Kategoriler
DİN

Son Yüzyılın Din Alimlerinin Üstad Bediüzzaman Hakkında Görüşleri

Bediüzzaman’ın talebesi Mehmed Kırkıncı Hoca’nın Nakşibendi Şeyhlerinden Trabzonlu Abdurrahman Beşikçi Hoca’dan aktardığı sözler: “Cihan harbinden önce Hazret, İstanbul’a giderken buraya uğradı ve bir müddet kalıp ulema ile görüşüp sohbet etti, kendilerini o zaman tanıdım. Sohbetlerinde İstanbul’a gidiş gayesinin şarkta bir Darü’l Fünun açılmasını padişaha teklif etmek olduğunu belirtiyordu. Bediüzzaman Hazretleri bu asrın müceddididir. O zat da çok çileler çekti, zulme maruz kaldı ve çok mağdur oldu. Halen hapiste midirler?” diye sordu. Biz de: “Şu anda hapiste değiller. Kendilerini ziyaret için Isparta’ya gidiyoruz.” dedik. “Benim yerime de selâm söyler ve elini öperseniz memnun olurum.” dedi.”

Veyiszade Mustafa Kurucu Efendi: Rıfat Filizer anlatıyor: “Konya’da Üstadı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu’nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu’dur. Üstadımız hakkında şöyle derdi: ‘O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.’ “Üstad Bediüzzaman da Hoca Veyiszade hakkında, ‘Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün’ demişti.

Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın oğlu Abdurahman Büyükkörükçü Hoca anlatıyor: Konyamızda Bediüzzaman Hazretlerinin kardeşi Abdülmecid Efendi öğretmenlik yapmış. Babacığımla tanışmışlar, sevişmişler. Abdülmecid Efendi’nin vefatında(1967) Kapı Camiinin Kürsüsünde namazdan önce babam vaaz etmiş. Biliyorsunuz, Abdülmecid Efendi Üçler Mezarlığında medfundur.. Babam derdi ki; “O gün güzel, bereketli bir vaaz oldu. Gece rüyamda Bediüzzaman hazretlerini gördüm. Hazretle bir yolda beraber yürüyoruz. Benim de onun da üzerinde pardösü var. Yan yanayız. Ellerimizi birbirine kenetlemişiz. Ama şöyle görüyorum. Kan onun vücudunda deveran ediyor. Kolundan gelip benim koluma giriyor. Aynı kan benim vücudumda deveran ediyor, Bediüzzaman hazretlerinin vücuduna geçiyor.” Babacığım bu rüyayı gözyaşlarıyla bize anlatırdı. Karşılıklı bir sevgi var ki, Cenab-ı Hak böyle bir rüyayı lütfetmiş. Bediüzzaman hazretlerinin o zor şartlardaki mücadelesine babam hayrandı. Mesela Bediüzzaman hazretleri sakal bırakmamış ve evlenmemiş. Sünnetlerin tatbiki konusunda babacığımın çok ciddi bir titizliği vardı. Bu konuda hayatı boyunca kimse taviz verdiğini ben duymadım. Ama Bediüzzaman hazretleri bu konuda müdafaa ediyor ve kendisinden naklen diyordu ki; “Ben nasıl evleneyim? Hayatımın yüzde doksanı cezaevlerinde, hapishanelerde geçmiş. Aile hukukuna riayet edemezdim ki. Onun için evlenemedim. Her girdiğimde sakalımı keseceklerdi. Resul-i Ekrem(Sallalahu aleyhi ve sellem) bir sünneti onların elinde ihanet aleti olmasın, oyuncak olmasın. Onun için sakal koymadım” ifadeleriyle Bediüzzaman hazretlerini, koca üstadı müdafaa ederdi.”

Son devir alimlerinden Süleyman Hilmi Tunahan: Süleyman Efendi’nin bendelerinden Arif Hikmet Köklü beyefendi 14.09.2001’de şu enteresan hatırayı anlatmışlardır; “Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı. Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman Efendi hazretlerine “Biz Said Nursi’yi nasıl bileceğiz?” diye sordum. “Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye’de en sevdiğim zattır” dediler. Yanından bir zat çıkıyordu, onu kast ederek “Siz gelmeden önce bir zat gelmişti. Said Nursi hazretlerinin yanından gelmiş ve sohbetinde bulunmuş. Sohbette bizim bahsimiz olmuş. Ayağa kalkarak: “Ne kadar sevap kazanmışsam yarısını Şeyh Süleyman Efendiye veriyorum” dediğini bize nakletti. Biz de o zata dedik:”Biz de bu güne kadar sevap ve hayır namına ne kazandı isek hepsini Said Nursi hazretlerine hediye ediyoruz. Bunu kendisine bildirirsiniz.” …Yine Arif beyin nakline göre Süleyman Efendi şöyle buyurmuş: “Said Nursi’ye makamını bizzat Resulullah vermiştir. En yüksek dereceye çıkmıştır. Hz. Allah’ın ilham ettiği şekilde yazacak, onun hizmeti de öyle.

Ramazanoğlu Sami Efendi: Lütfi Eraslan anlatıyor; “Yunak müftüsü Süleyman Efendi bir gün M. Sami Üstadımıza sormuş: “Efendim, Said Nursi hazretleri o karanlık günlerde nasıl korkusuzca cihada devam etti?” Mahmud Sami Üstadımız cevaben buyurmuşlar ki: “Bir insanın Allah korkusu her tarafını ihata ederse, sair korkular onun bedenine girmeye yer bulamaz.”

Ömer Nasuhi Bilmen Hoca: Vehbi Vakkasoğlu anlatıyor: Cahil cesareti içinde, bu soruyu Ömer Nasuhi Bilmen Hocamıza bir “ilm-i kelâm” dersinde sorduk. Hepimiz adına soruyu seslendiren arkadaşımıza, o tatlı tebessümüyle bir süre baktı mübarek hocamız… Sonra da, şefkatini hissettiren bir üslûpla dedi ki: “Şimdi ders saatimiz. Mühim bir mevzu üzerindeyiz. Bu husus, sınıftaki herkesi de alâkadar etmeyebilir. Son dersten sonra gelirsen, sualinin cevabını alırsın.” Bizler 18 yaşın verdiği kabına sığmaz heyecanla onu takip ediyorduk. Nasuhi Efendi, dönüp arkasındaki kalabalık öğrenci grubunu gördükçe tebessüm edip yürüyordu. Arkadaşımız peşinde, biz de onun peşinde yokuşu indik. Hocamız Fatih’e gidecek olan troleybüse bindi. Biz de bindik. Oturduğu koltuğun etrafında bir yığın talebesini görünce arkadaşımıza eliyle işaret etti. O da eğilip kulağını hocamıza yaklaştırdı. Ancak onunla beraber birçok kafa da hocamızın üzerine eğildi. Mübarek adam baktı, tebessüm etti ve herhalde merakımızı hoş gördü ki, uzun sorumuza şu kısa cevabı verdi: “Evladım, biz müellifiz. Bir mevzuu araştırır, o husustaki bilgileri toplar, bir nizam içinde düzenler, yazarız. Fakat Bediüzzaman böyle değildir. O, ilhama mazhardır. Onun kulağına yukarıdan fısıldayan var. Biz ise, kendi emeğimizin mahsulünü, derleyip toplayıp yazıyoruz. Bu sebeple, bizimki böyle olur, onun ki de öyle olur.” Daha sonra öğrendik ki, hocamız, Bediüzzaman’ın eserleri aleyhindeki bir rapora imza atmamak için Diyanet İşleri Başkanlığından istifa etmiş.

20. asırda İslam aksiyonunun önemli temsilcilerinden Müfessir Mevdudi: 21.05.2006 tarihinde muhterem Abdülkadir Badıllı Bey, merhum Mevdudi ile alakalı şu hatırasını anlattı ve kayıt cihazımızla kaydettik: 1976’da İngilizce bilen bir arkadaşla Hindistan’a gitmek üzere yola çıktık. İran, Afganistan, Pakistan ve nihayet Hindistan’a geldik. Pakistan’a geldiğimizde dedik; “Madem buraya geldik, Mevdudi’yi ziyaret edelim” Sağdı o zaman. Lahor şehrine gittik. Orada Cemaat-i İslami’nin merkez binası var. Binanın bir tarafı medrese, bir tarafı cami, bir tarafı parti işlerine ayrılmıştı. Gittik, görüştük. Yaşlı bir zat. Arapça konuştum ben. Kendisine o sıralar Beyrut’ta tab ettirdiğimiz Arapça risalelerden birkaç tanesini hediye ettik. Eserleri kendisine verince çok iltifat etti ve “Bu kitaplar eskiden Türkiye’den teksirle gelirdi. Osmanlıca idiler. Biz bakar bakar, bir şey anlamaz öper bir tarafa koyardık. Ama madem şimdi Arapça tercüme edildi, bu risaleler dünyaya yayılır. Ben Allah’a şükür ediyorum bu risaleler geldiği için.”

Gümüşhanevi dergâhın Şeyhi Mehmed Zahid Kotku: Üstad Bediüzzaman’ın kendisini ziyaretini Prof. Dr. Cevat Akşit şöyle anlatıyor: İki defa ziyaretine geldiğini Hocaefendi bana söylemişti. Mesele nasıl açılmıştı hatırlayamıyorum. Yalnız şunu söyledi Hocaefendi; “İki defa geldi, ziyaret etti ve şunu söyledi; “Ben Gümüşhanevi hazretlerinin Mecmuat-ül Ahzab’ını okuyorum. Beni sekiz defa zehirlediler, ama bu duaların sayesinde zehir bana tesir etmedi” dedi. Bunu ben bizzat Hocaefendi’den duydum. Biz de Gümüşhanevi dergâhının adamıyız. Hocaefendi de oradan seçilmiş duaları okurdu sabah namazından sonra… Rahmetli Esad Coşan hocamız da aynı meseleye bir soru münasebetiyle şöyle değiniyor: “Benim hocam Mehmed Zâhid-i Bursevî’ye de, bir muhakemesi olduğu zaman gelmiş olduğunu hocam bana nakletmişti. “Hocam, ben de Evrâd-ı Bahâiyye’yi -Bahâeddîn-i Nakşıbend Hazretleri’nin evradını-okuyorum.” dediğini; “Bana dua edin, bugün mahkememiz var!” dediğini söylüyorlar.

Mehmed Kırkıncı Hoca Kırkıncı Hoca, Üstad Bediüzzaman’ı ziyaretindeki intibasını şöyle anlatmaktadır: “Üstad’ı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki insanları tenvir için âlem-i Nur’dan rûy-i zemine inmiş bir cism-i latif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstad’a dikkatle baktım. Sermedi bir nur ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık adeta bir saâdet tacı, bir marifet sembolüydü. Bu helaket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celadet hâkimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti. Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı.”

İstiklal Marşı Şairimiz eski Mebus Mehmed Akif Ersoy: Bediüzzaman hazretleri 22.03.1951’de yazdığı bir mektubunda M. Akif’in İşarat-ül İcaz tefsiri hakkında değerlendirmesini bizzat nakletmektedir. Bu mektubun o kısmını derc ediyoruz: “İşarat-ül İ’caz umum Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i’caz-ı Kur’an’ın bir membaı olduğunu gördüm. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise fevkalade takdir etmiş ve “emsalsiz” demiş. Hatta Dar-ül Hikmette merhum şair Mehmed Akif demiş ki, “En büyük âlim odur ki, bu tefsiri anlasın… Değil ki, bir benzeri yapılabilsin.” Yine Dar-ül Hikmette iken bir mecliste Mehmed Akif demiş ki: “Bediüzzaman’ın konuştuğu yerde bize ancak sükût düşer.

Son devrin din adamlarından öğretmen, gazeteci, politikacı ve fikir adamı Hasan Basri Çantay: Eski gazetecilerden merhum Sinan Omur Bey anlatıyor: “Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasdederek, “Gideyim şuna birşeyler söyleyeyim” diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. “Şimdi gider, birşey söyler, bizi de tehlikeye atar” diye Bediüzzaman’a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor. Paşa, “Buyurun, bir emriniz mi var?” diyor. “Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur.” Mustafa Kemal paşa “Teşekkür ederim” diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor. Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı: “Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman’a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M.Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?” (Son Şahitler:1-s:99-100)

Halil Gönenç Hoca “Gerçekten insaflı olarak Risale-i Nur’u okuyan bir kimse, akla ve nakle uygun bir hakikatler manzumesiyle karşılaştığını görmektedir. Risale-i Nur asrın ihtiyacını karşılayacak bir şekilde gerçekleri ifade ettiği, zamanın bütün manevi hastalıklarına maruz beşerin kalplerine şifa verdiği için, okuyanlar bu şaheserlere boyun eğmektedir.”

Gönenli Mehmed (Öğütçü) Efendi Bediüzzaman hakkında bazı görüşleri şöyledir: “Üstad baştan aşağıya fevkalâde bir insandı. Baştan aşağı mükemmel, mine’l-bâb ilel-mihrâb… “Hareketleri, kıyafeti, garib ve misilsizdi. Eskiden beri bu zata fevkalâde hürmetim vardı. Eserlerini okuyor, vecizelerini ezberlemeye çalışıyordum. Gittikçe iştiyakım artıyordu. Tanıdıklara devamlı olarak soruyordum… “Bizim eskiden edebiyat, Arabiye hocamız İhsan Bey vardı. O zata ‘Nasıl bir zattır?’ diye Üstadı sormuştum. ‘Vallahi kardeşim, benim anlayabildiğim kadarıyla bu zat İbnü’l-vakittir’ dedi. Allah şefaatine nail eylesin. Hayatımın kıymetli yâdigârı olarak saklıyorum onunla görüşebildiğim zamanları…” Şahin Yılmaz Hocaefendi, merhum Gönenli Mehmed Efendi ile alakalı şu anısını anlattılar. Bir zaman, Allah Rahmet eylesin Taceddin Durmuş hocayla Sultanahmet Camiine gitmiştik. Gönenli Mehmed Efendi oranın imamı idi. Kendisine Üstadı sordum. Şöyle cevap verdi; “Hayatta en makbul amelim bu zatı tanımak biliyorum.”

Fethullah Gülen Hoca: Gülen bir eserinde Bediüzzaman’a şöyle hitap eder: Ey çağımızda insanlık mâyesinin özü ve hakikat ihtiyacıyla çırpınan gönüllerin rehberi! Şüphe ve tereddütler içinde kıvranan nesiller asırlarca seni bekleyip durdu. Senin imanına, irfanına muhtaç gönüller, daha sen gelmeden yollara dökülmüşlerdi! Henüz gök kubbede adın duyulmadan felek senin esrarına gebe kalmıştı. Doğduğun gün-o gün bizim için en kutlu günlerden biriydi-gölgen karanlık gönüllerin ziyası, ışığın da yedi iklimin ayı-güneşi oldu.

Emin Saraç Hocaefendi: Hayatını ilim ve irfan yolunda bezleden Emin Efendi, halen ders halkalarında etrafını tenvir etmeye devam etmektedir. Üstadla alakalı şöyle dedi; “O, hapishanedeki hayatında hiçbir zaman yes’e, ümitsizliğe kapılmadı. O günün zor şartları içerisinde imani esasları ihya ve beyan eden güzel eserler meydana getirmiştir. Bu herkesin yapabileceği iş değildir. Fevkalade bir hadisedir, o zor şartlar altında… O günkü o zor şartlar içerisinde, o eserleri yazmak büyük bir iman eseridir.”

Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır: Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Hayatım Hatıralarım adlı eserinde, Elmalılı merhumdan ders almış olan Erzurum ulemasından Mustafa Efendi’den naklen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın şöyle dediğini naklediyor: “Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.”

Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Efendi Hazretleri: Bediüzzaman’ın talebelerinden Salih Özcan anlatıyor; “Erzurum’a gidiş tarihimi kat’i hatırlamıyorum. Üstad Emirdağında idi. Yanına gittim. Erzurum’a gideceğimi söyledim. O da; “Mehmed Alvarlı’ya benden selam söyleyin. Bana dua etsin. Ben onu duama aldım, dua ediyorum” dedi. Yanımda askerlik yapan Mehmed diye bir erimle Kasımpaşa camiinin müezzini Hafız Mehmed ile birlikte gittik. Beni tanıttılar. Kulağı ağır duyuyordu. Kulağına eğilerek, “üstadın selamı var, bana dua etsin diyor” dedim. Efe hazretleri yaşlı ve hasta olmasına rağmen birden bire doğruldu; “Bediüzzaman bizim medar-i iftiharımızdır. Biz onun duacısıyız. O da bize dua etsin” dedi. Bunu gelip Üstad’a anlatmıştım. O da memnuniyetini izhar etmişti. Merhum Osman Demirci Hoca, kendisiyle yaptığımız söyleşide anlatmıştı: “Efe hazretleri de bazen sorardı: “Oğul, o Bediüzzaman’dan ne haber? Gazeteler ne yazıyor?” diye ondan haber sorardı. Hulusi beyden bahsedilirdi. Albay Hulusi Bey o zaman Kars’ta Şube reisi idi. Gelip gidişte ondan bahsedilirdi. Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Zübeyir Gündüzalp ağabeye Alvar imamından şöyle bahsetmiş. “Hususan Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin sohbetlerine daima katıldığımızı, o zatın, üstadı çok sevip, hürmet ettiğini ve üstadın maruz kaldığı zulümlerden dolayı çok müteessir olduğunu anlattım.

Değerli mütefekkir, şair ve gönül adamı Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi: “1946’da Medine’de bir gün Arif Hikmet Kütüphanesine Eğinli Hacı Hafız Efendi’yi ziyarete gittiğimde kütüphaneye Sirac-ün Nur isminde, Osmanlıca taş baskısı bir kitap gelmişti. Kütüphane listesine kaydettikten sonra, kitabı kuşbakışı denecek kadar kısa bir tetkikim oldu. Kitabın müstesna fikirlerle dolu, imana ve İslami anlayışa yepyeni bir canlılık katan bir eser olduğunu anladım.” “Bu eserleri yazan insan mutlaka ilahi teyide mazhar oluyordu ki, yazdıkları, yanan bir gönülden çıktığı için okuyan insanların da gönlünü yakıyordu.” “Önsöz ulaşınca Üstadın davranışını şöyle anlatmışlardı: Kendi yazılarını bile bir defa okutur, dinler, bazı kelimelerini değiştirirdi. Yazdığınız önsözü üç defa okuttu, hiçbir kelimesine dokunmadan şöyle dedi; “Bu bir iltifat-ı Muhammediyedir, aynen basılsın.” “Artık o günden beri Üstad benim için yılmayan bir iman, sönmeyen bir ışık, kararmayan bir tarih ve kısılmayan bir ses idi.” “Bir de Risale-i Nurların hayretimi mucip olan, ruhumu yakan, beni kendisine âşık eden bir tarafı vardı ki, Üstad bu eserleri hapiste irka suretiyle yani dikte ettirerek yazdırıyordu. Ben ise kütüphanelerde bulunuyorum. Önümde binler kitap var, eser yazamıyorum. O, hapiste bunları yazıyor.” “Bilindiği gibi Üstad, uzun ve bereketli ömrünün bütün mesasini imanı kurtarmak gayesine teksif etmiştir. Risale-i Nur Külliyatının her satırında, dünya ve ahiret saadetinin imanda ve her türlü felaketin de inkârda olduğunu haykırmaları, basiret erbabı ariflerin, Allah tarafından dinin ihyasına memur edilen mücahidlerin, kalp gözleriyle sır perdelerinin arkasını görme halleridir.” “Risalelerin yazıldığı günlerde, anarşinin mevcut olmadığı zamanlarda “korkarım bu asil milletin evladları bir gün gelir anarşi çukuruna yuvarlanırlar”diyerek daha sonraki yıllarda hızla gelişen anarşinin ruhlarda bırakacağı tahribatı ta o günlerde işaret buyurmuşlardı.”

İstanbul-Fâtih-Çarşamba’daki Şeyh İsmet Efendi Dergâhının son şeyhi Ali Haydar Gürbüzler Efendi: Talebesi Emin Saraç anlatıyor: Ali Haydar Efendi demişti ki; “Bediüzzaman İstanbul’a ilk geldiğinde (1907) birçok ulema gibi ben de gittim. Kapısında “Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz” yazılıydı. Mutavvel’den (Dersiamlık imtihanı bu kitaptan yapılırdı) çok zor bir sual hazırladım. Tereddütsüz ve çok isabetli, en doğru cevabı verdi. Gördüğüm en zeki insanlardandır.” Kemal Şenocak beyin hazırladığı “Ali Haydar Efendi” adlı eserde şöyle bir hatıra geçmektedir; “Ali Haydar Efendi(Rahimehullah) “Telif-i Mesail Heyeti” reisi iken, “Dar-ul Hikme” azalarından Bediüzzaman Said Nursi(Rahimehullah) ile de zaman zaman görüşürdü. Yıllar sonra-Cumhuriyer devrinde-Bediüzzaman Çarşamba’ya gelir. İsmailağa Camiinin önünden geçip, Mehmed Ağa Camii civarında ikamet eden talebesi Hâkim Selahaddin Efendi’yi ziyarete giderken, bir an durur ve etrafındakilere; “şu ileride İsmet Efendi Dergâhında Meşayih-i Kiram’dan Ali Haydar Efendi var, gidin, elini öpün, selamımı götürün” der.

Türkiye’yi ziyaretlerinde Bediüzzaman ile görüşen Pakistan Maarif Nâzır Vekili Seyyid Ali Ekber Şah: Emirdağ Lahikasındaki bir mektupa kendisinden şöyle bahsedilmektedir: “Geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistan’lı bir vekil, kırk-elli üniversite talebesine: “Kardeşlerim, ben âlem-i İslâm’da aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün âlem-i İslâm’ındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim âlem-i İslâm hakkında pekçok endişelerim ve Üstad’a pekçok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suallerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a âlem-i İslâm’ın mukadderatı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.

Abdülmecid Efendi (Bediüzzaman’ın na’şını yıkayan zat) Abdülkadir Badıllı anlatıyor: “Hazret-i Üstad’ın mübarek cenazesini yıkamak şerefine nail olmuş olan Molla Abdülhamid Efendi, aslen Erzurum’lu olup, Birinci Cihan Harbinde muhaceretle Urfa’ya gelmiş. İlk geldiğinde çok genç imiş. Memleketteki medrese tahsili yarıda kalmış. Urfa’ya geldikten sonra, Urfa’lı meşhur Buluntu Abdurrahman Hocadan tahsilini tamamlamıştır. Bu zat Urfa da herkesçe sevilen ve hürmet edilen ehl-i takva muhterem bir âlimdi. Molla Abdülhamid Efendi, Hazret-i Üstad’a çok muhabbet besliyen ve Üstad’ın Urfa’daki talebelerine şefkatle kucak açan ve himaye eden bir zattı. Sağlığında Üstad Hazretlerine birçok Arapça mektuplar yazdı. Kendisi Cizreli meşhur Şeyh Seyda hazretlerinin halifesi iken, Hazret-i Üstad’ın Risale-i Nur mesleğini benimsedi ve yalnız Hazret-i Üstad’ın vird edindiği dualarını okuyordu. Hazret-i Üstad’ın Urfa’ya gelişi ve vefatıyla ilgili rü’yası ve hatırası da şöyledir: (Molla Abdülhamid bu rü’yasını birçok defalar, hatta her görüştüğümüzde bize anlatırdı.) “Ben her sene Ramazanın yirmisinden sonra bir cami de i’tikafa girerdim. O sene yine Kadıoğlu camiinde i’tikafda idim. Hazret-i Üstad’ın Urfa’ya geldiği günde bana haber verdiler. Fakat ben i’tikafta olduğum için, şafiî mezhebinde “çok zarurî bir sebeb bulunmazsa i’tikafdan çıkılmaz” diye çıkma fetvası olmadığı için, çıkamadım. Amma çok üzgündüm. Birinci günü öyle geçti. İkinci gün kuşluk vakti oldu. Ben Üstad ı görmeye ve ziyaret etmeye çok çırpınıyor ve can atıyorum. Fakat i’tikafdan da çıkamıyorum. İki rek’at Duha namazını kıldım ve biraz yattım. Rü’yamda Üstad’ı gördüm kendisine: “Seyda, ben i’tikafdayım, çıkamadım, ziyaretinize gelemedim” dedim. Üstad mütebessim bir çehre ile bana Arapça olarak: “Fihi vechün” dedi. Başka bir şey demedi. Bunun Türkçesi: “Bir yolu, bir fetvası vardır” demektir. Uyandım, düşündüm; rü’ya olduğu için, rü’ya ile şer’î meseleler noktasından amel edilmediği için, yine çıkmaya cesaret edemedim. Hem Üstad Urfa’da çok kalacak zannediyorduk. O gün de çıkamadım ve akşam oldu. O gecenin sabahında Üstad’ın talebeleri gelip beni aldılar. Üstad’ın yanına götürdüler. Fakat eyvah Üstad’ı vefat etmiş buldum. Üstad’ın talebeleri vefatından şüphelenerek gelip bana haber vermişlerdi. Tabii artık gittiğimde her şey bitmişti.”

Doğu Vilayetlerinin ünlü alimi Şeyh Abdurrahman-ı “Tağî Hazretleri: Abdülkadir Badıllı, bu zatla alakalı şu hatırayı yazmaktadır: “Nurşin köyü bahsi münasebetiyle; Seyda lâkabıyla meşhur Şeyh Abdurrahman-ı Tağî (K.S.) Hazretleriyle, Bediüzzaman’ın küçüklüğünde cereyan etmiş manidar bir hatırasını nakletmeden geçemiyoruz. Şöyle ki: D. Bekir Hazro ilçesinden olup, uzun zaman Urfa’da merkez vaizliği yapmış, halen hayatta (1996’da vefat etti) Molla Derviş Efendi şöyle bir hatırayı anlattı. Bu hatırayı da, “Hazret” namıyla ma’ruf, Şeyh Abdurrahman-ı Taği’nin oğlu Muhammed Ziyaüddin Efendi’nin yeğeni Şeyh Mâsum’dan işitmiş. (Bu hatırayı ben ayrıca Şarklı birkaç âlimden de duymuşumdur.): Bediüzzaman Hazretleri henüz küçük bir talebe iken, “Nurşin” köyüne birkaç kez geldiği gibi, bir defasında yine Nurşin’e gelmekte iken, Seyda Hazretlerinin âniden divangâhından kalkarak, Nurşin köprüsüne dogru yürüdüğünü görürler. Bazı halifeleri de Seyda’nın arkasına düşerler. Görürler ki, uzaktan bir çocuk geliyor. Seyda Hazretlerinin o çocuğa doğru yürüdüğünü görürler. Sonra Seyda o çocuğun yanına gidip, elinden tutar, köye getirir. Beraber divana gelirler. Ve Seyda emreder: “Divanda kimse kalmasın.” Seyda Hazretleri küçük Said ile uzun müddet yalnız kalırlar. Bazıları anahtar deliğinden bakmaya cesaret eder, görürler ki; Seyda Hazretleri diz çökmüş, gözleri yumuk, murakabe halinde… Küçük Said ise, ayakta sapsarı kesilmiş, elpençe durur vaziyettedir. Sonra Seyda Hazretleri kapıları açar, talebeler divana gelirler. Seyda Hazretleri cemaate der ki: “Merak ettiğinizi biliyorum. Meseleyi anlatayım: “Cenab-ı Hak bu çocuğa ilim merhalelerini tayyettirdiği gibi maneviyatı da ona öyle tayy buyurmuştur” der.

Kategoriler
BİLGİSAYAR

Ucuz Alışveriş Yapılabilecek İnternet Siteleri

İnternette alışveriş yapmanın güvenilirliği ayrı bir konu fakat, bazen gerçekten internetten uygun fiyatlarda ürün bulabilirsiniz. İşte sizler için araştırdığımız bazı siteler:

HepsiBurada.com Doğan Holding kuruluşu olan bu site hem güvenilir hem de garantili alışverişin adresi. Fakat bazı ürünlerde teslimat gerçekten uzun sürebiliyor.

Hızlıal.com gerçekten satınalma işlemi hızlı ancak ürün teslimatı çok da hızlı olmuyor. İşte bu yönden güvenilir bir site.

Alışveriş siteleri listemizi sizlerden gelecek yorumlar ve eklemelerle daha da zenginleştirmek istiyoruz. Bu nedenle deneyimlerinizi vizlerle paylaşmanızı istiyoruz.

Kategoriler
SİNEMA

Avatar 2 Geliyor

İlki çok beğenilen Avatar hem görsellik hem de kalite bakımından muhteşem bir seri olacağa benziyor. Görselliğiyle izleyiciyi koltuklarına çivileyen Avatar’ın ikinci ve üçüncü filminin konuları sır gibi saklanıyor. Ancak filmin yönetmeni James Cameron’un Las Vegas’ta yapılan CinemaCon’da yaptığı açıklamaya göre, ikinci ve üçüncü film teknolojik donanım olarak daha gelişmiş ve akıcı olacak; “Bir filmi 48 ya da 60 fps’de yaparsanız bambaşka bir film olur. 3D size gerçeklik için bir pencere açıyor ve saniyedeki kare sayısının artışı o penceredeki camı ortadan kaldırıyor. Sonuçta bu gerçeklik. Gerçekten hayret verici.”

Cameron bu sözleriyle 24 fps(saniyedeki kare sayısı) ile çekilen ilk Avatar’ın devam filmlerinde fps’nin 48’e hatta 60’a çıkacağının sinyallerini verdi. Cameron’un yapımcı ortağı Jon Landau bunu başarabilecek dijital kameraların zaten var olduğunu dile getirdi; “Bunun için dijital kameralar var ancak bu kameraları yavaş çekim için kullanıyorlar. 48 ya da 60 fps’de bir görüntü çekip bunu 24 fps’de oynatıyorlar. Biz bunu yapıp yine aynı fps’de oynatmak istiyoruz.”

Kategoriler
OYUN

Gran Turismo 5 ile Need For Speed Shift 2 Karşılaştıması Yorumları

En gelişmiş ralli oyunlarının karşılaştırılmasın sizler için yaptık. Yarumlarınızı bekliyoruz.

Çok uzun zamandır beklenen Gran Turismo 5, sadece PlayStation 3 hayranları için piyasaya sürüldüğü günden beri, “Yarış simülasyonlarında en iyi kim tartışması?” da aldı başını gitti. Forza Motorsport’un en büyük rakip olarak görüldüğü ve çıkmasına daha uzun zaman olduğu hesaba katılırsa, Gran Turismo tahtını en çok zorlayacak oyun olarak da Shift 2 gözüküyor.

Hazırlanan bir videoda, ekran ikiye bölünerek, bir yanda Gran Turismo 5, diğer yanda ise Shift 2: Unleashed konulmuş ve her iki oyun arasında ses geçişleri yapılarak kıyaslama düzenlenmiş. her iki oyunda da İtalya’nın ünlü Monza pisti ve Lamborghini Gallardo seçilmiş.

Kategoriler
GÜNCEL SAGLIK

Kurban Eti Nasıl Pişirilmeli? Kurban Eti Nasıl Saklanmalı? Et Saklamada Dikkat Edilecek Hususlar

Yaklaşan kurban bayramıyla birçoğumuzun evine toplu olarak et girecek. Bu durum akıllara etlerin nasıl saklanması gerektiği sorusunu da beraberinde getiriyor. Sağlığınız için etleri nasıl saklamalısını? Nasıl pişirmelisiniz?  Ne zaman, ne kadar aralıklarla ve ne miktarda yemeliyiz? İşte bu sorunların cevaplarını bulmaya çalışacağız bu yazımızda.

Bu soruların cevaplarını sizler için araştırdık işte uzmanların sizlere sunduğu tavsiyeler:

Kurban Bayramı nedeniyle et tüketimi artıyor. Uzmanlar, sağlık için etin sebze yemekleri ile ya da haşlanarak tüketilmesini öneriyor…

Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülden Köksal, Kurban Bayramı nedeniyle et tüketiminin attığını belirtirken, sağlık için etin sebze yemekleri ile ya da haşlanarak tüketilmesini önerdi. Gülden Köksal, yağlı etin şişmanlık ve kalp damar hastalığı riskini artırdığını belirterek, et tüketiminde dikkatli olunması gerektiğini kaydetti. Etin sebzelerle haşlanarak tüketilmesini, düşük ısıda pişirilerek tüketilmesini öneren Köksal, doğrudan yüksek ateşte pişirilen etin kanser riski taşıdığına dikkat çekti. Köksal,

“Etin doğrudan ateşte pişirilmesi kanserojen maddelerin çoğalması, et dokusunun bozulmasına neden oluyor. Bu nedenle sebzelerle, haşlama usulü tüketilmesini öneriyoruz” diye konuştu. Köksal, yağlı etin kolon ve mide kanserine neden olduğunu belirtti. Orta yaş üstündekilerin eti az miktarda, yağsız tüketmesi gerektiğini belirten Köksal, et konan sebze yemeklerine yağ atılmamasını, kavrulmamasını, az tuzlu tüketilmesi gerektiğini kaydetti.

Et yerine kas yememek için, eti dinlendirin

Kurban etini hemen buzdolabına atarsanız lastik gibi sert olur. Kas yerine et yemek istemiyorsak kurban etleri parçalar halinde temiz kaplara konulmalı ve önce güneş görmeyen serin bir yerde (14 santigrat derecenin altında) hava alması sağlanarak kesim sıcaklığının oda ısısına düşmesi beklenmeli. Bu süre 5-6 saati geçmemeli. Daha sonra et buzdolabına kaldırılmalı.

Büyük parçalar bozulmaya sebep olur

Kurbanlık etler henüz kesim sıcaklığında iken buzdolabına poşet içinde veya hava alamayacak bir durumda büyük parçalar halinde üst üste konulursa buzdolabı ısısı etin iç kısımlarını soğutmaya yetmez. Bu nedenle etin hava almayan kısımlarında çok kısa sürede (ikinci günde) bozulma ve kokuşma hatta yeşillenme görülür.

Yeşillenmiş et yenilmemeli

Yeşillenme görülen kısımlar kesinlikle tüketilmeyip atılmalıdır. Kurbanlık etin dayanma süresi kesim kalitesine ve et parçasının büyüklüğüne göre değişmekle beraber normal buzdolabı şartlarında 5 veya 6 gündür. Bu süre kıymada genellikle 3 gündür.

Et nasıl saklanır ?

Kurban Bayramı’ nda kesilecek hayvanın etinin birer yemeklik şeklinde poşetlere konarak buzdolabında saklanması gerekir. Etin bütünü ile buzdolabından çıkarılması dokusunun bozulmasına neden olur. Et bir defa çözülünce hemen pişirilmeli, çözülen et tekrar dondurulmaz. Bu sağlığa zararlıdır, ayrıca etin protein yapısının bozulmasına da neden olur.
Kurban etleri, parçalar halinde temiz kaplara konulmalı, güneş görmeyen serin bir yerde 14-16 derece sıcaklığa sahip bir ortamda hava alması sağlanmalı. Etler oda sıcaklığına ulaşana kadar 5-6 saati geçmeyecek şekilde bekletilmeli ve daha sonra buzdolabına kaldırılmalı.

Etlerin kesim sonrasında hemen kapalı ortamlara alınarak soğutulması ve parçalama işlemini takiben en fazla 4 ile 5 derece arasında bekletilmesi gerekir. Kurbanlık etin dayanma süresi, kesim kalitesine ve parçaların büyüklüğüne göre değişmekle beraber normal buzdolabı koşullarında en fazla 3-4 gündür. Kıymada ise bu süre bir iki gündür. Uzun süreli muhafazalarda ise etler buzlukta (dondurucuda) -18 derecede muhafaza edilmelidir. Dondurulmuş etlerin saklama süresi ise 4-6 aydan fazla olmamalı.

Buzlukta saklanan etlerin çözdürüldükten sonra hemen tüketilmesi ve yeniden dondurulmaması uyarısında bulunulan açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Kurbanlık etler henüz kesim sıcaklığında iken buzdolabına poşet içinde veya hava alamayacak bir durumda büyük parçalar halinde üst üste konulursa, buzdolabı sıcaklığı etin iç kısımlarını soğutmaya yetmez. Etin hava almayan kısımlarında çok kısa sürede (2.gün) bozulma ve kokuşma, hatta yeşillenme görülür. Bu durum sağlık açısından risk oluşturacaktır. Bu durumdaki etler kesinlikle tüketilmemeli, atılmalı.