Kategoriler
Genel Kültür

Basklar Kimdir? Bask Bölgesi Neresidir?

Yıllardır ETA ve Terör olaylarıyla anılan Bask Bölgesi, İspanya’nın kuzeyinde özerk bölge. Yüzölçümü 7,234 km² nüfusu ise 2,125,000 kişidir. Özerk Bölgenin idari Başkenti Vitoria-Gasteiz şehridir. Bölgeye Özerklik 25 Temmuz 1979 tarihinde verilmiştir. Özerk Bölge Başbakanı Bask Milliyetçi Partisi nden Juan José Ibarretxe’dir. Bölge kendi içinde emniyetini Ertzaintza denilen polis teşkilatı ile sağlamaktadır. Bölgedeki yasalar Özerk Bölgeyi üç ilden oluşan bir federasyon olarak tanımlar. Bu sistem 1200 yılından beri bölgede aralıklarla kullanılan Foral Sistemi ‘dir. Franco sonrası 1978 Anayasası bölgeye tarihi bir hak olarak geniş yetkilerle bir özerklik sağlamıştır.Bask Parlamentosu ve hükümeti Vitoria-Gasteiz’de bulunmaktadır.Parlamentoda 25 temsilci bulunur ve bu temsilcilerin oylarıyla Bölge Başbakanı seçilir. 1937 yılından beri Başbakanlar Bask Milliyetçi Partisi ‘nden seçilmektedir.Bask Ülkesi kendi polis teşkilatına ve kendi radyo/tv’sine sahiptir.Bu ve diğer güçler Gernika Yasası ile güvence altındadır. Bölgedeki Bask Milliyetçileri Navarra topraklarının Tarihi Bask Ülkesinin olduğunu ve Başkentlerini Pamplona’ya taşıma iddiasındadırlar. Bask Hükümeti, Navarra’nın simgesi olan Laurak Bat armasını yıllardır kullanmaktadır.

Kategoriler
DİN

Mehmet Zahit Kotku Kimdir? Mehmet Zahit Kotku Hoca Efendinin Hayatı

Dünyadaki ufkumuzu aydınlatan meşalelerdir Allah’ın sevgili kulları. İşte o kullardır yıllardır insanlığa ışık tutan İslamın yayılmasını ve bozulmadan yaşayabilmesini sağlayan. Bu yazımızda uzmanportal.com olarak merhum Mehmet Zahid Kotku hoca efendinin hayatını ve davasını ele alıyoruz:
Uzun yıllar vaaz verdiği İskender Paşa Camii’nde birçok kesimden on binlerce insanı irşad eden Zahit Kotku Hazretleri, yazılı türde pek çok eser bırakırken yetiştirdiği insanlarla öne çıktı.

Zahit Kotku, başta merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi olmak üzere Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Cevat Ayhan gibi isimlerin hocası olarak hatırlanıyor.

Üstün ahlak ve faziletiyle hatırlanan Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, vefatının 30. yıldönümünde dualarla yâdediliyor. Birçok alandaki hizmetleri neticesinde ‘Görünmeyen Üniversite’ olarak bilinen Kotku Hazretleri, vefatının 30. yıldönümünde rahmetle anılıyor.

1897 yılında Kafkasya göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Mehmet Zahid Efendi Bursa’da doğdu. İlk tahsilini Bursa Oruçbey İbtidaîsi’nde tamamlayan Mehmet Zâhid Efendi daha sonra orta öğrenimi Maksem İdadîsi ve Bursa Sanayi-i Nefîse Mektebi’nde tamamladı.

O yıllarda patlak veren Birinci Dünya Savaşı sebebiyle askerliğe çağrılan Zahit Efendi, uzun yıllar askerlik yaptı.

Bugün İskender Paşa Dergâhı olarak bilinen Gümüşhanevi Dergâhı ile askerlik görevi sırasında İstanbul’da tanışan Mehmet Zahit Kotku, o yıllarda Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyaeddin Efendi’ye talebe oldu. Ramuz el-Ehadîs ve Hizb-i Azam, gibi kitapları okutmak üzere diploma alan Mehmet Zahit Kotku Hazretleri aynı zamanda Beyazıt, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerindeki derslere devam etti.

DERGAHLAR KAPATILINCA İSTANBUL’DAN GİTTİ

30 Kasım 1925’te çıkan yasayla birlikte tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından İstanbul’dan ayrılarak Bursa’ya dönen Mehmet Zahit Kotku Hazretleri 15 yıl kadar imamlık yaptı.

Eski dergah arkadaşı Abdülaziz Bekkine’nin vefatının ardından tekrar İstanbul’a dönen Zahit Kotku Hazretleri, Fatih Zeyrek’te bazı camilerde imamlık yaptı. Ardından 1958 yılında İskender Paşa Camii imam hatipliğine tayin oldu.

Hayatı boyunca etrafında toplananlara vâz ve nasihat ederek yol göstermeye çalışan Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, uzunca bir müddet Pazar günleri ikindi namazının ardından hadis dersleri yaptı.

Ömrünün son yıllarında şiddetli rahatsızlıklar geçiren Zahit Kotku Hazretleri Hicaz’a gitti. Kutsal topraklarda rahatsızlığı iyice artan Zahit Kotku Hazretleri ağır hasta olarak 1980 yılının Şubat ayında dönmek zorunda kaldı.

Ağır hastalığına rağmen Ramazan ayında oruçlarını aksatmadan tutan Zahit Kotku Hazretleri, 13 Kasım 1980 tarihinde Hakk’a irtihal eyledi. Hocaefendi’nin cenazesinde büyük bir insan seli yaşanmış, cenaze, kılınan namazın ardından Süleymaniye Camii Haziresi’ne kendisinden feyz aldığı hocalarının yanına defnedilmişti.

HOCALARIN HOCASI

Bugün akademiye yıllarını vermiş isimler için kullanılan ‘hocaların hocası’ tabiri Mehmet Zâhit Kotku’nun en çok bilinen sıfatlarından biri olarak kayda geçti.

Yazılı türde pek çok eser bırakan Zahit Kotku Hazretleri, özellikle de yetiştirdiği insanlarla öne çıktı. Zahit Kotku, başta merhum Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi olmak üzere Necmettin Erbakan, Turgut Özal, Korkut Özal, Cevat Ayhan gibi isimlerin hocası olarak hatırlanıyor.

MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ İÇİN ÇALIŞTI

İskender Paşa Camii’ndeki görevi sırasında cemaatin ihtiyaçlarının giderilmesinin yanı sıra Müslümanların birlik ve beraberlik içinde bulunmaları gerektiğine dikkat çeken Kotku Hazretleri “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir.

Neticede bunlar barajları doldurur. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve beraberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz.

Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve beraberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz” diyordu.

Müslümanların içine kapanık bir hayat sürmemesi gerektiği düşüncesinde olan Hocaefendi, bu gayeyle kurumsallaşmaya büyük önem verdi.

Türk siyasi hayatında Müslümanların ilk olarak temsil edildiği parti olması bakımından büyük önem taşıyan Milli Nizam Partisi’ne desteklerini esirgemeyen Zahit Kotku Hazretleri, üniversite camiasından da çok sayıda insanı yetiştirerek ülkeye büyük hizmetlerde bulundu.

Cevat Akşit, Mehmed Zahid Kotku Hazretlerini anlatıyor

Hocaefendi’yi Zeyrek’teki Ümmügülsüm Camii’ne müezzin olarak tayin edildiğimde, (1956) tanıdım. Hocam sanki güneş gibi parlıyordu. Elini öptüm. Hocaefendi bir daha elimi bırakmadı. “Sağda-solda dolaşma. Seni bana emanet ettiler” dedi.

Bugün Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinin vefatının 30. yılı. O’nu rahmetle anıyor ve hasretle arıyoruz. Aralarında Cumhurbaşkanı, Başbakanlar, bakanlar, üniversite profesörleri gibi Türkiye’nin kalkınmasında emeği geçen insanları yetiştiren ve “Görünmeyen Üniversite” olarak isimlendirilen Mehmed Zahid Kotku hazretlerini anlatan ve O’nun icazetli talebesi olan Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki:

“Benim babam vefat etmişti, Onun da iki kızı var, bir oğlu yoktu. Hocaefendi’nin hem müezzini, hem de manevi oğlu oldum. O’nu dinledim ve hep kazandım.”

Denizli Yatağan’da 1000 kişiye ders veren müderris dedesinin el yazması tasavvufi notlarını sadeleştirirken ziyaret ettiğimiz ekranların sevilen Hocası Prof. Dr. Cevat Akşit, Fatih Zeyrek’te Ümmügülsüm Camii’nde müezzin olarak tanıdığı hocası Mehmed Zahid Koktu hazretlerini şöyle anlatıyor:

“Hocamın ismi Mehmed Zâhid, soyismi Kotku idi. Babası ona: “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş. Soyadının “mütevâzi” manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş. Hocam, 1897 yılında Bursa’da, kale içinde, Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki baba evinde dünyaya gelmiş.

Babası İbrahim Efendi ile annesi Sabire Hanım, Bursa’ya Kafkasya’dan hicret eden Müslümanlardan. Babası, Hamza Bey Medresesi’nde okumuş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Peygamber Efendimizin sülâlesinden bir Seyyid’dir; 1929’da 76 yaşında Bursa’nın İzvat Köyü’nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş. Annesi Sabire Hanım, hocam 3 yaşında iken vefat etmiş.

Birinci dünya harbinde yıllarca askerlik
Hocaefendi ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okuyor, Maksem’deki İdadiye devam ediyor. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne giriyor. Bu esnada Birinci Cihan Harbi patlıyor ve 18 yaşında askere çağrılıyor.

Çeşitli cephelerde senelerce çarpışıyor. Harpte çok tehlikeli günler yaşıyor ve hastalıklar atlatıyor. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, İstanbul’a dönüyor ve İstanbul’da yazıcı olarak vazifeye devam ediyor.

Ayasofya’dan Gümüşhanevi dergahına…
Dedesi ve babası tasavvuf ehli. Hocaefendi, bir Cuma Ayasofya camii’nde namazı edadan sonra, Gümüşhanevi Tekkesi’ne gidiyor. Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisâb ediyor.

Onun vefatından sonra Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’den manevi tahsile devam ediyor. 27 yaşında icazetnâme alıyor. Bu arada hafızlığını tamamlıyor. Hocasının işaretiyle kasaba ve köylerde dini hizmete başlıyor. Tekkeler kapatılınca, Bursa’ya dönüyor ve evleniyor.

1929’da vefat eden babasının yerine Bursa’nın İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlıktan sonra Üftade Cami-i Şerifi’nin imam-hatipliğine tayin ediliyor. Şehirde hisar içindeki baba evine yerleşiyor. Burada 1946’dan 1952’ye kadar hizmet ediyor.

1952’nin Aralık ayında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a tayin ediliyor. Fatih-Zeyrek’te Ümmü Gülsüm Mescidi’nde vazifeye başlıyor.

Hocaefendi’yi Zeyrek’teki Ümmügülsüm camiine müezzin olarak tayin edildiğimde, (1956) tanıdım. Hocam sanki güneş gibi parlıyordu. Elini öptüm.

Hocaefendi bir daha elimi bırakmadı. “Sağda-solda dolaşma. Seni bana emanet ettiler” dedi. Artık Hocaefendi benim manevi babamdı. Ben de onun manevi oğluydum.

Benim babam vefat etmiş, Hocaefendi’nin de oğlu yoktu. Valide hanımın bana çok emeği geçti. Çamaşırımı yıkadı, yemeğimi pişirdi. Gelen misafirlere sofra kurulacaksa ben kurardım.

Çarşı pazara ben giderdim. 1958’de Hocaefendi Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi’ne tayin edildi ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Ben de Hocaefendi’nin yerine Ümmügülsüm Camii’ne imam tayin edildim.

40 kişiye bir karpuz
Bursa’da Zühtü efendi vardı. Hocaefendi ile O’nun misafiri olduk. Hocaefendi sevdiği için bir tane de karpuz aldım. Hanıma, “Bunu doğra ve servis yap” dedim. Hanım bana bir çıkıştı ki: “Efendi sen deli misin? Bu bir tane karpuz kime yetecek? Oda misafir doldu” dedi.

Gerçekten odaya girdim ki oturacak yer yok. Dört tane sofra kurduk. Her sofraya bir tabak karpuz koydum. Bir tabakta da Hocaefendi’ye sundum. O bir parça karpuz aldı ve bana “Mustafa bu tabaktakileri, diğer tabaklara böl. Ben fazla yemeyeceğim” dedi.

Ben de emrini yerine getirdim. Sonra hanıma dedim ki: “Seni görüyor musun, seni, Hocaefendi belki de senin sesini duydu da karpuz yemedi.” Hanım dedi ki: “Mümkün değil. Çünkü mutfakla salon arasında tam 3 tane oda vardı.”

Bu milletin mayası Müslüman
Biz Hocaefendi’nin de himmetiyle Sakarya üniversitesindeyiz. Ben Ticaret Hukuku Doçentiyim. Okulda ders anlatırken Allah bile demiyoruz. Yalnız biz namaz kılınca, üniversitenin büyük mescidi her vakit 3 defa dolup boşalıyor. Bütün öğrenciler, hocalar namaz kılıyor diye namaz kılıyorlar.

Bu milletin mayası Müslüman. Üniversitenin bahçesinde bir tane oğlanla kızı el ele dolaşırken göremezsiniz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de o zaman bizim üniversitede Doçent.

Birgün Hocaefendi beni İstanbul’a çağırdı.”Gel, beni Adapazarı’na götür” dedi. Daveti alır almaz İstanbul’a geldim. Sabah namazını İskenderpaşa Camii’nde kıldık.

Eve gittik. Hocaefendi, valide hanım ve ben. Kahvaltı yapıyoruz. Hocaefendi ile aramızda bir sehpa var. Hoca efendi “Ye Mustafa” diye kaşıkla yemek uzatıyor, ben yiyorum. Hocaefendi gözümün içine baktı ve: “Bursa’ya gitsek ne dersin?” dedi. “Emredersiniz” dedim.

Hocaefendiye itiraz edince…
Yine böyle bir bayram öncesi İstanbul’a geldim. Hocaefendi’nin elini öptüm. “Denizli’ye gideceğim” dedim “Gidecek misin?” dedi. “Gideceğim” dedim. Bir defa daha sordu.

Üçüncüde de aynı cevabı verince Hocaefendi “Git bakalım” dedi ama bu sefer soğuk bir sesle. “İzin verirseniz, gideceğim” demiyorum. Çocuklar arabada beni bekliyor. Yola çıktık.

Görüş mesafesi 2 metre. Öyle bir sis var. Eskişehir’e varmadan önce benim farlar söndü. Olsun, sis lambalarıyla idare eder gideriz dedim. Bu sefer. Lastik “fıssss” etti. Mevsim kış. Çocuklar perişan. “Bu ne iştir?” O zaman Hocaefendi’nin “Git bakalım” sözünü bir daha duydum.

“Ben şu camiye gideceğim” dedim. Gittim. İmam hazırlıksız çıkmış. Vaaz ediyor ama cemaat uyuyor. Neyse geldi sarıkla cüppeyi bana verdi. Bayram namazını kıldırdım. Hutbeye çıktım. Cemaat canavar gibi. Herkes uyandı. Birbuçuk saat hutbe okudum.

Hutbeden sonra beni bırakmak istemediler. Yolda çocukların olduğunu, arabamın lastiğinin patladığını, farlarının söndüğünü söyledim. “Biz yaparız” dediler. Bir Almancı beni evine götürdü. Sonra arabayı yapmışlar. Çocukları da getirdiler. Orada Bayram yemeği yedik. Tekrar yola çıktık. İkindi vakti Denizli’ye vardık.

En çok sevdiği ilahi
Ey Risalet Tahtının Hurşid-i Mah-ı Enveri

Ey Risalet Tahtının Hurşid-i Mah-ı Enveri

Vey nübüvvet mazharı, ahir zaman Peygamberi

Hak Senin Şanında Levlâk okudu Ya Mustafa

Yani Sensin nur Muhammed Kâinat’ın rehberi

Sure-i Şemsi-d Duha geldi cemalin şanına

Alemi kıldı münevver bu kemalin enveri

Ya Rasulallah şefaat kıl Gazali hasteye

Bir günahkâr ümmetindir, hem kamunun kemteri

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

İyi bir hattat idi, bana da yazı dersi verdi
Bana yazı dersleri verdi. Hocaefendi aynı zamanda iyi bir hattattı. Hamit Aytaç (hattat) gelmiş de O’nun yanında da yazmış. O’nunla da ortak eserleri vardı. Allah nasip ederse, inşallah bana verdiği yazılarını neşredeceğim. Mesela Hocaefendi bir cümle yazar, “Bunu 20 kere yaz gel” derdi.

Hocaefendi’nin hiçbir yemek seçtiğini hatırlamıyorum. Ne gelirse gelsin, “Yemeğin en güzeli hazır olanıdır” der, besmeleyi çeker, afiyetle yerdi. İtikafa girdiğimiz zaman tuz, su ve hurma ile iftar açardık. Hocaefendi hiç aksatmadan her Ramazan ayında itikafa girerdi.

Ben de dedemin Denizli Yatağan’daki çilehanesinde girerdim. Vefatına yakın 4-5 sene kala izin vermedi. “Hayır buraya geleceksin, burada birlikte itikafa gireceğiz” dedi. İskenderpaşa’ya geldim. Birlikte girdik itikafa.

Anayasa Profesörü ders aldı
Bir gün Hukuk Fakültesi’nden hocam olan Anayasa Profesörü Selçuk Özçelik Hoca’ya Ahmet Davutoğlu Hoca’yı ziyarete gideceğimi söyledim. Özçelik “Ne olur beni de götür. Ben o yiğit insanı çok seviyorum” dedi. Sebebini de şöyle açıkladı:

“Ahmet Davutoğlu Hoca, medeni kanunu eleştirdiği için mahkemelik olmuştu. Zengin Müslümanlar ‘Sen hocayı savun, avukatlık paranı biz vereceğiz’ dediler. Davaya girdim ki, bakan hakim, benim fakülteden öğrencim. Bana “Hocam sen merak etme.

Davutoğlu hocayı kurtaracağım” dedi. Hoca’ya tam 3 defa, “Yani sen böyle demedin değil mi hocam, böyle diyen insanlar da var” dedi. Fakat Davutoğlu, “Hayır, bu eleştirileri ben söyledim” dedi. Önce Ahmet Davutoğlu’nu ziyaret ettik. Sonra Hocaefendi’ye geldik.

Hocaefendi, devleti, devlet adamlarının adil olması gerektiğini, görevlerini, kuvvetler ayrımını anlatıyor. Selçuk Özçelik, “Hocaefendi’den ders almak istiyorum. Bu meseleleri bizden iyi biliyor” dedi.

Müslümanlar birlik olmalı
İskenderpaşa Camii görünmeyen üniversite olmuştu. Hocaefendi, camide pazar günleri ikindi namazlarını tâkiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûz el-Ehâdis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı.

Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini bildirir ve şöyle derdi: “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar.

Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler.

Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz…”

Davasında samimiydi
Mehmed Zâhid Koktu Hazretleri; güler yüzlü, sevimli bir zât idi. Mütevâzî, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmaz, tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi.

Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verir, kimseden bir şey istemezdi. Şeyhliğini ve makâmını büyük bir tevâzû ile gizlerdi. Gece ve gündüz ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi.

Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Hocaefendi’nin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vaazlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır.

Sabah namazını kıldıktan sonra İskenderpaşa Camii’nde Esma-ı Hüsna’yı okurduk. Yani Cenab-ı Allah’ı güzel isimleri ile anardık. Zikirsiz sabah yoktu.

Ümmügülsüm Camii’nde de İskenderpaşa Camii’nde de her sabah Esma zikri yapardık. Çünkü Peygamberimiz Efendimiz buyuruyor ki: “Sabah namazını kıldığınız camide işrak vaktine kadar zikirle uğraşırsanız, Hac ve Umre sevabı kazanırsınız”

Hocaefendi, insanları sohbet esnasında eğitirdi. Yani, eğitimde Peygamber Efendimizin metodunu izlerdi… Alemlerin Sevgilisi’nin Medine-i Münevvere’de Ashab-ı Suffa’ya uyguladığı yöntemi… Bu metod, çıkar ve hesabiliğe dayanmayan bir yöntem..

Sevgi ve fedakârlık üzerine kurulmuş bir uygulama. Kendisine gelenlerin sıkıntılarını, büyük küçük bütün problemlerini dinler, kısa, ancak öz tavsiyelerde bulunurdu.

Yakınlarına, talebelerine, dostlarına karşı son derece vefalı idi. Kimsenin kendisine gelmesini beklemez, tersine o yakınlarını arar ve ziyaret ederdi. Hocaefendi’nin kapısı gönlü gibi istisnasız ve protokolsüz herkese sonuna kadar açıktı.”

Gönül eğitimine adanmış bir ömür

Hocaefendi’nin 1897’de Bursa’da başlayan ve İstanbul’da son bulan mütevazı hayatı; kitleleri kendine çekmiş, Nazif Gürdoğan’ın dediği gibi başlıbaşına “görünmeyen üniversite” olmuştu.

Mehmet Zahid Kotku Hocafendi’nin, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler ve toplumsal kalkınma için attığı temeller vefatından 21 yıl sonra bile canlılığını koruyor.

Mehmed Zahid Kotku (R.ah) bundan 21 yıl önce 14 Kasım günü, büyük ve hüzünlü bir insan selinin omuzlarında Süleymaniye Camii’ndeki Kanuni Süleyman Türbesi arkasındaki istirahatgâhına defnolunduğunda arkasında ilim adamlarının, bakanların, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının çıkacağı bir cemaat bırakmıştı.

O’nun 1897’de Bursa’da başlayan ve İstanbul’da son bulan mütevazı hayatı; kitleleri kendine çekmiş, Prof. Ersin Nazif Gürdoğan’ın dediği gibi başlıbaşına “görünmeyen üniversite” olmuştu.

Mehmet Zahid Kotku Hocafendi’nin, Türkiye’nin siyasi, sosyal ve iktisadi hayatında bıraktığı derin izler ve toplumsal kalkınma için attığı temeller vefatından 21 yıl sonra bile canlılığını koruyor.

Bunun nedeni elbette gıpta edilecek hayatıydı. Hocaefendi, Peygamber’in (s.a.v) hayatını yani sünnetini, yaşamının her alanında uygulamaya çalışmakla başarmıştı bunu…

Kafkasya’dan manevi miras

Ailesi aslen Kafkasyalı olan Hocaefendi’nin babası İbrahim Efendi, 16 yaşındayken Bursa’ya gelmiş, tahsilini Hamza Bey Medresesi’nde yapmış, muhtelif yerlerde imamlık görevlerinde bulunmuş bir seyyiddir.

3 yaşında annesi vefat eden Mehmed Zahid Efendi, ilkokulu Oruç Bey İbtidasi’nde okur, ardından Maksem’deki İdadi’ye devam eder. Bursa Sanat Mektebi’ne girdikten sonra Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla 18 yaşında askere alınır.

Hastalıklar atlattığı uzun ve zorlu yılların ardından, ordunun Suriye’den çekilmesiyle İstanbul’a gelir. Burada askeri şubede yazıcı olarak askerlik vazifesine devam eder…

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin hayatı, İstanbul’da çeşitli dini toplantılara, derslere, vaazlara devam ettiği yıllarda bir cuma günü Gümüşhaneli Tekkesi’ne gitmesiyle farklı bir seyir izlemeye başlar. Bu onun olgunlaşma döneminin başlangıcıdır.

Tekkenin şeyhi Ömer Ziyaeddin Efendi’ye intisap eden Hocaefendi, onun vefatından sonra da Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında gönül ve ilim eğitimini sürdürür.

Bayezit, Fatih ve Ayasofya camii ve medreselerinde derslere devam ederken, hafızlığını da tamamlar ve hocasının isteği ile bazı köy ve kasabalara dînî dersler vermeye gider. Bu görevler sırasında öğrendiklerini tatbik etme ve anlatma fırsatı bulur.

Tekkelerin kapatılmasıyla 25 yıl gibi uzun bir süre İstanbul’dan ayrı kalır Hocaefendi. Bursa’daki köyü İzvat’ta 15 yıl imamlık yaptıktan sonra Üftade Camii’nde göreve başlar ve Bursa’ya yerleşir; tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine Efendi’nin vefatı üzerine İstanbul’a vazifeye çağrılıncaya dek orada görevini sürdürür.

Halkın diliyle konuştu

Bekkine Efendi’nin ardından postnişin olan Hocaefendi, uzun süre Bursa’da görev yaptığı için halkın diliyle konuşuyordu, felsefi konulara girmiyordu. Bu nedenle Abdulaziz Bekkine’nin sohbetlerinin aksine sade ve yalın anlatımı ve taşralı dili, onu tanımayan kuşağı şaşırtıyordu. Hocaefendi’nin aldığı eğitimine rağmen basit, anlaşılır bir halk dili kullanması onun bilinçli tercihinden ve olağanüstü tevazuundan kaynaklanıyordu.

Onun şivesiyle ilgili Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi şöyle diyor:

Anadolu şivesiyle konuşurdu, o da halkın hoşuna giderdi. Tabii, lügat parçalamak, çok edebi konuşmak bir soğukluk meydana getirir. Ama halktan bir insan gibi konuşmak, halkın hoşuna gider. Hocamız da kendisi halktan bir kimse olarak teleffuzunu değiştirmeye kalkışmazdı.

Bir öğrencisinin anlattıkları da Hocaefendi’nin “ben bilmem” deme büyüklüğünü ve ne derece bir tevazuya sahip olduğunu gösteriyor:

Abdulaziz Efendi’nin vefatından birkaç gün sonra, alıştığımız sohbetleri özlemeye başlamıştık. Sohbetler ne zaman başlayacaktı? Gençlere, talebelere, bilhassa bizlere müjde geliyor…

Vedat Özmen Ağabey’in evinde yatsıdan sonra sohbet olacak. Kalabalık değil 5-6 kişi… Uzun bir sessizlik… Hocaefendi koynundan küçük, kırmızı bir not defteri çıkarıyor ve “Sizlere talebe iken aldığım notlardan bazı satırlar okuyayım” diyor….

Abdülaziz Efendi’ye soru sorma alışkanlığımız sebebiyle bir arkadaş, “Efendi Hazretleri, Muhyiddin Arabi Hazretleri’nin vahdet-i vücud nazariyesi ile ilgili…” diyecek oldu.

Hocaefendi, “Evladım, ben bunları bilmem, sen bunları bilenlere sor” deyince, o güne kadar “Ben bilirim”den başka bir şey bilmeyenlerin doldurduğu bu nefsaniyet âleminde ilk defa duyduğum bu tevazu şahikası karsışında yerlerin dibine geçerken, bu sözü söyleyebilmek sultanlığına erişen yeni hocamız gözümde Himalayalar gibi yükseldi.

Terbiye edeceği talebesinin karşısında kendi hayatıyla örnek olarak, “Ben bunu bilmem” diyebilmek büyüklüğünü göstermişti.

‘Herşeyimizi teslim edeceğiz’

Hocaefendi, kısa bir süre İstanbul Fatih’teki Ümmü Gülsüm Mescidi’nde görev yaptıktan sonra aynı semtte bulunan İskenderpaşa Camii’ne naklolur ve vefatına kadar orada görev yapar.

Kısa bir sürede kendine has üslubu yankı bulur ve bir mıknatıs gibi, her geçen gün kitleleri kendine çeker. Onun bu sesi yukarda bahsettiğimiz dilindeki “taşralığa” rağmen üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında daha çok yankı bulur.

Hatta İslamî hayatı olmayanlar bile sırf meraklarından sohbetlerine gelecek, hayretler içinde kalacaklardır. Hocaefendi’nin yakınında bulunanlardan Av. Merhum Yusuf Türel’in anlattığı hatıratında olduğu gibi:

O zamanki İstanbul Üniversitesi Rektörü Şerif Egeli bir asistanı ile gelmişti. Gelişinin sebebi sırf talebe ve asistanlarının aktardıkları bilgiler sebebiyle bir merak saikasıydı.

Yoksa onun İslamî hayatı çok iyi değildi. Bir namazdan sonra çıkarken ben kulağımla işittim “Biz buraya devam edersek galiba hem doktorluğumuz, hem üniversite rektörlüğümüz uçup gidecek, hepsini buraya teslim edeceğiz” dediğini.

Hocaefendi’yi her nerede görürsek görelim, etrafında kısa bir süre içinde, hemen bir sohbet halkası oluşurdu.

Avukat Yusuf Türel, sohbeti bir eğitim metodu olarak benimseyen Hocaefendi’nin konuşmasının tesirli olduğunu naklediyor: Lüzümlu olmayan yerde konuşmazdı. Konuşunca da sanki ağzından hikmetler dökülüyor durumda olurdu ve çok tesirli olurdu.

Sadece sohbetlerinde kullandığı dili ve sesi kitlelerin ona koşmasının tek sebebi değildi elbette. Görev yaptığı camilerde her pazar ikindi namazının ardından Ramuzü’l-Ehâdis’ten yaptığı hadis sohbetlerinde ve çeşitli zamanlarda yaptığı konuşmalarında insanların iç dünyasına seslenmeyi başarmıştı.

Tanımayanların bile ilk görüşlerinde sevgi ve saygı duyduğu hali, herkese selam vermesi, güleryüz göstermesi ve insanların gönlünü alması her gittiği yerde etrafında bir halka oluşmasına neden oluyordu.

ÖĞRENCİLERİNİ SABIRLA EĞİTİRDİ

Her yönüyle örnek aldığı Peygamberimiz’in ümmetine gösterdiği titizliği ve düşkünlüğü o da öğrencilerine göstermişti. Vefatından sonra yerine bıraktığı Merhum Prof. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi onun eğitim metoduyla ilgili şu tespitte bulunuyor:

…talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmazdı. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışır, ilk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi.

Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı. Sadece manevi açıdan öğrencilerini gözetmediğini, zaman zaman elinden geldiği kadar maddi yardımda da bulunduğunu öğrencilerinden Prof. Dr. Orhan Çeker şöyle naklediyor: Talebelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı.

Yine bir sefer İstanbul seferi yapmıştık. Konya’dan gelen arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler vardı, oraya vardık, gerekli ziyaretleri yaptık, İskenderpaşa’da bizi misafir ettiler, o zaman talebelerin kaldığı yerde.

Oranın işleriyle ilgilenenlerden bir tanesi, elinde bir demet parayla içeri girdi. Meğer Hocaefendi merhum bizim sayımızca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki, o zaman için geliş-gidiş parası zaten 46 liraydı.

Manevi hallerinden hatıralar

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin kerametleri bir başka deyişle manevi halleri hem öğrencileri hem de Türkiye’nin önde gelen, Celalettin Ökten gibi, aydınları tarafından sık sık anlatılır. İşte bunlardan bazıları:

Yedi yıllık imam hatip okullarının kurucusu olan Celaleddin Ökten Hoca hacca gitmek istiyordu. Aylarca uğraştı, çalmadık kapı bırakmadı fakat bir türlü pasaport alamadı…

Yine bir gün yatsı namazını müteakip Hocaefendi’nin odasında oturduğu yerde uyuklamaya başladı… Hocaefendi Celal Hoca’ya eğilerek ve gülümseyerek “Celal hoca pasaportunu aldın mı?” dedi. Celal Hoca da gülümseyerek, “Aldım efendim” dedi. Zira Celal Hoca o anda rüyasında pasaportunu almıştı. Ertesi gün de Ankara’dan pasaportu geldi.

Bir öğrencisi anlatıyor: Bir defasında camide herkes ayağa kalkmış saygıyla gelişini bekliyordu. Gençliğin verdiği vurdumduymazlıktan olacak, “Bu kadara da ne gerek var?” diye düşünmüştüm. Hocaefendi yerine geçti ve gözümün içine baka baka, “Siz bizi seveceksiniz ki, biz de sizi sevelim” dedi. Çok utanmıştım.

Yukardakine benzer bir olay da Ali Rıza Demircan Hoca’nın başından geçmiş:

Bir gün İskenderpaşa Camii’ne gelmiştim. Henüz Hocaefendi’ye bir gönül bağım yoktu. Süleymaniye Camii imam ve hatibi olmam vesilesiyle gittiğim her yerde bizi imamete geçiriyorlardı.

Böyle olur mülahazasıyla, imamette İnfitar Suresi’ni okumayı planladım. Bu arada Hocaefendi geldi, direkt imamete geçti ve İnfitar Suresi’ni okumaya başladı.

Eski bir brokratın anlattıkları ise Hocaefendi’nin hem dünya görüşünü yansıtması hem de söylenmeden insanların düşündüklerini bilebilmesiyle ilgili ilginç bir hatıra:

“Bir defasında Hocaefendi ile Medine’deyiz… Mescid-i Nebevi’nin önünde bir yerde Hocamız oturuyorlardı. Hocaefendi’nin yanında bir bayan da vardı. Oradan geçen bir Müslüman, sadaka almak için oturmuş ihtiyaç sahibi sanarak Hocaefendimiz’in yanına yaklaşıyorlar.

Hocamız 100 riyali alıyorlar, itiraz etmiyorlar. Yanında bulunan o hanım, “Vah bu da ne biçim Hocaefendi, dilenci gibi para aldı” diye içinden geçirmiş bir insanın ruh haliyle Hocaefendi’ye bakmış. Hocaefendi başını çevirip şöyle kendine has bir bakışla bakmış ve şöyle demiş:

Bilir misin hanım kızım, bu parayı almamda ne hikmetler vardır. Birincisi, eğer almasaydım, bu sadakayı veren adamın kolunu kanadını kırmış olurdum. Bir daha sadaka vereceği zaman gene terslenir miyim diye düşünürdü. İkincisi, ben sadakayı aldım ki, “Ne kadar acizsin! Bak sadaka alacak kadar acizsin diyerek nefsime ders verdim.

YAŞANTISIYLA DA TAM BİR ÖRNEKTİ

Hocaefendi hizmetleri ve sohbetleriyle olduğu kadar yaşantısıyla da insanlara İslamî bir hayatın nasıl olması gerektiğini göstermişti. Ali Ulvi Kurucu, Hocaefendi’nin kendisini en çok etkileyen yönünü şöyle anlatıyor: En tesir eden hali, sünnetleri ihya etmek, Peygamber gibi yaşamak…

Yani hal ve hareketlerini Efendimiz’e uydurmak… Sanki Resulullah’ı görüyor da, o nasıl hareket ediyorsa öyle hareket ediyordu.

Sadece kendisini takip eden talebelerin anlattıkları değil Çarşambalı Ali Haydar Efendi (k.s.) gibi alimlerin söyledikleri de Hocaefendi’nin İslam’ı yaşama noktasında ulaştığı noktayı gösteriyor. Ali Haydar Efendi’nin onunla ilgili kanaati şöyledir:

Hasip Efendi’yi tanırım, büyük zattı. Aziz Efendi’yi de okuduğum bir yazısı ile tanıdım, o da büyük bir insandı. Amma şu Bursalı’yı görüyor musunuz, büyükler büyüğü Gümüşhaneli’nin ta kendisi…

Kalkınmanın öncüsüydü

Hocaefendi “O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa…” diyordu. Otomobiller yerine fabrikalar ve atölyeler…

Bireysel kazanımların toplum için birleştirilmesi ve harcanması yönünde çağrıda bulunuyordu.

‘Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum!…

Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin o diyarlara gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor.

O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz, yabancıların kölesi olmazdık.’

Hocaefendi “O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa…” diyordu. Otomobiller yerine fabrikalar ve atölyeler… Bireysel kazanımların toplum için birleştirilmesi ve harcanması yönünde bir çağrıydı onunkisi.

Böyle düşünüyordu ve her fırsatta bu yöndeki düşüncelerini yakınlarına anlatıyor, bununla da kalmayıp, bizzat öğrencilerini “toplum yararına” yatırımlar yapmaları için teşvik ediyordu.

Çünkü Hocaefendi, sadece bir gönül eğitimcisi değildi. Günlük politikanın tamamen dışında olmasına rağmen Türkiye’nin kültürel, ekonomik, politik sorunlarıyla yakından ilgileniyordu.

Bu nedenledir ki, onun çevresinde oluşan topluluğun içinde aydınlar ve üniversiteliler ağırlıklı bir yer teşkil etmişti. Sohbetlerinde sık sık dile getirdiği sorunlara ürettiği çözüm önerileri, Hocaefendi’nin düşüncesiyle de çağının ilerisinde olduğunun bir göstergesiydi.

Sanayileşmeyi önemsiyordu

Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak görüldüğü ve öylece kabullenildiği yıllarda Hocaefendi, ekonomik yönden, özelikle de savunma ve ağır sanayide, dışarıya bağımlı olmamak için sanayileşmek gerektiğini dile getiriyordu.

O, Türkiye’nin ekonomik olarak dışarıya bağımlılığının, kültürel bağımlılığı getireceğinin, bunun da Batı’ya tutsaklık anlamına geldiğinin bilincindeydi. Bu nedenle Müslümanlar’ın kalkınma için birleşmeyi, bir ibadet gibi algılamalarını istiyordu:

“Yapılacağı tasavvur olunan ufak-büyük herşey, muhakkak bir şirket, bir toplum malı olarak yapılırsa, işte o zaman daha iyi, daha güzel, daha üstün olarak yaşar ve gelişir. Bu sebepten muhakkak Müslüman ticaret ve sanatkârların birleşmesi adeta farzdır.”

Hocaefendi’nin Türkiye’nin sorunlarına getirdiği çözüm önerileri düşünce düzleminde kalan fikirler değildi. Bizzat teşvikiyle kurulan ve zamanında Avrupa’nın en büyük fabrikası olan Gümüş Motor bu anlamda güzel bir örnektir.

Nuri Topbaş, Hulisi Topbaş, Hasan Uğur gibi birçok girişimci ve onun yakınları Hocaefendi’nin isteği ile Gümüş Motor’a ortak olmuştu. Onun Gümüş Motor örneğindeki gibi “Hayırlı işlerde acele ediniz” düsturunca fikirlerini nasıl hayata geçirdiğini Nazif Gürdoğan şöyle anlatıyor:

Hocaefendi, 1980 yılının yaz aylarında bir Cuma namazı sonrasında evinde bir toplantı düzenledi. Bu toplantıda genel bir durum değerlendirmesi yaptı.

Gençlerin sokakta boş yere vakit kaybettiklerini söyledi. “Bir vakıf kurup, yayın ve kültür faaliyetlerini desteklemeli, kendi kaynaklarımızı biraraya getirip en uygun şekilde kullanmasını öğrenmeliyiz. Hemen şimdi bir vakıf kuruyoruz” dedi.

Bunun üzerine Es’ad Coşan Hoca, başta Hocaefendi olmak üzere toplantıya gelenlerin, katılabilecekleri para miktarlarını yazdı. Böylece, kültür hayatımızda önemli yeri olan bir kurumun temelleri atılmış oldu.

Siyasette yeni bir ‘damar’a öncülük etti

Hocaefendi, mevki, makam ve para tutkunu olmaktan kurtarmaya çalıştığı öğrencilerini bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu. Çünkü Türkiye’nin ancak mevki ve makam düşkünü olmayan insanlarla kalkınma sağlayacağına inanıyordu.

Bu düşüncesi yıllar geçtikçe İslami hassasiyete sahip insanların Türkiye siyasetinde yeni bir “damar” oluşturmalarına neden olacaktı… Hocaefendi’nin ekonomi ve siyaset alanındaki fikirleri 1960’lı yılların sonlarında özellikle Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev yapan ve daha sonraları da çeşitli dönemlerde hükümetlerde görev alan öğrencilerine ilham kaynağı olmuştu…

Herhangi bir siyasi kişiye doğrudan engel olmadan bütün siyasetçilerle ilgilennmeye çalışan Hocaefendi’yi hemen hemen her partiden siyasi ziyaret etmiş, bazıları da onun hem gönül eğitiminden hem de fikirlerinden istifade ettikten sonra siyasete girmişti.

Bunların arasında en çok bilineni merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır. Merhum Av. Yusuf Türel bir röportajında şöyle diyordu:

‘Bu çocuğa dikkat edin!’

Turgut Özal, Zeyrek Camii’ne geliyordu. O zaman Turgut, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde talebe idi. Kardeşi Korkut da inşaat bölümünde idi. Onlar tâ o zaman (dergâha) devam ediyorlardı. Turgut tabii Ankara’da olduğu için her namazda bulunmazdı.

Ama geldiği zaman mutlak surette buraya gelirdi. Cuma namazlarını İskenderpaşa’da kılar, namazdan sonra Efendi Hazretleri’nin odasına gelir, diz çökerdi.

Sükunetle Hocaefendi’yi dinlerdi. Yine bir gün aynı vaziyette Cuma’dan sonra bizim de bulunduğumuz bir sohbetin ardından Hocefendi bana “Hacı Yusuf Bey, Hacı Yusuf Bey, bu çocuğu takip edin” dedi. Turgut o zaman DPT’de müsteşardı.

Hocaefendi’nin siyasilere karşı tutumu menfaate yönelik olmamış, siyasette hassas bir denge gözetmiş ve kendisini ziyarete gelen birçok ünlü isme birlik ve beraberliği öğütlemişti. Tercih yapma durumunda ise ülkesinin çıkarını ön planda tutmuştu…

Ahlâkıyla, yaşantısıyla, tebessümüyle, yaratılanı Yaratan’dan dolayı seven ve kucaklayan felsefesiyle gönülleri fetheden Hocaefendi, siyasi, sosyal ve iktisadi alanlarda da “imanın” hakim olması için çalışmış, geriye imzalı imzasız birçok eser bırakmıştır.

Vakıflar, dernekler, ticari kuruluşlar, çeşitli yayınlar… vb arasında belki de en önemlisi, kalplerine seslenmek için ömrünü harcadığı, vefatında mahşerî bir kalabalık oluşturan sevenleriydi.

1979 yazında uzun süre kalmak için gittiği Hicaz’dan 1980’in Şubat ayında hastalanarak geri dönen Mehmed Zahid Kotku (r.a.h.) midesinden ameliyat olur. Kısmen sağlığına kavuşur ve hacc mevsimi gelince tekrar Hicaz’a gider. Bu onun son haccı olur.

İstanbul’a dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980 Perşembe günü öğleye yakın dâr-ı bekâya irtihal eyler. 14 Kasım’da Süleymaniye’deki feyz aldığı üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolunur.

Hocaefendi’nin vefatından bir hafta önce haccdan dönerken, Medîne-i Münevvere’de yaptığı konuşmadaki şu sözleri onun yaşam felsefesinin hem bir özetiydi, hem de attığı maddi ve manevi temeller üzerinde yeni binalar kuracak olan sevenlerine bıraktığı mirası:

Ne dervişlikte, ne şeyhlikte, ne imamlıkta iş yok.. İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte… İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte… İş, Allah’a kul olabilmekte.

Her zaman ileri görüşlüydü

İnsanların yaratılıştan gelen tabiatını çok iyi görüyor ve orada eksik olan şeyi bulup yerine koyuveriyor. O konunca insan mükemmelleşiyor veya en azından büyük bir eksik gideriliyor.

Bu eksikliğin giderilmesiyle insan kalbi insanın uzuvları üzerinde etkili oluyor ve belki de insanın Hakk’a yönelmesi sonucunu doğuruyor. Çok kısa bir dönem ders almış insanlar bile hayatlarını idame ettirirken büyük nimetlere mazhar olmuşlar ve nimetler ellerine geçince de gerçeği yaşamak ve yaşatmak için büyük gayret sarfetmişler.

Demek ki programlanma konusunda çok büyük yararlar görülmüş dergâhtan. Burada Hocaefendi’nin ileri görüşünün tesirlerini görüyoruz. Siz 60’lı yıllardan itibaren diyeceksiniz ki bu mühendisler ileride çok iş yapacak insanlar. Bunlar Türkiye’nin taşını toprağını sanayiini etkileyecekler.

Öyleyse ben teknik kişilere yöneleyim diyor Hocaefendi. Bunu görmek ve daha sonra bunun meyvelerini almak çok güzel bir şey. O zaman bazı kişiler bunun yanlış olduğunu düşünmüşler ama Hocaefendi, “Hayır, bu en güzeli” demiş ve bugün onun tesirlerini görüyoruz. (İslam Dergisi, Kasım 1996, Sayı: 159.)

Türkiye’de bir çığır açtı

O’nun açtığı bir çığır var Türkiye’de. Hakikaten bir çığırdır bu. Politikada bir çığırdır. Sosyal hayatta bir çığırdır. Çok enteresan şeyler başlatmıştır Hocamız.

Türkiye’de sanayileşmenin çok mühim dev eseri Gümüş Motor’u o kurmuştur. Yani bir Hocaefendi olarak, ilk defa çok mühim bir tesis kurma konusunda bizi irşad edip de bu çalışmaları yapması çok enteresan. Toplantılarda, istişarelerde bizzat ben de bulunmuştum.

Hatta ben yaşça biraz küçük olmama rağmen, herkese sırayla soruluyordu, yani bu fabrikayı Çatalca tarafında mı kuralım, Gebze tarafında mı kuralım? Herkes konuşurken sıra bana gelmişti. Bana düşmez, ben henüz ortaokul-lise talebesiyim filan demiştim.

“Yok, sıradan herkes sözünü söyleyecek” diye bizim de fikrimiz alınmıştı. Yani böylece her sahada, her vadide tesirleri vardır. Ben İlahiyat Fakültesi emekli profesörüyüm. Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Bazı şeyler kitaplardan alınamıyor.

Ancak üstadlardan çıraklık-ustalık yoluyla öğrenilebiliyor. Ben onun ilahi ilimlerde de olduğunu gördüm, yaşadım. Çünkü İlahiyat Fakültesi’nde her çeşit, hadisten, tefsirden, fıkıhtan, kelamdan kitap bize yağardı. Okurduk, incelerdik, imtihanlarına girerdik, jürilerde bulunurduk.

Ama Hocamız’ın bazen bir sözü bizi o kadar şaşırtırdı ki, nasıl olmuş da bunu böyle kavrayamamışız diye şaşırırdık. Dinde fakih olmaktan, dinin esasına âşina olmaktan, manevi bir kaynaktan, ulûm-u diniyye’ye vakıf olmaktan doğan bir üstünlüğü vardı Hocamız cennetmekânın.

Allahü Teâlâ Hazretleri bir kulunu sevdi mi, başka insanlara da onu sevdiriyor. Ve Resulullah’a karşı olan o muhabbetinden miras geliyor galiba.

YERLİ DEĞERLERİ YENİDEN CANLANDIRDI

Türkiye’nin meselelerini ele alışındaki hareket noktası önemlidir. Hocaefendi, evrensel bir düşüncenin temsilcisi olarak, yerliliğe yeni bir yorum ve canlılık getirdi. Evrensel olanla yerli olanın ahenkli uyumunu sağladı. Bu çok önemli bir hususiyettir…

Türkiye’nin, son 300 yıllık tarihinde, ithal düşünceler önemli bir yer tutar. Mehmed Zahid Efendi, Birinci Dünya Savaşı’nın en acılı dönemlerini ve sonuçlarını yaşamış birisi olarak, meselelerimize kendi kaynak ve şartlarımız doğrultusunda çözüm aranması gerektiğini savundu.

Ve yerliliği, yerli düşünce ve üretimi öne çıkardı. Bunu yaparken de, evrensel değerleri ve gelişmeleri ihmal etmedi, yakından takip etti. Dünyadaki gelişmelerin ihtiyaçlarımıza, sosyal gerçekliğimize uygunluğu üzerinde durdu. Bu girişimleri hayatın her alanında kendisini gösterdi.

Mesela, çağımızın en etkin kuruluşlarından kabul edilen sivil toplum örgütlerinin, ülkemizde canlanmasında etkili bir şahsiyet. Önemli bir geçmişe sahip vakıf ve dernekler kuruluşlarını ona borçlu. Yerli sermayenin gelişmesi için yaptığı teşvikin tesiri de bugün daha iyi anlaşılıyor.

Kendi sanayimizin kurulmasını gündeme getirdi. İncelemelerde bulunmak üzere yurt dışına çıktı. O dönemlerde, bir tabu gibi görünen yerli sanayinin kurulmasıyla ilgili korkuların aşılmasını sağladı. Gümüş Motor girişimi bunun önemli örneklerinden birisidir.

O devirlerde bir sanayi kuruluşunun temelini atmak hocaefendiler için alışık olunmayan bir tabloydu.

Kategoriler
SPOR

Metin Oktay Kimdir?Galatasarayın Efsanevi Gölcüsü

Galatasarayın efsanevi 10 numarası Metin Oktay 2 Şubat 1936′da, İzmir’de doğdu. Futbola, 15 yaşında, Damlacıkspor’da başladı. 1954 yılında Yün Mensucat takımında oynarken, dikkatleri üstüne çeken Oktay, genç milli takıma çağırıldı.
İlk milli maçına, 11 Nisan 1954′de, Belçika karşısında çıkan Oktay, bu maçta 2 gol attı.

Daha sonra, İzmirspor’a transfer olan Oktay, aynı sezon 17 gole imza atarak, İzmir Profesyonel Ligi’nde gol krallığını ilan etti. Böylece Metin Oktay’ın gol krallığı dönemi başlamış oldu.

1955 yılında, Gündüz Kılıç, Oktay’ı, 5 yıllık sözleşme karşılığında, Chevrolet marka bir otomobil vererek, Galatasaray’a transfer etti.

28 Ağustos 1955’de, ilk kez Galatasaray formasıyla sahaya çıktığında, henüz 19 yaşında olan Oktay, genç yaşına rağmen Sarı – Kırmızılı camiaya çabuk ısındı ve daha ilk sezonunda 19 gol atarak, gol kralı oldu. O sezon Galatasaray, İstanbul Ligi şampiyonu oldu.

1961 Temmuz’unda, İtalya’nın Palermo takımına transfer olan Oktay, orada bir sezon top koşturduktan sonra, Türkiye’ye dönerek, 1969 yılına kadar Galatasaray forması giydi.

Futbol hayatı boyunca 6 kez gol kralı olan ve 217 gollük bir rekora imza atan Oktay’ın, bu rekoru, 1988 yılında, Tanju Çolak tarafından kırıldı.

Metin Oktay, derbi maçlarının büyük golcüsüydü. 10 Haziran 1959′da, Fenerbahçe kalesinin ağlarını yırtan golü, Türk futbol tarihinin, önemli olaylarından biri olarak anılan Oktay, o golle beraber, Fenerbahçe’ye 18, Beşiktaş’a da 13 gol attı.

4 kez A Genç Milli olan ve 36 kez de, A Milli Takım formasını terleten Oktay, bu forma altında, 7 kez kaptanlık yaparken, 22 gol attı. Türk futbolunun ‘Taçsız Kral’ı, 11 golle, birkaç sezon aralıksız en çok gol atan oyuncu, 38 golle, tek sezonda en çok gol atan oyuncu ve 19 golle, uluslararası bir müsabakada en çok gol atan Türk oyuncusu olmak üzere, çeşitli rekorlara imzasını attı.

Futbol yaşamı boyunca rakip fileleri tam 608 kez havalandıran Oktay. 1 kez İzmirspor’da, 10 kez de Galatasaray’da şampiyonluk yaşadı.

1965 yılında, Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı , Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Gönül Yazar, Ajda Pekkan, Ayten Gökçer, Turgay Şeren ve o zamanki Galatasaray Başkanı, Gündüz Kılıç’ın rol aldığı, ”Taçsız Kral” adlı, kendi hayatını konu alan bir filmde oynayan Oktay, “Top ve Ben” adlı anılarını ve hayatını anlattığı bir kitap yazdı.

Futbol hayatı boyunca, sadece 1 kez oyundan atılan, 6 kez gol kralı olan ve 217 gollük bir rekora imza atan, büyük bir golcü olmasının yanı sıra, iyi ahlakı ve sportmen kişiliğiyle de her takımdan taraftarın sevgisini kazanan Oktay, ayrıca 1960 yılında, 8 gün eksik askerlik yapmasından ötürü, (maç izinleri karnesine işlenmediğinden) Toptaşı Cezaevi’nde, 45 gün hapis yatmıştır. Oktay, jübilesini futbola ilk defa başladığı İzmir’de ve futbolu noktaladığı İstanbul’da olmak üzere iki kez yaptı. İstanbul’da, Galatasaray – Fenerbahçe arasında yapılan jübile maçı, 1-1 berabere biterken, İzmir’deki maçta Göztepe, Galatasaray’ı 1-0 yendi.

Fenerbahçe’yle oynanan jübile maçının son dakikalarında, Can Bartu’yla formalarını değiştirerek kısa bir süre kendisi Fenerbahçe, Can Bartu ise Galatasaray için oynayarak bu maçı ölümsüzleştirdiler. Oktay, 1969 sezonunda sahalara veda etmesinin ardından, futboldan kopmayarak, bu alanda çeşitli görevler üstlendi.

Sarı – Kırmızılı kulüpte, yönetici ve menajer olarak görev yapan ve bir süre Galatasaray ve Bursaspor’da teknik adam olarak çalışmasından sonra, Metin Oktay’ın son görevi, Milliyet Gazetesi spor yazarlığı idi.

13 Eylül 1991′de bir trafik kazası sonucu vefat eden Metin Oktay, Galatasaray Spor Kulübü’nün efsaneleşmiş golcülerinden biridir.

29 Ocak 1959′da, İzmir’de, Oya Sarı ile evlenen, ancak daha sonra boşanan Oktay, 1965 yılında, ikinci evliliğini, Servet Kardıçalı ile gerçekleştirdi.

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Cemalettin Sarar Kimdir? Kısaca Hayatı ve İnsanlara Ders Olacak Örnek Mütevazi Yaşamı

Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve ülkemizin en büyük işadamlarından olan  Cemalettin Sarar, son günlerde yine ülke gündemimizde. Ama gündemde olmasının nedeni diğer pekçok işadamı gibi eğlence alemleri, rüşvet verme, vergi kaçırma gibi nedenler değil, hepimize örnek olması gereken mütevazi yaşamı. Cemalettin Sarar, pek çoğumuzun hayal bile edemeyeceği olanaklara sahipken, herşeyi yapabilecek zamana ve imkana sahipken, iç dünyasıyla barışık, mükemmel denilebilecek gösterişten uzak, sade ve mütevazi bir yaşam sürmektedir. Hatta öyleki birçok vatandaşımız, namı bütün dünyaya yayılan bu değerli işadamımızın simasını bile bilmez, tanımazlar. Çünkü bu paragrafın başında da söylediğimiz gibi Cemalettin Sarar, gazete köşeleri ve televizyon programlarına çıkmayı pek sevmez ve isteği dışında da buralarda çıkacak bir duruma da (rüşvet, vergi kaçırma gibi)  sebep vermez.  Peki ama kimdir Cemalettin Sarar? İşte bu sorunun kısaca cevabı ve Cemalettin Sarar’ın herkese örnek olması gereken yaşamı;

Hayatı

Cemalettin Sarar, 19.04.1944 yılında Eskişehir’de doğmuştur. İlkokulu Eskişehir Fatih Sultan Mehmet, orta öğrenimini Eskişehir Ticaret Lisesinde tamamlamıştır.

Bayat pazarında 12 metrekarelik işyerlerinde dokuz yaşında başladığı iş ve ticaret hayatını başarıyla sürdürmektedir.

Bugün Sarar Şirketler Grubu bünyesinde yurt içinde Sarar Giyim Tekstil Sanayi ve Ticaret A.Ş., CCS Giyim Sanayi ve Ticaret A.Ş., Sarar Büyük Mağazacılık Ticaret A.Ş., Sarar Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş., Otosar Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş., Sarar Bilişim İletişim ve İşletim Sistemleri A.Ş., Sarar Sigorta Aracılık Hizmetleri A.Ş. ile yurt dışında Sarar Europe GmbH, Sarar USA Inc., Sarar Gusto International Fashion Ltd. ve Sarar Şangay şirketleri faaliyetlerini devam ettirmektedir. Grupta toplam 5000 ‘i aşkın personel çalışmaktadır. Grup ve gruba bağlı tüm şirket ve işletmelerin Yönetim Kurulu Başkanıdır.

Daha önceki yıllarda babası Abdurrahman Sarar ile annesi Semiha Fadime Sarar’ın adlarını taşıyan iki liseyi de Eskişehir’e bağışlamışlardır. Aynı zamanda Eskişehir Ticaret Odası Başkanlığını da yürüten Cemalettin Sarar T.O.B.B. Koordinasyon Kurulu üyeliği, İhracatçı Birlikleri İcra Kurulu üyelikleri gibi önemli görevleri de üstlenmiştir.

Örnek Yaşamı

Eskişehir’de 14 yıllık otomobile binen, fabrikasının bahçesindeki evde yaşayan, kendi giyeceği takım elbiseleri parça kumaşlardan diktiren Sarar Şirketler Grubu Başkanı Cemalettin Sarar’ın mütevazi yaşam tarzı şaşırtıyor.

Eskişehir’de faaliyet gösteren fabrikaları ile dünya genelindeki mağazalarında 5 bine yakın işçisi bulunan Sarar, AA muhabirine, Türkiye’nin önde gelen iş adamlarından birisi olmasına rağmen lüks yaşamı sevmediğini belirterek, zaman zaman yakın çevresi tarafından eleştirilse de mütevazi bir hayat yaşamayı tercih ettiğini kaydetti.

Sıfırdan bugünlere geldiklerini, dünya markası olma yolunda emin adımlarla ilerlediklerini ifade eden Sarar, şöyle konuştu:

”Lüks yaşama her zaman karşı oldum. Dün de karşıydım bugün de. Bir lirayı bile harcarken 50 kere düşünürüm. İsrafı sevmem, hava atmayı hiç sevmem. Yeni otomobile binmiyorum. 1996 model iki arabam var. Biri 400 bin, diğeri 180 bin kilometrede. Şoför çalıştırmam, arabalarımı kendim kullanırım. Yurt dışına gideceğim zaman İstanbul’a mal götüren kamyon, minibüs ne bulursam atlar giderim. Şoför mahallinde arkadaşça, ağabey kardeş anlata anlata gideriz. Yolda birer çorba, çay içeriz. Sabah aracın şoförü beni havalimanına bırakır, uçağa binerim. Uçakta da ekonomi sınıfında seyahat ediyorum. Business yok. Business ile uçmamıza gerek yok. Ben de gurur, kibir yok.”

”60-80 AVROLUK OTELLERDE KALIRIM’

Sarar, halkın ve çalışanlarının arasında mütevazi bir hayat yaşadığı belirterek, yemeğini de çoğu zaman fabrikadaki işçi yemekhanesinde çalışanlarıyla birlikte yediğini bildirdi.

Cemalettin Sarar, şöyle devam etti:

”Yurtdışına gittiğim zaman da lüks otelde kalmam. 60-80 Avroluk otellerde kalırım. Malikanede, şato gibi evlerde, suit dairelerde değil, fabrikamın bahçesindeki evde yaşıyorum. Ziyaretime gelenler şaşırıyor. Çok mutluyum, hayatımdan memnunum. Ceket, gömlek üretiyoruz diye ceketi, gömleği eskimeden atacak değiliz. Yıllardır kullandığım kravatlarım var. Kilo aldığım zaman yeni takım almam, dar gelen takımı bedenime göre ayarlatırım. Ara sıra yeni takım elbise de alıyorum. Ama nasıl? Parçalardan kendime takım elbise diktiriyorum.

Atalarımız, büyüklerimiz (adam akıllı düşün, ondan sonra harca, harcanacak yerde harca, harcanmayacak yerde harcama) diye nasihat ederdi. O nasihate uygun yaşıyoruz. Bu cimrilik değil. Kimse bana (cimri patron) demesin. Yediğime, içtiğime dikkat ederim. Misafirim geldiğinde de en lüks yere götürürüm. Söz konusu kendim olunca mütevaziyim.”

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Sokullu Mehmet Paşa Kimdir? Hayatı ve Projeleri

Bir döneme damgasını vurmuş, döneminin en etkili devlet adamı ve Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmmet Paşa, kimliği ve çalışmalarıyla tam manada Osmanlı kimliğinin en iyi örneğidir. Devşirme çocuklar arasında Edirne sarayına getirildi. Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirildi. Saraydan kapıcıbaşılıkla çıkarak Barbaros Hayreddin Paşa’nın ölümü üzerine Kaptanı Derya ve bir süre sonra Rumeli Valisi oldu. Bu sıralarda ilk büyük başarısına, Tameşvar kalesinin fethi ile ulaştı. Bu başarı üzerine kendisine vezirlik verildi. 1561’de üçüncü vezir iken, Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu ve Sultan İkinci Selim’in kızı Esmehan Sultan ile evlendi. İkinci Vezir iken Semiz Ali Paşa’nın ölümü üzerine, 1564’te sadrazamlığa getirildi. Bu tarihten ölümüne kadar Osmanlı devletinin idaresini elinde tuttu. Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi olan Zigetvar kalesi fethini, padişah öldükten sonra o idare etti.

Sokollu Mehmet Paşa ya da Sokullu Mehmet Paşa(1505 – 1579) Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Donanmasının Kaptan-ı Deryalığı ve gene Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murat devirlerinde toplam 14 yıl, 3 ay, 17 gün Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamlığını yapmış Boşnak asıllı bir Osmanlı devlet adamıdır. Kanuni Sultan Süleyman’ın son vezir-i azamı olmuştur. Hem Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede bulunduğu dönemi simgelemesi itibariyle hem de icraatları, projeleri ve kişiliği nedenleriyle en büyük Osmanlı sadrazamlarından biri kabul edilir. İki metreyi aşan boyu ile aynı zamanda en uzun boylu Osmanlı sadrazamı idi.

1505 yılında Vişegrad kadılığındaki Rodo kasabasına uzak olmayan (Osmanlı idaresi altında iken Sokol olarak adlandırılan) Sokoloviçi (Slav dillerinde ‘şahin oğulları’ demektir) köyünde doğmuştur. İlk adı Bayo Sokoloviç’di. Bu nedenle Balkan halkları arasında Mehmet Paşa Sokoloviç olarak anılır. Vaftiz edilirken Bayo adı takılmıştı. Babasının adı Dimitriye’ydi. Dimitriye’nin bir kızı ve Sırp tarihçilerine göre üç, Türk yazarlarına göre ise iki oğlu daha vardı. 1519 yılında devşirme sistemi ile çocuk yaşta Edirne Sarayına getirilmiş, Mehmet adı verilerek Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirilmiştir. Ardından İstanbul’a gönderildi. Topkapı Sarayı’nın Enderun bölümünde çeşitli görevlerde bulundu. 1541’de Kapıcıbaşılığa yükseldi. 1546’da saray hizmetlerinde başarılı olanların dış göreve atanmaları yolundaki gelenek uyarınca Kaptan-ı Derya’lığa getirildi. Görevde iken Trablusgarp Seferi’ne katıldı, İstanbul Tersanesini genişletti ve yeniledi. 1549’da vezirliğe yükselerek Rumeli Beylerbeyliğine atandı.

Avusturya ile 1547’de imzalanan barış antlaşmasının bozulması üzerine Sokollu Mehmet Paşa 1551’de Erdel üzerinde yapılacak seferin komutanlığına getirildi. 80.000 kişilik orduyla Erdel’e giren Sokollu Mehmet Paşa önemli kaleleri aldı, ama Temeşvar Kuşatmasında başarılı olamayarak geri çekildi. Temeşvar 1552’de, Macaristan serdarlığına atlan Kara Ahmet Paşa ile alınabildi.

Kanuni Sultan Süleyman 1553’te Sokollu Mehmet Paşa’yı Rumeli askerlerinin başında Anadolu’ya gönderdi. Aynı yıl başlayan Nahçıvan Seferinde Sokollu komutasındaki Rumeli askerleri büyük başarı gösterdiler. Sefer dönüşünde Sokollu üçüncü kez vezirliğe yükselerek kubbealtı vezirleri arasına katıldı. Sokollu Mehmed Paşa, Kanuni’nin oğulları arasındaki mücadeleler sırasında da hep Selim’in yanında oldu. Nitekim taht mücadelesini Selim kazandı. Semiz Ali Paşa’nın sadrazamlığa yükselmesiyle ikinci vezir olan Sokollu, onun 1565’de ölmesiyle sadrazamlığa getirildi. Yaşı hayli ilerlemiş olan Kanuni çok güvendiği Sokollu’ya geniş yetkiler vermişti. 1561’de üçüncü vezir iken Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu ve Sultan II. Selim’in kızı Esmehan Sultan ile evlendi.

Bu tarihten ölümüne kadarki 15 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğunun idaresini fiilen elinde tuttu. Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi olan Zigetvar kalesi fethini, padişah öldükten sonra o idare etti. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünü askerden II. Selim geliceye kadar saklayarak onu tahta çıkarmayı başardı. II. Selim döneminde sürekli sadrazamlıkta kaldı ve devlet işlerini idare etti. Sokollu 1568’de Avusturya ile 8 yıl süren bir barış antlaşması imzaladıktan sonra doğuya yöneldi. Amacı Osmanlı egemenliğini Asya’da ve doğu denizlerinde de güçlendirmekti. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki artan etkiniğine karşın Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi’ndeki Osmanlı gemilerinin sayılarını attırdı. Hindistan ve Endonezya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Sokollu ayrıca Tunus’u Osmanlı himayesi altına sokarak,Kuzey Afrika’yı da denetlemek istiyordu. Ama Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi karşıtların etkisiyle Divan 1570’de Kıbrıs’ın alınması kararını aldı. Sokollu Venediklilere karşı böyle bir savaşın Avrupa’yı kendilerine karşı birleştireceği görüşündeydi. Ama Lala Mustafa Paşa Divan’a uyarak 1571’de Kıbrıs’a1 çıktı. Haçlı Donanması’nın misillemesinde Osmanlı donanması İnebahtı’da yenildi. Alınan ağır yenilgi karşısında Osmanlılara gelen bir Venedik elçisine “Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik, siz ise donanmamızı yenmekle yalnızca sakalımızı kestiniz; unutmayın ki, kol bir daha yerine gelmez, ama sakal eskisinden de gür çıkar.” dedi. Gerçekten de Sokollu’nun dediği oldu ve Venedikliler barış istemek zorunda kaldılar. Daha sonra Osmanlı Donanması Tunus’u İspanyollardan aldı.

Sokollu 1574’te ölen II. Selim’in yerine geçen III. Murat döneminde de sadrazamlığını sürdürdü. Fakat artık eski gücü yoktu çünkü padişah da artık onun karşıtlarıyla işbirliği halindeydi. Sokollu yine de bazı siyasal başarılara imza attı. Fas’ı Portekiz akınlarından kurtardı, Avusturya’nın saray içine dönük oyunlarını etkisiz hale getirdi. Fakat baskılar artık iyice artmıştı, amcasının oğlu Budin Beylerbeyi Mustafa Paşa sudan bir nedenle idam ettirildi. 1579 yılında ise 3. Murat’ ın eşi Safiye Sultan tarafından tutulan ve derviş kılığına girmiş bir yeniçeri tarafından divan çıkışında 11 Ekim 1579 da kalbinden hançerlenerek öldürüldü. Paşa’yı öldüren şahıs ise hemen oracıkta askerler tarafından parçalanırken başta padişah olmak üzere bütün devlet ileri gelenleri hemen içeri alındı. Sokollu ise yapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı ve kısa sürede hayatını kaybetti. Daha sonra Eyüp’te defnedildi..

Sokullu Mehmet Paşa 14 yıl süren sadrazamlığı boyunca usta bir siyasetçi olarak öne çıkmış, birçok askeri ve siyasal başarının elde edilmesinde birinci derecede rol almıştır. 60 yıllık devlet hizmeti sırasında da hiçbir görevinden alınmamış, daima bir üst göreve atanmış olması da ayrı bir özelliğidir. Sokollu bir tanesi İstanbul’da, diğerleri Lüleburgaz, Havsa (Edirne) ve Payas (Hatay)’ta bulunan beş külliyesi, imparatorluğun hemen her yanına yayılmış eserleri olmuştur.

Don ve volga Nehrivolga ırmakları arasında bir kanal açarak Osmanlı donanmasına Hazar Denizi yolunu açma, Süveyş Kanalı’nı açma, İzmit Körfezi Sapanca Göl Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e alternatif bir boğaz açma gibi çağının ötesinde projeleri vardı. Don volga Nehri volga kanalı için gerekli işgücü seferber edildi, ancak hava şartları nedeniyle çalışmalar sürdürülemedi. Süveyş Kanalı düşüncesiyle ön adım olarak Sudan zaptedildi. Ancak bu proje de sonuca ulaşamadı. Devlet teşkilatı içinde de önemli düzenlemeler yapmıştır.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Malcolm X Kimdir, Neler Yapmıştır? Kısaca Hayatı ve Çalışmaları

Gerek dünya tarihi, gerekse Amerika tarihi için en önemli insanlardan birisi hiç kuşkusuz Malcolm X’dir. Çok yakın bir zamanda yaşadığı halde, kısacık ömrüne sığdırdıkları ile hepimize örnek olmalıdır.

” Gelecek,bugünden onu için hazırlananlara aittir. ” Malcolm X (Malcolm Little ve daha sonrasında El Hac Malik el-Şahbaz) ABD’li siyaset adamı, mücahit ve siyah hakları savunucusudur. 1952’de Malcolm X adıyla Black Muslims hareketine girdi. Elijah Muhammad’ın yolunu izledi ve ona ABD içinde tümüyle bağımsız olacak bir siyah cumhuriyetinin kurulması fikrini benimsetti. Ancak Mart 1964’de iki önderin arası açıldı; Malcolm X, Afrika – Amerika Birliği örgütünü kurdu ve 1964’de Afrika ile Ortadoğu’ya (Mekke’de hac için bulundu) iki gezi yaptı. Dönüşünden kısa bir süre sonra da öldürüldü.

Massachusetts’in siyah mahallesinde ilköğrenimini bitirir. Çok istemesine rağmen, üniversiteye gidemeyince, küçük yaşta çalışmak zorunda kalır. Michigan ve Boston derken, kendini birden Harlem’de bulur. Bir siyah olarak, kendisine dayatılan yaşama biçimi, onu sonunda hapishaneye düşürür. Üniversiteyi Harlem sokaklarında tamamladığını ve doktora tezini de hapishanede hazırladığını uzun uzun anlatır. O okuma açlığını hapishanede giderir. Doymak bilmez bir istekle hapishane kütüphanesindeki kitapları tek tek okur. Hapishane yılları için: “Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra hapishanedir” diyerek, hiç kimsenin çaresiz ve çözümsüz olmadığını vurgular.

O, yedi yıllık “hapishane eğitiminden” sonra, başka bir Malcolm X olarak Harlem’e geri döner. Hapisten önce bir sokak serserisiyken, şimdi Amerika’da büyük bir hızla gelişen İslam’ın etkili ve ateşli bir temsilcisidir. .

Malcolm Little olan soyadını Harlem’de X olarak değiştirir. Yeni soyadı, onun Afrikalı atalarının artık kendisi başta olmak üzere, kimse tarafından bilinmediğinin simgesidir. Elijah Muhammed’in öncülüğünü yaptığı “Siyah Müslümanlar Hareketi” Malcolm X’le birlikte daha da kuvvet kazanarak yayılmaktadır. Artık Malcolm, Elijah Muhammed’in baş kurmayıdır. Fakat Elijah Muhammed’in zina yapmasına karşı çıkması, daha sonra da Elijah Muhammed’in, Malcolm’a, Başkan Kennedy’nin öldürülmesi hakkındaki yetkisiz ve iğneleyici sözlerinden ötürü sessiz kalmasını emretmesi, Malcolm’un kendi hareketi içinde izole edilmesine sebep olur.

Gerçek İslam’ın Elijah’tan çok uzak olduğunu biliyordu. Ancak İslam’ı bütün incelikleriyle kavrayabilmek ırk, renk ve dil ayrımı yapmadığını görebilmek için Hac’a gitmesi gerekiyordu. O Amerika’da bildiği İslam’la, Hac’da Mekke’de gördüğü İslam arasında dağlar kadar fark olduğunu anlayınca, X olan soyadını

El Şahbaz’a çevirdi. Çünkü o “gözleri mavinin en mavisi, saçları sarının en sarısı insanlarla aynı tabaktan yemek yemiş, aynı saflarda omuz omuza namaz” kılmıştı.

Başlangıçta, ilk siyah müslüman hareketinin öncüsü Elijah Muhammed’in bağlısı olarak ırkçı düşünceler taşıyorken, Hac dolayısıyla İslam dünyasına yaptığı bu gezi onu bu düşüncelerden döndürdü. Artık kendisini İslam’ın sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı evrensel mesajını tüm dünyaya iletmeye adamıştı. Bu amacını kitleler çapında gerçekleştirmeye çalıştığı toplantılarından birinde suikasta uğrayıp, 21 Şubat 1965’de öldürüldü.

Kategoriler
Genel Kültür

Eşref Bitlis Kimdir? Hayatı Düşünceleri

Ölümü en tartışmalı devlet adamlarından biriydi Eşref BİTLİS. Ölümü üzerinden geçen onca yıla rağmen ölüm şekli hala esrarengizliğini koruyor. İşte bu Eşref Paşanın Hayatı: 1933 yılında Malatya’da dünyaya geldi. 1952 yılında Kara Harp Okulu’ndan Teğmen rütbesi ile mezun oldu. 1966 yılında Kara Harp Akademisini tamamladı. Almanya’da dil eğitimini tamamladıktan sonra 1969 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu. 1973’de Alman Harp Akademisi’ni tamamladı. Bir yıl Kara Harp Akademisi’nde başöğretmen olarak görev yaptı.

1978’de Tuğgeneral oldu ve Bolu Komando Tugay Komutanlığına getirildi. 1982’de Tümgeneral ve Kıbrıs 28. Tümen Komutanı oldu. 1986’da Korgeneral rütbesi aldı. 1988’de Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı oldu.

1990’da Orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı’na atandı..

Bitlis bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Kuzey Irak’da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa Hükümete şikayet edildiği iddia edildi.

17 Aralık 1992’de Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yapar ve helikopteri inişe zorlarlar.

Eşref Bitlis 17 Ocak 1993’de henüz çözümlenmemiş bir şekilde uçağının düşmesi sonucu öldü.

Diyarbakır’a gitmek üzere Ankara’dan havalanan uçak, kalkıştan birkaç dakika sonra Yenimahalle PTT İşletme Binası önünde yere çakılarak infilak etti. Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in yanı sıra, Piyade Binbaşı Fahir Işık, Pilot Binbaşı Yaşar Erian, Pilot Yüzbaşı Tuğrul Sezginler, Başçavuş Emin Özer ve PTT Güvenlik Görevlisi Tuhi Salay’ın ölümüne yolaçan kazadan sonra sabotaj iddiaları da ortaya atıldı. Kara Kuvvetleri Askeri Savcılığı, kazanın yüzde 60 pilotaj, yüzde 40 da buzlanmadan kaynaklandığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.

Bu olayın üzerinden 17 yıl geçtikten sonra Eylül 2010 tarihinde JİTEM’in kurucusu olduğu belirtilen ve halen Ergenekon davasında tutuklu yargılanan emekli Albay Arif Doğan’a ait olduğu belirtilen bir ses kaydı, gündemi sarstı. Doğan, Bitlis’e suikastı JİTEM komutanlarından Cem Ersever’in düzenlediğini öne sürerek, “Ben destek vermezsem ….(öldüremezlerdi anlamında) öldürürlerdi.” diyor.

Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye’den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD’nin Kuzey Irak’da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti’nin Türkiye’nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği iddia edildi. 17 Aralık 1992’de Çekiç Güç’e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak’ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis’in helikopterine taciz uçuşu yaptıve helikopteri inişe zorladı. Komutanlığı döneminde JİTEM’in kurularak yargısız infazların yapılmasına ve itirafçılarla birlikte silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapılmasına karşı çıktığı da basına yansımıştır.

Kategoriler
Genel Kültür MÜZİK

John Lennon Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri ve Albümleri

20. Yüzyıl popüler kültürü ile ilgilenen herkesin veya bütün müzikseverlerin mutlaka ismini duyduğu kişilerin başında gelir John Lennon! Kendine has müzik tarzı, yaşam biçimi, evliliği, yaptıkları ve ölümü ile bütün dünyanın, özelliklede Avrupa’nın dikkatini üzerine çekmiş, hakkındaki tartışmalar günümüze kadar süregelmektedir. Dün 8 ekimdi. Dünyanın en büyük arama motoru olan Google bile 8 ekimde doodle denilen özelliğinde 8 Ekimde doğduğu için 8 ekimdeki doodle özelliğini John Lennon’a ayırmıştı. Bu bile yıllar önce ölen John Lennon’un hala dünya için ne kadar popüler olduğunun bir göstergesidir.  Peki ama John Lennon kimdir, neler yapmıştır, neden bu kadar popülerdir? İşte bu soruların cevabını bulabileceğiniz yazımız.

John Lennon’un Hayatı

John Lennon, 8 Ekim 1940’da İngiltere’nin Liverpool kentinde dünyaya geldi. Birer işçi olan anne ve babası Lennon iki yaşındayken boşandılar. Teyzesi ( Mary “Mimi” Smith ) ve amcası tarafından büyütülen Lennon, babasını 20 yıl boyunca yalnızca iki kez görebildi.

1957’da lisedeyken,(17 yaşındayken) annesi ona ilk gitarını hediye etti. bu sırada Paul McCartney’le tanıştı. Şubat 1958’de Paul McCartney, George Harrison’ı Lennon’a tanıttı. Daha sonra Stu Sutcliffe basçı olarak gruba katıldı ve grubun adının ‘The Silver Beatles’ olmasını önerdi.

17 yaşındayken, annesi bir caddede karşıdan karşıya geçerken, bir polis otomobili tarafından ezildi.

Temmuz 1960’da grubun ‘The Silver Beatles’ olan adı ‘The Beatles’ adına çevrildi. Bir yıl sonra da Ringo Starr gruba katıldı. Grubun ilk 45’liği olan ‘Love Me Do’ Ekim 1962’de piyasaya çıktı.

The Beatles ile dünya çapında başarı kazandılar, bazı eleştirmenler tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en iyi grubu olarak nitelendirildiler. Kazandıkları ödülleri kendileri bile sayamıyordu.

Hem bu kadar ünlü olmak,hem de aykırı tavır takınmak elbette birtakım problemlee de yol açacaktı… 1966’da Filipinler’e gittikleri bir sırada devlet başkanının grubu davet etmesinin ve Beatles’ın da resmi davetleri kabul etmediğini açıklamasının ardından ülkeden ayrılırken yanlarına koruma verilmedi ve havaalanında saldırıya uğradılar.

Daha sonra Amerika’daki bir röpörtajında John Lenon o olay yaratacak sözü söyledi:Beatles şu anda İsa’dan daha popüler. Her ne kadar espri olsun diye söylemişse de bu söz elbette dokunduğu konu dolayısıyla toplumun büyük bir kesiminin tepkisiyle karşılaştı. Amerika’da büyük sorun yaratan bu açıklama sonrasında Beatles plakları yakılmaya başlandı. Daha sonra Amerikan basınına yaptığı açıklamada:Eğer televizyonda İsa’dan daha popüler deseydim muhtemelen yakamı kurtaracaktım. Ben İsa’dan daha iyiyiz, mükemmeliz demiyorum veya karşılaştırmıyorum. Sadece söylediğim şekilde söyledim; ama yanlış bir ifadeydi ya da yanlış algılandı. hepsi bu. bunun için üzgünüm din karşıtı bir söylem değildi. Hala bu kadar yanlış ne yapmış olduğumu tam olarak anlamıyorum. Size ne demek istediğimi anlatmaya çalıştım ama benden mutlaka bir özür bekliyorsanız ve bu sizi mutlu edecekse özür dilerim. şeklinde konuşmuş ve zekasını bir kere daha oraya koymuştu.

1969’da Yoko Ono ile evlenen John Lennon, yine ayni yıl The Beatles’dan ayrıldı.

Bu dönemden sonra Lennon’ın hayatında birçok iniş ve çıkış oldu. Beş yıl aradan sonra müziğe dönme hazırlıkları yaptığı dönemde, akli dengesi yerinde olmayan Mark David Chapman tarafından 1980 yılında New York’ta kaldığı otelin önünde silahla öldürüldü.

Ölümünden bir ay önce son albümü olan ‘Double Fantasy’ yayınlanmış ve Lennon, eski politik çizgisinden uzaklaşmış hayatı ve yaşamayı kucaklayan bir çalışma hazırlamıştı.

John Lennon’un Ölümü

Kariyerinde yeniden yükselmeye başladığı bir dönemde, Beatles hayranı olduğunu iddia eden ve akli dengesi yerinde olmadığı öne sürülen Mark David Chapman tarafından, 8 aralık 1980’de New York’ta kaldığı otelin önünde öldürüldü. Lennon vurulduğu anda yanına yaklaşan polis memuru tarafından, aldığı yaranın bilincini etkileyip etkilemediğini kontrol etmek için adı sorulduğunda “Ben John Lennon, Beatles’in John Lennon’u” yanıtını verdi.

Bir İngiliz olmasına rağmen New York aşığı olan ve orada hayatını sürdüren Lennon, Nixon yönetimi sırasında ulusal tehlike olarak hedef gösterilmiş ve sınırdışı edilmek istenmişti. Çünkü Lennon, insanları yazdığı ve bestelediği parçalarıyla; katıldığı televizyon programlarında cesur, özgür açıklamalarıyla; peşinde dolanan kameralara verdiği zekice cevaplarıyla ve yaratıcı eylemleriyle her daim barışa çağırıyor, Vietnam Savaşı’nı sorgulatıyordu. Bunu o kadar başarılı yapıyordu ki kitleleri mıknatıs gibi peşinde sürüklüyordu.

John Lennon’un Eserleri ve Albümleri

  • 1968 – Unfinished Music no. 1: Two Virgins
  • 1969 – Unfinished Music no. 2: Life with the Lions
  • 1969 – Wedding Album
  • 1969 – Live Peace in Toronto
  • 1970 – John lennon / Plastic Ono Band
  • 1971 – Imagine
  • 1972 – Sometimes in New York City
  • 1973 – Mind Games
  • 1974 – Walls and Bridges
  • 1975 – Rock ‘n’ roll
  • 1980 – Double Fantasy
Kategoriler
Genel Kültür SPOR

Giovanni Trapottoni Kimdir? Hayatı ve Başarıları.

Milli Takımımızın yeni Teknik direktörü Giovanni Trapattoni yi yakından tanıyalım işte Yeni teknik direktörümüzün hayatı ve başarıları.
Giovanni Trapattoni (d. 17 Mart 1939) İtalya futbol adamı, eski futbolcu, Türkiye A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü:
Milano’da doğan Trapattoni,’nin 1960 ve 70’lerde AC Milan formasını giydi. Başarılı bir futbolculuk kariyeri olan Trapattoni faal futbol yaşantısını sonlandırdıktan sonra 1974’de takımı Milan’ın başında teknik direktörlük görevine başladı.

Milan’In dışında Juventus ve Inter gibi İtalyan futbol liginin önemli takımlarını çalıştıran kurt hoca, Dino Zoof’un 2000 yılında istifa etmesi üzerine İtalya Milli Futbol Takımı’nın başına getirildi.

Milli takım teknik direktörü olarak 2002 FIFA Dünya Kupası ve 2004 yılındaki Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldı. İtalya iki turnuvada da arzu edilen başarıyı elde edemeyince 2004’de yerini Marcello Lippi’ye bıraktı.

Trapottoni, 25 yılı aşan teknik direktörlük döneminde 9 kez lig Şampiyonluğu, 1 Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu, 1 Kupa Galipleri Kupası Şampiyonluğu, 3 UEFA Kupası, UEFA Süper Kupa Şampiyonluğu ve iki kez de İtalya Kupası şampiyonluğu kazanmıştır. Ayrıca Bayern Münih’le Bundesliga Şampiyonluğu yaşayarak bu ülkede çalıştırdığı takımı şampiyon yapan ilk yabancı teknik adam olma başarısını göstermiştir.

Başarıları

AC Milan
Coppa Italia: İkincilik: 1974–75

Juventus S
erie A: 1977, 1978, 1981, 1982, 1984, 1986
İkincilik: 1980, 1983, 1992, 1994
Coppa Italia: 1979, 1983
İkincilik: 1992
UEFA Şampiyonlar Ligi: 1985
İkincilik: 1983
Kupa Galipleri Kupası: 1984
UEFA Kupası : 1977, 1993
UEFA Süper Kupası: 1984
Kıtalararası Kupa: 1985

Inter Milan
Serie A : 1988–89
UEFA Kupası: 1990–91

FC Bayern Munich
Bundesliga: 1996–97
İkincilik: 1997–98
Almanya Kupası: 1997–98

AC Fiorentina
Coppa Italia
İkincilik: 1998–99

SL Benfica
SuperLiga: 2004–05
Taça de Portugal
İkincilik: 2004–05.

FC Red Bull Salzburg
T-Mobile Bundesliga: 2006–07

Kategoriler
DİN Genel Kültür

Hıdırellez(Hıdır ilyas) Kimdir,Özellikleri,İnancı,Bayramı Ne Zamandır

Hıdırellez Bayramı

Hıdrellez, bütün Türk dünyasında bilinen mevsimlik bayramlarımızdan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır.Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır.Hıdrellez günü,Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Halk arasında kullanılan takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır:6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini,8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır.

Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki,bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.Hızır ve Hıdrellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır.

Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu;bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır.Oysaki Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu,İran,Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

Hızır,yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış;zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir.Hızır’ın hüviyeti,yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür.Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özellikler şunlardır:

1)Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.

2)Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.

3)Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.

4)Dertlilere derman,hastalara şifa verir.

5)Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini,insanların kuvvetlenmesini sağlar.

6)İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.

7)Uğur ve kısmet sembolüdür.

8)Mucize ve keramet sahibidir.

Hızır,bu nitelikleriyle mitoloji dünyasının kendilerine üstün yetenekler atfedilen tanrılarını hatırlatmaktadır.Ülkemizde Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs tarihinde kutlanır.Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir;bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.

Mevsimlik bayramlarımızdan biri olan Hıdrellez,ülkemizde etkin bir biçimde kutlanmaktadır.Büyük şehirlerde daha az olmak üzere,kasaba ve köylerde hıdrellez için önceden hazırlıklar yapılır. Bu hazırlıklar,evin temizliği,üst-baş temizliği,yiyecek-içeceklerle ilgili hazırlıklardır.Hıdrellez gününden önce evler baştan başa temizlenir. Çünkü temiz olmayan evlere Hızır’ın uğramayacağı düşünülür.Hıdrellez günü giyilmek üzere yeni elbiseler, ayakkabılar alınır.

Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme,oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır.Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır.Zira tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamak amacına yöneliktir.

Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında,bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır.Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır.Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine,bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır.Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır.Ev,bağ-bahçe,araba isteyen kimseler,Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.

Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”,Denizli ve çevresinde “bahtiyar”,Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”,Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”,Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”,Erzurum’da “mani çekme” adı verilir.

Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla,şanslarını denemek için yapılır.Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar.

İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük,küpe,bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler.

Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömlekten içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir.Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır.Hıdrelleze özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte,yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir.Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.

Sonuç olarak, Anadolu’da hala görkemli törenlerle kutlanan Hıdrellez Bayramı insanlık tarihinde çok eski zamanlardan beri kutlanmaktadır.Farklı zamanlarda, farklı isimler altında kutlansa da Hıdrellez motiflerine pek çok yerde rastlamak mümkün olmaktadır.Baharın gelişi ve doğanın canlanması insanlar tarafından bayramlarla kutlanması gereken bir durum olarak algılanmıştır.Böylece bir bahar bayramı olan Hıdrellez evrensel bir nitelik kazanmıştır.
kaynak. www. kultur.gov.tr