Filistin Toprakları Nasıl İsrail’in Oldu? Filistin, II. Abdülhamit, Sabetay Sevi, Teodor Herzl ve Siyonizm Beşgeni

Şuanda yeryüzündeki en büyük acıları kendi toprağında topraksız kalan Filistinliler yaşamaktadır. Biz müslümanlar için Mekke ve Medine dışındaki en kutsal yer olan Küdüs ve çevresinin asıl sahibi iken, şuanda mülteci durumuna düşen Filistinlilerin yaşadığı acılar, hepimizin içini acıtımaktadır her gün. Peki ama Filistin, Osmanlıların egemenli altında eşitliğin, adaletin, barışın hüküm sürdüğü topraklar iken, nasıl bu hale geldi. Uzmanportal.com olarak bu konuyu ele almak istedik. İşte bu konuyu ele alacağımız yazımız;

 

Malum tarih boşuna yaşanmış bir deney değildir.Dünü bilmemiz bugünü anlamamıza yarını doğru kurgulamamızı sağlayabilir.. Bulgaristan AB ye girdikten sonra toprak satışlarını yasakladı. Türkiye ise AB, Dünya Bankası, İMF çengelinde sallanırken herşeyini giderek artan bir hızla açık artırmaya bile gerek görmeden kapalı kapılar ardında satıyor. Arada bir millici güçler yargıya gidip bu satışlar için yürütmeyi durdurma ve iptal kararları alsalar da Brüksel ve Vaşington’ a laikler bir verirse biz iki-üç vereceğiz diye iktidara gelen kadrolar her şeyi satıyorlar..Kitler, bankalar,sanayii kuruluşları, sahiller, tarım arazileri, istanbul’un en merkezi bölgeleri, limanlar… Görevlerinin satmak olduğunu açıkca söylüyorlar.. En yetkili ağızdan ‘satmakla mükellefiz’ demiyorlar mı? Satacaklar taki milli güçler Venezuella, Brezilya, Arjantin,Şili, Bolivya gibi iktidarı ele geçirinceye kadar…

 

MS 70 yılında yahudi isyanı Romalı General Titus tarafından bastırılır ve yahudilerin üçüncü büyük sürgünü başlar. Yahudiler dünyanın her tarafına dağılırlar.Hz Ömer 638 de Kudüs’ü fetheder. Haçlı seferleri sırasında bir süre haçlı egemenliğine geçen Filistin Selahiddin Eyyubi tarafından yeniden ele geçirilir.Selahaddin Eyyubi yahudileri Filistin’e davet ederse de Yahudilerin büyük çoğunluğu Filistin’e geri dönmez.

 

1837 Yılında yapılan bir sayıma göre Filistin’de 9000 yahudi yaşamaktadır hepsi de topraksızdır. (1) 1840 yılında Britanya İmparatorluğu Küdüs’te bir elçilik kurduğunda İngiliz Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere” burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya attı. (2) Filistin de kurulacak müslüman olmayan bir devlet ingiliz emperyalizminin ortadoğuda ileri karakolu olacak hem de Avrupa’daki yahudi nüfus azaltılmış olacaktı.. Zaten tevrata göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının(yahova) israil oğullarına vadettiği topraklardı..Yahudiler ikibin yıldır dini törenlerinden sonra ‘gelecek baharda Kudüs’te buluşacağız’ diye sayıklıyorlardı. Avrupa ve Amerika basınında kampanyalar düzenlendi: “Vatansız halka, halksız vatan”. Yahudiler vatansızdılar ve Filistin halksız bir vatandı..Filistin siyonistlere verilmeliydi.Halbuki Osmanlı Devletinin elindeki bu topraklarda araplar ve türkler yaşamaktaydı. 1800’lü yılların başlarında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Arazi baştan başa sulama kanalları ile örtülüydü. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı. (3)

 

Filistin’de Yahudilerin oturduğu ilk yerleşim yeri 1860 ta kuruldu.Filistine Yahudi göçü Rus çarı II.Aleksendr’in öldürülmesi ile hızlandı.Ruslar çarlarının öldürülmesinden Yahudileri sorumlu tuttular.Rusya’da zaten güçlü olan Yahudi düşmanlığı suikasten sonra iyice arttı.Rusya’da Yahudiler kendilerine ait mahallelerde oturuyorlardı.Ruslarla karışmıyorlardı.Yahudi mahallelerine karşı ‘pogrom’ denilen baskın ve öldürmelerin artması yahudilerin Amerika,Avrupa ve az bir kısmının Filistin’e göçünü başlattı. Rusya’da o tarihlerde 3 milyon yahudi vardı.Çara suikast sonrası başlayan göçün ilk duraklarından biri İstanbul oldu.Abdülhamit Anadolu ve Filistin’e yerleşme isteklerini kabul etmedi.Yardım ederek göçü Amerikaya yönlendirdi.1881 ve 1891 yılları arasında 134.000 yahudi Amerika’ya 5000 yahudi de Filistin’e göç etti.1890 da Rusya ve diğer bölgelerden gelenlerle beraber Yahudi nüfüs 42.000 e ulaştı.Zor şartlar altında hayatlarını devam ettirmeye alışmış Rus yahudileri Filistin’deki şartlara kolay uyum sağladılar.Yahudi yerleşimlerinin sürekliliğini sağlayan militan ana gövdeyi oluşturdular.1882de ikinci yerleşim bölgelerini kuran yahudiler 30.000 dönüm toprak satınaldılar. (4)

 

Sabetay Sevi

Osmanlı devletinde Yahudilerin toprak satın alması yasaktı.Ticaret,tefecilik, bankerlik,kuyumculuk ve gümrüklerle ilgili işler yapabiliyorlardı.1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar. 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.Bütün bu yasak ve tedbirleri yahudiler azimle deldiler. Kudüs mutasarrıflarını, kaymakamları,tapu müdürlerini satın aldılar.

 

Yahudiler satın aldıkları toprakları kendi adamları olan yerli halktan kimselerin üzerine tapu çıkararak alıyorlardı.Tıpkı bugün GAP ta ve diğer bölgelerde yaptıkları gibi. Yahudi göçmenlerin bazı engellere rağmen kolayca toprak satın almaları yahudi milyarderleri ve yahudi dünyasında ilgiyle karşılandı.Yahudi zenginler daha fazla toprak satın alınması için paralar göndermeye başladılar. Fiyatlar yükseldi. Yüksek fiyatları gören arap toprak sahipleri ve şeyhleri hızla toprak satmaya başladılar.Arap toprak sahipler aldıkları parayı yahudilerin açtıkları bar,pavyon gibi eglence yerlerinde yahudi kızları ile yediler.Yahudilerin parası böylece yeniden yahudiye dönüyordu.

 

İkinci Abdülhamid

Siyonist hareket yahudi sayısının ve toprağının artması ile güçlenmeye başladı. Siyonistler bölgede bir Yahudi devleti kurma planlarında Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, İmparatorluk Almanyası gibi tüm egemen güçlerle ilişki kurdu ve destek aramaya başladı. 1896 yılında Filistin’i Siyonist harekete bağışlaması yolunda Osmanlı İmparatorluğunu ikna etmeye yönelik bir plan ortaya atıldı. 1854 te Osmanlı Devleti Kırım Harbine girerken ilk dış borcunu alıyordu.Otuz sene içinde Osmanlı Maliyesi borç ve faiz ödemelerine dayanamayarak aynen bugünkü gibi iflas etti. Duyun-Umumiye’yi yani bir çeşit bugünkü İMF yi kabul ederek maliyesini, iktisadi idaresini Avrupalılara teslim etmişti. Teodor Herzl 1896 yılında Osmanlı İstihbaratının Avrupadaki ajanlarından Newlinski ile İstanbula gelerek II.Abdülhamit’le görüştü. Yirmi milyon altın karşılığında Filstin’e yahudi göçünün serbest bırakılmasını yani Filistin’i satınalmak istedi.Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl’in teklifini reddetti. Newlinskiy’e Herzl’e iletmesi için şu cevabı verdi: ‘Eğer Bay Herzl senin benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilr. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.’ (5)

 

Teodor Herzl

Herzl Zeki, idealist ve romantikti.İlk başlarda yahudi zenginler onu ciddiye almadı.O Lord Rochildi kurulacak İsrailin Başkanı, Baron de Hirch i ise başbakan yardımcısı olarak görüyordu.Rochild onunla görüşmyi reddetti.Osmanlı demiryolları müteahhidi ve finansörü Hirsch ise onu basit bir teorici,maceraperest olarak gördü.Rochild Hezl’i ancak 1902 de görüşmek üzere kabul edecektir. Buna rağmen Teodor Herzl mücadeleyi bırakmadı. Osmanlının mali kriz içinde olmasını fırsat bilerek Filistin karşılığında mali yönden yardım etmeyi düşündü.Avrupa para piyasasasını elde tutan yahudi bankerlere ve en başta Rochild lere güveniyordu. ‘Yahudi Devleti’ isimli kitabında şunu yazdı : ‘Eğer Sayın Majesteleri bize Filistin’i verirse, biz de karşılık olarak Türkiye maliyesini düzeltiriz’ Herzl daha sonra hem İngiltere’ye hem Osmanlı’ya çalışan çift yönlü ajan macar yahudisi Arminius Vambery’e beşbin altın vererek Sultan Abdülhamit’le bir kere daha görüşebildi. 19 Mayıs 1901 de yapılan bu görüşmede Herzl Türkiye ekonomisini Batının vesayetinden kurtarabileceklerini söyledi. Abdülhamit ondan Osmanlı borçlarının ödenmesi için bir plan hazırlamasını istedi. Herzl bu planı hazırladı ve mektupla Abdülhamit’e bildirdi. Tek şart Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare hakkının tanınmasıydı. Abdülhamit planı reddetti (5)

 

Weizmann, Siyonist liderlerin aynı zamanda Osmanlı ve Alman İmparatorluklarından koparmaya çalıştıklarını, İngilizlerden koparmayı başarmıştı. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonunda “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceklerini belirtmektedir.”(6) Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce İngiltere güvencesi altında “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşmayı kabul eden Arap liderlerini de yanına katan Britanya, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Aralık 1917 de de üç dinin kutsal şehri Kudüs düştü.

 

Bu dönemlerde Siyonist hareket ile Güney Afrika’daki sömürgeciler arasında da gelişkin bir ilişki vardı. Güney Afrika’da büyük bölümü Litvanya’dan gelen geniş bir Yahudi topluluğu vardı. Siyonist liderler siyasi ve mali destek sağlamak için sık sık Güney Afrika’ya gidiyorlardı.Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl Filistinlileri dağıtmayı başarmak için Güney Afrika’da uygulanan yöntemleri kullanmaları gerektiğini savunuyordu.1934’den önce bir grup Güney Afrikalı yatırımcı ile büyük sermaye sahibi Filistin’de toprak alımları yapacak olan Afrika-İsrail Yatırım Ortaklığını kurmuşlardı. (7)

 

Siyonistler toprak satın almaya devam ettiler..1918 de satın aldıkları tapusu Arapların üstündeki toprak miktarı 418.000 dönüme ulaştı.. En verimli ve sulak arazileri satın alıyorlar; satışa su kaynaklarının da dahil olduğunu tapuya geçirtiyorlardı.Filistin İngilizlerin idaresine geçince Yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı.Toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.Satın aldıkları toprak miktarı 1925 te 944.000 dönüme,1927 de1.024.000 dönüme ve 1930 da1.170.000 dönüme çıktı. (8) Toprak almaya devam ettiler..1920-1936 yılları arasında İngilizler 290.000 yahudinin Filistine göçüne yardımcı oldular.1932 de Hitler’in iktdara gelmesi ile göçler hızlandı.Hitleri iktidar yolunda finanse edenlerle yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerlerdi. Rotchild’ler,Rocfollerler. 1917’de Filistin’de 56.000 Yahudi, 644.000 Filistinli Arap vardı. 1922’de 83.794 Yahudi, 663.000 Arap vardı. 1931’de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi. (9)

 

 

İngilizlerle Balfour Deklarasyonu ile yapılan ittifak Siyonistlere bölgeyi ele geçirmek için gereken zemini sağladı. Kırsal alanlarda toprakların ele geçirilmesi için büyük çaplı bir Yahudi sermayesi ayrıldı.Yahudi grupların elindeki kent ve kır alanları 1930’da 1.250.000 dönüme ulaştı. Bu tarımsal alanların yaklaşık üçte biriydi. İngiliz emperyalizmi yöredeki Filistin ekonomisinin istikrarını bozmak için gerekli yolları açtı.Manda hükümeti Yahudi sermayesine ayrıcalık tanıyarak Filistin’deki devlet imtiyazının % 90’ını onlara ayırdı. Bu Siyonistlere ekonomik altyapının (yol projeleri, Ölü Deniz’deki maden yatakları, elektrik, limanlar, vb.) denetimini ele geçirme imkanını verdi. 1935’e kadar Siyonistler Filistin’deki toplam 1212 sanayi şirketinin 872’sini ellerine geçirmişlerdi. Siyonistlere ait sanayi ithalatı vergiden muaftı. Arap işgücü aleyhine çıkarılan ayrımcı iş yasaları sonucu Araplar arasında büyük çaplı işsizlik başgösterdi.(10)

 

İngiliz,Amerikan,Fransız ,Güney Amerikalı yahudi zenginler kesenin ağzını açarak toprak satın almak için özel banka ve konsorsiyumlar kurdular.Bunlardan Siyonist toprak stratejisine en yüksek mâlî destek 1919-1939 yılları arasında ABD’den geldi. Siyonist mâlî kurumlar şebekesinin öncülüğünde Anglo- Palestine Bank oluşturuldu. Siyonist örgüt, 1920’lerde bir emlak bankası, bir çok mahallî halk ve kredi bankaları kurdu. Filistin banka sistemine açıkça Siyonistler hâkim oldular. Siyonist örgüt bir çok bankaya özel görevler verdi. Joint Distribution Committe’nin bankası esnaf ve zanaatkâra krediler açıyor, Central Bank of Cooperative Institutions (Kooperatif Kurumlar Merkez Ban-kası) Siyonist sendika sistemini teşvik ederken, Palestine Mortgage and Credit Bank (Filistin İpotek ve Kredi Bankası) orta sınıftan Yahudiler için konut ve yerleşme yerleri yapımının finansmanını sağlıyordu. Kapitalist göçmenlerin 1933 yılından itibaren bölgeye akın etmesi, banka ve finans sistemini muazzam fonlarla besledi.1919-1929 yılları arasında en az 200 milyon dolar bölgeye akarken 1933-1939 yıllarında bu rakam, 315 milyon dolar gibi muazzam bir meblağa ulaşıyordu.(11)

 

1936-1939 arası Filistinliler büyük bir başkaldırı ve isyan çıkardılarsa geç kalmışlardı.Güçlenen yahudi toplumu ve organizasyonları ve İngiliz desteği ile yenildiler.Bundan sonra yahudi toplumuna silah akmaya başladı.Filistin köylerine karşı saldırı,baskın ve katliamlarla geri kalan toprağı da ele geçirdiler ve mazlum desteksiz Filistinlileri kendi topraklarından sürdüler..

 

Dr. İdil Konyalı

 

 

 

Kaynaklar:

  1. Prof.Dr. Fahir Armaoğlu,Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları(1948-1988)Türkiye İş Bankası Yayınları,1991,sayfa34 den alıntılayan İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi,cilt 3,sayfa990
  2. Joy Bonds ve diğerleri,Köklerimiz Hala Yaşıyor-Filistin Halkının Tarihi,1977,s 13 den alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,Kardelen Yayınları,1992,s.20
  3. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 19
  4. İbrahim Ökur,İkinci Binyılın Muhasebesi,Okursoy Yayınları,1999,s990
  5. Doç.Dr.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,s 108-109
  6. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 22
  7. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 24
  8. Prof.Dr. Fahir Armaoğlua.g.e. sayfa 21; Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi,8. cilt,sayfa 486
  9. Demir Duvar:Jabotinsky’den Şamir’e Siyonist Revizyonizm,Lonra,Zed Books,Ltd,1984,s 79 dan alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi, Kardelen Yayınları,1992,s 29
  10. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 30
  11. Said B. Hiradeh, Economic Organization of Palestine, Beyrut s. 228 dan alıntılayan Suat Parlar, Kudüs Dergisi,Eylül 2003

 

Kurtlar Vadisi Filistin Fragmanını İzle, Fragman ve Yorumları

Polat Alemdar ve arkadaşları Gazze’ye insani yardım malzemeleri götürmeye çalışan gemilere yapılan kanlı baskın üzerine bu baskının askeri planlayıcısı ve yürütücüsü olan İsrailli komutan ele geçirmek için Filistin’e gitmiştir. Hedeflerindeki kişi olan Moşe Ben Eliezer’in kural tanımaz gaddarlığı ve teknolojik imkânları işleri zorlaştırmaktadır. Polat, Moşe’ye ulaşmaya çalışırken, Filistin’de masum insanların nasıl öldürüldüklerini görür. Moşe, köyleri yıkmakta, çocukları öldürmekte ve Polat’a yardım eden herkesi hapse atmaktadır. Fakat teknolojik imkânlar ve kural tanımazlık, Moşe’yi kurtarmaya yetmeyecektir.

Siyonizm Nedir? Siyonizm ve Irkçılık Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır?

Dünya tarihine yön vermiş devletleri ve milletleri saymaya çalışsak, mutlaka İsrail’i ve Yahudi devletini sayarız sanırım. Hatta öyleki İsrail yada diğer deyişleriyle kurucuları olan Yahudiler, dünyayı en çok etkileyen millettir desek yanlış söylemiş olmayız herhalde. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, bir noktaya dikkatlice bakmak lazım. Adamlar aşağı-yukarı 3000 yıldır devletsiz millet oldukları halde ve gelen her devlette onları dünyanın farklı yerlerine sürgün ettikleri halde, bin yıllarca dünyanın her yerine dağıldıkları halde, hiçbir zaman benliklerini, milliyetlerini, dinlerini kaybetmemişler, 3000 yıl sonrada olsa devletlerini kurmayı başarmışlardır. Bizde bu yazımızda binlerce yıl sonra, İsrail Devleti’ni kurmayı başarmış, dünyanın her yerine dağılmış yahudileri tekrar Ortadoğu’ya toplamayı başarmış olan Siyonizmi tanımaya çalışacağız.

Siyonizm ve Irkçılık

Günümüzde ırkçılık kavramına yabancı olan, bu kavramın ne anlama geldiğini ve yol açabileceği kötü sonuçları bilmeyen insan sayısı oldukça azdır. Buna rağmen, ırkçı düşünce, varlığını gerek siyasi alanda gerekse toplumsal alanda halen gizliden gizliye sürdürmekte, kimi zaman da bu gizlilik aşırı sağcı liderlerin ve grupların faaliyetleriyle gün ışığına çıkabilmektedir.

Bir tür hastalık olan ırkçılıktan kurtulabilmek için ilk olarak bu hastalığa neden olan sebeplerin çok iyi bir şekilde tespit edilmesi ve insanlığa getirdiği acıların ve verdiği zararların doğru olarak ortaya çıkarılması şarttır.

Irkçılığın kısa bir tanımını yapmamız gerekirse, ırkçılık bir insanın ya da ulusun kendi ırkını saf ve üstün sayarak başka ırklarla karışmaktan kaçınması ve milleti meydana getiren unsurlar içerisinde ırk kavramına aşırı derecede önem ya da kutsallık verilmesini öngören bir ideolojidir. Irkçılığın en doğru tanımını ise Ashley Montagu “Man’s Most Dangerous Myth: The Fallacy of Race” (İnsanoğlunun En Tehlikeli Miti: Irk Safsatası) adlı kitabında şöyle yapmıştır:

Irkçılık, ‘ırk’ denen şeyin vücut ve ruhun özelliklerini, insan varlığının ve ulusların kişiliğini belirleyen en önemli şey olduğunu iddia eden bir ideolojidir. Dahası ırkçılık denen bu ideoloji, hücrenin, kalıtımın sabit ve değişmez bir parçası olduğunu, bu parçanın nesilden nesile taşındığını ve her bireyde kişilik ve kültürün bir ifadesi olarak ortaya çıktığını ileri sürmektedir.

Irkçılığın Sonucu Terör

İdeolojisini ırkçılık üzerine kuran Siyonizm, terörü kendisine vazgeçilmez bir silah olarak seçmiştir. Bu seçimin nedenini anlayabilmemiz için ilk olarak ırkçı ideolojinin insanları nasıl şiddete ve baskıya sürüklediğini görmemiz gerekir. Irkçılık tamamen ırksal üstünlük prensibi üzerine kurulduğundan her devirde kendi ırkının üstünlüğünü öne süren pek çok ülke ve insan olmuştur. Ancak ırkçılık sadece soy üstünlüğünün sözlü olarak ortaya konulmasıyla kalmamış, fiiliyata geçirilerek üstünlüğün tüm insanlar tarafından kabul edilmesi istenmiştir. Irkçılığın sapkın mantığına göre, diğer tüm ırklar üstün ırkın egemenliğini kabul etmeli, onun buyruğu altına girmeli, onun kültürünü benimsemeli, kısacası onun hakimiyetini kabul etmelidir. Çünkü ırkçılığı savunan insanlara göre kendi ırkları haricinde geriye kalan diğer ırkların hepsi geri kalmış, ilkel ve bir medeniyet sahibi olmayan ırklardır. Bu yüzden de sözde aşağı bir ırk olduğuna karar verilen bir toplumun ya da bir milletin sözde üstün ırk tarafından mutlaka ‘medenileştirilmesi’ ya da ‘sömürülmesi’ gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Hatta bazı ırkçı kişiler dünyada var olan aşağı ırkların üstün ırka mensup insanların geleceği için bir tehlike oluşturduğunu, üstün ırkın sağlıklı gelişimini bozduğunu ve bu yüzden de aşağı ırkların yok edilmesi gerektiği tezini savunmuşlardır. Dolayısıyla bir toplumun aşağı bir ırk olduğuna karar verildiği anda o topluma her türlü eziyeti yapmak, aşağılamak, zulmetmek, topraklarına ve mallarına el koymak, onları köleleştirmek ve hatta tamamen öldürmek ‘meşru’ bir kılıfa bürünmekte, diğer bir deyişle bir insan ırkının soykırım yoluyla yok edilmesi onaylanmaktadır. Bryan Appleyard “Brave New World” adlı kitabında ırkçı ideolojinin savunulması sonucu ortaya çıkan bu sapkın anlayışı ve doğurduğu kötü sonuçları şöyle anlatmıştır:

Ne sebeple olursa olsun, ister batıl inançla isterse bilimsel olarak bir kere sizin aşağı bir yaratık olduğunuza karar verilirse, size yapacakları vahşetin bir sınırı olmaz. Ve bu vahşi uygulamalarını haklı görürler, çünkü bir insanın aşağı olduğuna inanıldığında onun kötü ve tehlikeli olduğu ve üstün olanlara bir tehdit oluşturduğu kabul edilir. Hatta bazıları daha da ileri giderek, aşağı olanların bütün insan ırkının sağlığını tehlikeye soktuğunu iddia ederler. O zaman aşağı ırktan olanları kısırlaştırmayı, evlilikleri sınırlamayı ve cinayetleri savunabilirler.

İşte Siyonist ideolojinin temelini oluşturan sapkın mantık budur. Siyonizm’in ırkçılığı, Darwinizm’den ilham almış ve temelini de dine dayandırmıştır. Siyonist ırkçılığın dine dayandırılması ise aşağı ırk olarak nitelendirilen insanların -ki bu ırk Filistinli Araplardır- göreceği baskı ve şiddetin boyutlarını daha da genişletmektedir. Siyonistler Allah’ın Yahudi ırkını seçtiğini ve onları diğer ırklara üstün kıldığını iddia ettikleri için yaptıkları her türlü girişimi de bu sapkın görüş üzerine oturtmaktadırlar. Bu bakımdan, onlara göre başta Filistinli Araplar olmak üzere, tüm Araplar her türlü insanlık dışı muameleye, işkenceye ve katliama layıktırlar ve hiçbir insani değere de sahip değillerdir.

Siyonistlerin savunduğu sözde din kaynaklı bu ırkçı görüşler beraberinde Arap halkına karşı büyük bir düşmanlığın ve kinin ortaya çıkmasına neden olduğundan, Siyonist liderler ve bazı Siyonist Yahudiler Filistinlilere karşı terörle mücadele edilmesini ve onların görülen her yerde mutlaka öldürülmesini savunmaktadırlar. Örneğin, Tel-Aviv Belediye Başkanı olan General Shlomo Lahat şu açıklamayı yapmıştır;

“Burada köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar Filistinlileri öldürmemiz gerekir.”

İsrail hükümeti tarafından Arap sorununu çözmek üzere hazırlanan Koeing raporunda da şiddet ve düşmanlık dolu açıklamalar yapılmıştır. Raporda terörün mutlaka desteklenmesi gerektiği şöyle ifade edilmiştir;

“Terörü, suikastı ve toprakları haciz etmeyi kullanmalıyız ve tüm toplumsal hizmetleri keserek Arapları bu bölgeden atmalıyız.”

Yapılan bu açıklamalar Siyonist ırkçılığın neden olduğu düşmanlığın boyutlarını açıkça göstermektedir.

Ancak İsrail devletinin Filistinli yerli halka karşı terörü desteklemesinin başka önemli nedenleri de mevcuttur. İsrail ilk olarak terörün ortaya çıkaracağı korku ve panikten faydalanmak istemektedir. Çünkü terör ne zaman, nerede ve ne şekilde yapılacağı belli olmayan saldırıdır. Bu bakımdan terörle yaşayan bir ülke veya bir halk sürekli olarak kendilerine karşı yapılabilecek bir terör saldırısının beklentisiyle yaşamak durumunda kalır ve ortaya çıkan ‘zarar görme’ ya da ‘her an ölme’ beklentisi de insanlar üzerinde çok büyük psikolojik bir baskı ve korku yaratır. İşte İsrail devletinin Filistin halkına terörle yaşatmak istediği psikoloji budur. İsrail, Filistin’de korku ve paniğe dayalı bir kaos ortamı oluşturmak suretiyle bölgede Filistinliler lehine can ve mal güvenliğinin yok olduğunu göstererek, onların bölgeyi kendiliğinden terk etmelerini amaçlamaktadır. Bu yüzden terör İsrail devletinin kullandığı etkin bir yönetim, denetim ve kontrol politikası haline gelmiştir. Irgun terör birliklerinin Filistin halkına yaşattığı korku ve bölgede meydana getirdiği karışıklık şöyle anlatılmıştır:

Bizim Irgun askerlerimizin adını andıkları anda panik olan Araplar arasında terör efsanemiz çok yayılmış durumdadır. Bu birlikler İsrail ordusunun bir taburu olmaya layıktırlar. Ülkedeki tüm Araplar sınırsız bir panik yaşıyorlar ve hayatlarını kurtarmak için kaçmaya başlıyorlar. Bu toplu hareket sonraları sağa sola büyük bir panik içinde delirmişçesine kaçışan insan yığını haline geliyor. İsrail devletinin şu anki bölgesinde yaşayan 800.000 Arap’tan sadece 165.000 kadarı burada kalmayı başarmıştır. Bu gelişmenin politik ve ekonomik açıdan önemi çok daha büyük bir oranda tahmin edilebilir.

İsrail ve Faşizm

Faşizm 20.yy’da doğmuş ve yayılmış bir ideoloji olarak bilinmektedir. Faşist rejimler insanlar arasında sürekli bir çatışmanın insanlığın gelişimi için var olması, adalet, barış, demokrasi ve eşitlik gibi kavramların yok sayılması gerektiğini ve daima güçlü ve acımasız olanın kazanacağını savundukları için her zaman savaş yanlısı ve işgalci bir politika izlemişlerdir. Faşist diktatörler koyu bir ırkçı ideolojiye sahip olduklarından her faşist ülke kendi ırkının üstünlüğüne inanmış ve diğer ülkelere bunu zorla kabul ettirmek ve onlara hakim olmak istemişlerdir. Günümüzde faşizmi resmi devlet rejimi olarak benimsemiş bir ülke yoktur. Ama faşizmin ırkçılığı ve şiddet dolu felsefesi halen bazı ülkelerde kendini göstererek, insanlık için bir tehlike olmaya devam etmektedir. Faşist felsefeyi yönetim şekli olarak benimsememesine rağmen, uyguladığı askeri ve siyasi politikalarla faşist ideolojiyi yaşatan bir ülke mevcuttur: Bu ülke İsrail’dir.

İsrail yönetiminin faşist bir karaktere sahip olmasının altında yatan en önemli neden Siyonizm ile faşizm arasındaki büyük benzerliktir. Her iki ideoloji de şiddet, kaba kuvvet, terör, soykırım, işgal, toprakları genişletmek, ırkçılık gibi insanlığa zarar ve beladan başka bir şey getirmeyecek unsurları temel prensip haline getirmiştir. Faşist Almanya ve İtalya nasıl diğer ülkeleri işgale kalkıştılar, kurdukları milis birliklerle nasıl ülke içinde terörü destekledilerse ve nasıl pek çok insanı sadece farklı ırka mensup olduğu için suçsuz yere öldürdülerse, Siyonist İsrail de şu an Ortadoğu’da aynı politikayı izlemektedir. İsrail hükümeti de tıpkı faşist rejimler gibi Yahudi üstünlüğünü savunmakta, bunu kabul ettirmek için şiddete ve teröre başvurmakta, askeri yapıya ve silahlanmaya büyük önem vermekte, Filistinli yerli halka karşı sistemli bir yok etme politikası uygulamaktadır. Siyonizm ile faşizmin bu benzerliği, faşizmin Siyonist Yahudiler arasındaki temsilcisi sayılan Vladimir Jabotinsky tarafından da ifade edilmiştir. Siyonizm’in sömürgeci anlayışını geliştiren Jabotinsky 1930 yılında yaptığı bir açıklamada faşist felsefeyi şöyle özetlemiştir:

Günümüz ahlak kuralları içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yaşamını şekillendirecek olgu, sadece ve sadece güçtür. Komşusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldırlar. Adalete inananlar da aptaldırlar. Adalet, bileği güçlü olanın ve bu bileği büyük bir ısrarla isteklerini gerçekleştirmek için kullananındır.

Dine Dayandırılan Irkçılık ve İşkence

Bugün Siyonizm’in Filistin halkına yaptığı soykırımı ve terörü bir politika haline getirdiği açıkça görülmektedir. Bunların yanında Siyonizm’in Ortadoğu’da faşist sistemi andıran başka politikaları ve uygulamaları da olmuştur. Siyonist İsrail’in tıpkı faşizm gibi işgalci ve yayılmacı bir felsefeye sahip olması Ortadoğu’da yıllardır bitmek bilmeyen karışıklık ve şiddettin temel nedenidir. İsrail devletinin kuruluşundan bu yana değişmeyen amaçlarından birisi de yaşayan tüm Yahudileri tek bir devlet altında bir araya getirebilmektir. Ancak bu hedefin gerçekleştirilmesi için, yani yeni gelen Yahudi göçmenlerin yerleştirilmesi için, boş toprağa ihtiyaç vardır. Bu yüzden İsrail gerekli toprakları elde etmek ve aynı zamanda Tevrat’ta çizilmiş olan sınırlara ulaşmak için boş olmayan toprakları boşaltmakta ve bunun içinde Arap nüfusunun yaşadığı tüm bölgeleri işgal etmeye çalışmaktadır. Bu işgal sonucunda sağ kalan Filistinliler de bölgeden sürülmüştür. (Harun Yahya, Filistin)

İsrail’in tüm bu yaptıkları Siyonist vahşetinin görünen kısmıdır. Vahşetin görünmeyen kısmı ise İsrail hapishanelerinde yaşanmaktadır. Bu hapishanelerde tutuklu bulunan ve göz altına alınan binlerce Filistinli Arap inanılmaz işkencelere maruz kalmaktadır. Bu hapishaneler tamamen ‘siyasi’ hapishaneler olduğu için uzun zaman İsrail devleti tarafından bu hapishanelerde neler yapıldığı saklanmış ve hiç kimseye araştırma imkanı tanınmamıştır. Ancak 1977 yılında Sunday Times gazetesi 1967 yılından itibaren 10 sene boyunca İsrail hapishanelerinin çirkin yüzünü gösterebilmeyi başarmıştır. Sunday Times’ın araştırmalarına göre Filistinli mahkumların vücutlarına elektrik verilmekte, köpekler tarafından ısırılmakta, vücutlarında sigaralar söndürülmekte ve bilinçlerini kaybedene kadar ayaklarından tavana asılmaktadırlar. İsrail hükümetinin bilgisi dahilinde kurulan bu ‘işkence merkezleri’ Nazi Almanyası’nda kurulan toplama kamplarını aratmamaktadır. Siyonist ideolojinin benimsediği felsefenin faşizm ile olan büyük benzerliği ortadadır.

Sonuç

Siyonizm dinsiz düzenin ortaya çıkmasını kolaylaştıran “insanlar arası düşmanlığı” yeryüzünde yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Şüphesiz ki bu amaca hizmet eden en etkin metod da ırkçılığın desteklenmesi ve bu yolla insanlar ve toplumlar arasındaki birliğin, dostluğun ve barışın yok edilerek, insanlar arasında “gruplaşmanın” ve “bloklaşmanın” gerçekleşmesini sağlamaktır. Siyonizmin kendi ideallerini makul göstermek için ırkçılığı yaymaya çalışması ve bu sayede bir “kültür ve medeniyetler” çatışması yaratması dünya üzerinde yaşayan tüm milletler ve ırklar için ciddi bir tehlikedir. Ancak Kuran ahlakına dayalı bir toplumda böyle sapkın düşünceler kendine yaşam sahası bulamaz. Tam aksine insanların ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin verilmediği gibi birbirine olan bağlılıkları daha da güçlenir. Bu da, Kuran ahlakının hızla yaygınlaştığı 21. yüzyılın ırkçılıktan uzak, adalet ve barışın hüküm süreceği kutlu bir yüzyıl olacağını göstermektedir.