerinin doğal zenginlik kaynakları tükenmek üzeredir. Doğal zenginlik kaynakları (doğal gaz, petrol vb…) Kafkaslarda ve Ortadoğu’da yeterince bulunmaktadır. Buralara gidecek yok yine Türkiye’den geçer.

Ayrıca Türkiye’nin genç bir nüfusu vardır. Bu durum gelişmiş Avrupa ülkelerinde nüfusun büyük bir çoğunluğu yaşlı insanlardan oluşmaktadır. Bizdeki genç nüfus batıya umut vermektedir.

Bugün Türkiye’nin üzerinde bulunduğu coğrafi yerin önemi, bütün Dünyaca kabul edilmiştir. Hatta komşularımızın topraklarımızda gözü vardır. Bundan dolayıdır ki yeryüzünde tapusu en pahalı ülkelerden birisi de Türkiye’dir.

Bu topraklarda rahat yaşamak için Türkiye güçlü bir orduya sahiptir.

Devam edecek olursak; Türkiye’nin Marmara Denizi’ndeki İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı, Karadeniz’den Akdeniz’e, okyanuslara açılmak için adeta bir kilit durumundadır.

Çok eskilerden beri biliriz ki komşumuz Rusya’nın sıcak denizlere açılmak hayalleri vardır. Batıdaki komşumuz Yunanistan’ın da buna benzer emelleri vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda İzmir’e asker çıkarmış, 12 adayı işgal etmiş ve Kıbrıs konusunda da sorunlar çıkarmıştır. Yunanistan’ın çok çok eskilerden beri Ege Denizi’ni bir Yunan Denizi haline getirme amacı vardır.

Güney komşumuz Suriye ile de Hatay sorunu yaşanmıştır. Suriye hâla Hatay’ı alma hayali peşindedir. Ayrıca bazı teröristleri besleyerek üzerimize göndermektedir.

Irak ile de pek fazla sorun yaşamazken Körfez Savaşı sırasında bazı olumsuz gelişmeler olmuştur. Onlarda bazı teröristleri besleyerek üzerimize göndermektedirler.

Doğu sınırımız olan İran sınırı en eski sınırımızdır. Yeni yeni iki ülke arasındaki rejim farklılıkları yüzünden bazen İran ile de aramız açılmaktadır.

Bulgaristan ise kendi sınırları içerisinde yaşayan Türk vatandaşlarını eritmeye çalışmış ve bu yüzden binlerce Türk Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır.

Kategoriler
TARİH

Gümrü Antlaşması Ne Zaman Kiminle İmzalandı? Önemi ve Maddeleri Nelerdir?

23 Nisan 1920’de açılan ve Kurtuluş Savaşı’nı vererek Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini atan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin imzaladığı ilk antlaşma Gümrü Antlaşması’dır. Gümrü Antlaşması, birçok yönden tarihimiz için çok önemlidir. Bizde bu yazımızda tarihimizi bilmek adına, kısaca bu antlaşmanın önemine ve alınan kararlara yer vermek istedik;

Gümrü Antlaşması, Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasında 3 Aralık 1920’de imzalanan antlaşmadır. Ayrıca TBMM’nin uluslararası alanda imzaladığı ilk antlaşmadır.

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti, Brest Litovsk Barış Antlaşması hükümlerine rağmen Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1919’da Doğu Anadolu’da bazı bölgeleri işgal etmişti. Sovyet Rusya’nın genel siyasetini dikkate alan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bekir Sami Bey Başkanlığında Moskova’ya bir heyet göndermişti.

Bu heyet, Sovyetler ile Ankara Hükümeti arasında yapılacak antlaşmaya esas olacak ve Brest Litovsk Barış Antlaşması’na dayanan bazı hususları tespit etmiş ve böylece 20 Ağustos 1920’lerde iki hükümet arasında olumlu görüşmeler başlamıştı. Ancak, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin’in Kafkasya’da Türkiye’ye ait bazı bölgelerin Ermenistan’a verilmesini istemesi üzerine antlaşmanın imzalanmasından vazgeçilmişti.

Bunun üzerine Eylül-1920’de taarruza geçen Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir komutasındaki 15. kolordu, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Sarıkamış, Kars, Ardahan, Artvin, Batum ve Iğdır’ı alıp, Gümrü’yü de işgal edilince, barış görüşmeleri 22 Kasım 1920’de Gümrü’de başladı. Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında imzalanması planlanan Gümrü Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi. Kars sancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan’ın elinde bulunan Kulp (Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı.

Antlaşmanın 10. maddesiyle Ermenistan, Doğu Anadolu’da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini öngören Sevr Antlaşması’nı yok sayacağını kabul etti. Türkiye sınırları içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiçbir bölge olmadığı kabul edildi. Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye’nin bu devletten yardım alması kolaylaştı.

Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney ve batıda savaşma olanağı buldular. Antlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Bolşevik Kızıl Ordu’nun denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü Antlaşması onaylanamadı.

Bunun yerine Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması imzalanarak yürürlüğe girdi.

Maddeleri

Türk-Ermeni sınırı Aras Nehri-Çıldır Gölü hattına kadar uzanacaktır.

Ermenistan,Sevr Antlaşması’nı tanımayacaktır. Ermenistan,Türkiye’ye karşı hiçbir düşmanca harekette bulunmayacaktır.

Kars ve Çevresi TBMM Hükümeti’ne verilecektir. Göç edenlerin geri dönmesine olanak tanınacak

Önemi

Antlaşma, TBMM’nin uluslar arası alandaki ilk askeri ve siyasi başarısı olup,imzaladığı ilk antlaşmadır. TBMM’yi ve Misak-ı Milli’yi tanıyan ilk yabancı devlet Ermenistan olmuştur Doğu Cephesi büyük ölçüde kapanmıştır

Kategoriler
TARİH

Osmanlılar ve Ermeniler

gabrielŞuanda ülkemizin en önemli tartışma konularından biri de hiç şüphesiz Ermeni konusudur. Bizde sık sık gündemimize gelen, her sene Avrupa ve Amerika’da bizi sindirme aracı olarak malzeme edinen ve geçen haftalarda bazı aydın ve gazetecilerimizin “ÖZÜR” girişimiyle tekrar ayyuka çıkan Osmanlılar zamanında Ermeniler ve Ermeni Soykırımı konusunda size biraz bilgi sunmak istedik.

Osmanlılar zamanında çok uysal oldukları ve hiç isyan etmedikleri için MİLLET-İ SADIKA ünvanı bile alan Ermeniler, acaba ne oldu da şuanda biz Osmanlı Mirasçılarına kök söktürmeye çalışıyorlar! Şimdi bu konuyu biraz irdeliyelim isterseniz! Bakalım Osmanlı ahalisi ile Ermeni teba arasındaki ilişkiler nasılmış?

Ermeniler, Osmanlı Devlet’nin kuruluş yıllarında, Anadolu ve Kafkasya bölgelerinde küçük krallık, beylikler halinde veya dağınık olarak yaşıyorlardı. Yine bu dönemde Karamanoğulları ve Ramazanoğulları beylikleri idarelerinde yaşayanlar vardı. Osman Bey, Ermenilerin Bizans’ın zülmünden korunmaları için Anadolu’da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerine izin vermiş ve Batı Anadolu’daki ilk Ermeni dini merkezi Kütahya’da kurulmuştır. Orhan Gazi Bursa’yı aldığında Ermeni Patriği buraya yerleşmiş ve bunun üzerine Kütahya ve Eskişehir’de bulunan Ermeniler Bursa’ya göç etmeye başlamışlardır.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethinin ardından, Ermenilerin ruhani lideri Ovakim’i İstanbul’a getirerek Rumlara vermiş olduğu imtiyazları Ermeni Patriği’ne de tanımıştır. Bu gelişmeden hemen soran İran, Kafkasya, Balkanlar, Kırım, Doğu ve Orta Anadolu’dan İstanbul’a Ermeni göçleri başlamıştır. Böylece, Bizans’ta azınlık olan Ermenilerin sayısı, buranın Türkler tarafından fethinin ardından çoğalmaya başlamıştır diyebiliriz. Fatih, Rumlar’a tam olarak güvenemediği için Ermenilerin Topkapı, Balat ve Yenikapı gibi semptlere yerleşmelerine izin vermiştir. Bunların sonucu olarak Türklere sempati geliştiren Ermeniler, Rus Ermenilerine göre kültür, lisan ve edebiyat alanlarında daha ileri ve serbest çalışma imkanlarına kavuşmuşlardır.

Yavuz Sultan Selim zamandında da Tebriz’den bir çok sanatkar Ermeni İstanbul’a getirilmişti. Bu dönemde İstanbul’un en tanınmış tüccar ve sanatkarları Ermeniler olmuşlardır. Ermenilerin çoğu Türkçe bilmekte, kitap ve gazetelerinin bazıları da Türkçe basılmakta idi. Tokat’ta oturan Abgar Efendi, 1567 yılında ilk Ermeni matbaasını İstanbul’da kurmuştur. Yine bu yıllarda Ermeni halk, imparatorluğun çeşitli yerlerinde kale bekçiliği veya benzeri hizmetlerde de bulunmakta idi. Bunların karşılığında ise, bazı vergilerden muaf tutuluyorlardı. Örneğin 1523’te Çukurova’yı Orta Anadolu’ya bağlayan tarihi boğazdaki Gülek Kalesi’nde, (165 hane yaklaşık 875 kişi) kale hizmetinde çalıştıklarından olağanüstü vergilerden (avarız) affedilmişlerdi.

ERMENİLER ÖNEMLİ GÖREVLER ALIYOR:
Ermeni toplumu kendisine tanınan hak ve ayrıcalıkları başarıyla kullanarak hızla gelişmiş ve refaha kavuşmuş, ayrıca Türk-Osmanlı kültür, yaşam tarzı ve yönetim biçimini de benimseyerek kısa süre içerisinde Osmanlı yönetiminin güvenini kazanmıstır. Bu güven sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir.

Ermenilerin sarayla ilişkiye geçmeleri, özellikle İstanbul’daki sarraflık işlerini ele geçirmeleri ile başlar. Ermeni Abra Çelebi, Köprülü Mustafa Fazıl Paşa’nın bezirganbaşısı olur. Sultan 3. Selim zamanında, Ermeni Dadyan ailesinden Arakel, devletin savaş sanayii sayılan Baruthane’nin başına getirilir. Aynı aileden Bogos ise, Sultan Abdülmecid Han’ın şahsi hazinesine bakmakla görevlendirilir.

Bogos, Sultan Abdülmecid’in ölümünden sonra Paris’e giderken, aynı aileden Beran ve Mahsutzade Simon Bey ile Ayoş Efendi, Harem-i Hümayun’un alışveriş işlerini takip etmekle görevlendirilir. Abdülmecid’in kilercibaşısı da Serkiz adında bir Ermeni idi. İstanbul’un en tanınmış Ermeni ailelerinden Gümüşgerdan ailesi ise sarayın terzilik işlerini yapmaktaydı. Ayrıca Ermeniler, birçok köşkün yapım işlerini üstlenmişlerdi.

Tanzimat’ın ileri gelenelerinden Mustafa Reşit Paşa, elçi olarak Paris’te bulunduğu sırada, yardımcılığını Agop Gircikyan adlı bir Ermerni yapmakta idi. Mithat Paşa’nın en güvendiği adamlarından biri Ermeni Kirkor Odyan idi. Ahmet Muhtar Paşa ve Kamil Paşa kabinelerinde, Ermeni Gabriel Nuradonkyan dışişleri bakanlığı; Mahmut Şevket Paşa döneminde ise Osgan Mardıkyan posta telgraf bakanlığı görevini yapmışlardır.

MİLLET-İ SADIKA
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra bu şehirdeki Rum Patrikhanesini muhafaza eder ve 1461’de Bursa’daki Ermeni piskoposu Ovakim’i bazı Ermeni aileleri ile birlikte İstanbul’a getirerek onu Ermeni Patriği tayin eder. Samatya’daki Sulu Manastır Kilisesi’ni de bu cemaate tahsis eder. Bunun yanında Ankara, Bayburt, Adana, Tokat ve Sivas çevresinde yerleşik çeşitli Ermeni ailelerini de İstanbul’a getirerek şehrin Ermeni nüfusunu çoğaltmıştır.
Ermeniler Osmanlı Devleti’nde “millet-i sadıka” (sadık millet) olarak bilinmişlerdir. 1835-1839 arasında Türkiye’de bulunan Helmuth Von Moltke İstanbul’da Osmanlı seraskeri (Başkumandanı)’nin Ermeni tercümanı ve ailesinden bahsederken Ermeniler hakkında şunları yazar:

“Bu Ermenilere, gerçekte “Hıristiyan Türkler” denilebilir. Rumların kendi özelliklerini korumalarına karşın Ermeniler Türk adetlerini, hatta dilini benimsemişlerdir. Dinleri onların, Hıristiyan olarak tek kadınla evlenmelerine izin verir, fakat onlar Türk kadınlarından ayırdedilemez. Bir Ermeni kadını sokakta sadece gözlerini ve burnunun üst kısmını gösterir, diğer taraflarını kapatır.”

DEVLET İŞLERİNDE ERMENİLER
Ermeni yurttaşlar Osmanlı İmparatorluğu’nda çeşitli resmi veya özel devlet işlerine atanmışlardır. Osmanlı Devletine olan sadakatleri, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi Türkçe konuşmaları Ermeni yurttaşların Osmanlı Imparatorlugu’nda bu denli güvenilir ve saygın görülmelerine yardımcı olmuştur.
16. yüzyılda Ermeni asıllı muhtedi (Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçen kişi)Mehmet Paşa gibi vezirlik rütbesine kadar yükselen devlet adamları, 18. yüzyılda Divrik’li Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve sonradan Darphane nazılrları, Şaşyan ailesinden saray ehkimleri, 19. yüzyılda Bezciyan ailesinden yine Darphane müdürleri; Dadyan ailesinden Baruthane nazırları görülür.

16. yüzyılda Ermenilerden mukataa mültezimlerine yani vergi toplayıcılarına rastlanır. 19. yüzyılda ve II. Abdülhamit devrinde ve sonrasında Ermeni hariciyeciler ve nazırlar da görülür. Örneğin Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nin Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Gabrile Noradanghian Efendi adında bir Ermenidir.
İmparatorluğun çeşitli bölgelerinde kale bekçiliği gibi değişik devlet hizmetlerinde bulunan Ermeni halk bu hizmetlerin karşılığında bazı vergilerden muaf tutuluyordu. Daha önce verdiğimiz Çukurova’yı Orta Anadolu’ya bağlayan tarihi boğazdaki Gülek Kalesinin dışında, Karaisalı kazasındaki üç kalede de Ermeniler hakimdi; aynı şekilde bazı vergilerden muaflardı. Yine de kalede Ermenilerin hakim oluşu ve kale hizmetleri ile yükümlü olmaları bu kalelerde “dizdar” (kale kumandanı) bulunmadığı anlamına gelmiyordu. Van’da şehirde oturan Hıristiyanların bazıları, 16. yüzyılın 2. yarısında kalenin burçlarına yağan karları süpürmekle yükümlü idiler. Ayrıca şehirlerde oturan halktan çok yaşlı, müflis olan, iş tutacak güçte olmayan ve gözleri görmeyenler de müzlüman veya hristiyan olmalarına bakılmaksızın vergiden muaf tutulurlardı.

TİCARET- ZANAAT
Yine de Ermeniler 18. yüzyıla kadar, imparatorluğun mevcut iktisadi yapısı içinde daha çok ticaret ve zanaat erbabı olarak öne çıkmakta idiler. İstanbul’da 1550 yılında, çoğu Sivas, Ankara, Konya, Bursa gibi kentlerden göç etmiş genellikle tüccar, esnaf, zanaatkar ve işçi olan birçok Ermeni bulunuyordu. Bu tarihlerde, kayda değer bir Ermeni yerleşimi oluşturulduktan sonra marangozluk, demircilik, kuyumculuk, terzilik, taşçılık, duvarcılık ve sarraflık giderek Ermenilerin eline geçti. Örneğin çoğu gayrimüslim olan tulumbacıların arasında Ermeniler oldukça yoğundu. 11 yaşındaki erkek çocukların çoğu (varlıklı ailelerin çocukları dışında) Ermenilerin üstünlük kurdugu bu işlerde çırak olarak çalışmakta idiler.

Bunlardan, 18. yüzyılda İstanbul sanatkarları içinde en çok parlayanlar ise gümüş ve mücevher üzerine çalışan kuyumculardır. Örneğin Osmanlı nişanlarını yapan Migirdiç Bernderyan, aynı zamanda dünyada ilk kez beyaz taş üzerine kazıma tekniğini uygulayan kişi olarak ün yaparak İngiltere Kraliçesinden takdirname bile almıştır. Ermeni kuyumcularının el işçiligi Kapalı Çarşı’da da uzun yıllar izlenmiştir. Tombaki savat, mineli bakır, gümüş, telkari gibi zanaatlar da Ermeni ustaları tarafından maharetle icra edilmiştir.

Ermenilerin İstanbul dışında yoğun bir iktisai faaliyet gösterdikleri şehirlerden birisi de Bursa idi. Bursa özellikle ipekçilik faaliyetlerinin merkezi durumundaydı. İlk ipek ipliği fabrikası 1846’da kurulan Bursa’da 1862 yılında gelindiğinde 90’a yakın ipek ipliği abrikası bulunuyordu.

Bursa’daki koza üretimini yılda 600 bin kilodan, 192.444 kiloya düşürecek olan “perebrine” hastalığına karşı tedbir almaya çalışan Osmanlı İdaresi hastalığa neden olan virüsü keşfeden ünlü tıp bilgini Louis Pasteur’ü Türkiye’ye davet eder. Bu davete olumsuz yanıt veren Pasteur, yerine Montpellier Ziraat Mektebi’ni bitiren Kevork Torkomyan’ı tavisye eder ve Bursa’daki ilk ipekböcekçiliği okulu da Kevork Torkomyan önderliğinde 1888’de Harir Darü’t Talimi (İpekçilik Enstitüsü) adıyla kurulur.

Ermeniler, özellikle Anadolu’da çok yoğun bir şekilde geliştirdikleri yazmacılık, kumaşçılık, ipekçilik gibi işleri kısman İstanbul’a taşıdılar.

1630’larda Haliç üzerinde Defterdar Camisi’ne kadar olan bögeyi tasvir eden Evliya Çelebi Seyahatname’sinde burada Çömlekçiler Mahallesi’nde cadde üzerindeki 300 dükkanlı bir çarşıdan başka 250 çanak-çömlekçi dükkanının da bulunduğunu yazar. Hem Evliya Çelebi hem Kömürcüyan’ın verdiği bilgiye göre, çölek fırınlarında çanak-çömlek, testi, tabak ve yağ, bal, şarap ve su kapları imal edilirdi ve buralarda öyle mahir ustalar vardı ki, bu testiler padişah ve vezirlere hediye götürülürdü.

Ermeni ustalar, çini ve seramik yapımına da katkıda bulunmuşlardır. Dony Karandjoulov Alexiev’in 1994’te Paris’te yayımlanan Décor sur Porcelaine, Motifs de l’orient adlı eserine göre bu ustaların en tanınmışı 1470-1520 yılları arasında yaşayan Kütahyalı Apraham (Baba Nakkaş) Fatih Sultan Mehmet zamamnında yeni bir stil geliştirmişti.
Bu stil, klasik ile İslami motiflerin örtüşmesiyle meydana gelen arabesk (Rumi) çin porseleni gibi çiçekli (Hatayi) özellikler taşımakta idi ve bu yüzden Rumi-Hatayi stili olarak anıldı.

Osmanlı İmparatorluğu, bütün büyük imparatorluklar gibi fetih ideolojisine uygun bir örgütlenme benimsemişti. Bu sebeple toplumsal örgütlenmesi de imparatorluğun askeri yapısını güçlendirmeye, mükemmelleştirmeye yönelik olmalıydı. Ekonomik faaliyet, askeri faaliyetin bir uzantısı olarak görülmekte, ticaret ise her zaman savaştan sonra gelmekteydi.

Daha baştan itibaren hem askeri hem de ticari faaliyetin merkezi olabilme özelliklerini taşıyan İstanbul esas olarak üretim değil dağıtım merkezi şekline bürünmüştü. Rusya’dan ve Anadolu’dan gelen hububat ve yün burada değiş-tokuş edilirdi. 1905 yılına ait bir istatistik, yelkenliler ve küçük kıyı tekneleri hariç, toplam 14.785.080 tonluk bir kapasiteyi temsil eden 9.796 geminin İstanbul Limanı’na geldigini göstermektedir. 16. yüzyıldan itibaren tüccarlar ve yabancılar gerçekleştirmekteydi.

Osmanlı Devleti’nde denizcilikte uzmanlaşmış azınlık olarak ilk Rumlar akla gelse de Ermeniler de zaman zaman bu alanlarda faaliyet göstermişlerdi. Özellikle 1851’de kurulan Şirket-i Hayriye’nin kuruluşunda rol aldıkları bilinmektedir. Şirketin kuruluşu için Sultan 100 altın verirken, Pişmiş Mikayel Amira’nın oğlu Nişan da 10 altın vermişti. Sonraki 6 sene bu şirketi yönetenler arasında Mıgırdiç Bilezikçiyan, Agop Bilezikçiyan ve Agop Kalciyan gibi Ermeniler de görev almışlardı.

Ermenilerin Osmanlılar ve Batılılar arasındaki ilişkilerde rol oynamaları 17. yüzyılın 2. yarısında artmaya başladı. Ayrıca imparatorluk hükümeti için vergi toplamanın yanında ticaret ve bankacılık işlerinin büyük bölümünde etkin oldular. Bu aracılık faaliyetlerinin daha çok gayri müslimlerce yapılmasından dolayı, muhaberat, faturalar, zarf, antetli kağıtlar en az üç dört lisanda (Osmanlıca, Rumca, Ermenice, Fransızca) basılmakta idi.