Kategoriler
ARABA

İşte Formula 1 2012 Yarış Takvimi

FIA, Formula 1 2012 sezonun takvminin taslağını belirledi. Takvim’de Türkiye Grand Prix’i 6 Mayıs olarak gösterilmiş durumda. Ancak yarışların Türkiye’de yapılmasına devam edilip edilmeyeceği için resmi bir anlaşma imzalanmadı.

Takvime göre sezon 11 Mart da Bahreyn’de başlayacak ve 25 Kasımda Brezilya ile sona erecek. Sezon 21 yarıştan oluşacak ve bu F1 tarihinde bir sezonda en fazla koşulan yarış olacak.

2007 yılınının ardından Amerika tekrar takvime geri dönecek. Yarış Kanada GP’den 1 hafta sonra 17 Haziranda yapılacak.

2012 FIA Formula 1 takvimi:

11/03/2012 Bahreyn

18/03/2012 Avustralya

01/04/2012 Malezya

08/04/2012 Çin

22/04/2012 Kore

06/05/2012 Türkiye*

20/05/2012 İspanya

27/05/2012 Monaco

10/06/2012 Kanada

17/06/2012 ABD

01/07/2012 Valencia, İspanya

15/07/2012 İngiltere

29/07/2012 Almanya

05/08/2012 Macaristan

02/09/2012 Belçika

09/09/2012 İtalya

30/09/2012 Singapur

14/10/2012 Japonya

28/10/2012 Hindistan

11/11/2012 Abu Dhabi

25/11/2012 Brezilya

Kaynak : haber 7

Kategoriler
GÜNCEL

Osmanlılar Tarihinde Otomobil! İşte Otomobil Kullanan İlk Osmanlı Padişahı

Günümüzde otomobil çok sıradan bir araç haline gelmiş, neredeyse her evde bulunur hale gelmiştir. Hatta öyle bir noktaya ve ekonomik refaha ulaştık ki, artık bazı evlerde bir değil, iki, üç otomobilde olabiliyor. Peki ama bundan 100 yıl önce acaba ülkemizde durum nasıldı? İşte bu konuya biraz değinip, otomobilin ülkemize gelme mazisinden ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın  kullandığı elektrikli otomobile kadar, otomobilin ülkemizdeki hikayesini irdelemeye çalışacağız bu yazımızda;

Gerekli altyapının oluşması ve yeterli şarj istasyonuna ulaşılmasıyla birlikte ilk elektrikli otomobiller, bu sene Eylül ayından itibaren Türkiye’de yollara çıkmaya başlayacak. Renault, Peugeot ve Mitsubishi arasında ‘Türkiye’de ilk aracı ben sunacağım’ yarışı yaşanırken, ilk elektrikli aracın bundan tam 123 yıl önce İstanbul’da teker döndürdüğü ortaya çıktı. Yani aslında ilk elektrikli otomobilin direksiyonuna 1888 yılında Sultan II. Abdülhamid Han geçti, üstelik test sürüşü sırasında bir de küçük bir kaza atlattı.

 

BAŞBAKAN BİNİNCE ARAŞTIRDI

II. Abdülhamid Han’ın hayatıyla ilgili bir çalışma hazırlayan gazeteci-yazar Hakan Yılmaz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen sene (25 Aralık 2010) Başbakanlık Resmi Konutu bahçesinde Türkiye’nin ilk elektrik motorlu seri üretim otomobili olan Renault Fluence Z.E’yi kullanmasıyla bu otomobillerin dünya tarih sahnesine çıkışını merak etti. Araştırması sırasında araçların ilk kez Avrupa’da ve II. Abdülhamid Han zamanında ortaya çıktığı bulgusuna ulaşan Yılmaz, dönemindeki teknolojik gelişmelere yabancı kalmayan ufku geniş padişahın bu buluşa da duyarsız kalamayacağını düşündü. Bunun için Osmanlı arşivlerine başvuran Yılmaz, II. Abdülhamid Han’ın Avrupa’dan elektrikli araba siparişi verdiğine dair belgelere ulaştı.

 

PADİŞAH İLK SİPARİŞİ VERDİ

Türkiye 135 km hıza ulaşabilen, çevre dostu, sessiz, düşük arıza ihtimalli, en yüksek yakıt desteği sağlayan ilk elektrikli otomobilin heyecanını yaşarken, Osmanlı belgeleri aslında ilk elektrikli arabayı ülkeye getirenin II. Abdülhamid Han olduğunu ortaya koydu. 1888 yılında Londra Elçiliği’ne emir veren padişah, İngiltere’den ilk elektrikli arabayı sipariş etti. Deniz yoluyla İstanbul’a getirilen ilk aracın deneme sürüşünü de dönemin Maliye Bakanı yaptı. Abdülhamid Han da arabayı Yıldız Sarayı’nda bizzat kendisi denedi. Sultan’ın elektrikli arabayla küçük bir kaza yaptığı da rivayetler arasında.

 

HALK ARAÇLARDAN KORKUYORDU

Sultan, sayıları az da olsa otomobillerin yurt içine sokulmasında herhangi bir sakınca görmese de dönemin yolları araçların kullanımına pek de hazır değildi. Özellikle Ocak 1904’te İstanbul’daki Alman Konsolosluğu’nda çalışan bir memurun Almanya’dan elektrikli otomobil getirmeye çalışması ortalığı birbirine kattı. Beyoğlu Mutasarrıflığı’na gelen talep Zaptiye Nazırlığı’na iletildi. Ancak nazırlığın net bir yanıtı yoktu; çünkü o güne kadar gönüllü olarak izin verilmeyen bu araçlara müsaade edilmesi halinde bunun yabancılardan gelecek benzer taleplere kapı açmasından endişe ediliyordu. Alman Sefareti’ne gönülsüzce verilen iznin ardından bir yıl sonra bu kez de İzmir’deki Fransız Konsolosluğu, Marsilya’dan 3 adet araç istetti. Ancak bu talebe tek bir şartla olumlu yaklaşıldı:

 

‘Bu araçlar şehir ve kasaba dışında kullanılacak.’ Çünkü klasik at arabalarına alışmış, daha önce böyle bir taşıtla tanışmamış olan halk, önlerine hızla çıkan bu otomobilleri görünce büyük bir şaşkınlık ve korku yaşıyor, bu da sıklıkla kazaların yaşanmasına yol açıyordu.

 

MÜHENDİSLERE OSMANLI NİŞANI

Teknoloji alanındaki her türlü gelişmeyi destekleyen Sultan II. Abdülhamid Han, elektrikli arabaları geliştiren şirketleri mükâfatlandırmayı da ihmal etmedi. Sultan Aralık 1900’de Almanya Achen’deki bir otomobil fabrikasında çalışan mühendislerden Mösyö Herman Blum’e 5. rütbeden Mecidi Nişanı ile 1 yıl sonra Aix-la-Chapelle Otomobil Fabrikası Müdürü Mösyö Ashof’a 4. rütbeden Osmanlı Nişanı verilmesini emretti.

 

İşte o tarihi yazışmalar

Londra Sefareti’nin (Elçilik) 12 Mayıs 1888 tarihinde Osmanlı Devleti’ne cevaben yazdığı mektupta (ilk belge) şu ifadelere yer veriliyor:

 

‘Padişah için sipariş edilen ve önceden denemesi yapılmış olan elektrikli arabanın on beş- yirmi gün önce deniz yoluyla İstanbul’a gönderildiği… Yine önceden denemesi yapılmış elektrikli sandal tadîlâtının henüz bitirildiği ve tarafımdan da ikinci kez denemesinin yapıldığı… Hareketinden kaynaklı olarak çarkından çıkan sesin ise, zaman geçtikçe makinelerin kullanımıyla kaybolacağının düşünüldüğünün imâlâtçısı tarafından bildirildiği… Bu durumların iletilmesinde acele edildi. Bu konuda emir ve ferman padişahımızındır.’

 

DURUM PADİŞAHA İLETİLİYOR

Londra Elçisi’nin yazısı üzerine Maliye Bakanı, durumu II. Abdülhamid Han’a ‘Hazîne-i Hâssa-ı Şâhâne’ başlıklı bir yazıyla (ikinci belge) şu şekilde iletiyor:

 

‘Padişah için sipariş edilen ve önceden denemesi yapılmış olan elektrikli arabanın on beş-yirmi gün önce deniz yoluyla İstanbul’a gönderildiği… Yine önceden denemesi yapılan elektrikli sandalın ise tadîlâtının henüz yapıldığı… Tarafımdan da ikinci kez denemesinin yapıldığı?. Bu hususun Londra Sefareti’nden gelen ve ekte sunulan 12 Mayıs 1305 tarih ve on dört numaralı yazıda gösterilmiş olduğu arz olunur. Bu konuda emir ve ferman padişahımızındır.’ (5 Şevval 1306 / 22 Mayıs 1305 (1888-1889) Hazîne-i Hâssa Nâzırı.)

Kategoriler
Genel Kültür TARİH

Montrö Boğazlar Sözleşmesi Antlaşması Ne Zaman, Kiminle Yapıldı? Özellikleri ve Maddeleri Nelerdir?

Birinci Dünya Savaş’ından sonra hızla çökme sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’ndan 1923 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Cumhuriyet kurulduğunda sayısız problemlerle uğraşmak zorunda kaldı. Halk fakir, devlet okulsuz, yolsuz, fabrikasızdı. Devletimizin milli hakları üzerinde de diğer güçlü devletlerin tahakkümları bulunuyordu. Örneğin bunlardan biriside devletimize ait olduğu halde, yabancıların kontrolünde bulunan boğazlarımızdı. Boğazlar uluslararası bir komisyon karafından kontrol ediliyor, bizim hiç bir şekilde müdahele şansımız olmuyordu. Bu sorunu hiçbir zaman unutmayan Genç Cumhuriyet, sorunu çözmek için uygun bir zamanın gelmesini bekledi ve bu zamanda sonunda geldi. 1930’ların sonlarına doğru dünya hızla 2. Dünya Savaşı’na doğru giderken, boğazların güvenliği her zamankinden daha fazla önem kazanmaya başladı.  Bu konuyu gündeme getirip, boğazlar sorununu halletmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, sonunda istediğini alıp, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

Türkiye, Lozan Antlaşması’yla (1923)  birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesinin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima kaygı içinde bulunmuştur. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye’nin, silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştır.

Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve boğazların statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda, farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştür. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir muhtırasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: “Türkiye’nin Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir.”

Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen İngiltere’nin Türkiye’yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi’nin 4 Mayıs 1936’da Belgrat’ta yaptığı toplantıda, Türkiye’nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye’nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince, boğazların rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux kentinde toplanmıştır.

İki ay süren toplantılardan sonra, 20 Temmuz 1936’da imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye’ye geçmiştir. Türkiye daha önce Sovyet Rusya ile yaptığı anlaşma uyarınca (saldırmazlık antlaşması) Sovyet Rusya’nın da desteği ile bu sözleşme yapılmıştır.

Tamamı yirmi dokuz madde, üç ek protokolden meydana gelen sözleşmeye göre:

Boğazlardan serbest geçiş esası kabul ediliyordu. Ancak ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi, barış ve savaş hâline göre, ayrı statüye bağlanıyordu. Savaş durumu da Türkiye’nin girdiği, girmediği ve savaş tehlikesi olma durumlarında uygulanacak esaslara ayrılıyordu.

Boğazların askerî kontrolü ve savunma tedbirleri tamâmen Türkiye’ye aitti.

Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu kaldırıldı.

Bu ana maddelerle Türkiye’nin boğazlar üzerindeki genel hâkimiyeti sağlandı. Diğer maddelerin bazıları ise;

Barış zamanında:

Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri 8-15 gün önceden haber verilmek ve bir arada dokuz gemiyi ve belli tonajı aşmamak üzere geçebilir. Denizaltılar, uçak gemileri ve 10.000 tondan büyük savaş gemileri hiç geçemez. Sözleşmeye uygun şekilde geçen savaş gemileri Karadeniz’de yirmi bir günden fazla kalamaz.

Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin ticâret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri geçmeden sekiz gün önce Türkiye’ye haber verecekler, bir arada geçen gemilerin tonajı 15.000’den fazla olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları için belli bir süre yoktur.

Savaş zamanında:

Türkiye savaşan ülke ise ya da kendisini yakın bir savaş tehdidinde görüyorsa; ticari gemilerin geçişini engelleyemese de, geçişlere bazı kısıtlamalar getirebilmek hakkına sahiptir.

Türkiye tarafsızsa; ticaret gemileri serbestçe geçmesine rağmen savaşan tarafların savaş gemileri geçemez.

Savaş tehlikesinin çok olduğu zamanlarda ticaret gemileri barış zamanı kurallarına göre sadece gündüzleri geçebilecektir.

sözleşmenin süresi yirmi yıl olacaktı. Bu sürenin bitiminden iki yıl önce taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshini istemezse, böyle bir istekten iki yıl sonraya kadar yürürlükte kalacaktı.