Tavuk Oyunu Nedir?

Savaş uçağı pilotlarının kullandığı bir terim olan tavuk oyunu; rakibini sahadan kaçırtma anlamında kullanılan bir terimdir. Genelikle jet pilotlarının aralarında it dalaşı gibi manevralı oyunlarla yaptıkları gerçek silahsız güç gösterisidir. Bugünlerde İsrailli pilotların bölgedeki Türk pilotlarla yaşadıkları sorunu anlatırken de bu “tavuk oyunu” terimini kullanmışlardı. Okumaya devam et “Tavuk Oyunu Nedir?”

İran, İsrail İlişkileri ve Türkiye

Amerika İranın düşmanı gibi görünüyor fakat hiç düşündünüz mü? son 10 yıldır ABD İran’ın düşmanlarını temizliyor ve onun önünü açıyor. İlk olarak Afganistanı ve Taliban rejimini temizleyen Amerika İran’ın doğu düşmanını ortadan kaldırdı. Sonra Irak’a girdi ve saddamı devirerek İran’ın batı düşmanını ortadan kaldırdı. Artık büyük düşmanları ortadan kalkan İran hiç olmadığı kadar Irak içindeki nüfusunu arttırmanın yarışına girişiyor. İsrail de aynı şekilde sanki İranın düşmanıymış gibi davranarak onun askeri çalışmalrını neden göstererek bölge için tehdit olduğunu savunuyor. Peki Sonra, işte ortadoğunun yeni öcüsü İran oluyor. Hal böyleyken böyle bir düşmana karşı da Aslen yahudi olan ABD li silah şirketleri de ortadoğulu Arap ülkelerine silah satıyor. Böylece silah satışı için muhteşem bir pazar açığa çıkıyor. İşte bu bilgiler ışığında aşağıdaki yazıyı okumanızı öneriyorum, ayrıca yorumlarınızı da bekliyorum:

Ortadoğu’nun iki önemli ülkesi İran ve İsrail son dönemdeki Anti-Türkiye propogandalarıyla dikkat çekiyor. Düşman ülkeler, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerine işaret ederken İran Arap Bölgesine, İsrail ise Batı ülkelerine Türkiye karşıtı propogandalarda bulunuyor.

Taraf Gazetesi’nden Ceren Kenar, iki ülkenin anti Türkiye ittifakında bulunmasının kodlarını yazdı.

İŞTE O YAZI

SON dönemde İsrail ve İran basınında neredeyse aynı cümlelerle Türkiye karşıtı yazılar çıkıyor

Son birkaç aydır dikkat çeken bir gelişme yaşanıyor Ortadoğu basınında. Türkiye konusunda çıkan haber ve yorumların mahiyetinde göze çarpan bir unsur var. Özellikle belli kaynakların neredeyse propaganda seviyesine ulaşan anti- Türkiye yayınları, Suriye meselesi ile ilintili görülse de, aslında Türkiye’nin orta ve uzun vadede bölgede oynayacağı role darbe vurmayı hedefliyor.

Burada ilginç olan şey anti-Türkiye ittifakında birleşen düşmanlar: İran ve İsrail.

TÜRKİYE’NİN BÖLGEDE SÖZ SAHİBİ OLMASI TEHLİKELİ

İsrail basını Batı kamuoyuna sesleniyor: “Türkiye, Amerika ile tehlikeli bir düzeyde samimi. İdeolojik olarak İslamcı. Demokrat görüntüsü altında kendi halkına eziyet eden bir ülke. Türkiye’nin bölgede söz sahibi olması hepimiz için tehlikeli…”

İran ve uzantısı yayın organları ise Ortadoğu’ya sesleniyor: “Türkiye, Amerika ile tehlikeli bir düzeyde samimi. İdeolojik olarak Sünni. Demokrat görüntüsü altında kendi halkına eziyet eden bir ülke. Türkiye’nin bölgede söz sahibi olması hepimiz için tehlikeli…”

İSRAİL VE İRAN GAZETELERİ PİŞTİ OLMAZ DİYORSANIZ YANILIYORSUNUZ

İran’ın meşhur Kayhan gazetesi zinhar İsrail’in en çok satan gazetelerinden Jerusalem Post’la pişti olamaz diyorsanız, yanılıyorsunuz. Bu iki yarı-resmî basın organının Türkiye konusundaki ağızbirliği, tüm ezberleri bozacak cinsten.

Kâh “Türkiye aslında Amerika düşmanı” başlıklı makalelerde, kâh “Türkiye Arap baharı ve halkları düşmanı” diye başlayan yorumlarda Türkiye’nin bölge için ne büyük bir “tehdit” olduğu konusunda bilgilendiriliyoruz. Türkiye’nin Suriye politikasının “Sünni köktendinciliği desteklemek” üzerinden kurulduğunu bu analizler sayesinde öğreniyoruz. İran ve İsrail menşeli bu yorumların benzerliği karşısında insanın durun siz kardeşsiniz diyesi geliyor…

TÜRKİYE’NİN SON 10 YILDA YAŞADIĞI SESSİZ DEVRİM

Türkiye’nin Ortadoğu’da oynadığı ve oynayacağı rol sadece Türkiye için değil, belki de daha önemlisi bölge liberalleri için çok önemli. Türkiye son on yılda yaşadığı sessiz devrim ile her ülkenin kendi demokratikleşme modelini yaratabileceğini, demokrasinin bölge halkları için bir “lüks” olmadığını ve tabandan gelen irade ile bu değişimin gerçekleşebileceğini kanıtladı. Bölge halkları için üstten inmeci, despot modernistler ile özdeşleşen sekülerizm kavramına yeni bir anlam verdi. Amerikan muhipliği iması ile kirlenmiş demokrasi kelimesinin tozunu aldı.

TÜRKİYE BÖLGE HALKLARINDAN YANA BİR TAVIR ALDI

Türkiye, meclisten geçmeyen 1 Mart tezkeresi ile halkına karşı sorumlu bir yönetimin yapabileceklerini ve yapamayacaklarını gösterdi. Ortadoğu’da başlayan Arap devrimlerini başından beri en iyi analiz eden ülkelerden biri oldu. Kısa dönem çıkarı bölgedeki statükoyu korumak üzerine kurulu olsa da -uzun sürmeyen bir Libya yalpalaması dışında- statükodan değil, bölge halklarından yana bir tavır aldı.

TÜRKİYE-SUUDİ ARABİSTAN VE KATAR

Doğa boşluk kaldırmaz. Ortadoğu’da öyle ya da böyle bir Sünni aktör rol oynayacak. Şu an bu aktör, Mısır’da yaşanan belirsizlik hesaba katılırsa, ya Körfez hattından Suudi Arabistan -veya belki Katar ya da Türkiye olacak. Bölgede bu rolün tüm eksik ve gediklerine rağmen bir demokrasi olan Türkiye tarafından mı, yoksa bölgeye paranın sağladığı geçici saadet dışında pek de bir şey sunamayacak olan Körfez tarafından mı oynanmasını tercih edersiniz?

Görünen o ki, İsrail ve İran bu rolün Türkiye tarafından oynanmasını tercih etmiyor. Mevcut yönetimleri açık ve demokratik Ortadoğu idealinin düşmanı olan bu iki rejim için Türkiye bir nevi dostluk köprüsü oluyor. Elbette İran ve İsrail’in planlı bir ortak harekâtından bahsetmiyoruz. Lakin söylemdeki bu çarpıcı benzerlik, Türkiye’nin oynayabileceği “oyun bozucu” rolün yarattığı rahatsızlığı gösteriyor.

TÜRKİYE SIKLET ATLIYOR

Bu propagandaya karşı mücadele etmek Türkiye’nin elinde… Türkiye artık konforlu kum havuzunda oynamıyor oyununu. Büyük iddialar ve idealler ile sıklet atlıyor. Türkiye artık sadece kendi vatandaşlarına değil, bölgede seslendiği halklara karşı da sorumlu. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde konuşan bir Arap liberalin dediği üzere “Türkiye’nin başarı hikâyesi hepimiz için bir umut, bu hikâyenin seyri hepimizin kaderi…”

Türkiye’nin dışişleri politikasını şekillendiren idealleri ile içişleri realitesinin uyum göstermesi hiçbir şey için değilse bile bu seyir için önemli. Kendi vatandaşını demokratikleşme konusunda tatmin edemeyen bir Türkiye ister istemez tutarsız bir pozisyona düşecektir. Türkiye’nin zaten boynunun vebali olan meseleler dış politikada elini zayıflatacak unsurlar olarak kullanılacaktır. Artık Türkiye demokrasisi, Türkiyelilere bırakılamayacak kadar mühim bir meseledir. (Vatan)

Filistin Toprakları Nasıl İsrail’in Oldu? Filistin, II. Abdülhamit, Sabetay Sevi, Teodor Herzl ve Siyonizm Beşgeni

Şuanda yeryüzündeki en büyük acıları kendi toprağında topraksız kalan Filistinliler yaşamaktadır. Biz müslümanlar için Mekke ve Medine dışındaki en kutsal yer olan Küdüs ve çevresinin asıl sahibi iken, şuanda mülteci durumuna düşen Filistinlilerin yaşadığı acılar, hepimizin içini acıtımaktadır her gün. Peki ama Filistin, Osmanlıların egemenli altında eşitliğin, adaletin, barışın hüküm sürdüğü topraklar iken, nasıl bu hale geldi. Uzmanportal.com olarak bu konuyu ele almak istedik. İşte bu konuyu ele alacağımız yazımız;

 

Malum tarih boşuna yaşanmış bir deney değildir.Dünü bilmemiz bugünü anlamamıza yarını doğru kurgulamamızı sağlayabilir.. Bulgaristan AB ye girdikten sonra toprak satışlarını yasakladı. Türkiye ise AB, Dünya Bankası, İMF çengelinde sallanırken herşeyini giderek artan bir hızla açık artırmaya bile gerek görmeden kapalı kapılar ardında satıyor. Arada bir millici güçler yargıya gidip bu satışlar için yürütmeyi durdurma ve iptal kararları alsalar da Brüksel ve Vaşington’ a laikler bir verirse biz iki-üç vereceğiz diye iktidara gelen kadrolar her şeyi satıyorlar..Kitler, bankalar,sanayii kuruluşları, sahiller, tarım arazileri, istanbul’un en merkezi bölgeleri, limanlar… Görevlerinin satmak olduğunu açıkca söylüyorlar.. En yetkili ağızdan ‘satmakla mükellefiz’ demiyorlar mı? Satacaklar taki milli güçler Venezuella, Brezilya, Arjantin,Şili, Bolivya gibi iktidarı ele geçirinceye kadar…

 

MS 70 yılında yahudi isyanı Romalı General Titus tarafından bastırılır ve yahudilerin üçüncü büyük sürgünü başlar. Yahudiler dünyanın her tarafına dağılırlar.Hz Ömer 638 de Kudüs’ü fetheder. Haçlı seferleri sırasında bir süre haçlı egemenliğine geçen Filistin Selahiddin Eyyubi tarafından yeniden ele geçirilir.Selahaddin Eyyubi yahudileri Filistin’e davet ederse de Yahudilerin büyük çoğunluğu Filistin’e geri dönmez.

 

1837 Yılında yapılan bir sayıma göre Filistin’de 9000 yahudi yaşamaktadır hepsi de topraksızdır. (1) 1840 yılında Britanya İmparatorluğu Küdüs’te bir elçilik kurduğunda İngiliz Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere” burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya attı. (2) Filistin de kurulacak müslüman olmayan bir devlet ingiliz emperyalizminin ortadoğuda ileri karakolu olacak hem de Avrupa’daki yahudi nüfus azaltılmış olacaktı.. Zaten tevrata göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının(yahova) israil oğullarına vadettiği topraklardı..Yahudiler ikibin yıldır dini törenlerinden sonra ‘gelecek baharda Kudüs’te buluşacağız’ diye sayıklıyorlardı. Avrupa ve Amerika basınında kampanyalar düzenlendi: “Vatansız halka, halksız vatan”. Yahudiler vatansızdılar ve Filistin halksız bir vatandı..Filistin siyonistlere verilmeliydi.Halbuki Osmanlı Devletinin elindeki bu topraklarda araplar ve türkler yaşamaktaydı. 1800’lü yılların başlarında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Arazi baştan başa sulama kanalları ile örtülüydü. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı. (3)

 

Filistin’de Yahudilerin oturduğu ilk yerleşim yeri 1860 ta kuruldu.Filistine Yahudi göçü Rus çarı II.Aleksendr’in öldürülmesi ile hızlandı.Ruslar çarlarının öldürülmesinden Yahudileri sorumlu tuttular.Rusya’da zaten güçlü olan Yahudi düşmanlığı suikasten sonra iyice arttı.Rusya’da Yahudiler kendilerine ait mahallelerde oturuyorlardı.Ruslarla karışmıyorlardı.Yahudi mahallelerine karşı ‘pogrom’ denilen baskın ve öldürmelerin artması yahudilerin Amerika,Avrupa ve az bir kısmının Filistin’e göçünü başlattı. Rusya’da o tarihlerde 3 milyon yahudi vardı.Çara suikast sonrası başlayan göçün ilk duraklarından biri İstanbul oldu.Abdülhamit Anadolu ve Filistin’e yerleşme isteklerini kabul etmedi.Yardım ederek göçü Amerikaya yönlendirdi.1881 ve 1891 yılları arasında 134.000 yahudi Amerika’ya 5000 yahudi de Filistin’e göç etti.1890 da Rusya ve diğer bölgelerden gelenlerle beraber Yahudi nüfüs 42.000 e ulaştı.Zor şartlar altında hayatlarını devam ettirmeye alışmış Rus yahudileri Filistin’deki şartlara kolay uyum sağladılar.Yahudi yerleşimlerinin sürekliliğini sağlayan militan ana gövdeyi oluşturdular.1882de ikinci yerleşim bölgelerini kuran yahudiler 30.000 dönüm toprak satınaldılar. (4)

 

Sabetay Sevi

Osmanlı devletinde Yahudilerin toprak satın alması yasaktı.Ticaret,tefecilik, bankerlik,kuyumculuk ve gümrüklerle ilgili işler yapabiliyorlardı.1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar. 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.Bütün bu yasak ve tedbirleri yahudiler azimle deldiler. Kudüs mutasarrıflarını, kaymakamları,tapu müdürlerini satın aldılar.

 

Yahudiler satın aldıkları toprakları kendi adamları olan yerli halktan kimselerin üzerine tapu çıkararak alıyorlardı.Tıpkı bugün GAP ta ve diğer bölgelerde yaptıkları gibi. Yahudi göçmenlerin bazı engellere rağmen kolayca toprak satın almaları yahudi milyarderleri ve yahudi dünyasında ilgiyle karşılandı.Yahudi zenginler daha fazla toprak satın alınması için paralar göndermeye başladılar. Fiyatlar yükseldi. Yüksek fiyatları gören arap toprak sahipleri ve şeyhleri hızla toprak satmaya başladılar.Arap toprak sahipler aldıkları parayı yahudilerin açtıkları bar,pavyon gibi eglence yerlerinde yahudi kızları ile yediler.Yahudilerin parası böylece yeniden yahudiye dönüyordu.

 

İkinci Abdülhamid

Siyonist hareket yahudi sayısının ve toprağının artması ile güçlenmeye başladı. Siyonistler bölgede bir Yahudi devleti kurma planlarında Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, İmparatorluk Almanyası gibi tüm egemen güçlerle ilişki kurdu ve destek aramaya başladı. 1896 yılında Filistin’i Siyonist harekete bağışlaması yolunda Osmanlı İmparatorluğunu ikna etmeye yönelik bir plan ortaya atıldı. 1854 te Osmanlı Devleti Kırım Harbine girerken ilk dış borcunu alıyordu.Otuz sene içinde Osmanlı Maliyesi borç ve faiz ödemelerine dayanamayarak aynen bugünkü gibi iflas etti. Duyun-Umumiye’yi yani bir çeşit bugünkü İMF yi kabul ederek maliyesini, iktisadi idaresini Avrupalılara teslim etmişti. Teodor Herzl 1896 yılında Osmanlı İstihbaratının Avrupadaki ajanlarından Newlinski ile İstanbula gelerek II.Abdülhamit’le görüştü. Yirmi milyon altın karşılığında Filstin’e yahudi göçünün serbest bırakılmasını yani Filistin’i satınalmak istedi.Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl’in teklifini reddetti. Newlinskiy’e Herzl’e iletmesi için şu cevabı verdi: ‘Eğer Bay Herzl senin benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilr. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.’ (5)

 

Teodor Herzl

Herzl Zeki, idealist ve romantikti.İlk başlarda yahudi zenginler onu ciddiye almadı.O Lord Rochildi kurulacak İsrailin Başkanı, Baron de Hirch i ise başbakan yardımcısı olarak görüyordu.Rochild onunla görüşmyi reddetti.Osmanlı demiryolları müteahhidi ve finansörü Hirsch ise onu basit bir teorici,maceraperest olarak gördü.Rochild Hezl’i ancak 1902 de görüşmek üzere kabul edecektir. Buna rağmen Teodor Herzl mücadeleyi bırakmadı. Osmanlının mali kriz içinde olmasını fırsat bilerek Filistin karşılığında mali yönden yardım etmeyi düşündü.Avrupa para piyasasasını elde tutan yahudi bankerlere ve en başta Rochild lere güveniyordu. ‘Yahudi Devleti’ isimli kitabında şunu yazdı : ‘Eğer Sayın Majesteleri bize Filistin’i verirse, biz de karşılık olarak Türkiye maliyesini düzeltiriz’ Herzl daha sonra hem İngiltere’ye hem Osmanlı’ya çalışan çift yönlü ajan macar yahudisi Arminius Vambery’e beşbin altın vererek Sultan Abdülhamit’le bir kere daha görüşebildi. 19 Mayıs 1901 de yapılan bu görüşmede Herzl Türkiye ekonomisini Batının vesayetinden kurtarabileceklerini söyledi. Abdülhamit ondan Osmanlı borçlarının ödenmesi için bir plan hazırlamasını istedi. Herzl bu planı hazırladı ve mektupla Abdülhamit’e bildirdi. Tek şart Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare hakkının tanınmasıydı. Abdülhamit planı reddetti (5)

 

Weizmann, Siyonist liderlerin aynı zamanda Osmanlı ve Alman İmparatorluklarından koparmaya çalıştıklarını, İngilizlerden koparmayı başarmıştı. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonunda “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceklerini belirtmektedir.”(6) Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce İngiltere güvencesi altında “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşmayı kabul eden Arap liderlerini de yanına katan Britanya, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Aralık 1917 de de üç dinin kutsal şehri Kudüs düştü.

 

Bu dönemlerde Siyonist hareket ile Güney Afrika’daki sömürgeciler arasında da gelişkin bir ilişki vardı. Güney Afrika’da büyük bölümü Litvanya’dan gelen geniş bir Yahudi topluluğu vardı. Siyonist liderler siyasi ve mali destek sağlamak için sık sık Güney Afrika’ya gidiyorlardı.Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl Filistinlileri dağıtmayı başarmak için Güney Afrika’da uygulanan yöntemleri kullanmaları gerektiğini savunuyordu.1934’den önce bir grup Güney Afrikalı yatırımcı ile büyük sermaye sahibi Filistin’de toprak alımları yapacak olan Afrika-İsrail Yatırım Ortaklığını kurmuşlardı. (7)

 

Siyonistler toprak satın almaya devam ettiler..1918 de satın aldıkları tapusu Arapların üstündeki toprak miktarı 418.000 dönüme ulaştı.. En verimli ve sulak arazileri satın alıyorlar; satışa su kaynaklarının da dahil olduğunu tapuya geçirtiyorlardı.Filistin İngilizlerin idaresine geçince Yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı.Toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.Satın aldıkları toprak miktarı 1925 te 944.000 dönüme,1927 de1.024.000 dönüme ve 1930 da1.170.000 dönüme çıktı. (8) Toprak almaya devam ettiler..1920-1936 yılları arasında İngilizler 290.000 yahudinin Filistine göçüne yardımcı oldular.1932 de Hitler’in iktdara gelmesi ile göçler hızlandı.Hitleri iktidar yolunda finanse edenlerle yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerlerdi. Rotchild’ler,Rocfollerler. 1917’de Filistin’de 56.000 Yahudi, 644.000 Filistinli Arap vardı. 1922’de 83.794 Yahudi, 663.000 Arap vardı. 1931’de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi. (9)

 

 

İngilizlerle Balfour Deklarasyonu ile yapılan ittifak Siyonistlere bölgeyi ele geçirmek için gereken zemini sağladı. Kırsal alanlarda toprakların ele geçirilmesi için büyük çaplı bir Yahudi sermayesi ayrıldı.Yahudi grupların elindeki kent ve kır alanları 1930’da 1.250.000 dönüme ulaştı. Bu tarımsal alanların yaklaşık üçte biriydi. İngiliz emperyalizmi yöredeki Filistin ekonomisinin istikrarını bozmak için gerekli yolları açtı.Manda hükümeti Yahudi sermayesine ayrıcalık tanıyarak Filistin’deki devlet imtiyazının % 90’ını onlara ayırdı. Bu Siyonistlere ekonomik altyapının (yol projeleri, Ölü Deniz’deki maden yatakları, elektrik, limanlar, vb.) denetimini ele geçirme imkanını verdi. 1935’e kadar Siyonistler Filistin’deki toplam 1212 sanayi şirketinin 872’sini ellerine geçirmişlerdi. Siyonistlere ait sanayi ithalatı vergiden muaftı. Arap işgücü aleyhine çıkarılan ayrımcı iş yasaları sonucu Araplar arasında büyük çaplı işsizlik başgösterdi.(10)

 

İngiliz,Amerikan,Fransız ,Güney Amerikalı yahudi zenginler kesenin ağzını açarak toprak satın almak için özel banka ve konsorsiyumlar kurdular.Bunlardan Siyonist toprak stratejisine en yüksek mâlî destek 1919-1939 yılları arasında ABD’den geldi. Siyonist mâlî kurumlar şebekesinin öncülüğünde Anglo- Palestine Bank oluşturuldu. Siyonist örgüt, 1920’lerde bir emlak bankası, bir çok mahallî halk ve kredi bankaları kurdu. Filistin banka sistemine açıkça Siyonistler hâkim oldular. Siyonist örgüt bir çok bankaya özel görevler verdi. Joint Distribution Committe’nin bankası esnaf ve zanaatkâra krediler açıyor, Central Bank of Cooperative Institutions (Kooperatif Kurumlar Merkez Ban-kası) Siyonist sendika sistemini teşvik ederken, Palestine Mortgage and Credit Bank (Filistin İpotek ve Kredi Bankası) orta sınıftan Yahudiler için konut ve yerleşme yerleri yapımının finansmanını sağlıyordu. Kapitalist göçmenlerin 1933 yılından itibaren bölgeye akın etmesi, banka ve finans sistemini muazzam fonlarla besledi.1919-1929 yılları arasında en az 200 milyon dolar bölgeye akarken 1933-1939 yıllarında bu rakam, 315 milyon dolar gibi muazzam bir meblağa ulaşıyordu.(11)

 

1936-1939 arası Filistinliler büyük bir başkaldırı ve isyan çıkardılarsa geç kalmışlardı.Güçlenen yahudi toplumu ve organizasyonları ve İngiliz desteği ile yenildiler.Bundan sonra yahudi toplumuna silah akmaya başladı.Filistin köylerine karşı saldırı,baskın ve katliamlarla geri kalan toprağı da ele geçirdiler ve mazlum desteksiz Filistinlileri kendi topraklarından sürdüler..

 

Dr. İdil Konyalı

 

 

 

Kaynaklar:

  1. Prof.Dr. Fahir Armaoğlu,Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları(1948-1988)Türkiye İş Bankası Yayınları,1991,sayfa34 den alıntılayan İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi,cilt 3,sayfa990
  2. Joy Bonds ve diğerleri,Köklerimiz Hala Yaşıyor-Filistin Halkının Tarihi,1977,s 13 den alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,Kardelen Yayınları,1992,s.20
  3. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 19
  4. İbrahim Ökur,İkinci Binyılın Muhasebesi,Okursoy Yayınları,1999,s990
  5. Doç.Dr.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,s 108-109
  6. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 22
  7. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 24
  8. Prof.Dr. Fahir Armaoğlua.g.e. sayfa 21; Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi,8. cilt,sayfa 486
  9. Demir Duvar:Jabotinsky’den Şamir’e Siyonist Revizyonizm,Lonra,Zed Books,Ltd,1984,s 79 dan alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi, Kardelen Yayınları,1992,s 29
  10. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 30
  11. Said B. Hiradeh, Economic Organization of Palestine, Beyrut s. 228 dan alıntılayan Suat Parlar, Kudüs Dergisi,Eylül 2003

 

CERN Nedir, Anti-Madde Nedir? Cern Deneyi Yani Büyük Patlama Deneyi Neden Yapılıyor, Amacı Nedir?

Şuanda dünyanın en büyük bilimsel araştırma merkezi veya üssü desek, CERN için yanılmamış oluruz sanırım. Özellikle geçtiğimiz yıl yaptıkları Büyük Madde deneyi ile isimlerini geniş kitlelere duyuran CERN, aslında bilim ve bilimseverler için mükemmel bir dünya sunuyor. Peki ama nedir CERN, büyük patlama, anti madde? İşte tüm bu soruların cevabını bulabileceğiniz yazımız;

CERN tam olarak nedir?

CERN’in açılımı Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi… Adında “nükleer” kelimesi geçiyor ama nükleer araştırma ile ilgili bir şey yapılmıyor. Nükleer çekirdek demek, atomun çekirdeği anlamına geliyor.

 

CERN yaklaşık 55 yıl önce kurulduğu için o yıllarda atomun çekirdeğine kadar inilebiliyordu. Şimdi modern anlamda CERN bir Avrupa Parçacık Fiziği Laboratuarı, burada yapılan şey maddenin temel yapı taşlarını incelemek.

 

CERN’de görevli Türk bilim adamı Kerem Cankoçak oradaki esas amaçlarını “bilimsel merak ve keşif” olarak özetliyor. Temel sorulara cevap bulmak esas gaye; Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Maddenin kökeninde ne var? Nasıl oluştu?

CERN Gizli Deneylerin Yapıldığı Kapalı Bir Üs mü?

Yapılan tüm açıklamalara rağmen hala bütün dünyanın en çok merak ettiği konulardan biri İsviçre’deki CERN araştırma merkezinde yapılan Büyük Patlama deneyi… Deney başlayana kadar hakkında pek çok fikir hatta komplo teorileri üretildi; CERN gizli deneylerin yapıldığı kapalı bir üs mü? Deneyden sonra dünya zarar görecek mi? Hatta patlama sonrası bir “Kara Delik” oluşup dünyayı yutacak mı? Maya takvimi bu deneye mi işaret ediyor?

 

İlk patlamalar Kasım ayında gerçekleştiğinde bu teoriler de havada kalmış ve söylentiler bir süreliğine durulmuştu. Zaman geçtikçe cadı kazanı tekrar kaynamaya başladı ve yeni senaryolar sahnede yerini almaya başladı. Şimdi ikinici patlama dönemi ile en azından sanıldığı gibi anında bir kıyamet yaşanmayacağını öğrenmiş bulunuyoruz yine de kafalardaki sorular yerinde durmaya devam ediyor.

 

CERN Hangi Ülkelere Açık, Bir Üyelik Sistemi Mevcut mu?

CERN’e Avrupa ülkelerinin hemen hemen hepsi üye fakat üye olmak şart değil. Üye olmadan da deneylere katılınabiliyor bu uluslararası bir laboratuar. Örneğin Amerika, Rusya, Çin, Japonya buradaki deneylere katılıyor. Türkiye de katılıyor ama çok az bir katkıda bulunuyor. Eğer üye olursak daha fazla katkıda bulunacağız.

 

CERN’de Gizlilik Nasıl Sağlanıyor?

Cern’de görev almış bilim adamı Kerem Cankoçak’ın verdiği bilgilere göre dünyanın her tarafından gelen yaklaşık 10 bin kadar fizikçi bilim adamı bir arada çalışıyor. İşin hiç bir gizlisi saklısı yok her şey açık…

 

CERN’de Çalışan Kaç Türk Var?

Projede yer alan pek çok Türk bilim adamı var ama bu Türkler’in bir kısmı, Amerika ve Avrupa devletleri adına çalışıyor. Örneğin Kerem Cankoçak Eylül ayı öncesine kadar Iowa Üniversitesi adına çalışıyordu, Ekim itibariyle İTÜ İstanbul Teknik Üniversitesi adına çalışmaya devam etti.

 

Türkiye’nin ülke olarak katıldığı bazı deneyler var, o deneylere katılan Türk bilim adamları Türk üniversiteleri adına bulunuyor. Ama bunlar sürekli CERN’de değiller yani arada bir gidip geliyorlar. Sonuç olarak CERN’de belki 100’e yakın Türk bilim adamı var.

 

Büyük Patlama Deneyi Aslında Tam Olarak Ne Demek?

Aslında bu konuda bir yanlış anlaşma söz konusu. Bu deneylere Big Bang “Büyük Patlama” deneyleri deniliyor ve insanlar da orada bir patlama olacak zannediyor. Halbuki büyük patlama zaten oldu; 13,5 milyar yıl önce… CERN’deki deneyde protonları çarpıştırdıkları zaman ortaya çıkacak olan enerji aslında bir sineğin kanat çırpması kadar! Gerçekte sonuç olarak meydana gelen çok küçük bir enerji ama buradan çıkacak sonuçlar Büyük Patlama’ya ve Büyük Patlama’dan sonraki nano saniyelere açıklama getireceği için başta Avrupa basınında olmak üzere medyada Büyük Patlama Deneyi olarak geçiyor. Dolayısıyla insanlar da bunu patlama olacakmış gibi algılıyor.

 

Deneylerin Hedefi Ne?

Kerem Cankoçak’ın verdiği bilgiye göre aslında bizim anladığımız anlamda hiç bir şey hedeflenmiyor, edinilen bilgilerle sanıldığı gibi karanlık gizli hiç bir şey yapılmayacak. Bu deneylerin tek sebebi “merak”. Sonuçta bilimin temel çıkış noktası her zaman meraktır.

 

Bu deneyde de ana etken merak ve bilmediklerimizi öğrenmek. Bu merakımızı giderirken ortaya gündelik hayatta kullandığımız teknolojik ürünler de çıkıyor. Şu an kullandığımız internetin temelini oluşturan World Wide Web bunun en güzel örneklerinden…

 

Anti-Madde Nedir?

Anti-madde aslında var olan bir kavram, kitaplara konu olduğu gibi bir gizem ya da sadece bir teori değil.

 

Her parçacığın zıt yüklü bir anti-parçacığı var: Elektron/Pozitron gibi… Anti-proton ve anti-elektron (pozitron)’dan meydana gelen Anti-atom ise 5 sene önce CERN’de yaratıldı. Ama anti-hidrojen atomu nano saniyelerde yok oluyor çünkü madde ve anti-madde birbirini yok ediyor.

 

Şu anda içinde yaşadığımız evren maddeden oluşuyor. Anti-atomu laboratuarda yaratabiliyorsunuz ama bunlar madde ile birbirini yok ediyor. Anti-madde/Madde simetrisi kırılmasaydı şu anda biz de var olamazdık.

 

Ya madde ya da anti-maddenin hakim olması lazım ki madde ortaya çıkabilsin. Yoksa birbirlerini yok ediyorlar ve geriye sadece radyasyon kalıyor. CERN’de “Peki bu neden böyle oldu?” sorusuna cevap aranıyor ve belki de bu soruya da cevap verilebilecek.

 

CERN’de Tam Olarak Ne Oldu?

Bazı yayın organlarında “CERN’de patlama oldu” diye yazıyor, oysa olan şey iki protonun kafa kafaya çarpışması… Ve bu çarpışma bir saniyede 40 milyon kere tekrarlanıyor….

 

Burada “Çarpışma” terimini biraz açmak gerekir. Aslında söz konusu olan “çarpışma” değil “çarpışmalar”. Saniyede 40 milyon kere tekrarlanacak olan bu çarpışmalardan yeni parçacıklar üretiliyor.

 

Enerjinin maddeye dönüşmesi ilkesi (Einstein’ın E=mc^2 formülünü hatırlayın). Hızlandırıcı 10 saat çalıştığında 10×60x60X40 milyon adet çarpışma gerçekleşmiş oluyor.

 

Bu kadar çok sayıda çarpışma elde edilmesinin nedeni ise ender görünen olayları ve parçacıkları saptamak.

 

Bu parçacıklar bazı fizik modellerinde öngörülüyor ama gerçek hayatta henüz saptanamadı. Dolayısıyla aslında deneyde bilimin bilmediği bir şey gerçekleşmedi ve çarpışma “beklendiği” gibi başladı.

 

Farklı ve beklenmedik bir durum elde etmek çok zaman alacak. Belki bu çarpışmaları yıllarca yineledikten sonra “farklı ve beklenmedik bir durum” elde edilebilecek ki bu da bilinmeyeni öğrenmek anlamına geliyor. Zaten bütün amaç da bu.

 

Sonraki Adım Ne?

Bundan sonraki amaç bu çarpışmaları yıllarca devam ettirmek.

 

Bu arada da protonların enerjilerini ve sayılarını yükseltmek. Hedeflenen enerji, protonların 7000 Milyar elektron volt enerjisine çıkmaları. Şu anda bu enerji 450 milyar elektron voltta.

 

Eğer her bir proton 7000 Milyar elektron volt enerjide kafa kafaya çarpışırsa, elde edilen enerji yoğunluğu evrenin başlangıç koşullarına yakın olacak ve ilk evrendeki fiziksel atmosferi yakalanmış olacak.

 

Bu aşamaya en erken 2 yıl sonra geçilmesi planlanıyor. Yani şu anda hem protonların enerjileri çok düşük, hem de çarpışan protonların sayısı çok düşük.

 

Büyük Hadron çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider- LHC) en az 20 yıl, belki de daha fazla çalışacak. Net bulgular için eğer şanslıysak, 2 yıl x 365 gün x24 saat x 60x 60 x 40 milyon çarpışma gerekiyor… Ama 5 yıldan önce çok kesin sonuçlara ulaşmak zor görünüyor.

 

Özet olarak:

Basında patlama diye tabir edilen şey aslında protonların çarpışması…

 

Ortaya çıkan enerji de bir sivrisineğin kanat çırpması kadar.

 

Protonlar atom çekirdeğindeki parçacıklar. Bunlar o kadar küçük ki, neredeyse maddenin temel yapıtaşları sayılabilir. Ancak çok hızlı bir şekilde hareket ettirildiklerinden enerjileri boylarına göre çok yüksek oluyor ve böylece elde edilen enerji yoğunluğu çok fazla oluyor. Bu yüzden de evrenin ilk başlangıcındaki, 13.5 milyar yıl önceki enerji yoğunluğu koşullarına yaklaşılmış olunuyor.

 

Bilindiği gibi evrenin başlangıcının “Big Bang” yani “Büyük Patlama” ile başladığı varsayıldığı için LHC deneylerine bu yüzden “Büyük Patlama” deneyi denmekte…

 

Kamuoyu tarafından yanlış anlaşılan konu da bu. Sanki CERN’de büyük bir patlama gerçekleştiriliyor zannediliyor. Oysa Büyük Patlama 13.5 milyar yıl önce zaten oldu. CERN’de şimdi o koşulları çok minyatür şekilde gerçekleştirip inceleyen bir deney yapılıyor. (Habertürk)

İşte Dünyayı Ayağa Kaldıran WikiLeaks Sitesindeki Türkiye ve Komşularımızla İlgili İddialar

Daha önce Amerikan yönetiminin iç yüzünü tekrar tekrar belgelerle ortaya koyan WikiLeaks, dün gece bu belgelere bir yenisini daha ekledi. Resmen dünyadaki bütün devletlerde siyasi depreme yol açan belgelerde, ülkemizle ilgili çok ciddi iddialarda yer alıyor. Cumhurbaşkanımız, başbakanımız ve diğer birçok siyaset adamımızla ilgili çok incitici ve ağır sözlerin yayınlandığı belgelerde Ortadoğu’yu karıştıran birçok inanılmaz bilgide yer alıyor. Suudi Arabistan’ın ve diğer bazı Ortadoğu ülkesinde anında WikiLeaks’e erşim yasaklandı. Bizde sizinle bu belgelerde ülkemiz ve komşularımızla ilgili iddiaları kısa başlıklar şeklinde paylaşmak istedik.

İşte WikiLeaks’te yer alan bazı önemli satırbaşları;

Açıklanan belgeler değişik gizlilik derecesinde olup Amerikalılar dışında yabancılar tarafından görülmesi kesinlikle yasak olan belgeler.

ABD büyükleçilikleri tarafından Washington’a gönderilen belgelerin 11 bini gizli ibaresi taşırken, 9 bini yabancılar tarafından görülemez ibaresi taşıyor.

Sızdırılan belge sayısı 251 bin ve ilk sızdırılan belge 2002 tarihli.

En çok telgraf gönderen büyükleçiliklerin başında Ankara, Bağdat, Amman, Kuveyt ve Tokyo büyükleçilikleri geliyor. Ankara’dan 7 bin 918 telfraf gönderildi.

New York Times gazetesi, WikiLeaks’in sızdırdığı “gizli devlet” belgelerini yayınlayan ilk kuruluş oldu.

WikiLeaks belgelerinde, Suudi Arabistanlı bazı mali kaynaklar terör örgütlerini besleyen kaynak olarak gösteriliyor.

Birçok liderin gizli bilgilerinin yer aldığı belgelerde, Çin hükümetinin bilgisayar sabotajlarıyla ABD’yi hedef aldığı kaydediliyor.

WikiLeaks’de, nükleer silah sahiplerinin geliştirdiği programlar da yer alıyor.

Wikileaks internet sitesi tarafından sızdırılan belgeleri yayınlayan New York Times gazetesi, belgelere göre ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in İran’a yapılacak askeri bir operasyonun bu ülkenin nükleer programını sadece 1 ya da 3 yıl geciktirebileceğini inandığını ortaya koyduğunu bildirdi.

New York Times gazetesi Washington mahreçli haberinde, internet sitesi Wikileaks tarafından sızdırılan son 3 yıla aşkın çeyrek milyon kadar gizli Amerikan diplomatik yazışmasında, yabancı liderlerle ve dünyadaki nükleer ve terörist tehditlerle ilgili değerlendirmelerin bulunduğunu bildirdi.

Gazete ABD Dışişleri Bakanlığının toplam 270 büyükelçilik ve konsolosluklarla günlük yazışmalarına dayanan gizli belgeleri, bugünden itibaren gelecek günlerde tek tek açıklayacağını vurguladı.

Belgelerde Suudi Arabistanlı bazı donörlerin El Kaide gibi terörist grupların ana mali kaynakları oldukları, Çin hükümetinin bilgisayar sabotajlarıyla ABD’yi hedef aldığı kaydediliyor.

Belgelere göre ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in İran’a yapılacak askeri bir operasyonun bu ülkenin nükleer programını sadece 1 ya da 3 yıl geciktirebileceğini inandığını ortaya koyduğunu da bildirdi.

Gizli belgelerde, İran’ın Kuzey Kore’den, Batı Avrupa’yı vurma kapasitesine sahip son derece gelişmiş füzeler aldığı ve ABD’nin, İran’ın bu füzeleri daha uzun menzilli füzeler üretmede araç olarak kullandığından endişe ettiği ve bu gelişmiş füzelerin son derece kuvvetli olduğu da kaydediliyor.

Arap liderler İran’ı tehdit olarak görüyor

Fransız Le Monde gazetesi de, dünyada büyük merakla beklenen internet sitesi WikiLeaks’in sızdırdığı “gizli devlet” belgelerini yayınladı.

Gazetede yer alan gizli bilgilere göre, Arap ülkeleri liderleri İran’ı sevmiyor ve tehdit olarak görüyor.

Belgelerde, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz, 2009 yılında ABD Başkanı Barack Obama’nın terörle mücadele danışmanı John Brennan’a, “İranlılara güvenilmez. İran maceracı bir ülke ve hedefi sorun yaratmak. Allah İran’ın günahlarından bizi korusun” ifadesini kullandığı belirtiliyor.

Suudi Arabistan Kralının, İran için “yılanın başını kesmek gerekir”ifadesini kullandığı da yine belgelerde yer alıyor. Yine Kralın, Amerikalı General James Jones’la yaptığı 11 Şubat 2010 tarihli görüşmede, “eğer İran nükleer silaha sahip olursa, bölgedeki bütün ülkeler de nükleer silaha sahip olur” dediği belirtildi.

Bayreyn Kralı Hamad Al-Khalifa’nın, 1 Şubat 2009 tarihinde, Amerikalı General David Petraeus’a, “İran’ın nükleer programının durdurulması gerekir” dediği de yer alan gizli belgelerde, “Arap ülkelerinin tamamının, İran’ın nükleer programıyla ilgili olarak endişe taşıdığı” ifade edildi.

Kahire’de bulunan bir Amerikalı diplomatın Şubat 2009’da çektiği telgraflarda da, Mısır Devlet Başkan Hüsnü Mübarek’in İran’dan son derece nefret ettiği ve Mübarek’in İranlılar için “yalancı oldukları ve onlara inanılmaması gerektiğini” söylediği kaydedildi.

Yine aynı belgelerde, Ürdün Meclis Başkanı Zeid Rifaiu’nun da, Amerikalılara, “İran’la diyalogla hiçbir yere varılamaz” dediği kaydediliyor.

“Davutoğlu çok tehlikeli”

Spiegel’de yayınlanan belgelere göre, Amerikalı diplomatlar Türkiye’nin güvenilirliği konusunda ciddi şüpheleri olduğunu Washington’a iletiyor.

Amerikanın Ankara Büyükelçiliği bir kısmı gizli olan belgelerde Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin islami eğilimine dikkat çekiyor. Amerikalı diplomatlara göre Türkiye’nin NATO’daki durumu ve yönetimi de kötü. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu gibi onlara danışmanlık yapanların çoğu da Ankara dışındaki siyasete yabancı.

Spiegel’de yayınlanan belgelere göre Amerika, Davutoğlu’nun neo osmanlı olarak nitelendirdiği çizgisinden rahatsız. Belgelerde Amerikalı bir üst düzey hükümet görevlisinin Davutoğlu için “çok tehlikeli“ ibaresini kullandığı yer alıyor.

Belgelere göre Davutoğlu’nun çok tehlikeli olmasının nedeni Erdoğan’ın islami çizgisinde etkili rol oynaması olarak gösteriliyor.

Frattini, Türkiye’nin ikili oynadığını savunmuş

WikiLeaks sitesinde yayımlanan gizli belgelere göre, İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini’nin Roma’da ABD Savunma Bakanı Robert Gates’le yaptığı görüşmede, Türkiye’nin hem Avrupa, hem de İran’a açılımlar yapmasını “ikili oynamak” diye niteleyerek, “bu durumun kendisinde hayal kırıklığı yarattığını” söylemiş.

İtalyan haber ajansları, Roma’da yapılan ikili görüşmenin ardından ABD’nin Roma Büyükelçiliği tarafından 8 Şubat 2010’da Washington’a gönderilen “gizli” damgalı telgrafta, “Frattini, Türkiye tarafından hem Avrupa’ya, hem de İran’a doğru açılımlar yapma suretiyle ikili oynanmasının özellikle hayal kırıklığına neden olduğunu ifade etmiştir” ibaresine yer verildiğini belirtti.

Telgraftaki değerlendirmeye göre Frattini, nükleer meselesinde İran’la yapılan görüşmelere, “Suudi Arabistan, Türkiye, Brezilya, Venezüela ve Mısır’ın da dahil edilmesini önerme”sinin yanı sıra, “Ortadoğu ülkeleri arasında İran konusunda gayri resmi bir toplantı düzenlenmesi” teklifinde de bulundu.

İran’da rejimi devirmek için…

Fransız Le Monde gazetesindeki gizli bilgilere göre ise İsrail, İran’a yönelik politikasını sertleştirmesi için ABD’ye baskı yapıyor.

Fransız gazetesinin internet sitesinde yer alan, 18 Kasım 2009 tarihle gizli belge, ABD’nin İran konusunda 2010’u “kritik bir yıl”olarak gördüğünü ortaya koydu.

Belgelerde, İran’ın nükleer sitelerinin korunmasını güçlendirmeye devam etmesi halinde, ABD’nin müdahalesinin zorlaşacağı yorumuna yer verildi.

“Ankara’nın arabuluculuk çabaları mantıklı değil”

17 Kasım 2009 tarihinde Ankara’da yapılan ve dönemin ABD Büyükelçisi James Jeffrey tarafından gizli belge statüsünde gönderilen tutanakta, Philip Gordon ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu arasında yapılan ve İran’ın nükleer programını konu edinen bir görüşmenin detayları yer alıyor.

12 Kasım’da yapılan ve 40 dakika süren görüşmede Gordon, Davutoğlu’nu Ankara’nın arabuluculuk çabalarının faydalı ya da mantıklı olmadığına ve İranlılara ciddi müzakerelere başlamadan zamanla oynama şansı verdiğine ikna etmeye çalıştı.

Davutoğlu İran hükümetinin kamu önündeki tavrını bir kez daha dile getirirken, “İranlıların P5+1in önerilerine prensipte evet dediğini ancak kamuoyunun algısını düzeltmek zorunda olduğunu” aktardı. İran’ın nükleer silah sahibi olması durumunda yaşanabileceklerle ilgili olarak Davutoğlu Türkiye’nin “elbette” bu riskin farkında olduğunu, tam da bu sebepten İranlılarla bu kadar yakından çalıştıklarını söyledi.

Gordon, Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarının Türkiye’nin meseleyi nasıl gördüğüyle ilgili soru işaretleri yarattığını söyleyince Davutoğlu bunun farkında olduğunu ancak Guardian’ın son röpotajında Erdoğan’ın söylediklerini doğrudan aktarmadğını belirtti. Davutoğlu, “Sadece Tükiye İran’la açık ve eleştirel bir dille konuşabilir, çünkü Ankara kamuoyu önünde dostluk mesajları vermektedir” dedi.

Gordon, Ankara’dan yaptırımların dikkate alınmaması durumunda olabileceklerle ilgili güçlü bir mesaj vermesini istedi. Davutoğlu ise Erdoğan’ın Tahran ziyaretinde bu mesajı zaten verdiğini belirtti. Türkiye’nin dış politikasının bölgeye bir “adalet duygusu” ve “vizyon duygusu” verdiğini, İran’a ve Suudilere bir alternatif olduğunu ve “bölgede İran etkisini sınırlandırdığını” söyledi.

25 Şubat 2010 tarihli bir başka tutanak ise 18 Şubat tarihinde William Burns’le Feridun Sinirlioğlu arasında yine Ankara’da yapılan bir görüşmenin içeriğiyle ilgili. Toplantıda İran’dan Ermenistan protokollerine, PKK’dan Kıbrıs görüşmelerine ve füze savunma sistemine kadar birçok konuda değerlendirmeler var.

İran: Sinirlioğlu Ankara’nın resmi tavrını yinelerken askeri operasyonun Türkiye’ye zarar vereceğini, yaptırımların ise İran halkının kenetlenmesine yol açarak muhalefete zarar vereceğini söyledi. Sinirlioğlu bölge ülkelerinin İran’ı bir tehdit olarak gördüğünü belirterek, “Şam’da bile alarm zilleri çalıyor” dedi.

Ermenistan: Sinirlioğlu protokollerin onay süreciyle Minsk süreci arasında eşzamanlılık istedi. Kongre’nin “soykırım” tasarısını kabulünün onay sürecindeki hesapları çıkmaza sokacağını söyleyen Sinirlioğlu, “Aliyev’in kabul edeceği bir şey olursa biz de ilerleyebiliriz” dedi. Sinirlioğlu, gaz anlaşmasıyla ilgili olarak da “Bize güvenmiyor” dedi.

‘İran, Kuzey Kore’den 19 adet füze aldı’

New York Times Gazetesi, Wikileaks internet sitesi tarafından sızdırılan onbinlerce gizli belgede, İran’ın nükleer programını Kuzey Kore’den aldığı yardımla güçlendirdiğinin de yer aldığını yazdı.

New York Times gazetesi Wikileaks internet sitesi tarafından sağlanan 24 Şubat 2010 tarihli gizli Amerikan istihbarat belgelerine göre, İran’ın Kuzey Kore’den “R-27 isimli Rus tasarımına dayanan” 19 adet gelişmiş ve nükleer başlık taşıyabilen füze aldığını yazdı.

Mossad Türkiye’de İslamcıların güçlendiğini düşünüyor

Wikileaks’in yayınladığı belgelerin Türkiye ile ilgili bölümlerindeki 31 Ağustos 2007 tarihli bir belgede, aynı yılın 17 Ağustos günü İsrail gizli servisi Mossad’ın Başkanı Meir Dagan ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Burns arasında yapılan toplantının tutanağı göze çarpıyor.

Toplantıda iki yetkilinin Ortadoğu’daki son durumu ele aldıkları ve özellikle İran konusunun üzerinde durdukları ortaya çıktı. Tutanağa göre, Dagan, Burns’e Türkiye’ye baktığı zaman ülkedeki İslamcıların giderek ivme kazandıklarını gördüğünü söyledi.

Belgede, “Dagan burada sorulması gereken esas sorunun kendisini Türkiye’nin laik kimliğinin savunucusu olan ordunun bu duruma daha ne kadar sessiz kalacağı olduğunu ifade etti” denildi.

Belgelerden başlıklar:

  • -Suudi Kralı ABD’nin İran’a saldırmasını istedi.
  • -Üst düzey bir Ürdünlü yetkili ABD’nin İran’ı bombalamısın istedi.
  • -Bahreyn de ABD’den İran’ın nükleer programına son vermesini istedi.
  • – Arap liderleri özel konuşmalarda ABD’nin İran’a hava saldırısı düzenlemesini istedi.
  • -İsrail İran’da rejim değişikliği istiyor. İsrail bu değişikliğin öğrencilerin demokrasi hareketleri ve Azeri, Kürt ve Baloçlar gibi etnik gruplar sayesinde olabileceğine inanıyor.
  • -Kasım 2009’da “komşularla sıfır problem” politikasını takip eden Ahmet Davutoğlu, Batı’nın İran’a nükleer silahlanma karşıtı dayatma yapamayacağını söyledi.
  • – ABD müsteşarı Phil Gordon, Tahran’a BM yaptırımlarını reddetmenin sonuçları olabileceğini ifade eden bir mesaj göndermesi gerektiğini söyledi. Davutoğlu da, Başbakan Erdoğan’ın son ziyaretinde benzeri bir açıklama yaptığını ifade etti.
  • -Yazışmalarda “Sadece Türkiye, İran’la açık ve eleştirel konuşabilir. Davutoğlu memnun, çünkü sadece Ankara dostluk mesajları gönderiyor” dendi.
  • -Amerika, Güney Kore ile kuzey Kore’yi yıkma planları yaptı, Adanın birleşmesi için gizli planlar yaptı.
  • – ABD’li yetkililer büyükelçilerini BM lideri Ban Ki Moon ile ilgili bilgi toplayıp BM yönetimi aleyhinde casusuluk yapmakla görevlendirildi.
  • -ABD, Suriye’nin Lübnan’daki Hizbullah’a silah yardımı yapmasını engelleyemedi.
  • -İsrail-Lübnan savaşı sırasında Hizbullah’ın güçlenmesine neden oldu.
  • -ABD, Beşar Essad’ın “yeni silahlar göndermeyeceğiz” demesine rağmen silah ikmalı sağladığını biliyordu, engel olmadı.
  • -Suriye-İsrail görüşmelerinin kesilmesinde Türkiye’nin tavrı için “takıntı” ifadesi kullanıldı.
  • -ABD’li diplomatların Türkiye yorumu: “Türkiye, Irak Başbakanı Maliki’den rahatsız.”
  • -Türk diplomatlardan ABD’ye uyarı: “Suudi Arabistan, Irak’ta partilere rüşvet dağıtıyor.”
  • -Libya lideri Muammer Kaddafi gittiği hereyere yanında “buram buram cinsellik kokan sarışın” Ukraynalı bir hemşireyi de götürüyor.
  • – İngiliz Kraliyet Ailesi’nin bir üyesi “uygunsuz” davranışlarda bulunyor.
  • – Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai “paranoya olmuş.”
  • – Angela Merkel “risk almaktan kaçınıyor ve hiç yaratıcı değil.”
  • – Mahmud Ahmedinejad Adolh Hitler gibi.
  • -NATO için ikinci adam seçimi tartışmasında Türk diplomatlara göre Rasmussen ve Merkel gizlice anlaştı.

Türkiye-Azerbaycan

  • -Türkiye-Azerbaycan ilişkileri konusunda İlham Aliyev: “Türkiye enerji merkezi olmasın” dedi. Aliyev’in Türk dış politikasını naif bulduğu belirtilirken, Erdoğan hükümetinden hoşlanmadığı da belgelerde geçiyor.
  • -25 Şubat 2010 tarihli belgede Aliyev: “Karabağ’da daha esnek olmaya çalışıyoruz” ifadesini kullanıyor.
  • -Yine aynı belgede Aliyev, “İran seçimlerindeki şaibe korkunç” ifadesini kullandı.
  • Aliyev, İran’la ilişkilerini “gergin ve istikrarsız” olarak tanımladı. Azeri lider ayrıca, İran’ın Azerbaycan’a yönelik siyasi provokasyonlarının sürdüğünü de ifade etti.
  • -Guantanamo Hapishanesi’nin boşaltılması planlandı. Diğer ülkelere mahkumları kabul etmeleri için baskı yapıldı. Slovenya’ya, Obama’yla görüşme karşılığında bir mahkumu ülkesine alma şartı kondu.
  • -17 Ağustos 2007’de Mossad’ın Türkiye’de İslamcılar güçleniyor kanısında olduğu ve “ordunun bu duruma ne kadar sessiz kalacağı?” diye sorduğu….

ABD uyarmıştı

ABD Dışişleri Bakanlığı hukuk danışmanı Harold Koh, sitenin sahibi Julian Assange’ye bir mektup göndererek, belgelerin yayımlanmasının “çok sayıda masum kişinin hayatını tehlikeye atacağını” söyledi.

Mektubunda belgelerin yayımlanmasının mevcut askeri operasyonları ve ülkeler arasındaki işbirliğini de tehlikeye atacağını belirten Koh, bu belgelerin Amerikan yasalarının ihlal edilerek ele geçirildiğini, doğuracağı ağır sonuçların da dikkate alınmadığını kaydetti.

Koh, WikiLeaks’den belgeleri yayımlamamasını, bunları Amerikan hükümetine geri vermesini ve kopyalarını yok etmesini istedi.

Bu arada Koh, WikiLeaks’in yaklaşık 250 bin belgeyi New York Times ve İngiltere’nin Guardian gazetelerinin yanı sıra Alman Der Spiegel dergisine verdiği duyumunu aldıklarını söyledi.

Belgelerin Fransa’daki Le Monde ve İspanya’daki El Pais gazetelerine de verildiği kaydedildi.

Amerikan Dışişleri’nin, aralarında İngiltere, İsrail ve Avustralya’nın olduğu bazı ülkelere, iddialara dair “brifing” verdiğini kaydediliyor.

Sitenin sahibi Julien Assange, Washington’ın suçlamaları karşısında, Amerikan Dışişleri’ne bir mektup yazdı. Belgelerle, kimin hayatının tehlikeye atılacağını sordu.

Assange’ın, yayımlanacak belgelerde bazı editoryal değişiklikleri kabul edebileceği öne sürüldü. Ancak Amerikan Dışişleri, “Yasadışı yöntemlerle sızdırılan belgeler konusunda pazarlık yapmayız” açıklamasında bulundu.

Siyonizm Nedir? Siyonizm ve Irkçılık Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır?

Dünya tarihine yön vermiş devletleri ve milletleri saymaya çalışsak, mutlaka İsrail’i ve Yahudi devletini sayarız sanırım. Hatta öyleki İsrail yada diğer deyişleriyle kurucuları olan Yahudiler, dünyayı en çok etkileyen millettir desek yanlış söylemiş olmayız herhalde. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim, bir noktaya dikkatlice bakmak lazım. Adamlar aşağı-yukarı 3000 yıldır devletsiz millet oldukları halde ve gelen her devlette onları dünyanın farklı yerlerine sürgün ettikleri halde, bin yıllarca dünyanın her yerine dağıldıkları halde, hiçbir zaman benliklerini, milliyetlerini, dinlerini kaybetmemişler, 3000 yıl sonrada olsa devletlerini kurmayı başarmışlardır. Bizde bu yazımızda binlerce yıl sonra, İsrail Devleti’ni kurmayı başarmış, dünyanın her yerine dağılmış yahudileri tekrar Ortadoğu’ya toplamayı başarmış olan Siyonizmi tanımaya çalışacağız.

Siyonizm ve Irkçılık

Günümüzde ırkçılık kavramına yabancı olan, bu kavramın ne anlama geldiğini ve yol açabileceği kötü sonuçları bilmeyen insan sayısı oldukça azdır. Buna rağmen, ırkçı düşünce, varlığını gerek siyasi alanda gerekse toplumsal alanda halen gizliden gizliye sürdürmekte, kimi zaman da bu gizlilik aşırı sağcı liderlerin ve grupların faaliyetleriyle gün ışığına çıkabilmektedir.

Bir tür hastalık olan ırkçılıktan kurtulabilmek için ilk olarak bu hastalığa neden olan sebeplerin çok iyi bir şekilde tespit edilmesi ve insanlığa getirdiği acıların ve verdiği zararların doğru olarak ortaya çıkarılması şarttır.

Irkçılığın kısa bir tanımını yapmamız gerekirse, ırkçılık bir insanın ya da ulusun kendi ırkını saf ve üstün sayarak başka ırklarla karışmaktan kaçınması ve milleti meydana getiren unsurlar içerisinde ırk kavramına aşırı derecede önem ya da kutsallık verilmesini öngören bir ideolojidir. Irkçılığın en doğru tanımını ise Ashley Montagu “Man’s Most Dangerous Myth: The Fallacy of Race” (İnsanoğlunun En Tehlikeli Miti: Irk Safsatası) adlı kitabında şöyle yapmıştır:

Irkçılık, ‘ırk’ denen şeyin vücut ve ruhun özelliklerini, insan varlığının ve ulusların kişiliğini belirleyen en önemli şey olduğunu iddia eden bir ideolojidir. Dahası ırkçılık denen bu ideoloji, hücrenin, kalıtımın sabit ve değişmez bir parçası olduğunu, bu parçanın nesilden nesile taşındığını ve her bireyde kişilik ve kültürün bir ifadesi olarak ortaya çıktığını ileri sürmektedir.

Irkçılığın Sonucu Terör

İdeolojisini ırkçılık üzerine kuran Siyonizm, terörü kendisine vazgeçilmez bir silah olarak seçmiştir. Bu seçimin nedenini anlayabilmemiz için ilk olarak ırkçı ideolojinin insanları nasıl şiddete ve baskıya sürüklediğini görmemiz gerekir. Irkçılık tamamen ırksal üstünlük prensibi üzerine kurulduğundan her devirde kendi ırkının üstünlüğünü öne süren pek çok ülke ve insan olmuştur. Ancak ırkçılık sadece soy üstünlüğünün sözlü olarak ortaya konulmasıyla kalmamış, fiiliyata geçirilerek üstünlüğün tüm insanlar tarafından kabul edilmesi istenmiştir. Irkçılığın sapkın mantığına göre, diğer tüm ırklar üstün ırkın egemenliğini kabul etmeli, onun buyruğu altına girmeli, onun kültürünü benimsemeli, kısacası onun hakimiyetini kabul etmelidir. Çünkü ırkçılığı savunan insanlara göre kendi ırkları haricinde geriye kalan diğer ırkların hepsi geri kalmış, ilkel ve bir medeniyet sahibi olmayan ırklardır. Bu yüzden de sözde aşağı bir ırk olduğuna karar verilen bir toplumun ya da bir milletin sözde üstün ırk tarafından mutlaka ‘medenileştirilmesi’ ya da ‘sömürülmesi’ gerekliliği ortaya çıkmıştır.

Hatta bazı ırkçı kişiler dünyada var olan aşağı ırkların üstün ırka mensup insanların geleceği için bir tehlike oluşturduğunu, üstün ırkın sağlıklı gelişimini bozduğunu ve bu yüzden de aşağı ırkların yok edilmesi gerektiği tezini savunmuşlardır. Dolayısıyla bir toplumun aşağı bir ırk olduğuna karar verildiği anda o topluma her türlü eziyeti yapmak, aşağılamak, zulmetmek, topraklarına ve mallarına el koymak, onları köleleştirmek ve hatta tamamen öldürmek ‘meşru’ bir kılıfa bürünmekte, diğer bir deyişle bir insan ırkının soykırım yoluyla yok edilmesi onaylanmaktadır. Bryan Appleyard “Brave New World” adlı kitabında ırkçı ideolojinin savunulması sonucu ortaya çıkan bu sapkın anlayışı ve doğurduğu kötü sonuçları şöyle anlatmıştır:

Ne sebeple olursa olsun, ister batıl inançla isterse bilimsel olarak bir kere sizin aşağı bir yaratık olduğunuza karar verilirse, size yapacakları vahşetin bir sınırı olmaz. Ve bu vahşi uygulamalarını haklı görürler, çünkü bir insanın aşağı olduğuna inanıldığında onun kötü ve tehlikeli olduğu ve üstün olanlara bir tehdit oluşturduğu kabul edilir. Hatta bazıları daha da ileri giderek, aşağı olanların bütün insan ırkının sağlığını tehlikeye soktuğunu iddia ederler. O zaman aşağı ırktan olanları kısırlaştırmayı, evlilikleri sınırlamayı ve cinayetleri savunabilirler.

İşte Siyonist ideolojinin temelini oluşturan sapkın mantık budur. Siyonizm’in ırkçılığı, Darwinizm’den ilham almış ve temelini de dine dayandırmıştır. Siyonist ırkçılığın dine dayandırılması ise aşağı ırk olarak nitelendirilen insanların -ki bu ırk Filistinli Araplardır- göreceği baskı ve şiddetin boyutlarını daha da genişletmektedir. Siyonistler Allah’ın Yahudi ırkını seçtiğini ve onları diğer ırklara üstün kıldığını iddia ettikleri için yaptıkları her türlü girişimi de bu sapkın görüş üzerine oturtmaktadırlar. Bu bakımdan, onlara göre başta Filistinli Araplar olmak üzere, tüm Araplar her türlü insanlık dışı muameleye, işkenceye ve katliama layıktırlar ve hiçbir insani değere de sahip değillerdir.

Siyonistlerin savunduğu sözde din kaynaklı bu ırkçı görüşler beraberinde Arap halkına karşı büyük bir düşmanlığın ve kinin ortaya çıkmasına neden olduğundan, Siyonist liderler ve bazı Siyonist Yahudiler Filistinlilere karşı terörle mücadele edilmesini ve onların görülen her yerde mutlaka öldürülmesini savunmaktadırlar. Örneğin, Tel-Aviv Belediye Başkanı olan General Shlomo Lahat şu açıklamayı yapmıştır;

“Burada köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar Filistinlileri öldürmemiz gerekir.”

İsrail hükümeti tarafından Arap sorununu çözmek üzere hazırlanan Koeing raporunda da şiddet ve düşmanlık dolu açıklamalar yapılmıştır. Raporda terörün mutlaka desteklenmesi gerektiği şöyle ifade edilmiştir;

“Terörü, suikastı ve toprakları haciz etmeyi kullanmalıyız ve tüm toplumsal hizmetleri keserek Arapları bu bölgeden atmalıyız.”

Yapılan bu açıklamalar Siyonist ırkçılığın neden olduğu düşmanlığın boyutlarını açıkça göstermektedir.

Ancak İsrail devletinin Filistinli yerli halka karşı terörü desteklemesinin başka önemli nedenleri de mevcuttur. İsrail ilk olarak terörün ortaya çıkaracağı korku ve panikten faydalanmak istemektedir. Çünkü terör ne zaman, nerede ve ne şekilde yapılacağı belli olmayan saldırıdır. Bu bakımdan terörle yaşayan bir ülke veya bir halk sürekli olarak kendilerine karşı yapılabilecek bir terör saldırısının beklentisiyle yaşamak durumunda kalır ve ortaya çıkan ‘zarar görme’ ya da ‘her an ölme’ beklentisi de insanlar üzerinde çok büyük psikolojik bir baskı ve korku yaratır. İşte İsrail devletinin Filistin halkına terörle yaşatmak istediği psikoloji budur. İsrail, Filistin’de korku ve paniğe dayalı bir kaos ortamı oluşturmak suretiyle bölgede Filistinliler lehine can ve mal güvenliğinin yok olduğunu göstererek, onların bölgeyi kendiliğinden terk etmelerini amaçlamaktadır. Bu yüzden terör İsrail devletinin kullandığı etkin bir yönetim, denetim ve kontrol politikası haline gelmiştir. Irgun terör birliklerinin Filistin halkına yaşattığı korku ve bölgede meydana getirdiği karışıklık şöyle anlatılmıştır:

Bizim Irgun askerlerimizin adını andıkları anda panik olan Araplar arasında terör efsanemiz çok yayılmış durumdadır. Bu birlikler İsrail ordusunun bir taburu olmaya layıktırlar. Ülkedeki tüm Araplar sınırsız bir panik yaşıyorlar ve hayatlarını kurtarmak için kaçmaya başlıyorlar. Bu toplu hareket sonraları sağa sola büyük bir panik içinde delirmişçesine kaçışan insan yığını haline geliyor. İsrail devletinin şu anki bölgesinde yaşayan 800.000 Arap’tan sadece 165.000 kadarı burada kalmayı başarmıştır. Bu gelişmenin politik ve ekonomik açıdan önemi çok daha büyük bir oranda tahmin edilebilir.

İsrail ve Faşizm

Faşizm 20.yy’da doğmuş ve yayılmış bir ideoloji olarak bilinmektedir. Faşist rejimler insanlar arasında sürekli bir çatışmanın insanlığın gelişimi için var olması, adalet, barış, demokrasi ve eşitlik gibi kavramların yok sayılması gerektiğini ve daima güçlü ve acımasız olanın kazanacağını savundukları için her zaman savaş yanlısı ve işgalci bir politika izlemişlerdir. Faşist diktatörler koyu bir ırkçı ideolojiye sahip olduklarından her faşist ülke kendi ırkının üstünlüğüne inanmış ve diğer ülkelere bunu zorla kabul ettirmek ve onlara hakim olmak istemişlerdir. Günümüzde faşizmi resmi devlet rejimi olarak benimsemiş bir ülke yoktur. Ama faşizmin ırkçılığı ve şiddet dolu felsefesi halen bazı ülkelerde kendini göstererek, insanlık için bir tehlike olmaya devam etmektedir. Faşist felsefeyi yönetim şekli olarak benimsememesine rağmen, uyguladığı askeri ve siyasi politikalarla faşist ideolojiyi yaşatan bir ülke mevcuttur: Bu ülke İsrail’dir.

İsrail yönetiminin faşist bir karaktere sahip olmasının altında yatan en önemli neden Siyonizm ile faşizm arasındaki büyük benzerliktir. Her iki ideoloji de şiddet, kaba kuvvet, terör, soykırım, işgal, toprakları genişletmek, ırkçılık gibi insanlığa zarar ve beladan başka bir şey getirmeyecek unsurları temel prensip haline getirmiştir. Faşist Almanya ve İtalya nasıl diğer ülkeleri işgale kalkıştılar, kurdukları milis birliklerle nasıl ülke içinde terörü destekledilerse ve nasıl pek çok insanı sadece farklı ırka mensup olduğu için suçsuz yere öldürdülerse, Siyonist İsrail de şu an Ortadoğu’da aynı politikayı izlemektedir. İsrail hükümeti de tıpkı faşist rejimler gibi Yahudi üstünlüğünü savunmakta, bunu kabul ettirmek için şiddete ve teröre başvurmakta, askeri yapıya ve silahlanmaya büyük önem vermekte, Filistinli yerli halka karşı sistemli bir yok etme politikası uygulamaktadır. Siyonizm ile faşizmin bu benzerliği, faşizmin Siyonist Yahudiler arasındaki temsilcisi sayılan Vladimir Jabotinsky tarafından da ifade edilmiştir. Siyonizm’in sömürgeci anlayışını geliştiren Jabotinsky 1930 yılında yaptığı bir açıklamada faşist felsefeyi şöyle özetlemiştir:

Günümüz ahlak kuralları içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yaşamını şekillendirecek olgu, sadece ve sadece güçtür. Komşusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldırlar. Adalete inananlar da aptaldırlar. Adalet, bileği güçlü olanın ve bu bileği büyük bir ısrarla isteklerini gerçekleştirmek için kullananındır.

Dine Dayandırılan Irkçılık ve İşkence

Bugün Siyonizm’in Filistin halkına yaptığı soykırımı ve terörü bir politika haline getirdiği açıkça görülmektedir. Bunların yanında Siyonizm’in Ortadoğu’da faşist sistemi andıran başka politikaları ve uygulamaları da olmuştur. Siyonist İsrail’in tıpkı faşizm gibi işgalci ve yayılmacı bir felsefeye sahip olması Ortadoğu’da yıllardır bitmek bilmeyen karışıklık ve şiddettin temel nedenidir. İsrail devletinin kuruluşundan bu yana değişmeyen amaçlarından birisi de yaşayan tüm Yahudileri tek bir devlet altında bir araya getirebilmektir. Ancak bu hedefin gerçekleştirilmesi için, yani yeni gelen Yahudi göçmenlerin yerleştirilmesi için, boş toprağa ihtiyaç vardır. Bu yüzden İsrail gerekli toprakları elde etmek ve aynı zamanda Tevrat’ta çizilmiş olan sınırlara ulaşmak için boş olmayan toprakları boşaltmakta ve bunun içinde Arap nüfusunun yaşadığı tüm bölgeleri işgal etmeye çalışmaktadır. Bu işgal sonucunda sağ kalan Filistinliler de bölgeden sürülmüştür. (Harun Yahya, Filistin)

İsrail’in tüm bu yaptıkları Siyonist vahşetinin görünen kısmıdır. Vahşetin görünmeyen kısmı ise İsrail hapishanelerinde yaşanmaktadır. Bu hapishanelerde tutuklu bulunan ve göz altına alınan binlerce Filistinli Arap inanılmaz işkencelere maruz kalmaktadır. Bu hapishaneler tamamen ‘siyasi’ hapishaneler olduğu için uzun zaman İsrail devleti tarafından bu hapishanelerde neler yapıldığı saklanmış ve hiç kimseye araştırma imkanı tanınmamıştır. Ancak 1977 yılında Sunday Times gazetesi 1967 yılından itibaren 10 sene boyunca İsrail hapishanelerinin çirkin yüzünü gösterebilmeyi başarmıştır. Sunday Times’ın araştırmalarına göre Filistinli mahkumların vücutlarına elektrik verilmekte, köpekler tarafından ısırılmakta, vücutlarında sigaralar söndürülmekte ve bilinçlerini kaybedene kadar ayaklarından tavana asılmaktadırlar. İsrail hükümetinin bilgisi dahilinde kurulan bu ‘işkence merkezleri’ Nazi Almanyası’nda kurulan toplama kamplarını aratmamaktadır. Siyonist ideolojinin benimsediği felsefenin faşizm ile olan büyük benzerliği ortadadır.

Sonuç

Siyonizm dinsiz düzenin ortaya çıkmasını kolaylaştıran “insanlar arası düşmanlığı” yeryüzünde yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Şüphesiz ki bu amaca hizmet eden en etkin metod da ırkçılığın desteklenmesi ve bu yolla insanlar ve toplumlar arasındaki birliğin, dostluğun ve barışın yok edilerek, insanlar arasında “gruplaşmanın” ve “bloklaşmanın” gerçekleşmesini sağlamaktır. Siyonizmin kendi ideallerini makul göstermek için ırkçılığı yaymaya çalışması ve bu sayede bir “kültür ve medeniyetler” çatışması yaratması dünya üzerinde yaşayan tüm milletler ve ırklar için ciddi bir tehlikedir. Ancak Kuran ahlakına dayalı bir toplumda böyle sapkın düşünceler kendine yaşam sahası bulamaz. Tam aksine insanların ayrılıkçı ve bölücü faaliyetlere izin verilmediği gibi birbirine olan bağlılıkları daha da güçlenir. Bu da, Kuran ahlakının hızla yaygınlaştığı 21. yüzyılın ırkçılıktan uzak, adalet ve barışın hüküm süreceği kutlu bir yüzyıl olacağını göstermektedir.