Kategoriler
GÜNCEL

Salih Mirzabeyoğlu Kimdir? İBDA C Ne demektir?

Salih Mirzabeyoğlu olarak kamuoyunun tanıdığı, gerçek adıyla Salih İzzet Erdiş Mayıs 1950 yılında Erzincan da doğdu. İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi İBDA-C örgütü yöneticisi olmakla suçlanarak hapse atıldı, idam kararı verildi ve 16 yıl sonra tahliye edildi.

Kategoriler
TARİH

Mimar Sinan Kimdir? Mimar Sinan Kiminle Evleniyor?

1489 yılında doğan büyük usta 1511 yılında yeniçeri ocağına alınır. 1538 yılında Hassa başmimarı olan Sinan , baş mimarlık görevini I. Süleyman,II. Selim ve III. Murat zamanında 49 yıl süre ile yapmıştır.
Mimar Sinan’ın, Mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Halep’te Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Halep’teki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli cami tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekânlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa’daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede cami, türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami, medrese, sübyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami, diğer kısımlardan tamamen ayrıdır.
Mimar Sinan’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul’daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.
Mimar Sinan’ın en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Camiidir (1575).
Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkânların yıkımını sağladı.
İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul’un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.
Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü, onun aynı zamanda mütevazı kişiliğini de yansıtmaktadır. Mühür şöyledir:
« El-fakiru l-Hakir Ser Mimaranı Hassa ”
(Değersiz ve muhtac kul, Saray özel mimarlarının başkanı) »
Eserlerinin bir kısmı İstanbul’dadır. 1588’de İstanbul’da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’nin yanında kendi yaptığı sade türbeye defnedilmiştir.
Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Müftülüğü’nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda, iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu başında sağda, Süleymaniye Camii’nin Haliç duvarının önünde, beyaz taşlı sade bir türbedir.
Mezarı 1935 yılında Türk Tarihini Araştırma Kurumu üyeleri tarafından kazılmış ve kafatası incelenmek üzere alınmış ancak sonraki restorasyon kazısında kafatasının yerinde olmadığı görülmüştür. 1976’da Uluslararası Astronomi Birliği’nin aldığı kararla Merkür’deki bir krater Sinan Kreteri olarak isimlendirilmiştir.

Kategoriler
Genel Kültür MERAKLILAR BURAYA

Ferdi Özbeğen Kimdir? Ferdi Özbeğenin Hayatı

ferdi_özbeğen_hayatı

Ferdi Özbeğen 1941 yılında İzmirde doğdu. İzmir Özel Türk Koleji mezunudur.İstanbul Üniversitesi Özbeğen İktisat Fakültesi’nde üniversite eğitimine başlamak Liseden mezun olduktan sonra eğitim nedeniyle 1963 yılında babasının ölümünden kısa kesilmişti.’ Altın Mikrofon tarafından düzenlenen yarışmaya katılarak 1965 yılında Hürriyet” Özbeğen müzik yolculuğuna başladı, rekabet çalışır sonra kurmak kendi orkestrasını üretmeye başladı.

1977 yılında ilk uzunçaları olan Ferdi Özbeğen’le 45 Dakika’yı çıkardı. Acaba tutar mı endişesiyle yapılan bu albüm kısa sürede büyük bir satış rakamına ulaştı. 1978 yılında Orhan Gencebay’ın plak şirketi Kervan Plak’a geçerek Ferdi Özbeğen’le Sohbet, 1979 yılında Teşekkürler ve 1980 yılında da Mutluluklar albümlerini hayranlarına sundu. Sohbet albümüyle Altın Plak kazanan Özbeğen, Mutluluklar albümüyle de Platin Plak ve Altın Piyano kazandı. Bu yıllarda geniş hayran kitlelerine ulaşan Ferdi Özbeğen, kendi yorumuyla orkestralar dönemini, halk yorumuyla da tavernalar dönemini açmış oluyordu.

1980 yılının sonlarına doğru Kervan Plak ile ortaklığını bitiren Yaşar Kekeva, Yaşar Kekeva Plakçılık adında bir şirket kurdu ve milyonları peşinden sürükleyen Ferdi Özbeğen’i şirketine transfer etti; şirketin ilk plağı olan Nice Yıllara albümünü çıkardı. Bunu 1981 yılında Yaşadıkça, 1982 yılında Bir Sır Gibi ve 1983 yılında Seviyorum Delicesine albümleri izledi. Bu albümlerde Özbeğen, Ülkü Aker’in aranjmanlarından oluşan Rahbani Brothers şarkılarını, dönemin sevilen veya klasikleşmiş parçalarını ve de daha önceden söylenmiş ve unutulmuş şarkıları yeniden düzenleyerek seslendirdi; Eskimeyen Dost, Seni Terkedeceğim, Yok Yok Yalan Deme, Kandil, gibi. 1983 yılında, Şan Tiyatrosu’nda 20. Sanat Yılını Devlet Senfoni Orkestrası ile verdiği müthiş konserler zinciriyle kutlayan Ferdi Özbeğen, 1984 yılında bugün bile aynı kaliteye ulaşılamamış bir tarafı alaturka, bir tarafı pop şarkılarından oluşan Piyanist albümünü çıkardı. Alaturka balatları Gurbette Sevgilim, Bir Gülü Sevdim, Bir Sevgi İstiyorum gibi parçalardan oluşurken pop balatları Ülkü Aker aranjmanlarından oluşan Elega-Her Gece, La Boheme-Giden Sensin, Cenizas-Özlenen Sevgiliye gibi aşk şarkılarından oluşuyordu. Artık şöhretinin zirvesindedir Ferdi Özbeğen, plakları çok satar, öyle ki 1982 yılının vergi rekortmenidir.

1984 yılında Yaşar Plak’ın düştüğü zor durumdan kurtaran Ferdi Özbeğen oldu. Sizin Seçtiklerinizle albümü kendisinin yorumuyla o zamanın yapılmış ilk best of albümüdür. Dönemin sevilen 11 şarkısını seslendirdiği bu albüm kendisinin en çok satan albümü idi. Bu albümü 1985’te çıkardığı bir tarafı alaturka diğer tarafı da pop-rock temaları içeren Belki Bir Gün ve 1986’da çıkardığı tamamı Ülkü Aker aranjeleri ve daha önceki 9 albümünün orkestra şefi olan Osman İşmen’in senfonik düzenlemelerinden oluşan Sana İhtiyacım Var albümü izledi; bu albümde Orson Welles’in I Know What Is To Be Young ve Lionel Richie’nin Hello şarkılarının Türkçe uyarlamalarını seslendirdi. 1986 yılının sonlarına doğru çıkardığı Sevdiğiniz Şarkılar albümü Türkiye’de çıkarılan ilk krom kasettir ve dönemin şartlarına göre masraflıdır.

Ferdi Özbeğen, 80’lerin sonu ile 90’ların başına kadar çıkarttığı albümlerde gene alaturka ve taverna tarzı şarkılar söyledi. 90’lar yeni müzik türleriyle tanışırken kendisi de yavaş yavaş inzivaya çekildi. 1991 yılında piyasaya sunduğu nostalji albümü Şarkılarım, Türkiye’de pek duyulmayan unplugged yani elektronik müzik kullanmadan canlı performansla hazırlandı. 1998’de Kiss Müzik Firmasından Kandil albümünü çıkarır, bu albüm kendisini tanımayan yeni kuşak ve hayranları için büyük bir prestij albümü oldu. Bu albümü 2001’de Ayrılmayalım albümü izledi.

2006 yılına geldiğimizde Yaşar Plak, Ferdi Özbeğen’in 26 yıl önce okuduğu şarkıları bir re-mastered çalışmasıyla Can Suyum adıyla yayınladı. Büyük ses getiren albüm kendisini özleyen ve yeni tanıyan hayranları için güzel bir albüm oldu. Sanatçı, son zamanlarda yakalandığı kanser hastalığı ile mücadele etmekteyken 28 ocak 2013 de vefat etmiştir.

Kategoriler
Genel Kültür

Neşet Ertaş Kimdir? Neşet Ertaşın Hayatı

Neşet Ertaş ın hayatı ve eserleri
Neşet Ertaç 1938 kırşehir doğumludur. Türkiyenin önde gelen bağlama ve keman sanatçıları arasındadır. Neşet Ertaş 1950li yılların sonunda İstanbul’a gelerek ilk plağını “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adı ile babası Muharrem Ertaş’a ait bir türküyle çıkardı. Hayranları tarafından çok beğenilen bu plağı ardından diğer plakları, kaset ve halk konserleri takip etti. Sonrasında Neşet Ertaş Ankara’ya yerleşti. Burada yaşadığı sağlık sorunları nedeniyle kardeşinin daveti üzerine Almanya’ya gider. Çocuklarının eğitimi ve sanatsal çalışmalarından dolayı uzun bir süre Almanya’da kalan sanatçı, 2000 yılında İstanbul’da verdiği konserle sahne hayatına geri dönmüştür.

Demirel zamanında kendisine sunulan ‘devlet sanatçılığı’ ünvanını; “O dönem Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım.” diyerek geri çevirmiştir [5] Fakat halk büyük destek vermiş ve Neşet Ertaş adeta yaşayan bir efsane olmuştur. Unesco tarafından yaşayan insan hazinesi kabul edilen Ertaş, 25 Nisan 2011 tarihinde İTÜ Devlet konservatuarı tarafından fahri doktora ödülüne layık görülmüştür.

Albümleri
1988 – Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
1988 – Kendim Ettim Kendim Buldum
1988 – Kibar Kız
1989 – Hapishanelere Güneş Doğmuyor
1989 – Sazlı Sözlü Oyun Havaları
1990 – Gel Gayri Gel
1992 – Türküler Yolcu
1992 – Gitme Leylam
1993 – Kova Kova İndirdiler Yazıya
1995 – Seçmeler 2
1995 – Seçmeler 3
1995 – Seher Vakti
1995 – Altın Ezgiler 3
1996 – Polis Lojmanları
1997 – Benim Yurdum
1998 – Gönül Yarası
1999 – Zülüf Dökülmüş Yüze
1999 – Gönül Dağı
1999 – Muhur Gözlüm
1999 – Zahidem
1999 – Neredesin Sen
1999 – Gönül Dağı

Kategoriler
BİYOGRAFİ DİN

Şeyh Abdülhakim Arvasi Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri ve Fikirleri

Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük alim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerin otuz dördüncüsüdür.

1865 (H. 1281) yılında Van’ın Başkale ilçesinde doğdu. Babası Seyyid Mustafa Efendi’dir.

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alimleriydi İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak’taki şer’i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde nümune olmakla tanınmıştır. Aile, halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Daha sonra Arvas’a giderek, yüksek tahsilini, büyük alim Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad’, beyan, meani, bedi’, belagat, kelam, usul-i fıkh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Küfreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale’de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı.

 

1914 (H. 1332) yılında Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal edince, Başkale’den hicret edip, Irak’a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul’a geldi. Eyyub Sultan’da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen Ilahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.

 

Anadolu’da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu’ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir’e gönderildi. Zor şartlar altında Izmir’de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara’ya getirildi. Ankara’ya geldikten bir kaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde vefat etti.

 

Ankara’nın kuzeyinde bulunan Bağlum beldesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmektedir.

 

Çocukları ve torunları

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin üç oğlu ve iki kızı vardır. Kızlarından Şefia Hanım, hicrette Musul’da vefat etti. Enver Medeni de hicret esnasında 1918 (H. 1336)de Eskişehir’de vefat etti. İkinci oğlu Ahmet Neyyir Mekki Üçışık Efendi uzun zaman Üsküdar ve Kadıköy müftülüğü yaptı. Kadıköy müftüsüyken 1967 (H. 1387) yılında İstanbul’da vefat etti.

 

Üçüncü oğlu Seyyid Münir Üçışık, İstanbul Belediyesinde satış memurluğunda çalıştı. Doğruluğu, çalışkanlığı ve güzel ahlakıyla etrafının sevgisini kazanmıştı. 1979 (H. 1400)da İzmir’de vefat edip Ankara Bağlum’a defnedildi.

 

İkinci kızı Maide Hanım, eski Van mebusu Seyyid İbrahim’in zevcesiydi. Seyyid Ibrahim Arvas vefat etmiştir. Maide Hanım, Ankara’da damadı Seyyid M. Emin Garbi ve kızı Ümmü Gülsüm hanımefendi ile birlikte yaşadı.

 

Görünüşü

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi, vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zaifçe olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

 

Yaşayışı

 

Her hali ve hareketi ile İslamiyete uyardı. Çok mütevazi olup; “Ben” dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazi, pek alçak gönüllüydü.

 

Ders verdiği camiler

 

Eyyub Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu’nda Ağa Camiileri kürsülerinde senelerce ilim neşretmiştir.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi ayrıca Vefa Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Sultan Selim Camii yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır.

 

1943 (H. 1362)te Ankara’da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. 1943 (H. 1362)te Ankara’da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır.

 

ESERLERİ:

 

Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde çeşitli mektupları vardır.

 

Mevlid okunmasının ve tespih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahabe-i Kiram ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

 

Görüşleri

 

Abdülhakim Arvasi’nin kıymetli görüşlerinden biri şöyledir: “İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk’a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesad karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz.Hakk’ı tanımadıkça, Hakk’ı sevmedikçe, Hak tealayı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak’dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.”

 

HAKKINDA YAZILANLAR

 

Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929′dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve Ingilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi’den aldığını eserlerinde belirtmektedir.

 

Kategoriler
SEKTOREL

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir Kitabının Özeti

Türk Edebiyatının en önemli isimlerinden birisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yüzlerce birbirinden önemli eseri vardır. Türkiye’nin son birkaç kuşağı onun kitaplarını okuyarak büyümüştür. Öyleki bunun çok iyi farkında olan Milli Eğitim Bakanlığı, bunu devam ettirmek için ilköğretim ve liselerde mutlaka okunması gereken 100 temel eser arasına Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da kitaplarını koymuştur. Bizde uzmanportal.com olarak bu 100 temel eserden birisi olan Beş Şehir kitabını okuyamayanlar için özetini sizlerle paylaşmak istedik.

Tanpınar, bu eserin konusu için: ‘Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır.’ demektedir. Tanpınar’ın en önemli denemelerinden biri olan bu kitapta beş şehir anlatılmaktadır: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul. Tanpınar’ ın gözlemleri, etkileyici üslubu birleşince edebiyatımızın en değerli eserlerinden biri doğmuştur. Türk Edebiyatında en kıymetli denemelerden biridir.

BEŞ ŞEHİR

Tanpınar, bu eserin konusu için: ‘Hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır.’ demektedir. Tanpınar’ın en önemli denemelerinden biri olan bu kitapta beş şehir anlatılmaktadır: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul. Tanpınar’ ın gözlemleri, etkileyici üslubu birleşince edebiyatımızın en değerli eserlerinden biri doğmuştur. Türk Edebiyatında en kıymetli denemelerden biridir.

Eserden seçmeler

Ankara

Belki Millî Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dasitani ve muharip göründü. Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabii bir istihkam manzarasıdır…

Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle doludur. Asırlar

içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar, şehirde geçen zamanların pek az eserini bırakmıştır. Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rast gele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır…

Erzurum

Hiçbir yerde memleketin Birinci Cihan Harbi’nde geçirdiği tecrübenin acılığı burada olduğu kadar vuzuhla görülemezdi. Bu, eski ressamların tasvir etmekten hoşlandığı şekilde, ölümün zaferi idi. Dört yıl, bu dağlarda kurtlara insan etinden ziyafetler çekilmiş, ölüm her yana dolu dizgin saldırmış, seçmeden avlamıştı. Uğursuz tırpan durmadan, bir saat rakkası gibi işlemiş, rast geldiği her şeyi biçmişti. Bununla beraber, nüfusu altmış binden sekiz bine inen Erzurum Millî Mücadeleye ön ayak olmuş, Ermenistan zaferini idrak etmiş, yavaş yavaş sağ kalan hemşerilerini toplamaya başlamıştı.

Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar. Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren cedlerimizin fethettikleri büyük, merkezi şehirlerden biridir.

Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadelenin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak iradesi, ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar. Tıpkı ilk fatihler gibi oradan Anadolu’nun içine doğru yürür; ordan başlayarak yurdumuzu, milletimizin tarihî hakları adına yeni baştan fethederiz.

Konya

Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkırın kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğumuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuklu Sultanlarının şehrinde bulursunuz.

Mevlana şairdir. Şiiri inkâr etmesine, küçük görmesine rağmen Şark’ın en büyük şairlerinden biridir. Nasıl Garp Orta Çağı,bütün azap korkusu, içtimai düzen veya düzensizliği ile rahmaniyet iştiyakı ve adalet susuzluğu ile Dante’nin eserinde toplanırsa, Müslüman Şark’ta bütün varlık hikmeti, Hakk’la Hakk olmak ihtirası ve cezbesiyle Divan-ı Kebir’dedir.

Bursa

Bu devir, haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan bahsederken “Ruhaniyetli bir şehirdir.” der.

İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp… Bunlar hakikaten bir şehrin semt ve mahalle adları; yahut tıpkı bizim gibi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak masal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır…

Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan aklan seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne’nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır.

Evliya Çelebi, Bursa çeşmelerinden bahsettikten sonra sözü, “Velhasıl Bursa sudan ibarettir.” diyerek bitirir. Canım Evliya!

Şimdi Bursa’da asıl zamanın yanı başında, bizim için ondan daha başka ve daha derin olarak mevcut olan ikinci zamanı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ve onun etrafı kucaklayan, her dokunduğu şeyin özünü bir ebediyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanatın aynası da bundan başka bir şey değildir.

İstanbul

Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minareyle camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır.

Her İstanbullu az çok şairdir; çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler.

“Teşrinler geldi, lüfer mevsimi başlayacak.” Yahut “Nisandayız, Boğaz sırtlarında erguvanlar açmıştır.” diye düşünmek, yaşadığımız anı efsaneleştirmeye yetişir. Eski İstanbullular bu masalın içinde ve sadece onunla yaşarlardı.

Bugün mahalle kalmadı. Yalnız şehrin şurasına burasına dağılmış, eski, fakir mahalleliler var. Birbirlerinin hatrını sormak, bir kahvelerini içmek, geçmiş zamanı beraberce anmak için zaman zaman gömüldükleri köşeden çıkan, bin türlü zahmete katlanarak semt semt dolaşan ihtiyar mahalleliler…

Bugünün mahallesi artık eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilatının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayn bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.

Beylerbeyi’nde, Emirgan’da, Kandilli veya İstinye’de günün her saati birbirinden ayrı şeylerdir. Beykoz, Çubuklu, ağaçlarının serin gölgesinde henüz son rüyalarını üstlerinden atmaya çalışırken Yeniköy ve Büyükdere gözlerinin ta içine batan güneşle erkenden uyanırlar. Kuzguncuk’ta sular, sahil boyunca, arasına tek tük sümbül karışmış bir menekşe tarlası gibi mahmur külçelenirken, ince bir sis tabakasının büyük zambaklar gibi kestiği İstanbul minareleri kendi hayallerinden daha beyaz bir aydınlığa benzer.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Hacı Bayram-ı Veli Kimdir? Kısaca Hayatı Yaptıkları ve Sözleri

Osmanlı tarihi büyüklüğü tartışılmaz alimlerle, evliyalarla doludur. Kuruluşu bile Şeyh Edebali’ye ait bir efsaneye dayanan tarihimizin bu altın devleti için söylenecek güzellikler kitaplar dolusu, sayfalar dolusu sürer. Bunu burada dile getirebilmek mümkün değilken, enazından Osmanlılar için bir dönüm noktası olan İstanbul’un Fethini müjdeleyen bir evliyaya, bir enbiyaya değinelim istedik.

Hacı Bayram-ı Veli, on dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Anadolu’da yetişmiş olup, Fâtih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethedeceğini müjdeleyen büyük velidir. İsmi, Nûmân bin Ahmed, lakabı Hacı Bayram’dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın Çubuk Çayı üzerinde Zülfadl köyünde doğdu. 1429 (H. 833) tarihinde Ankara’da vefat etti.

Hacı Bayram-ı Velî küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp din ve fen ilimlerinde yetişti. Ankara’da Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medreseye müderris oldu. İlmi ve talebe yetiştirmekteki mahareti ile kısa zamanda tanındı. Herkes tarafından sevilip hürmet gösterildi.

Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şücâ-i Karamânî’dir. Hocam Hamîdeddîn-i Velî’nin selâmı var. Sizi Kayseri’ye dâvet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da, Hamîdüddîn ismini duyunca; “Baş üstüne, bu dâvete icabet lâzımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri’ye yöneldiler ve Somuncu Baba diye bilinen Hamîdeddîn-i Velî ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamîdeddîn-i Velî; “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi. Talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.

Hacı Bayram-ı Velî, hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına, devrinin meşhur âlimleri, hak âşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmî, Şeyh Akbıyık, Bıçakçı Ömer Sekînî, Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızâde Ahmet (Bîcân) ve Mehmet (Bîcân) kardeşler ile Fâtih Sultan Mehmet Hanın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.

Fatih’in babası Sultan İkinci Murat Han, Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye dâvet edip, ilim ve manevi derecesini anlayınca, fevkalâde hürmet göstermiş, Eski Câmide vaaz ettirmiş, tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.

Sultan İkinci Murat Han kendisinden nasihat isteyince; İmam-ı A’zam’ın, talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı uzun nasihati yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sâhiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş, fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peyda etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbaplık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumi şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Herkese itimat ver, ahbaplık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Bazen da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.”

Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslamiyet’i yaymak için çalıştı. 1429 (H. 833) senesinde Ankara’da vefat etti. Türbesi kendi ismiyle anılan Hacı Bayram Câmiine bitişik olup, ziyaret mahallidir. Vefatından sonra Bayrâmiyye yolunu talebelerinden Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Yunus Emre tarzında şiirler söylemiştir. Şiirlerinde Bayrâmî mahlasını kullanmıştır.

Hacı Bayram-ı Velî buyurdu ki:

“Hiddet ve kin, hakikatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”

“Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü bu sırlar, size emanettir. Emanete hıyanet ise, çirkin bir harekettir.”

“Nefsinizi daima kontrol altında tutunuz. Ateşe sürüklenmemesi için onu kendi hâline bırakmayınız.”

Hacı Bayram-ı Velî’ den Nasîhatler :

“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.”

“Hiddet ve kin, hakîkatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”

“Allah’a isyân yolunda, hiçbir kimseye yardım etmeyiniz.”

“Küçük çocukları seviniz, başlarını okşayınız. Onları sevindiriniz ki, Peygamber efendimizin emrini yerine getirmiş olasınız.”

“Çarşıda ve câmi avlusunda bir şey yemeyiniz. Yol ortasında durmayınız. Ticâret erbâbının dükkânlarında uzun müddet oturmayınız.”

“Hiçbir günâhı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin bile olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.”

“Helâlinden kazanıp, ondan fakırlere cömertçe veriniz.”

“Ölümü çok hatırlayınız. Ölüm gelmeden hesâbınızı yapınız. Tövbe ediniz ki, affa kavuşasınız.”

“Dünyâ gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyâret ediniz.”

“Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşâ etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emânettir. Emânete hiyânet ise, çirkin bir harekettir.”

“Âlim ve velîlerin kabirlerini ziyâret ediniz. Zîrâ o büyükler, kendilerini ziyâret edenlere şefâat ederler.”

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Yûnus Emre ile aynı asırda yaşamıştır. Tasavvuf yolunda nefsi tanımanın ve itâat altına almanın şart olduğunu bildiren Hacı Bayram-ı Velî hazretleri bu hususta şu şiiri söylemiştir:

Bilmek istersen seni,

Cân içinde ara cânı.

Geç cânından bul ânı,

Sen seni bil, sen seni.

Kim bildi ef’âlini,

Ol bildi sıfâtını,

Anda gördü zâtını,

Sen seni bil, sen seni.

Görünen sıfâtındır,

O’nu gören zâtındır,

Gayri ne hâcetindir,

Sen seni bil, sen seni.

Kim ki hayrete vardı,

Nûra müstagrak oldu,

Tevhîd-i zâtı buldu,

Sen seni bil, sen seni.

Bayram özünü bildi,

Bileni anda buldu,

Bulan ol kendi oldu,

Sen seni bil, sen seni.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Kemalettin Tuğcu Kimdir? Hayatı ve Eserleri

Türk Edebiyatının önemli klasiklerinin yazarlarından biriside Kemalettin Tuğcu’dur. Özellikle de televizyon kanallarında dizi olarak yayınanan bazı eserleri ile belleklerimizde iyice yer edinmiştir Kemalettin Tuğcu! Aşağıda Kemalettin Tuğcu’nun hayatını ve eserlerini okuyacaksınız, sizde göreceksiniz ki, bu büyük yazarımızın hayatının özeti eserlerinin dörtte biri kadar bile yer tutmuyor. İşte bu denli büyük bir yazardır Kemalettin Tuğcu!

Kemalettin Tuğcu, 27 Aralık 1902  ile 19 Ekim 1996 tarihleri arasında yaşamış, 300’den fazla Türkçe romana imza atmış mükemmel bir yazardır. İstanbul’da doğdu. Ayaklarındaki bir özür nedeniyle, uzun süreli eğitim görmedi. Kendi kendini yetiştirmiş olan Tuğcu, 13 yaşlarında şiir ve öykü yazmaya başladı. Özellikle, acıklı konuları ve melodramatik olay örgüleri olan romanlarıyla tanındı.

1928 yılında Türkiye Yayınevi’nde çalışmaya başlayan Tuğcu’nun ilk romanı, 1936 yılında yayımlandı. Türkiye’nin hızlı bir değişim geçirdiği, özellikle köyden kente göçle birlikte kentlerin büyüdüğü, şehir merkezlerinde ahşap evler yıkılıp apartmanlar inşa edilirken kentlerin çevresinde kenar mahallelerin oluştuğu 1960’lı yıllarda Kemalettin Tuğcu’nun kısa romanları çok sayıda okura ulaştı. Okurları çoğunlukla çocuklardan ve yeniyetmelerden oluşan Kemalettin Tuğcu’nun 300’den fazla romanı yayımlandı.

Kemalettin Tuğcu, Türk sinemasında çocuk yıldızların rol aldığı filmlerin ilki olan Ayşecik’in senaryosunu kaleme almıştır. “Baba Evi” adlı romanı, aynı adlı televizyon dizisine ilham vermiştir.

1990’lı yılların sonlarında Star TV’de aynı adlı kitaplarından uyarlanarak yayınlanan Üvey Baba, Küçük Besleme, Mercan Kolye, Babamın Günahı ve Altın Saçlı Kız filmleri ile filmlerin devamı niteliğinde aynı kadroyla çekilen Üvey Baba, Küçük Besleme, Mercan Kolye dizileri büyük sükseler yaratmıştır.

Eserleri:

  1. Adam ve Çocuk
  2. Adını Değiştiren Çocuk
  3. Aferin Yaşar
  4. Ah Bu Çocuklar
  5. Ahiretlik
  6. Ahretlik
  7. Altın Bilezik
  8. Altının Rüyası
  9. Ana Kucağı
  10. Anaların Anası
  11. Anasının Kızı
  12. Anasının Kuzusu
  13. Annelerin Çilesi
  14. Annemin Hikayesi
  15. Annesizler
  16. Arabacının Kızı
  17. Aradaki Demir Kapı
  18. Arkadaşım Teoman
  19. Arsadaki Demir Kapı
  20. Ateş Böcekleri
  21. Ayrılık Yılı
  22. Ayşecik
  23. Baba Evi
  24. Babam ve Ben
  25. Babamın Çilesi
  26. Babamın Günahı
  27. Babasının Oğlu
  28. Babasızlar
  29. Balıkçı Güzeli
  30. Balıkçının Kızı
  31. Bekçi Baba
  32. Benim Annem
  33. Benim Babam
  34. Bir Çocuğun Öyküsü
  35. Bir Dağ Masalı
  36. Bir Evlatlığın Hatıra Defteri
  37. Bir Garip Kızcağız
  38. Bir Köpeğin Anıları
  39. Bitişik Komşular
  40. Bizim Kuşak
  41. Bizim Mahallenin Çocukları
  42. Boş Beşik
  43. Bu Çocuk Kimin
  44. Bu Toprağın Çocukları
  45. Büyük Göç
  46. Büyüklerin Günahı
  47. Cambazın Kızı
  48. Can Yoldaşları
  49. Ceylan Kuzu
  50. Çalınmış Çocuklar
  51. Çiçekçi Amca
  52. Çiçekçi Kız
  53. Çiftlikteki Sürgünler
  54. Çıkmaz Sokak
  55. Çocuk Hırsızları
  56. Çocuk İhtiyar
  57. Çocuk Pazarı
  58. Çocukların Adası
  59. Çocukluk Arkadaşım
  60. Çocuksuzlar
  61. Dağdaki Yabancı
  62. Deniz Çocuğu
  63. Deniz Kızı
  64. Devlet Kuşu
  65. Dilenci Baba
  66. Dişi Kuş
  67. Doğduğum Ev
  68. Doktor Anne
  69. Düşkün Çocuk
  70. Ekmek Parası
  71. El Kapısı
  72. Eski Bir Masal
  73. Eskici Baba
  74. Eskicinin Köpeği
  75. Evlatlık
  76. Garip
  77. Garip Emine
  78. Garip Kuşun Yuvası
  79. Göçmen Kızı
  80. Görmeyen Yavru
  81. Gurbet Acıları
  82. Gurbetteki Çocuk
  83. Gülçin Abla
  84. Güllü Bahçe
  85. Güzel Bir Gün
  86. Güzin Hala
  87. Hacı Baba
  88. Hayat Arkadaşı
  89. Herkesten Uzak
  90. Hırdavatçı Dede
  91. Hırsızın Oğlu
  92. Hissiz Adam
  93. Huysuz adam
  94. İçki Sanatı
  95. İçler Acısı
  96. İhtiyar Öğretmen
  97. İhtiyarlar
  98. İki Kardeş
  99. İncili Terlik
  100. İstanbul Sokakları
  101. Kaçık
  102. Kaçık Garip Bir Adam
  103. Kara Annem
  104. Karakaçan
  105. Karanlıkta Bir Çocuk
  106. Kardeşim Tomris
  107. Kartalın Yuvası
  108. Kayıkçı Güzeli
  109. Kayıp Aranıyor
  110. Kimsesiz
  111. Kimsesiz Adam
  112. Kimsesiz Çocuklar
  113. Kimsesizler
  114. Kırk Ev Kedisi
  115. Kız Arkadaşım
  116. Kız Evlat
  117. Kolsuz Bebek
  118. Korkunç Yıllar
  119. Koruköy’ün Yetimi
  120. Köy Doktoru
  121. Köyde Unutulanlar
  122. Köydeki Arkadaşım
  123. Köydeki Evimiz
  124. Köydeki Kısmet
  125. Köydeki Kız
  126. Köyden Gelen Kız
  127. Köyden İndim Şehire
  128. Köye Gelen Yabancı
  129. Köylü Çocuk
  130. Köyünü Unutan Adam
  131. Küçük Adamlar
  132. Küçük Balıkçı
  133. Küçük Besleme
  134. Küçük Bey
  135. Küçük Boyacı
  136. Küçük Çalgıcı
  137. Küçük Çırak
  138. Küçük Erkek
  139. Küçük Gazeteci
  140. Küçük Göçmen
  141. Küçük Hanım
  142. Küçük İşportacı
  143. Küçük Kambur
  144. Küçük Kaptan
  145. Küçük Sanatçı
  146. Küçük Serseri
  147. Küçük Sevgili
  148. Küçük Sürgün
  149. Küçük Şoför
  150. Küskün Çocuklar
  151. Mahallenin Sevgilisi
  152. Mavi Gözlü Bebek
  153. Maymunlar Adası
  154. Mehmetçik
  155. Mercan Kolye
  156. Mine’nin Arkadaşları
  157. Mirasyediler
  158. Ninelerin Ninesi
  159. Ormandaki İhtiyar
  160. Oyuncakçı Dede
  161. Öksüz Dilimi
  162. Öksüz Murat
  163. Öksüz Oğlan
  164. Pasifikte Bir Türk Genci
  165. Piyangocu Kız
  166. Saadet Borcu
  167. Sakat Çocuk
  168. Satılan Çocuk
  169. Serseri Çocuklar
  170. Siyah Atlı Şövalye
  171. Siyahlı Kadın
  172. Sokak Köpeği
  173. Sokaktan Gelen Çocuk
  174. Son Çocuk
  175. Soylu Çocuk
  176. Sürgün
  177. Süt Annem
  178. Süt Kardeşler
  179. Şehir Çocuğu
  180. Şeytan Çocuk
  181. Şımarıklar
  182. Şoförün Kızı
  183. Talihsiz Çocuk
  184. Tanrı Misafiri
  185. Taş Yürek
  186. Tekinsiz Ada
  187. Toprak Adamlar
  188. Toprak Ana
  189. Uçurum
  190. Uğurlu Çocuk
  191. Unutulan Çocuk
  192. Unutulan Kadın
  193. Üç Arkadaş
  194. Üç Arkadaş ve İçler Acısı
  195. Üvey Anne
  196. Üvey Baba
  197. Viran Bağ
  198. Yalnız Çocuk
  199. Yapraklar Dökülürken
  200. Yavrucuk
Kategoriler
BİYOGRAFİ

James WATT Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptığı Çalışmalar

19 Ocak 1736’da  Greenock’te doğan James Watt,  19 Ağustos 1819  tarihinde Heathfield’de vefat etmiştir. Bütün dünyanın hemfikir olduğu bir konu vardır. Bu da sanayi devriminin buharlı makineyle yani James WATT’la başladığıdır. James Watt, modern buhar makinesinin geliştiricisi olan İskoçyalı mucit ve mühendistir. Endüstüriyel devrimin oluşmasında önemli rol oynamıştır.

Hayatı

Gemi işleten zengin bir baba ve kültürlü bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen James; çocukken sık hastalandığı için okula devamlı gidememiş, evde annesi tarafından eğitilmiştir. 17 yaşında iken annesini kaybetmiş ve babasının işleri kötüleşmiştir. Londra’ya bir seneliğine ölçüm aletleri yapımını öğrenmeye giden Watt, Glasgow’a dönüp bu mesleği icra etmek istemişti. Fakat 7 sene çıraklık yapma zorunluluğundan, İskoçya’da başka bir ölçüm aletleri yapımcısı olmamasına rağmen, Demirciler Locası tarafından başvurusu reddedilmiştir.

Watt bu durumdan, kendisine Glasgow Üniversitesi’nde atölye öneren profesörler tarafından kurtulmuş, fizikçi ve kimyacı olan profesör Joseph Black kendisine hocalık etmiştir. Atölyenin açılmasından 4 sene sonra Watt buhar gücü üzerinde çalışmaya başlamış daha önce hiç görmemiş olmasına rağmen bir prototip yapmaya çalışmıştı. 1765’de Thomas Heathfieldın yaptığı bir model üzerinde uğraşarak buhar makinesini çalıştırmayı başardı.

1767’de kuzeni Margaret Miller ile evlenmiş ve 6 çocuk sahibi olmuştur.

Tam kapsamlı bir buhar makinesi geliştirmeye çalışan Watt’a Carron Demir İşleri şirketinin kurucusu Joh Roebuck maddi olarak destek olmuştur. Hemen başarılı olmayan tasarım maddi sıkıntıya düşünce Watt 8 sene anketçilik yapmıştır. Roebuck iflas edince, Matthew Boulton patent haklarını satın almış ve Watt ile 25 yıl sürecek başarılı bir ortaklığa imza atmıştır.

Birmingham Merkez Kütüphanesi önündeki Watt’a ait heykel

Sonunda 1776’da başarı ile üretilen buhar makineleri ticarî olarak satılmaya başlamış ve çoğunlukla madenlerden suyu pompalamak için talep edilmiştir. Geniş kullanımı, Boulton’un önerisi ile ileri-geri hareketin Watt tarafından dönüş hareketine çevrilmesiyle başlamıştır. Sonraki 6 yıl içinde tasarımda çeşitli iyileştirmelerde bulunan Watt, gücü kontrol etmek için valf ve buhar basınç göstergesi eklemiştir. Bu gelişmeler ile Heathfield’in buhar makinesinden 5 kat daha verimli bir makine ortaya çıkmıştır.

1794’te Boulton ve Watts şirketini kuran ortaklar, sadece buhar makinesi üretmeye yöneldiler. 1824’te şirket 1164 buhar makinesi üretmişti. Boulton başarılı bir işadamı olduğunu kanıtladı ve her ikisi de zengin oldular.

1800’de patent ve ortaklık sonra erince Watt emekliliğe çekilmiş; şirketi oğullarına devir etmişlerlerdir. Emekliliğinde değişik icatlara devam eden Watt, teleskop ile mesafe ölçümü, mektup koyalama cihazı, yağ lâmbasında iyileştirmeler, buhar merdanesi ve heykel kopyalama cihazı geliştirmiştir.

İkinci eşi ile Almanya ve Fransa’yi gezmiş ve Wales’te bir malikâne alarak restore etmiştir.

SI güç birimi Watt kendisine itaf edilmistir.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Pablo Picasso Kimdir? Kısaca Hayatı, Çalışmaları ve Eserleri

Resim sanatının en büyük ustaları kimlerdir diye sorsak, muhakkak alacağımız cevapların içinde Pablo Picasso olurdu. Pablo Picasso, çalışmalarıyla resim sanatına ve anlayışına apayrı bir boyut kazandırmıştır. Onu ve sanatını anlamayan insanlar, resimlerini, anlatmak istediklerini, yarattığı sanat akımı olan kübizmi asla anlayamazlar. Bizde uzmanportal.com olarak, bu sanat dehası olan büyük üstad Pablo Picasso’nun kısaca hayatını sizlerle paylaşmak istedik.

Tam ismi Pablo Diego Jose Francisco de Paula Juan Nepomuceno Crispin Crispiniano de la Sentissima Trinidad Ruiz Blasco Picasso Lopez olan, Pablo Picasso 25 Ekim 1881 tarihinde İspanya’nın Malaga şehrinde doğdu. Resim yapmaya sekiz yaşında başladı. 1895’te Barselona Güzel Sanatlar Okulu’na girdi. 1901′ den itibaren anne soyadı olan Picasso’yu kullanmaya başladı.

Pablo Picasso’nun sanat hayatını dönemler şeklinde incelemek gerekir. Bunlardan;

Mavi Dönem

1901-1903 yılları Picasso’nun mavi dönemi olarak adlandırılır. Arkadaşı Carlos Casagemas intiharıyla başlayan bu dönemde, Picasso, tablolarında mavi rengi egemen olarak kullanmıştır. Bu dönem tablolarında yaşlılık, fakirlik ve ölüm temaları işlenmiştir. Daha çok fakirler, dilenciler ve körler tasvir edilmiştir: Dama en Eden Concert (1903), La Vida (1903), Las dos hermanas (1904).

Pembe Dönem

Picasso, 1904’te Paris’e yerleşir. Burada ilk eşi Fernande Olivier’yle tanışır. Dönem adını tıpkı mavi dönemde olduğu gibi, pembe ve tonlarının yoğun kullanımından alır. İşlenen temalar daha çok melankolik ve duygu yüklüdür; bu dönem tablolarında sirk dünyasına da ratlanır. Picasso, bu dönemde renkten çok çizgi ve desen kullanımına önem verir.

Kübizm

1907’den 1914’e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yapar. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki(3 boyutlu) bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Picasso, Jean Cocteau ile beraber Roma’da kalır. Burada sahne dekoratörü olarak çalışırken dansçı Olga Kokhlova’yla tanışır. Picasso ikinci eşi olan Olga Kokhlova ve oğlunun birçok portresini yapmıştır. (Paul en Pierrot, 1925, Picasso Müzesi, Paris) 1920’li yılların başında ressam klasisizme geri döner: Trois Femmes à la fontaine (1921, Modern Sanat Müzesi, Paris). Ayrıca mitolojiden de esinlenir: les Flûtes de Pan (1923, Picasso Müzesi, Paris). Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı’na göre, 13,500 resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi, ve 300 heykel ve bir çok seramik ve çizim üretmiştir. Picasso’nun hat sanatı üzerine incelemeleri de vardır. Pablo Picasso 8 Nisan 1973 tarihinde ölmüştür.

Pablo Picasso, Georges Braque ile birlikte Kübizm akımının mimarıdır.