Kategoriler
DİN

Dinimizde Merhametin Önemi

“Merhamet” Konusunda Doç. Dr. Kemal Sayar İle Söyleşi

Söyleşi Yapan: Ayfer Balaban

Hocam neden merhamet en kolay feda edilebilir duygulardan oldu günümüzde?

merhametŞehirleşmeyle, modernleşmeyle çok büyük değişiklikler olduğunu görmekle beraber, Türkiye’deki insan dokusunun ana hatları itibariyle merhametli ve iyi insanlardan oluştuğunu düşünüyorum. Bu da bizi bunca badireye, bunca sıkıntıya rağmen ayakta tutan şeydir. Hâlâ bizim sokaklarımızda evsizlerle karşılaşmıyoruz. Kuzey Amerika’ya gittiğiniz zaman binlerce, on binlerce evsizin sokaklarda yaşadığını görürsünüz. Bizde insanlar bir tas çorbasını bir başkasıyla paylaşabilirler, merhamet ederler, düşeni kaldırırlar, elinden tutarlar. Merhamet, düşeni kaldırmak, yola beraber devam etmek demektir. İnsanlığın başına ne geliyorsa merhametsizlikten geliyor. Bu ülkeler arası düzeyde de böyle. Milletler birbirlerine insafsızca saldırıyorlar. Küçücük çocuklar savaşlarda ölüyorlar. Ülkemizde yakın zamanlarda merhametin kaynağı olan annelere karşı vahşice kendi evlatlarının iliştiği cinayetlere tanık olduk. Günlük hayatta hep rekabeti, kıyıcılığı, birisinin diğerine karşı zalimliğini görüyoruz, ötekini ekarte etmek, yarışın dışında bırakmak tarzında bir eylemle karşılaşıyoruz. Daha maddiyat yönelimli bir toplumda yaşıyoruz. Her şeyin ölçüsünü maddî başarı, maddî güç belirlemeye başladı. Bu durumda da insanların birbirlerine kıyıcı ve zalimce davranması daha yaygın olarak görülüyor. O yüzden günümüzde merhameti biraz daha hatırlamamız, hayatlarımıza yaymamız gerekiyor.

Enformasyonun içindeki hakikat kaybolmakta. İnsanlığın ortak iyiliği için akla hudutlarını gösteren bir şey olmalı. Meselâ kalp… Kalp dediğimizde akla dizginlerini vuran bir güçten bahsediyoruz. Akıl tek başına pragmatisttir, çıkarlarının peşinden koşar. Kalp veya vicdan veya ruh onu kendi çıkarlarını dizginlemesi noktasında uyarır. Kalpsiz bir akıl atom bombaları üretir, sadece kendi kârını maksimize ederek yoksulların sıkıntılarını görmezden gelmeye yarar. Sadece akıl bilimsel bilgiyi her şeyin önüne yerleştirerek insanın hakikat arayışını tamamen değersizleştirir. Medeniyetimize baktığımda aklın üzerinde metafizik bilgi vardır. O metafizik bilgi sayesinde aklın sundukları süzgeçten geçirilerek anlamlaştırılır. Eğer Allah ile kurulan ilişki aklın aldıklarını, aklın süzdüklerini denetlemiyorsa o zaman bir problem var demektir. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aklı putlaştırmak insanı çok büyük felâketlere götürür. 20. yüzyıl aklın putlaştırıldığı bir yüzyıldır. Biraz sübjektif ve şairane bir şey olarak görebilirsiniz, ben; “meleklerin (melek huyluların) olmadığı bir dünya boş ve ıssız bir dünyadır” diye düşünüyorum. O yüzden kalbe çok ihtiyacımız var. Aklın kalp ile dizginlenmesi, kalbin akıl ile donanması, zenginleşmesi lazım. Zaten kalpten uzaklaşmak, aklı çok fazla sınırsız ve özgür bırakmakla günümüzün dertlerine zemin hazırlıyoruz. Söylemek istediğim ne akla ne de kalbe reddiye. İnsana lazım olan; kalbi olan bir akıl, aklı olan bir kalp. Bunun için akıl ve kalbin beraberliği önemli. Kalbin uçup gitmemesi lâzım. Hz. Mevlâna kalbi ‘ney’e, aklı da ‘def’e benzetiyor. Neyde uçuyor insan ruhu, defi vurduğu zaman düşüyor. Çok önemli bulurum bunu.

Bakara suresi 74. ayette Rabbimiz “Kalpleriniz yine katılaştı. Taş gibi hatta daha katı oldu…” buyuruyor. Kalp neden katılaşır? Kalpler katılaştığı için mi merhametsizlik artmaktadır?

İnsanın bir meleksi tarafı bir de şeytaniliğe açılan penceresi vardır. İnsanın ya meleksi tarafı güzel sözlerle, güzel eylemlerle açığa çıkarılır ve meleksi bir varlık haline getirilir ya da olumsuz söz ve eylemlerle süflî tarafı uyarılır ve suflî bir varlık haline getirilir. O halde biz ne yapmalıyız? Eğer insanın içindeki meleksi taraflarını açığa çıkaracaksak “emri bi’l maruf ve nehyi ani”l münker”i gerçekleştirmek yani onu kötülüklerden sakındırıp ve hep iyiliğe yaklaştırmak zorundayız. Ne var ki günümüz toplumunda çok enteresan bir şekilde insanın süflî tarafları uyarılıyor. Reklâm olgusu burada çok etkilidir. En kötü, en karanlık şeyler haber yapılıyor. Toplumda kazanan hepsini alır mantığı işliyor. “Harcayabildiğin kadar varsın”, “tükettiğin kadarsın” deyip insanları maddî olan çerçevesinde tanımlayan bir anlam(sızlık) oluşuyor. Burada insanı şu mesaj bekliyor: Dünya asla tekin ve emin bir yer değil, her an ayağın kayabilir, düşebilirsin. Eğer mazlum olmak istemiyorsan zalim ol. Ezilmek istemiyorsan ez.

Sosyal Darwinizm yani.

Elbette. Güçlü olan ayakta kalır felsefesinin sosyal sahaya uygulanmasının en vahşicelerine şahit olmuyor mu insanlık? Bir insan eğer ayakta kalmayı başaramıyorsa, zengin olamıyorsa bu onun kabahati, onun suçudur, o yok olup gitmeye müstahaktır şeklinde bir anlayış yayılmıyor mu?

Kutsalla bağlarımızı gözden geçirmemiz lâzım.

Kutsal, insana vicdan duygusunu veren yegane şeydir. Kutsal olmazsa bizim bir ruhumuz olmaz. Marx meşhur bir aforizmasında şöyle diyor: “Kutsal olan her şey buharlaşıyor. Kutsal olan her şey propanlaşıyor.” Ancak müteal olana, aşkın olana inanmak suretiyle kendimizi ifade etmiş, insan olarak tamamlanmış oluruz. İnsan ebediyet olmadan eksik bir varlıktır, ancak ebediyet insanı tamamlar. Niye yaşıyoruz ki bu dünyada? 20-30 sene sonra yok olacaksa bu dünyada olmayı niye seçsin insan? İlâhî olanla irtibat kurmak suretiyle bu dünyada niçin var olduğunun, nasıl yaşaması gerektiğinin bilgisine erer insan. Sadece kendi menfaati, çıkarı ve süflî arzuları için yaşayan bir insanı hayvandan ayırt eden ne var ki?

Merhamet adaleti sağlar. İnsan olanların içinde merhamet, merhametlilerin toplumunda da adalet olur öyle değil mi?

İnsanı hayvandan ayırt eden en temel şeylerden biri de şüphesiz adalet duygusuna sahip olmasıdır. Adaletin ve ahlâkın olmadığı toplumda sadece teknik bakımdan ilerlemenin bana göre anlamı yoktur. Bunun için de insanın bir referans sisteminin olması lâzım. Kendi benliğinden daha yüce şeylere yönelebilmesi lâzım. Daha geniş bir bütünün bir parçasıyız diyebilmemiz lâzım. Bunu idrak etmek, sadece insanlara değil, kâinattaki diğer varlıklara da merhametle davranılmasını beraberinde getirecektir. Evet, insan olanların içinde merhamet, merhametlilerin toplumunda da adalet olur.

İnanç kaynaklarımızda evrensel merhametin güçlü referansları mevcut. Fatiha suresinde geçen “el-hamdu lillahi Rabbi’l alemîn. er-Rahmanirrahim” ve hilye metinlerinin vazgeçilmezi “ve ma erselnake illa rahmetel li’l alemîn” bunlardan sadece birkaçı. Daha yaşanabilir bir dünya için referans kaynaklarımızla doğru ve devamlı teması sağlamak, kendi kültürümüzle, kendi değerlerimizle organik bir bağ kurmak gerekmiyor mu?

Hani derler ya “ol mahiler ki derya içindedirler deryayı bilmezler”, bizler deryayı gerektiği gibi bilmiyoruz. Bu kültürde bize ne söylendiğini, geçmişteki bilgelerin bu nesillere neler nasihat ettiklerini bilmek, anlamak zorundayız. Ama bizim eğitimle ilgili ciddî kabahatlerimiz var. Bu cinayetleri işleyen çocuklara sorun. Kaçı Mevlâna’mızdan, Hacı Bektaş’ımızdan haberdardır. Kaçı Yunus’umuzdan bir şiiri duyarak okumuştur. Kaçı Eşrefoğlu Rumî’nin adını bilmektedir. Temel derdimiz bu. Bir hazinenin üzerinde duruyoruz ama hazineyi kendi çocuklarımıza dahi tanıtamıyoruz. Bizim kültürümüzün insanı besleyen, insanı ruhî açıdan tekamül ettiren geliştiren taraflarını çok iyi idrak etmemiz ve yeni nesillere bunu aktarabilmemiz lâzım. Bugün Türkiye’de gençler muazzam bir kimlik duygusu muafiyeti içinde yaşıyorlar yani geçmişle ilgili pek bir şey bilmiyorlar.

Bu anlamda bir yersiz yurtsuzlukla karşı karşıyayız sanki.

Manevî olarak da kendini bir yerle irtibatlandırmayan gençliğin içinde bu anlamsızlık felâketi büyüyor. Anlamsızlık felâketi de bizde az önce sözünü ettiğimiz gibi maalesef çok üzücü birtakım cinayetlere, merhametsizliklere yol açabiliyor. Hep verdiğim bir misaldir. Bir arkadaşım anlatmıştı bana. Bir gün çocuğuna bir mezarlık resmi çizdiriyor. O da haçlarla dolu bir mezarlık çiziyor. Sen böyle bir mezarlık gördün mü, deyince; televizyondaki bütün mezarlıklar böyle babacığım, diyor. Düşündürücü ve acıtıcı değil mi?

Manevî destekleme açısından çok önemli olan merhamet eğitimine yönelik önerileriniz nelerdir?

Merhamet eğitimi; gençlere, çocuklara bu dünyanın kırılganlığını, geçiciliğini, hayatın uçup gidiciliğini öğretmek yönünde olmalı. Bunun için benim okullarda önerdiğim; gezi programlarına mutlaka hastanelerin, akıl hastanelerinin, darülâcezelerin, lösemili çocukların yattığı koğuşların, hapishanelerin eklenmesidir. Çocuklar hayatın âdeta kırılmaya uğradığı bu mekânlarda bulunmak suretiyle hayatın kendilerine çizgi filmlerinde sunulduğu kadar basit, rahat, kolaylıkla tamir edilebilir bir şey olmadığını fark edeceklerdir. O yüzden gerçek bir eğitimin buralarda da bulunmaktan geçtiğini düşünüyorum. Mezarlık ziyaretlerini de çok önemli buluyorum. Yitirdiğimiz şey, hayatın sahiciliği ve samimiyet duygusu. Ölümle beraber yaşayan insanlar çok değil. Bizim anne-babalarımızın kuşağına gittiğimiz zaman ölümle çok büyük mesele olmadığını görürsünüz. İnsan modernleştikçe ölüm ona daha fazla istikrah duygusu vermeye başlıyor. İnsan modernleştikçe her şeyi kontrol edebileceği yanılsamasına daha fazla kapılabiliyor. Bu yüzden kontrol edemediği bir gerçek olarak ölüm onda daha fazla ürperti ve sıkıntı yaratıyor. İnsanın ağız tadını bozan ölümü çokça hatırlaması lâzım. Ancak ölümle yüzleşmek suretiyle bazı hırslarımızı, arzularımızı daha iyi kontrol edebiliriz, daha merhametli olabiliriz.

Araştırmalar gösteriyor ki, bir şeyi çokça yaparsak, beynimizde o duyguya ayrılan yer artıyor. O yüzden iyiliğin, merhametin talim edilmesi mümkün. İnsan iyilik yapa yapa bir süre sonra güzel görmeye, güzel düşünmeye, güzel yapmaya başlayacak ve hayatın bütününe de onu yayacaktır. Genetik kodlarımızda var olan merhamet öğrenilebilir. Biz Rahman ve Rahim bir Allah’ın kullarıyız. O’nun bu sıfatları ile sıfatlanmakla ancak onun halifesi olmak mümkündür.

“Merhametten maraz doğar” denir. Merhametten maraz nasıl doğar?

Bu tür sözler hayatın değişik cephelerini tarif eden sözlerdir. Zaman zaman merhametten maraz çıktığı da doğrudur, olur böyle şeyler. İnsanlar iyilik yaparlar, karşılığında kötülük görebilirler. Ama bu söz bize derin bir hakikati ifşa etmiyor yani çok yüzeysel bir felsefe. Bu söz merhametin her zaman iyilikle mukabele bulmayacağı yönündeki bir öngörüyü dile getiriyor. Fakat bizim dile getirdiğimiz felsefede merhamet, karşılığında iyilik görmek için yapılan bir şey değildir. Zaten merhamet eden, merhamet etmekle en büyük iyiliği görmüş, iyiliğe muhatap olmuş olur. Karşınızdaki insan kendisine merhamet etmeye izin vermek suretiyle size zaten iyilik yapmıştır. İçinizdeki iyilik duygularının akmasına, kendinizi iyi bir insan olarak hatırlamanıza hizmet etmiştir.

Bu ve benzeri sözler yoldaki trafik işaretleri gibi. Bir dikkat çekme, bir hatırlatma, bir uyarı.

Söylediğiniz şey çok önemli. Trafik işaretleri bunlar. Bütün bunlar bize, neticede iyilik yapma, merhamet etme, vazgeç demiyorlar. Kendini de koru diyorlar.

Merhamet gözyaşı dökmek mi, bundan daha öte bir şey mi?

Merhamet, aynı zamanda aksiyondur, eylemdir. Ağlamak üzerimizdeki yükümlülükleri kaldırmaz. Ağlamak yetmez. Ağlamak son şeydir. Ağlamak, karşınızdaki insanın durumunu değiştirmez ki. Ben bu noktada; “Bir kötülük gören eliyle, diliyle bunu düzeltsin. Buna gücü yetmiyorsa…” diye devam eden hadis-i şerifin bize çok güzel, çok olumlu bir çerçeve sunduğunu düşünüyorum. Önce aksiyon insanı olmak lâzım. Yürünmesi gereken yolları yürümeden, imkânları kullanmadan ağlamak çoğu zaman sadece vicdanı temize çıkarmak olur. Merhamet soyut bir şey değildir. Merhamet, dünyayı değiştirme-dönüştürme yönünde bir projedir. Bunun bir şiarı olacaksa, bu şiarın da “incinmemek ve incitmemek” üzerine kurulu olduğunu söyleyebilirim.

Mevlâna der ki, “nasıl ki susamış dudaklar su ararsa, su da susuzluğunu giderecek bir çift dudak arar.” Merhamet aynı su gibi bizim susamışlığımızı giderir. Bizi daha iyi, daha kâmil insanlar kılar. İnsanlığın macerası da daha kâmil olma gayretinden ibarettir. Ölümse sadece bir durak. Bu kişisel yolculuğumuzu fark ettiğimiz zaman asıl meselemizin merhametli iyi insan olmak olduğunu da fark edeceğiz.

Maalesef günümüzde insanlar ayrımcılıkların gölgesinde yaşıyorlar. Diğeri de merhamet edilesi değil midir?

Ünlü düşünür Kirkegard’ın bir sözü vardır: “Bir insana yardım etmek ona tahakküm etmek anlamına gelmez.” Benden olanı desteklersem gün gelir o da beni destekler gibi bir yaklaşımla davranmak merhamet değil, en kaba manasıyla çıkarcılık, zümreciliktir. Orada ulvî bir duruştan, insanın meleksi tavrından bahsedemeyiz. Aksine, insanın kendinden saymadığına merhamet etmesinin asıl ulvîlik, asıl diğerkâmlık olduğunu düşünüyorum. En yakınımızda olanı ihmal etmek, görmezden gelmek elbette mümkün değil ama benim düşüncemden saymadığım insana yardım elini uzatabilmem, merhamet edebilmem insanlığın şahikalarından bir tanesidir. Ve ötekini görmezden gelemeyiz. İnsanız ve bu dünya üzerinde hepimiz yolcuyuz. Bu mecrada akarken her varlığa elimizi uzatabilmek kemalat gereğidir.

Merhamet insanları birleştiren şeyleri ortaya çıkarıp onları konuşturabilmektir. Demokratik bir toplum için merhamet olmazsa olmaz bir koşuldur. İnsanların birbirine saygı gösterdiği, dinlediği, anlamaya çalıştığı, birbirinin hikâyesine kulak kesildiği, eşit haklar tanıdığı bir toplum olmazsa, merhamet orada kökleşemez, orada derinleşemez. Benden farklı olanların da merhamete lâyık olduğunu teslim etmekle demokratik bir nizamın temelleri atılmış olur. Kosmosdaki yerimizi iyi tespit edersek her türlü aşırılıktan sakınırız. Ama bir bozulma, yozlaşma içindeyiz. Bunun en büyük emarelerinden biri de merhametsizliktir ki, o da büyük felaketlere yol açmaktadır.

Bireycilik merhametsizliği artırıyor mu?

Bireyselleşme iyi bir şeydir. Fakat bireycilik çok hastalıklı boyutlara varabiliyor. Benim menfaatim herkesin ve her şeyin önündedir diyen bireyci toplumların hastalıklı davranışlarının insanlığı kan ağlattığına maalesef şahit oluyoruz.

Bir ahlâkî proje olarak merhameti dünyaya yeniden armağan etmek mümkün mü?

Bu bir ruhtur, bir seferberliktir. Bu toprakların geçmişinde olduğu gibi dünyaya söyleyecek çok şeyi var. Dünyanın da bu topraklardan çıkacak sözlere ihtiyacı var. Dünyada daha sağlam, daha sahici değerlerin arayışı, bir maneviyat arayışı başladı. Kendi içimizde cedelleşmeyi bırakıp bu ülkenin kültürel mirasını ortak bir biçimde sahiplenmemiz ve insanlığa sunmamız gerekiyor. Kültürel bellek çok önemli, bize hayatiyet veriyor. Bu kültürel bellekten aldığımız güçle, hızla başka hayatları iyileştirebiliriz. Ne mutlu bize ki böyle bir tarihimiz, güçlü ve sağlam birikimlerimiz var. Bugün görmezden, bilinmezden gelinse de ecdadımız tarihte, topraklarından sürgün edilen, yakılan, yıkılan halklara ve bir felâkete duçar olmuşlara ayırt etmeksizin merhametle kapılarını sonuna kadar açmış ve onların hayatlarını kolaylaştırmış, güzelleştirmiştir.

İnsanların sadece kendi benlikleri için yaşamaları durumuna karşı bizler, büyük bir bütünün parçası olduğumuzu hissedemez, hissettiremezsek “hiç”iz demektir. Başkalarının acılarını duymama, görmeme hali tuhaf bir şey.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2008 Eylül sayısında yayınlanmıştır.