Kategoriler
DİN

Kuranı Kerimi Okuma Eğitimi. Tecvid Kurallarıyla Kuranı Kerimi Doğru ve Güzel Okumayı Öğrenin. Tecvid Dersleri – Ders 2

Kuranı Kerimi doğru ve güzel okumak için gerekli olan Tecvid bilgisidir. Bu videoda Tecvid derslerinin 2. dersini izleyebilirsiniz. Tecvid derslerini bitirdikten sonra artık Kuranı Kerimi en güzel şekilde okuyabilirsiniz.

Tecvid Dersleri

Tecvid Dersleri – 1

Tecvid Dersleri – 2

Tecvid Dersleri – 3-4

Tecvid Dersleri – 5

Tecvid Dersleri – 6

Tecvid Dersleri – 7

Tecvid Dersleri – 8

Tecvid Dersleri – 9

Tecvid Dersleri – 10

Tecvid Dersleri – 2

 

 

 

Kategoriler
DİN

Kuranı Kerimi Okuma Eğitimi. Tecvid Kurallarıyla Kuranı Kerimi Doğru ve Güzel Okumayı Öğrenin. Tecvid Dersleri – Ders 1

Kuranı Kerimi doğru ve güzel okumak için gerekli olan Tecvid bilgisidir. Bu videoda Tecvid derslerinin 1. dersini izleyebilirsiniz. Tecvid derslerini bitirdikten sonra artık Kuranı Kerimi en güzel şekilde okuyabilirsiniz.

 

Tecvid Dersleri

Tecvid Dersleri – 1

Tecvid Dersleri – 2

Tecvid Dersleri – 3 – 4

Tecvid Dersleri – 5

Tecvid Dersleri – 6

Tecvid Dersleri – 7

Tecvid Dersleri – 8

Tecvid Dersleri – 9

Tecvid Dersleri – 10

 

Tecvid Dersleri – 1

 

Kategoriler
DİN

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri Kimdir ve Kısaca Hayatı

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ’NİN HAYATI

Hüdâyî Hazretleri, talebelik yıllarında ciddî bir ilim tahsîli yanında tasavvufî bir alâka ile gönül âlemini de az-çok yoğurmuştu. Gayret ve çalışkanlığı sebebiyle de medresede kendisiyle husûsî bir şekilde ilgilenen hocası Nâzırzâde’nin muîdi olmuştu. Sonraki yıllarda hocası Nâzırzâde ile birlikte muhtelif kadılık vazîfelerinde bulundu. Son olarak da Bursa’ya tâyin edildiler. Hocası başkadı, kendisi de Ferhâdiye medresesinde müderrisliğin yanında Câmi-i Atîk mahkemesinde kadı nâibi oldu.

Onun kâmil mânâda tasavvufa sülûk edip mârifetullâha nâil olması da işte bu zamana rastlar. Şöyle ki:

Her türlü ilmî liyâkat ve makamına rağmen Hüdâyî Hazretleri, o zamanlar Bursa kadılığı vazîfesini yürüten Kadı Mahmûd Efendi adında sayısız kadıdan sadece biriydi. Birgün karşısına o güne kadar hiç rastlamadığı türden pek farklı bir dâvâ çıktı. İki gözünden sel gibi yaşlar akıtan bir kadıncağız, kocasından şikâyetle mahkemeye mürâcaat etmişti. Kendisini dinleyen Kadı Mahmûd’a şunları söyledi:

“-Kadı Efendi! Kocam her sene hacca gitmeye niyet eder, fakat bir türlü fakirlikten dolayı gidemez. Bu sene de hacca gideceğim diye tutturdu. Hattâ: “-Eğer bu sene hacca gidemezsem seni boşayacağım!” dedi. Daha sonra kurban bayramına yakın ortalıktan kayboluverdi. Beş altı gün sonra da ortaya çıkıp hacca gidip geldiğini söyledi. Hiç böyle birşey olur mu? Kadı Efendi! Artık bu yalancı adamdan boşanmak istiyorum!..”

Kadı Mahmûd Efendi, yapılan şikâyetin tahkîki için kadının kocasını çağırttı ve ona hanımının söylediklerinin doğru olup olmadığını sordu. Adam cevaben:

“-Kadı Efendi! Hanımımın söyledikleri de doğrudur, benim söylediklerim de. Bilesiniz ki ben gerçekten hacca gidip gelmiş bulunmaktayım. Hattâ o mübârek beldelerde bazı Bursalı hacılarla da görüştüm ve kendilerine getirmeleri için birtakım hediyeler emânet ettim..” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi, şaşırdı:

“-Bu nasıl olur efendi?!.” diye sordu.

Adamcağız da anlatmaya başladı:

“-Efendim, her sene olduğu gibi bu sene de hacca gidemeyince, büyük bir üzüntüyle Eskici Mehmed Dede’ye gittim. O da, benim elimi tutarak gözümü yummamı istedi. Gözümü açtığımda ise Kâbe’deydim!..” dedi.

Böyle bir mânevî hâdiseye ilk defa şâhid olan Kadı Efendi, bunun mümkün olamayacağını söyleyerek adamın ifâdelerini kabul etmedi.

Bunun üzerine hâlâ mukaddes topraklardaki rûhâniyet ve mâneviyat iklîminin taze hissiyâtı içinde olan adamcağız, saf, fakat mânidar bir cevapla haykırdı:

“-Kadı efendi! Allâh Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyâyı dolaşıyor da, Allâh dostu olan has bir kul niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin?” dedi.

Kadı Mahmûd Efendi de, bu cevabı gâyet mânidar bularak kararı Bursalı hacıların dönüşüne tehir etti. Bursalı hacılar döndüğünde de yaptığı tahkîkat neticesinde mes’eleyi olduğu gibi öğrendi ve büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde dâvâyı iptal etmek zorunda kaldı.

Fakat, yüreğine muammalı bir kor düşmüş, zihni karmakarışık olmuştu. Rûh ve irâde çağlayanı, sarhoş bir halde akmaya başladı. Ne yapacağını düşünürken gönlüne damlayan bir ilhâmla derhal Eskici Mehmed Dede’ye koştu. Hakîkat ve esrâr deryâsına dalabilmek için ona intisâb etmek istedi. Ancak Eskici Dede:

“-Kadı Efendi! Nasîbiniz benden değil, zamanın mürşid-i kâmili Muhammed Üftâde Hazretlerindendir.” dedi.

Bu defa Kadı Mahmûd, aynı niyet ve sâikle Üftâde Hazretleri’nin dergâhına yöneldi. Fakat hikmet-i ilâhî olarak dergâha yaklaştığında atının ayakları kayalara saplandı. O da, atından indi ve yürüyerek dergâha vardı. Pîr’in önünde el bağlayıp onun talebesi olmak istedi.

Meşhûr Bursa kadısı Mahmûd Efendi’yi şaşaalı kaftanlar içinde gören Hazret-i Pîr, gelişen ahvâlden mânen haberdardı. Ancak Kadı Efendi’nin niyet ve samîmiyet derecesini iyice ölçmek istercesine talebeliğe hemen kabul etmedi:

“-Gidin Kadı Efendi! Sizin şöhrete boğulmuş, mal ve makâm debdebesi içinde şaşaalı bir hayâtınız var. Bu kapı ise, yokluk kapısıdır. Zaten atınız bile buraya gelmek istemediğinden kayalara saplanmadı mı?” dedi ve dergâhın kapısına doğru yürüdü.

Bir yandan şeyhin mânevî câzibesi, diğer yandan da gördüğü açık kerâmetler karşısında hayret vâdîlerinde dolaşan Kadı Mahmûd Efendi, hakîkati idrak etmişti. Kararı kesindi. Zîrâ nefs engelini aşıp vâsıl-ı ilâllâh olabilmesi için vakit geçirmeden artık böyle bir kapıya teslim olması zarûrî idi. Hemen şeyhin arkasından koşup boyun büktü ve:

“-Efendim! İrâdesiz ve şaşkın bir vaziyetteyim. Adetâ dipsiz bir uçuruma düşer gibiyim. Ne olur bana himmet ve yardım elinizi uzatınız. Bu bîçâreyi talebeniz olmakla şereflendiriniz!” dedi.

Bunun üzerine tebessüm eden Üftâde Hazretleri, talebelik için kadılık ve müderrisliği bırakması, elindeki bütün mal ve mülkü fakirlere dağıtması ve nefsini terbiye edebilmek için sıkı bir riyâzâta girmesi gibi üç büyük şart koştu. Çünkü nefsini tanıyıp terbiye etmesi zarûriydi. Kadı Mahmûd Efendi’nin can ü gönülden teslim olması ile de onu mürîdlerinin arasına dâhil eyledi1.

Sonra da Kadı Mahmûd’un kalbindeki kesâfetin temizlenmesi için, yâni kadılık makamının kendisine verdiği gurur, kibir ve ucûbu imhâ etmek için sırtındaki kaftanıyla Bursa sokaklarında ciğer satmasını emir buyurdu. Ayrıca dergâhın helâ temizleyiciliği vazîfesini yapmasını istedi.

Üftâde Hazretleri’nin huzûruna tam bir teslîmiyyet ve hâlisiyyet içinde gelen Kadı Mahmûd Efendi, üstadının emirlerine can ü gönülden tâbî oldu. Nefsâniyetini besleyen bütün dünyevî alâkalardan el çekti. Kendisini samîmiyetle mürşidinin talimatlarına râm ederek kısa zamanda büyük mesâfeler aldı. Öyle ki, O’nu sırtındaki süslü kaftanıyla ciğer satarken gören ahâlînin:

“-Bizim kadı efendi, delirmiş gâlibâ!”

“-Kadılığı bırakmış ama, kaftanını bırakamamış zavallı!.” şeklindeki sözlerine dahî aldırmadan üstadının verdiği vazîfeleri şevkle îfâya çalıştı.

Böylece yüce bir olgunluğa hızlı bir şekilde yol almaya başladı. Şeyhinin gözünde ve gönlünde gittikçe kadr u kıymet sahibi oldu.

Nefsindeki son varlık emâresini bertaraf etmesi ise, pek meşhurdur:

Bir gün Kadı Mahmûd, helâ temizlemekle meşgulken, dışardan kulağına kadar gelen bir nidâ duydu:

“-Ey âhâli! Duyduk-duymadık demeyin; şehrimize yeni kadı geliyor!..”

O an gönlünü zayıf bulan nefsi, birden büyük bir vesvese fırtınası kopardı:

“-Demek yerime yeni bir kadı geliyor!. Âh bîçâre Mahmûd, sen böylesine şerefli bir mesleği bıraktın da, tuttun helâ temizleyiciliği yapıyorsun! Söyle bakalım, bunca yıldır ne kazandın!” dedi.

Nefsinin bu tehlikeli serkeşliği karşısında hemen toparlanan Kadı Mahmûd Efendi, büyük bir iç ürperişiyle hocasını hatırladı. Zîrâ ona kendisine şart koşulan emirleri yerine getireceğine dâir söz vermişti. Derhal tevbe ve istiğfâr ile nefsinin son derece tehlikeli vesvesesine şiddetli bir şekilde müdâhale ve mukâbele etti:

“-Ey Mahmûd! Sen, nefsini ayaklar altına alacağına dâir üstâdına söz vermedin miydi? Nerede şimdi sözün? Söyle bu hâlin nedir?..”

Ancak Kadı Mahmûd, bu hâle o kadar üzülmüştü ki, nefsinin iğfâline karşı birtakım azarlarla tavır koymak, gönlündeki pişmanlık ve teessürü teskîn etmedi. Hiç düşünmeden elindeki süpürgeyi bir tarafa fırlattı ve nefsine cezâ olarak helâ taşlarını sakalıyla temizlemeye karar verdi. Tam bu esnâda Üftâde Hazretleri kapıda göründü. Kadı Mahmûd’a mütebessim bir çehre, yumuşak bir ses ve latîf bir edâyla, hitab etti:

“-Evlâdım Mahmûd! Bilirsin ki sakal mübârek bir sünnet-i seniyyedir.” dedi ve yerleri sakalıyla temizlemesine mânî oldu.

Sonra şöyle buyurdu:

“-Evlâdım Mahmûd! Seyr u sülûk yolunda verdiğim hizmetlerin gâyesi, işte bu mertebeyi geçebilmen içindi. Muvaffak kılan Allâh’a hamdolsun! Gayri bundan böyle vazîfen benim abdest suyumu hazırlayıp döküvermendir!..”

Kadı Mahmûd, bu vazîfeyi de kemâl-i gayretle îfâya çalıştı. Hiç aksatmadan her sabah abdest suyunu hazırladı ve hocasına abdest aldırdı.

Bir kış günüydü. Kadı Mahmûd, biraz gecikerek kalkmıştı. Bu sebeple hocasının suyunu ısıtmaya vakit bulamadı. Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı. Gayr-i irâdî bir şekilde su testisini göğsünün üzerine bastırarak “Allâh” lafzını söylemekten başka bir şey yapamadı. O esnâda hocası kapıda göründü. Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi. O da çaresiz ve irâdesiz bir şekilde bu emre baş kesti ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı. Su, mübârek ellerine değer değmez Üftâde Hazretleri, yavaşça başını kaldırdı ve talebesinin kaygılı hâline nazar ederek tebessümle:

“-Su biraz fazla ısınmış evlâdım!” dedi.

Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd Efendi, hafif bir sesle:

“-Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..” dedi.

Üftâde Hazretleri de:

“-Evlâdım! Farkında değilsin; bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..” cevabını verdi.

Zîrâ Hüdâyi Hazretleri, girdiği sıkı bir riyâzâtla nefsinin terbiyesi yolunda helâllerden istifâdeyi bile asgarîye indirmiş ve gönlünü tamamen Hakk’a râm ederek rûhunu kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştu. Neticede bu güzel hâlin bereketlerine nâil olmuş, ayrıca dirilerden çok ölülerle görüşüp konuşur bir hâle gelmişti. Bir defasında dergâhın yolu üzerinde daha evvel vefât etmiş bulunan bir müezzine rastlayıp ona selâm verdikten sonra bunu üstâdına arzetti. Hazret-i Üftâde de:

“-Evlâdım! Yapmış olduğun riyâzât sayesinde ruhunu iyice kemâle erdirip kuvvetlendirmişsin. Biz dahî riyâzâtımız zamanında aynı hâl içinde idik.” buyurdular.

Kategoriler
BİLGİSAYAR

İslami Facebook Sitesi Açıldı: Millatfacebook

Hz. Muhammed’e yönelik “kafirce” resimler üzerine böyle bir paylaşım sitesi açmaya karar veren Lahor kentinden 6 genç tasarımcı, www.millatfacebook.com adresindeki siteye “Millet Facebook” adını verdi.

Daily Telegraph’taki habere göre, yeni paylaşım sitesinin Müslüman dünyasına hizmet etmesi amaçlanıyor.

Sitenin hazırlayıcılarından Ömer Zahir Mir, çarşamba günü kurulan sitenin şimdiden 8 bin kullanıcısının olduğunu söyledi.

Zahir Mir amaçlarının hem Peygamberin resimlerinin yayımlanmasını onaylamadıklarını göstermek hem de zayıf ve karmaşık mahremiyet kurallarına sahip olmakla eleştirilen Facebook’a alternatif getirmek olduğunu belirtti.

Pakistan’da binlerce kişi, Facebook’un Hz. Muhammed resimleriyle ilgili bir yarışma düzenlemesini protesto etmişti.

haber3

Kategoriler
Genel Kültür TARİH

Kars İslam Cumhuriyeti 1918-1919

Güneybatı Kafkas Geçici Milli Hükûmeti (Osmanlıca: Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi) veya Kars Cumhuriyeti

17-18 Ocak 1919 tarihleri arasında gerçekleştirilen Büyük Kars Kongresi’nin sonucunda kurulan ve 12 Nisan’da İngilizlerin Kars’ı işgal etmeleriyle son bulan geçici hükûmet. Elviye-i Selâse’nin tamamını kapsamakta birlikte Kars (hükümet merkezi), Batum, Ahıska, Ahılkelek, Artvin, Ardahan, Acara, Posof, Çıldır, Göle, Oltu, Karakurt, Sarıkamış, Karapınar, Kağızman, Kulp, Iğdır, Serdarabat, Aralık, Nuraşen, Nahcivan, Culfa ve Orduabat gibi yerleri kapsamaktaydı.

9 Ekim 1918’de Ahıska Hükümet-i Muvakkatası, 3 Kasım’da Aras Türk Hükümeti, 5 Kasım’da Kars İslâm Şurası kurulmuştur. 15 Kasım’da Birinci Kars Kongresi düzenlenmiş ve sekiz kişilik Muvakkat Heyeti seçilmiştir. 30 Kasım’da İkinci Kars Kongresi (Kars İslâm Şurası Büyük Kongresi) düzenlenmiş ve Millî Şura Hükümeti kurulmuştur. Aras ve Ahıska’daki hükümetlerini birer şubesi sayarak Millî Şura Hükümetine katılmıştir.

I. Dünya Savaşı sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti ordusu birliklerinin Güney Kafkasya’dan çekilmesini öngörmüştür. Osmanlı Devleti bu hükme uyarak 4 Aralık 1918 tarihinde askerlerini 1877 yılından önceki Rusya sınırına aynı uzaklıktaki yere çekecektir. Fakat Kars’tan askerlerini 2 ay sonra çekme kararı almıştır.

Bu kararın nedeni halkın bölgede bir hükümet kurmasına zaman vermektir. Çünkü askerlerin geri çekilmesi ile Elviye-i Selase denen Kars, Batum ve Ardahan, Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti işgaline açık bir hale gelecektir. Bunun üzerine 29 Ekim 1918 tarihinde Ahıska ve Ahılkelek çevresinde Ahıska Hükümet-i Muvakkatası (Ahıska Geçici Hükümeti), 3 Kasım 1918 tarihinde Emir Bey Ekberzâde başkanlığında, merkezi Iğdır olmak üzere Araş Türk Hükümeti ve 5 Kasım 1918’de Kepenkçi Emin Ağa ve Piroğlu Fahreddin Bey başkanlıklarında merkezi Kars olmak üzere Kars İslâm Şûrası kurulmuştur. 30 Kasım 1918 tarihinde Kars’ta toplanan kongrede bu üç hükümet Kars Millî İslâm Şûrası Merkez-i Umumisi adı altında birleşmiştir. Başkanlığına Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. 60 yöresel temsilcinin katıldığı bu kongre ile Kars, Oltu, Kağızman, Igdır, Sarıkamış, Ardahan ile Türklerin veya Müslümanların yaşadığı Ahılkelek, Ahıska ve Batum gibi şehirlerde yaşayan halk örgütlenmiştir. 17 Ocak 1919 ve 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında Kars’ta toplanan kongereye 131 temsilci katılmış ve kongrede Kars Millî İslâm Şûrası’nın adı Cenûb-i Garbî Kafkas Hükûmet-i Muvakkata-i Milliyesi (Güneybatı Kafkasya Milli Geçici Hükümeti) olarak değiştirilmiştir. Başkanlığına yine Cihangirzade İbrahim Bey seçilmiştir. Bu geçici hükümet, 18 maddeden oluşan anayasası ve yeşil ve kırmızı zemin üzerinde bulunan ay-yıldızlı bayrağı kabul edip; 12 üyeli bir bakanlar kurulu ve halkın oyu ile seçilen 131 milletvekilli bir parlamento kurmuştur. 25 Mart 1919 tarihinde bu meclis Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi adını almıştır. Hükümet Kars’ın dışında Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahcivan, Ordubad ve Iğdır’ı sınırları içinde saymıştır.

Yıkılışı
Bölgede bulunan İngilizler, yerel hükümetin çalışmalarına bir süre göz yumdular. Ancak 13 Nisan 1919’da Kars’ı işgal ederek hükümetin varlığına son verdiler. Hükümetin 12 üyesini tutuklayarak önce Batum’a, sonra da Malta’ya sürdüler.

İngilizlerin Ermenilere devrettiği Kars, 1920 sonbaharında Kâzım Karabekir komutasındaki Türk birliklerinin bölgeyi ele geçirmesine kadar bir buçuk yıl işgal altında kaldı.
wikipedia

Kategoriler
DİN

Veda Hutbesi Nedir, Nerede Okunmuştur, Veda Hutbesinin Tamamını Oku, Dinle, İzle

Peygamberimiz  Hz.Muhammed’in müminlere son nasihatı olan konuşmasını bilinen adıyla Veda Hutbesi’ni okumak ya da görüntülü izlemek ister misiniz?  Haberin devamında Veda Hutbesi’ni okuyabilirsiniz. 

Görüntülü izlemek isterseniz yazının son kısmında video dosyasını bulabilirsiniz.

 

PEYGAMBERİMİZİN VEDA HUTBESİ

Bu hutbe Hz. Muhammed s.a.v. tarafından Hicret’in 9. (Miladi 631) yılında Mekke’de Arafat’ta yaklaşık 140.000 kişiye söylenmiştir.

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan bağışlanmak diler ve O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin günahlarından Allah’a sığınırız. Allah’ın doğru yola ilettiğini saptıracak, saptırdığını da doğru yola iletecek yoktur.

Şehâdet ederim ki: Allah’tan başka ilah yoktur. O birdir. O’nun eşi ve ortağı yoktur. Yine Şehâdet ederim ki: Muhammed S.A.V. O’nun kulu ve Resulüdür.

Ey Allah’ın kulları!

Ben size Allah’tan korkmanızı tavsiye ve O’na itaate sizi teşvik ederim. Sizi hayr olan şeyden söz açmak ister ve bundan sonra derim ki: Ey İnsanlar; Sözlerimi iyi dinleyiniz? Vallahi bilmiyorum. Belki de şu durduğum yerde, bu yılımdan sonra sizinle bir daha buluşamayacağım!

Dikkat ediniz! Belki bu yılımdan sonra, beni bir daha göremeyeceksiniz. Sözlerimi iyice dinleyip ezberleyen kişiye Allah rahmet etsin. Belki anlayan anlamaya iletip anlatır. Anlayan da belki kendisinden daha anlayışlı olana iletir!

Rabbinize kulluk ediniz: Beş vakit namazınızı kılınız! Ramazan ayında orucunuzu tutunuz! Beytullâh-ı Hacc ediniz! Zekâtınızı gönlünüzden koparak gönül hoşluğu ile veriniz! Yüce Râb’bınızın cennetine girersiniz.

Ey İnsanlar!

Bu hangi gündür? (Diye sordu: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler.)

Bu ayınız hangi aydır? (Diye sordu: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler.)

Bu beldeniz hangi beldedir? (Diye sordu: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler.)

Gününüz haram ve dokunulmaz bir gündür! Ayınız haram ve dokunulmaz bir aydır! Beldeniz Haram ve dokunulmaz bir beldedir!

Ey İnsanlar!

İşte kanlarınız ve mallarınız da Yüce Râb’bınıza kavuşuncaya kadar, bu gününüzde, bu ayınızda, bu beldenizde olduğu gibi, bir birinize haram ve dokunulmazdır!

Haberiniz olsun ki: Ben önceden gidip havuz başında sizi bekleyeceğim. Başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim. Sakın çok günah işleyip yüzümü kara çıkarmayınız! Benden görmüş, benden işitmiş, benden sormuş olduğunuz şeylerde, bana isnat ederek yalan uyduran kimse, cehennemdeki yerine hazırlansın!

Haberiniz olsun ki: Ben bir takım erkek ve kadın insanları kurtaracağım. Kurtarmak isteyeceğim diğer bir takım İnsanlara gelince onları da kurtarmak için üzerlerine düşecek ısrar edeceğim. Ya Rabbi! Bunlarda benim sahabelerimdir diyeceğim. Yüce Allah ta: “Senden sonra onların neler yaptığını sen bilmiyorsun buyuracaktır” buyurdu.

Ey Allah’ım bunlara tebliğde bulunduğuma şahit ol!

Sizler muhakkak Râb’bınıza kavuşacaksınız. Amellerinizden işlediklerinizden sorguya çekileceksiniz! Tebliğ ettim mi? (Elini semaya kaldırdı) Ey Allah’ım bunlara tebliğde bulunduğuma şahit ol! Ey Allah’ım bunlara tebliğde bulunduğuma şahit ol!

Kimin yanında emanet varsa onu hemen sahibine teslim etsin.

İyi biliniz ki: Üç şey Mü’min ve Müslümanların kalplerine kin ve kıskançlık sokmaz.

Allah’a ihlâslı olarak amel etmek.

Emir sahiplerine nasîhatte bulunmak.

İman ve salih amelde olmak.

İyi biliniz ki cahiliyet devrine ait her şey, ayaklarımın altına konulmuş hükümsüz sayılmıştır. Bu cümleden olarak cahiliyet devrine ait bütün kan davaları kaldırılmış hükümsüz sayılmıştır. Kaldırdığım hükümsüz saydığım ilk kan davası da bize kan davalarından İbn-i Rebiâ bin Haris bin Abdulmuttâlib’in kan davasıdır.

Cahiliyet devrindeki olan bütün faizlerde kaldırılmış hükümsüz sayılmıştır. Kaldırdığım hükümsüz saydığım ilk saydığım ilk faiz Amcam Abbas bin Abdulmuttâlib’in faiz alacağıdır. Onun tümü kaldırılmış hükümsüz sayılmıştır. Fakat anaparalarınız size aittir. Sizin hakkınızdır. Ne bundan fazlasını isteyip borçlulara zulmediniz, ne de hakkınızdan aşağı alıp mazlum durumuna düşünüz! Allah faiz yoktur diye hükmetmiştir!

Şimdi ey İnsanlar!

Şeytan muhakkak ki: Şu toprağınızdan kendisine tapılmaktan temelli olarak ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışındaki ufak tefek işlerinizde ona itaat edecek olursanız bu onu hoşlandıracaktır. Dininiz üzerinde ondan sakınınız!

Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır ki, üçü birbiri ardınca gelir: Zilkade, Zilhicce, Muharrem. Diğeri ise Recep’tir.

Ey İnsanlar!

Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz! Çünkü siz onları ancak Allah’ın emaneti olarak aldınız ve kendi ileri ile evlenmeyi de, Allah’ın kelimesi emir ve müsaadesi ile helal edindiniz.

Ey İnsanlar!

Şüphe yok ki: Sizin Kadınlarınız üzerinde hakkınız vardır. Onların da sizin üzerinde hakkınız vardır.

Sizin onlar üzerindeki hakkınız: Döşeğinize hiç kimseye sizden başkasına ayak bastırmamaları, arayı açacak fuhuş irtikâp etmemeleri, istemediğiniz kimseyi izniniz olmadıkça evlerinize sokmamalarıdır. Eğer onlar bunu aksini yaparlarsa Allah size onlara yatakta yalnız bırakmanıza izin vermiştir. Kendilerini incitmeyecek derecede dövebilirsiniz. Eğer uysallık ederlerse onların üzerinizdeki hakkı: İyilikle memleket adet ve geleneğine göre kendilerinin bütün yiyecek ve giyeceklerini sağlamaktır. Kadınlar hakkında hayırlı olmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar yanınızda zayıftırlar. Emanettirler.

Ey İnsanlar!

Size tebliğ etmiş olduğum sözlerimi aklınızda iyice tutunuz! Ben size öyle bir şey bıraktım ki: Ona sımsıkı sarılırsanız hiçbir zaman sapmazsınız. O,

1- Allah’ın kitabıdır.

2- Allah’ın Peygamberinin sünnetidir ve

3- Ev halkımdır(ehli beyt)

Ey İnsanlar sözümü iyi dinleyiniz ve aklınızda tutunuz. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslüman’lar kardeştirler. Kişiye kardeşinin malı, kendisi onu gönlünden koparak vermiş olmadıkça helal olmaz. Kendinize zulüm ve yazık etmeyiniz!

Allah aşkına tebliğ ettim mi? (Diye sordu. Müslümanlar: “Allah için evet dediler!”)

Ey Allah’ım şahit ol!

Sakın, benden sonra kâfircesine cahiliye haline dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız!

Ey İnsanlar!

Râbbiniz bir babanız birdir. Hepiniz, Âdem’in soyundansınız. Âdem’de topraktandır. Allah en şereflisiniz, en muttaki olanınız, Allah’ın emirlerini en çok yerine getiren, yasaklarından da, en çok sakınanınızdır. Arab’ın Arap olmayana üstünlüğü ancak takva iledir.

Tebliğ ettim mi? (“Evet” dediler.)

Sizden burada bulunanlar, bunları, bulunmayanlara da, tebliğ edip ulaştırsın.

Ey İnsanlar! Şüphe yok ki: Her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zâni için mahrumluk vardır. Kendisini, babasından başkasına nispet eden kişi Allah’ın, Meleklerin ve bütün İnsanların lanetine uğrasın! Allah öylelerinin, ne tevbe ve nafilesini ne de fidye ve farizasını kabul eder.

Ey İnsanlar! Size azası eksik bir köle de, amir tayin edilecek olsa, sizi, Allah’ın Kitâbı ile idare ettiği zaman onu, dinleyiniz ve kendisine itaat ediniz.

Size ben sorulacağım. Peygamberlik vazifemi ifa ettim mi? diye sordu.

(Ashap: “Peygamberlik vazifemi ifa ettin bize tebliğ ettin” dediler.)

(Bunun üzerine şehâdet parmağını havaya kaldırdı.)

Allah’ın şahit ol!

Allah’ın şahit ol!

Allah’ın şahit ol!”

Kaynak:  Mehmet Asım Köksal, İslam Tarihi, Cilt 17, Sahife 252-261

 

PEYGAMBERİMİZİN  VEDA HUTBESİ  (video)

 

 

Kategoriler
DİN

Müslüman Olan Gencin İbretlik Hikayesi, İlahi İşaret Arayanlara

Hayatında Allah a inanmak için bir işaret arayan gir gencin hikayesi. Mutlaka sizede birşeyler katacaktır. Avustralyalı gencin ibretlik müslüman oluş hikayesi yaklaşık 15dk sürüyor. Sadece 15 dk nızı ayırarak bu videoyla kendinize bazı şeyler katabilirsiniz. İşte o video:

Kategoriler
DİN

Regaib Kandili Nedir? Anlamı, Tarihçesi ve Nasıl Değerlendirilmelidir?

Güzel dinimiz için her gün, her an önemlidir ama bir yılın içinde öyle mübarek günler ve geceler vardır ki bunların değerini bilmek her inananın görevi olmalıdır. Özellikle üç mübarek ay olan Recep, Şaban ve Ramazan-ı Şerif ve bu aylar içerisinde bulunan Regaib, Mirac, Berat ve Kadir geceleri ilâhî feyiz ve bereketle bezenmiştir. Bu feyizli gecelerden ilki Regaib Kandilidir. Bu yazımızda bu muhteşem günün anlamını, feyzini, gündüzünde ve gecesinde yapılması gerekenlerine değineceğiz.

 

Regaib ‘in anlamıyla başlayalım isterseniz yazımıza: Regaib Nedir?

Regâib, arapça bir kelimedir ve “reğa-be” kökünden gelmektedir. “Reğa-be”, kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. “Reğîb” kelimesi ise, “reğabe”‘den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, “reğîbe”dir. “Reğîbe”nin çoğregaib_kandili_uzmanportal_comulu da “reğâib” dir. Kelime olarak “Regâib”in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.

Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek… Sabbe, Arapçada dökmek demek… Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten… Receb-ül esabb; Allah’ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.

Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa’ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.

Onun için, “Receb ayı tevbe ayıdır.” demişler. Yâni kul ne yapacak?.. “Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet…” diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk’ın yoluna girecek.

Şa’ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.

Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:

Regâib kelimesi Kur’an’da geçmemektedir. Ancak “reğabe”den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur’ân’da sekiz yerde geçmekte ve “reğabe”nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .

Ayrıca, “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: “

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:

• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]

• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]

• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala]

• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]

• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)

• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)

• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır.” (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)

• “Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)

• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )’dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: “Allahım! Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)

• Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye]

• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]

• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed]

• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)

• Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır:

“Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki:

“Adım Menazil… Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar” dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.”

Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor.

Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

1. Kur’an-ı Kerim okumak en şerefli görev olacaktır elbet,

2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,

3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,

4. Allah rızası için namaz kılarak,

5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,

6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah’tan af dileyerek,

7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,

8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,

9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,

10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,

11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz.

Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır?

Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek’attir. Bu namazın kılınışı şöyledir:

Her rek’atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek’atta bir selam verilerek 12 rek’at tamamlanır. On ikinci rek’at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere “ Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi” denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” denir.

Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere “Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta’lemü” dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555)

Regâib namazını cemaatle kılmak bid’attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.

Bu Gece Regaip Kandili Vesilesi İle Yapılabilecek 19 Güzel İş. Kandillerde, Kandil Gecelerinde Neler Yapmalıyız?

Kategoriler
DİN

Gavs S. AbdulHakim’den Bir Sohbet

Yeryüzünün mumlarıdır onlar, 1400 sene önce doğan güneşin ışıltılarıdır onlar, karanlığın içinde insanlara yol gösteren dolunaydır onlar, onlar bütün bilgilerin saklı olduğu kitaplardır elbet… Mevlamızın biz insanlar için rehber kıldığı o mumlardan, ışıltılardan, dolunaylardan, sonsuz bilgi ve huzur kaynağı kitaplardan biride Gavs S. AbdulHakim (KS)’dir elbet. Buyrun bizden size o yüce insanın dilinden dökülmüş tadına doyulamayacak bir sohbet! (Rabbim O’ndan ve hepimizden razı olsun!):

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İnsan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Eshabı Kehf in köpeği. Köpek olması münasebetiyle haram, necisülayndır. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak lâzım gelir. Çünkü haramdır (1). Fakat iyilerle kaldığı için, Allah u Teâla onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necisülayn olduğu halde cennetlik oldu ve cennette de iyilerle beraber bulunacak.

Halbuki Nuh Peygamberin oğlu, Ulül azm bir peygamber oğlu olduğu halde kâfirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Rabbül Alemîn de onu kâfirler zümresinden yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kâfirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine, imansız olarak gitti ve Cehennemlik oldu. Öte taraftan haram olan bir köpek ise Cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.

Bu mevzuda Peygamber (S.A.V) şöyle buyuruyor İnsan her kimi seviyorsa (Kıyamette de) onunla beraber (haşr olacak kiminle arkadaşsa Haşirde de onunla arkadaş olacaktır.)

Öyleyse kimlerle arkadaş olmamız lâzım geldiğini, kimleri sevmemiz icap ettiğini bilmemiz lâzım dolayısıyla Hazreti sevmemiz, şeyhlerimizi sevmemiz, Sâdâtı sevmemiz lâzımdır ki, Kıyamet gününde de onlarla beraber olup sevdiğimizden menfaat görmüş olalım.

Düşmanlarına bile iyilik yapan, onlara ihsanlarda bulunan Rabbül Alemîn çok büyüktür. Kâfirler ki Allah ın münkirleridir, Allah ı inkar ederler, dolayısıyla Allah ın düşmanlarıdırlar, onlara bile iyilik eden, mal veren, evlât veren, dünya keyfi ve zevki veren Rabbü l Alemîn nasıl olur da doslarına, yüzünü Allah a çevirip onu seven kimselere iyilikde bulunmaz, onlara nimetler verip ihsan etmez?

İnsan kendisine fenalık eden, düşmanlık yapan kimselere, elinden geldiği kadar kötülük yapmak ister. Halbuki çok büyük olan Allah u Teâlâ kendisini inkâr eden düşmanlarına bile ihsanlarda bulunurken, tabii ki dostlarına da ihsanlarda bulunacak, yüzünü ona çevirip onu sevenlere de ikramlarda bulunacaktır.

Her kim ki, Allah a doğru bir adım atarsa, Allah da ona on adım yaklaşır. Her kim ki, yüzünü Allah a döndürürse Allah da ona yüzünü döndürür. Fakat her kim Allah a sırt çevirirse, şüphesiz Allah da ona sırt çevirir. Demek ki her şey insanın elindedir. Çünkü Allahu Teâlâ insana cüz i ihtiyar vermiş ve doğru yolu da göstermiştir. Doğru yolu tutup o yoldan giden herkes Allah a kavuşur. Fakat eğri yoldan giden kimse ise kendini helâk etmiş olur. Böylece en büyük düşmanlığı kendi kendine yapmış olur. Haşa Allah kimseye kötülük yapmaz. Haşa Allah kimseye zulmetmez. İnsan kendi nefsine zulüm yapmakta, kendi nefsine kötülük etmektedir.

Dünya ve âhirette olan her şeyin, hâtırı için yaratıldığı Peygamber (A.S.V) her an için tâât ve ibadette bulunurdu. Peygamber (A.S.V) o kadar büyük halk edilmiştir ki, O nun şefaati olmasa Kıyamet günü hiçbir Peygamber bile Cennete giremez. Hal böyle iken Or17;nun şefaati olmadan başkaları nasıl Cennete girebilir? Bütün Cennete girecekler ancak ve ancak O nun şefaati neticesi Cennete girebileceklerdir. İşte bu kadar mükerrem yaratılmış olan Peygamber (A.S.V) devamlı olarak Allahr17;a tâât ve ibadette bulunurdu. O kadar ibadet ederdi ki, ibadetinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü l Âlemîn (Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et.)  diye buyurmuştu. Bu hitap Peygamber ve şahsında bütün ümmete gelmektedir. Demek ki biz ümmet-i Peygamber (A.S.V) de Allah ın emrettiği ve Peygamberin (A.S.V) tebliğ ettiği şekilde hareket etmemiz lâzımdır.

Öyleyse insan bu çok aziz ve kıymetli ömrünü Allah yolunda, Allah rızası uğrunda harcamazsa, salih amellerle tüketmezse çok yazık etmiş olur. Çünkü insanın bu kadar kıymet verdiği aziz ömrü, mutlaka ihtiyarlık gelip, hastalık gelip tükenecek, neticede de toprağın altına girecektir. Sonu böyle olunca, artık insan ömrünün ne kıymeti kalır? İnsan, ancak yüzünü Allah a çevirip, Or17;nun dostluğunu kazanmak suretiyle ömrünü değerlendirebilir. Allah ın fazlında nihayetsiz istifade eder; dünyada da rahat eder kabirde de rahat eder, haşirde de rahat eder ve nihayet Cennette ebedi rahata kavuşur.

Allah’ın emrine uymayan ise ebedi olarak zahmet çeker. İnsanın aklı vardır, deli değildir. Dünya işlerinde kimse insanı kolay kolay kandıramaz. Kimse kolay kolay hile yapamaz insana. Halbuki âhiret işinde aldanıyor. Şeytan hileler yaparak çok çabuk insanı kandırabiliyor. İnsanın Allah yolunda da akıllı olması icap eder. Nasıl dünya muamelesinde insan aldatılamıyorsa âhiret işinde de aldatılmamalıdır. Yüzünü Allah a döndürmeyen kimse aslında delidir. Halbuki insan kendini çok akıllı zannetmektedir.

Bir zamanlar bir padişah vardı. Çok muazzam, mükellef bir köşk yaptırmıştı. İçinde her türlü dünya süsleriyle, ziynetleriyle donatmıştı. Bir gün o taraflara Allah dostlarından birinin yolu düştü. Padişah ihtimamla yaptırdığı sarayını o Allah dostlarından birinin yolu düştü. Padişah ihtimamla yaptırdığı sarayını o Allah dostuna da göstermiş, o Allah dostunu da sarayında gezdirmiş ve sormuştu Nasıl, sarayım güzel olmuş mu? Beğendin mi sarayımı? Allah dostu ona şu cevabı vermişti Padişahım, sarayında iki büyük ayıp var. Ben iki büyük ayıp gördüm sarayında. Padişah bu cevaba sinirlenmiş, kızmış Nasıl olur da sarayımda iki büyük ayıp görebiliyorsun? Ben hiçbir noksan bırakmadım. Onu dünyanın altın ve gümüşlerini harcayarak süsledim. Senelerce emek verip bütün gücümü bu sarayın yapımında kullandım. Sen ise iki büyük ayıp gördüğünü söylüyorsun. Allah dostu olan zat cevaben, Darılmayın padişahım. Sizim sarayınızda gerçekten iki büyük ayıp vardır. Birincisi, yapılan saray birgün yıkılacak bunca emek boşa gidecek. İkincisi ise bu sarayı binbir ihtimamla yapan zat da nihayet ölecek sarayı bırakıp gidecek deyince, padişah o zaman hakikatı görebilmiş, başlamış ağlamaya. Çok doğru diyorsun. demiş. Gözümüz kör olmuştu, böyle bir gerçeği göremedik. O köşk, o saray yıkılacak. Sonunda toprağa karışacak. Ne kıymeti olabilir? Ve o saray ki yaptıran sahibi ölecek. Artık o neye yarar? Hakikat böyledir. Biz bu iki büyük ayıbını maalesef görememişiz.

Şeyh Fethullah Verkanisi (K.S.) iki kardeştiler. Bir kendisi, diğeri kardeşi Şehmuz. Şeyh Fethullah kendisine yol olarak ilim tahsilini seçti. Medreseye gitti. Daha sonra Seyda i Tâği Hazretlerine gidip ona intisab etti. Seydaya hizmette bulunarak sâdâtı Nakşibendî nin arasına karıştı. Sâdât ı Nakşibendî olduğu içindir ki, kıyamete kadar, bu tarikatı Nakşibendî durduğu müddetçe, onun amel defteri kapanmayacak; kıyamete kadar ismi anılacak, kazancı yazılmaya devam edecek.

Kardeşi Şehmuz ise aksine dünyaya yöneldi. O da dünya cihetinden ilerledi. O kadar zengin oldu ki, her vilâyette bir mağazasını bulmak mümkündü. Bankalarda o zamanın parasıyla, banknot hariç kırkbin altını vardı. Bu kadar zengindi. Fakat sonunda, bu kadar zenginliğine rağmen, kıtlık yıllarında açlıktan öldü. Hatta kefen alacak para bulamadıklarından yorganının yüzünü söküp ona kefen yaptılar. Bugün için ismi kayboldu. Hiç kimse Şehmuz diye birinin yaşayıp yaşamadığını bilmemektedir. İşte dünyanın sonu. Dünyaya bel bağlamanın neticesi. Bunca zenginliği kendisine fayda vermediği gibi, öldüğü zaman kefen bile bulamadı.

Kardeşi Şeyh Fethullah ise yüzünü Allah a çevirdiği için Alah ona kerem etti, lütfetti ve onu Sâdât ı Nakşibendîr17;nin arasına aldı. Kıyamete kadar ismi anılacak. Her gün ona belki onbin, belki de yirmibin Fatiha okunmaktadır. Nakşibendî yolu olduğu müddetçe, tâ kıyamete kadar böylece devam edecektir.

İşte böyle, Allah yolunda gidenlerin zahmetleri kaybolmaz. Dünyada da, âhirette de zahmetleri boşa gitmez.menfaatleri, ticaretleri ebedü l ebed devam eder.

Keşif ehli bir kimse bir gün Gavsı Hizani ye (K.S.A) gelip, Kurban, kabristanımızda hristiyanlar vardır. demiş. Gavs, Nasıl, hristiyan var? deyince, Kurban kabristanda yüzleri değil de sırtları Kıbleye çevrilmiş olan mevtalar gördüm karşılığını almış. Gavs (K.S.A) tebessüm ederek, Hayır, onlar kâfir değil, müslümandırlar. Onların dünyaya karşı aşırı muhabbetleri olduğu için, melekler onların yüzünü Kıble den çevirip sırtlarını Kıbleye getirdiler. Dünyaya olan muhabbetleri yüzünden öyle oldular buyurmuştur.

İnsanın sevgisinin tamamı Allah olmalı, Allah tan gayri hiçbir şeye muhabbet beslememelidir. Çünkü Allah u Teâlâ yalnız kendisinin sevilmesini, yalnız Zâtına muhabbet edilmesi arzu eder. Başka şeyin sevilmesine, başka şeye muhabbet beslenilmesine asla razı değildir.

Ancak Allah muhabbeti, Allah dostluğu, Allah sevgisi kazanıldıktan sonra insan her şeyden yana rahata kavuşur. Dünya da rahat olur; kabir de rahat olur; her şey, her şey rahat olur. Ebedi olarak rahata kavuşulur.

Kazançların en kârlısı Allah dostluğudur. Yüzünü Allah a çevirip Allah dostluğu kazanan kimseye eziyet olmaz.

Kategoriler
DİN

Peygamberimiz İle Hıristiyanların Diyaloğu

Hazreti Peygamberden günümüze ders olacak sözler. Necran Hıristiyanlarının liderleri ile düşünce adamları, Hz. Peygamber’in (s.a.a) kendilerini İslâm’a çağırmayı içeren mektup konusunu incelemek üzere bir araya geldiler.
Necran Hıristiyanlarının liderleri ile düşünce adamları, Hz. Peygamber’in (s.a.a) kendilerini İslâm’a çağırmayı içeren mektup konusunu incelemek üzere bir araya geldiler. Yaptıkları bu toplantıda kesin bir görüşe varamadılar. Çünkü ellerinde İsa Peygamber’den sonra bir peygamberin geleceğini haber veren kutsal metinler vardı ve Hz. Muhammed’in sergilediği görüntü onun peygamber olduğuna işaret ediyordu. Bundan dolayı Necranlı Hıristiyan liderler ile düşünürler Hz. Peygamber’le (s.a.a) bizzat görüşerek onunla diyalog kur-mak için bir heyet göndermeye karar verdiler.

Hz. Peygamber (s.a.a) bu büyük heyeti karşıladı. Fakat yüzünde, putperestlik karakterini yansıtan görüntülerinden hoşlanmadığını belirten bir ifade açıkça belirdi. Çünkü halis ipekten ve ipekli kumaşlardan dikilmiş cüppeler giymişlerdi, altın takıları vardı ve boyunlarında haçlar taşıyorlardı. Aynı kişiler ertesi gün dış görünüşlerini değiştirerek ikinci defa geldiklerinde, Hz. Peygamber kendilerini hoş karşıladı, kendilerine saygılı davrandı ve dinî törenlerini uygulamaları için onlara alan açtı.

Arkasından onlara İslâm’ı takdim etti ve kendilerine Kur-ân’dan bazı ayetler okudu. Ancak onlar İslâm’ı kabul etmeye yanaşmadılar ve aralarındaki tartışma uzun sürdü. Sonunda Hz. Peygamber’le (s.a.a) mübahele yapmayı kabul ettiler. Bu, yüce Allah’ın emrinin gereği idi. Mübahele günü olarak da sözbirliği ile ertesi günü kararlaştırdılar.

Resulullah (s.a.a) yüce Allah’ın aşağıdaki ayetinde ifadesini bulan ilâhî emir uyarınca Necran Hıristiyanlarının karşısına mübahele amacı ile çıktı. Onlarla karşılaşmaya çıkarken Hz. Hüseyin’i kucağına aldı, Hz. Hasan’ın elinden tuttu; kızı Fatıma ile amcasının oğlu Ali b. Ebu Talip de arkasında yer almışlardı. Allah’ın emrini içeren ayette şöyle buyuruluyor:

Artık sana gelen bilgiden sonra kim onun hakkında seninle tartışacak olursa, de ki: Gelin, biz kendi oğullarımızı, siz kendi oğullarınızı, biz kendi kadınlarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz kendimizi ve siz kendinizi çağıralım. Sonra da dua edelim de Allah’ın lânetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım. [1]

Hz. Peygamber bu saydığımız yakınları dışında başka hiç kimseyi yanına almadı. Amacı, peygamberliğinin ve ilâhî elçiliğinin doğruluğunu herkese ispat etmekti. Bu durum karşısında Necran’ın başpapazı şunları söyledi:

Ey Hıristiyanlar, ben karşımda öyle yüzler görüyorum ki, eğer Allah’tan bir dağı yerinden oynatmayı isteseler, Allah o dağı yerinden oynatır. Sakın onlarla mübaheleye, karşılıklı lânetleşmeye kalkışmayın ki, yok olursunuz ve yeryüzünde bir tek Hıristiyan kalmaz.

Necranlılar Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’i (tümüne Allah’ın selâmı olsun) ile karşılıklı lânetleşmeden vazgeçince, Allah’ın Resulü onlara şöyle dedi:

Mademki lânetleşmekten kaçındınız, öyleyse Müs-lüman olmak suretiyle onların sahip oldukları hak ve sorumluluklara siz de sahip olun.

Bunu da reddettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a.a) onlara: “O hâlde ben sizi savaş meydanına davet ediyorum.” karşılığını verdi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu meydan okuması üzerine şöyle dediler:

Bizim Araplarla savaşacak gücümüz yok. Biz seninle, bize saldırmaman ve bizi dinimizden döndürmeye çalışmaman şartı ile barış anlaşması yapmak istiyoruz. Teklif ettiğimiz bu anlaşmanın şartı olarak sana bin tanesi safer ve bin tanesi recep ayında olmak üzere yılda iki bin top kumaş elbise ile otuz tane demirden yapılmış normal zırh vermeyi taahhüt ediyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.a), Necranlı Hıristiyanlar ile bu şartla anlaşma yaptıktan sonra şunları söyledi:

Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yok olmak, Necran halkının üzerine inmek üzereydi. Eğer lânetleşselerdi, çarpılarak maymunlara ve domuzlara dönüşeceklerdi. Vadileri tutuşup üzerlerine ateş yağdıracaktı. Necran bölgesinin halkı, ağaç tepelerindeki kuşlara varıncaya kadar, yok olacaktı. Hıristiyanların üzerinden bir yıl geçmeden hepsi helâk olacaklardı.
Böylece Necran Hıristiyanlarının temsilcileri Müslümanlığı kabul etmeden beldelerine döndüler.[2]

Rivayet edildiğine göre Necran Hıristiyanlarının Seyyid ve Akıb isimli liderleri çok kısa bir süre sonra Müslümanlığı kabul ettiklerini açıklamak üzere Hz. Peygamber’in (s.a.a) yanına geri döndüler.[3]

[1]- Âl-i İmrân, 61

[2]- Tefsir-i Kebir, Fahr-i Razî, c.8, s.85

[3]- et-Tabakat, c.1, s.357