Kategoriler
Genel Kültür

Keşanlı Ali Kimdir? Keşanlı Ali Destanı Hakkında

Yepyeni bir dizi ile karşımıza çıkacak olan yılların müzikal tiyatro oyunu Keşanlı Ali Destanı yeniden izleyicileriyle buluşuyor. Aslında konu yeni olmayan yapımın dizi versiyonu aslına sadık kalınarak elbette değiştirilecektir. bakalım izleyiciler yeni yapımı nasıl bulacak.

Keşanlı Ali Destanı, Haldun Taner’in yazdığı müzikal oyun. Oyun ilk kez 31 Mart 1964 tarihine Gülriz Sururi-Engin Cezzar tiyatrosunda sahnelendi. 1970 yılına gelinceya kadar Türkiye’nin büyük kentlerinde toplam 493 kez sahnelenen “Keşanlı Ali Destanı”, aradan yıllar geçmesine rağmen Türk tiyatrosunun temel taşlarından olma özelliğini yitirmemiştir. TRT için dizi ve Sinema filmi olarak da çevrilen Keşanlı Ali Destanı’nın yönetmenliğini Genco Erkal üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından Demokrat Parti dönemine kadarki süreçleri yalın bir dille eleştirel bir bakışla gülmece tarzında yorumlar. Oyun, birçok tiyatro topluluğu tarafından defalarca sergilenmiş, Avrupa’nın birçok şehrinde, Amerika’dan Lübnan’a birçok ülkede oynanarak, Türk Tiyatro tarihinde bir fenomen haline gelmiş ve halen güncelliğini yitirmemiştir.

Sineklidağ, büyük bir kentin eteklerinde yer alan, gecekondulardan oluşmuş, ezilen, yoksul insanların yaşadığı bir varoştur. Keşanlı Ali, Çamur İhsan’ı öldürmekten hapse düşmüştür ve hapisten bir kahraman olarak çıkagelir. Ali’nin iki dramı vardır: Birincisi, suçsuzdur; ikincisi, aşık olduğu Zilha, Çamur İhsan’ın yeğenidir ve ona düşmanca davranmaktadır. Muhtar seçilen Ali, Sineklidağ’da yeni bir düzen oluşturur ama yüreğiyle beyni arasında ciddi çatışma yaşamaktadır. Şef olarak toplumuna, insan olarak duyduğu aşka sorumludur.

Ali ‘Destan’ı kullanmaya karar vermiştir. Çünkü “Bu toplumda sessiz, sakin, efendi olursan her zaman dayak yer, ezilirsin. Ama terbiyesiz, güçlü, zalim, ne dediğini bilmeyen biri olursan, o zaman saygı görürsün”. Ali, hapiste bunu öğrenmiş ve yeni bir Ali’yi fark etmiştir.

Oyun 1965 yılında Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlandı. Oyunun yazarı Haldun Taner’in Atıf Yılmaz’la birlikte senaryosunu yazdıkları bu siyah beyaz filmin başrollerinde Fikret Hakan (Keşanlı Ali) ve Fatma Girik (Zilha) oynamışlardı. Fatma Girik bu filmdeki rolü için o yıl 2. si düzenlenen 1965 Antalya Altın Portakal Film Festivali (O tarihteki adı “Antalya Film Şenliği”) , “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü, Fikret Hakan da “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü almıştı. Atıf Yılmaz’ın en iyi yönetmen seçildiği şenlikte film de en iyi 2. film seçilmişti.

Uğur Film adına Memduh Ün’ün yapımcığını üstlendiği bu filmin müziklerini de Yalçın Tura yapmıştı. Filmin çok geniş olan oyuncu kadrosunda Hüseyin Baradan’dan Danyal Topatan’a, Vahi Öz’den Hulusi Kentmen’e kadar dönemin neredeyse tüm ünlü oyuncuları yer alıyordu.

1988 yılında bu kez oyun Genco Erkal tarafından bir mini dizi olarak televizyona uyarlandı. Renkli olarak çekilen müzikal dizi TRT televizyonu tarafından ısmarlanmıştı. Müziklerini sinema filminde olduğu gibi yine Yalçın Tura’nın yaptığı dizide yönetmen Genco Erkal’ın da bir rolü vardı (İzmarit Nuri). Özgün tiyatro oyununda başrol oynayan Engin Cezzar ve Gülriz Sururi, dizide de aynı rollerini sürdürdüler.

Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destanı” oyunu 1970 yılında Nüvit Özdoğru tarafından The Ballad of Ali of Keshan adıyla İngilizce’ye de çevrildi. Bu epik oyun Temmuz 1970’de Merkezi Ankara’da olan “International Theatre Institute National Centre of Turkey” tarafından yayımlandı. Kitap İstanbul Gün Matbaası tarafından basılmıştı. Kitabın bu baskısının kapak resmini Mengü Ertel çizmişti. Künyesinde yayın haklarının yazarı Haldun Taner, müzikleri besteleyen Yalçın Tura ve İngilizce çevirmeni Nüvit Özdoğru’ya ait olduğu belirtilen kitabın ilk sayfalarında yerli ve yabancı gazete ve dergilerde oyun hakkında çıkmış yazılara yer verilmiştir. Bunların arasında William Saroyan gibi ünlü yazarların yorumları da yer almaktadır.

Yapım hakkında Üstün Akmen’in Yorumu:

FEVKALADE KEYİFLİ BİR SEYİRLİK: “KEŞANLI ALİ DESTANI
Her ne kadar Zeynep Aksoy nam meslektaşımız, 13 Ekim tarihinde Radikal’deki köşesinde, sağ elinin işaret parmağını okuruna sallayarak ve de: “… Bu oyunun bir başyapıt olduğuna kim, hangi gerekçelerle karar vermiş acaba” diyerek hesap sorduysa da, kestirme yoldan diyeceğim şu ki, Haldun Taner üstadın “Keşanlı Ali Destanı”, Türk tiyatrosunun tartışmasız başyapıtlarındandır. “Keşanlı Ali Destanı”, hepimizin bildiği, içinde oynadığı ve oynatıldığı bir oyun olmasıyla da başyapıttır, toplumun dönem yapısını belirgin bir şekilde, ama yormadan gözler önüne sermesiyle de; varoş insanlarının, kenar mahalle yaşamının yaşayanlarının ağzından, yaşayanlarının göz külhanları altında anlatmasıyla da başyapıttır.

Yeri gelmişken bir noktanın altını da çizivereyim: Baksanıza, ne diyor oyunun kahramanı oyun içinde: “Bu toplumda sessiz, sakin, efendi olursan her zaman dayak yer, ezilirsin. Ama terbiyesiz, güçlü, zalim, ne dediğini bilmeyen biri olursan, o zaman saygı görürsün”. Tiyatroseverlerden saygı görmeyi bekleyen Zeynep Aksoy kızımızın uymak istediği modeli, taaa 42 yıl önce çizmesiyle de başyapıt sayılır “Keşanlı Ali Destanı”. Aksini savlayan varsa beri gelsin!

İLK YAPIM VE EFSANE KADRO
“Keşanlı Ali Destanı” yanılmıyorsam 1964–1965 sezonunda Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu yapımı olarak ilk kez seyircisiyle buluşturuldu. Muhteşem oyunculuklarıyla gerçekten tarih yazan Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Genco Erkal, kulakları çınlayası Semiha Berksoy (aynı rolde daha sonra, gittiği yerde de alkışlara doyamamasını dilediğim Güzin Özipek), Çetin ve Ani İpekkaya, Aydemir Akbaş, Arif Erkin, sevgiyle andığım Mehmet Akan ve o efsane kadro… Oyunun zamanın gece kulüplerinde bile ardı ardına çalınan şarkıları… “Keşanlı Ali Destanı”, sonraki yıllarda 1987 yılında İBŞT’da da sahnelendi. 1964 yılında üzerine nurlar yağası Atıf Yılmaz (başrollerde Fikret Hakan ve Fatma Girik), 1988 yılındaysa Genco Erkal (başrollerde Engin Cezzar ve Gülriz Sururi) yönetimlerinde sinema filmi de oldu. Bu arada, 1999 yılında Volkan Severcan’ın rejisiyle yeniden sahnelendiğini anımsıyorum. Yurt içinde hemen hemen her ilde; onlarca dünya ülkesinde, oynandığını da biliyorum.

GELELİM YÜCEL ERTEN’İN DESTANINA
Haldun Taner’in, Günay Akarsu tarafından “ilk epik Türk oyunu” olarak tanımlanan “Keşanlı Ali Destanı”nı bu kez, Türk tiyatrosunun önemlilerinden Yücel Erten İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahneye koydu. Erten, oyunu güncelleştireceğim falan diye, Haldun Taner’in temel sosyolojik saptama ve tanılarına, ironisine, sosyal eleştirisine el sürmemiş. Ama Haldun Taner ustanın epik unsuru tüm dramatik dokuya yayarken, geleneksel tiyatromuzun anti-illüzyonist ve göstermeci öğelerinden yararlanma amacına pek uymamış. İyi mi etmiş, orasını bilemem. Şarkıları yer yer solo olmaktan çıkarıp, öyküye dair çok yönlü ya da çoğul anlatımlara dönüştürerek, bir anlamda Kabare türünü denerken, gidişatı birdenbire vodvile kaydırmış. Rol dağılımında ikilemeler ve üçlemeler yeğlemiş. “Blues Brothers”ı andıran tablolar eklemiş. Lütfiye, Resmiye, Raziye’li tabloda kadın karakterleri Tuğrul Arsever, Çağlar Yiğitoğulları Eraslan Sağlam gibi erkek oyunculara oynatarak, belki de burjuva-kapitalist düzenin ikiyüzlülüğünün bir yansıması olarak grotesk denemiş. Gerek var mıydı? Bu konuda yönetmene karışmak ne haddime! Daha doğrusu bana ne!

HAYDİ, YÖNETMENE KARIŞMAYAYIM, AMA…
Işık tasarımcısı Fatih Mehmet Haroğlu, çok fazla ışık efekti kullanmayarak seyircinin dikkatinin oyundan uzaklaşmamasına doğrusu ciddi anlamda özen göstermiş. Açıları da doğru kullanmış. Yalnız, özellikle Suhandan Gülperi’nin tablosunda, takip spot operatörünün Aslı Aybars’ı hangi büyüklükte ve nereden nereye kadar takip edeceğini bilememesini eleştirmeden geçemeyeceğim. Ayşen Aktengiz Bayraşlı’nın kostümlerini ise çok alışılagelmiş bulduğumu söyleyeceğim. Erkeklerin naylon gömlekleri pek zevksiz. Giysiler doğallığı ortaya çıkaramadığı gibi, çoğu da oyuncuyu markeliyor. Hele hele, sosyete düğünü sahnesinde erkek oyuncuların anlı şanlı kostümlerinin altındaki çorapları affolunur gibi değil. Sonracığıma, hani Keşanlı Ali “Morgol gömlek giyerdi / Gümüş köstek takardı…” (?) Sevgili Bayraşlı, nerede Keşanlı’nın morgol gömleği?

SİNEKLİDAĞ NEREDE
Oyunun dekor tasarımı Ayhan Doğan imzasını taşımakta. Bir kere, para makinesinin pek bir özenti olduğunun altını çizeceğim. 50’li yılların Türkiye’sinin gecekondu semtinde, semtin meydancığında “slot machine” mi vardı ayol? Ayhan Doğan, orkestrayı sahne arkasına alarak derinlikten kaybederek de bence hata etmiş. Soffittodan yerlere sarkan çamaşırlar, Ayhan Doğan’ın mekân tanıtması olarak daha oyunun başında beliriyor. Yani, orası güya Sineklidağ. “Sineklidağ burası şehre tepeden bakar,/ama şehir uzakta masallardaki kadar…” İyi de, nerede Sineklidağ? Zengin konağında düğün yılbaşı partisi gibi mi olmalı Eyyy Seyirci? Zengin konağının salonunu simgelemek için ayna-tırnak, bir ikili, bir tekli koltuk yeterli mi sayılmalı?

MÜZİK VE KOREOGRAFİ
Bunlar bir tarafa, oyunun müzik direktörü Çiğdem Erken, çoksesli müzik alanında olduğu kadar, teksesli Türk müziği alanındaki yapıtlarıyla ve klasik Türk müziği ile ilgili müzikoloji çalışmalarıyla tanınan ünlü müzikçimiz Yalçın Tura’nın mükemmel müzikleri üstünde küçük oynamalar yapmış. Bence pek de iyi etmiş. Nasuh Barın, koreografi çalışmasında içgüdüsel hareketleri ve kararlaştırılmış hareketleri doğrusu övülecek bir başarıyla yerli yerine oturtmuş.

OYUNCU KADROSU
Can Ertuğrul sevimli bir Hidayet olmuş. “Hidayet ne istiyor” sorusundan hareket etmeyi başarıyor Ertuğrul. Şerif Abla’da usta ve “çok yetenekli” oyuncu Hikmet Körmükçü, Şerif Abla karakterinin kavramlarını birbirine karıştırıyor, birbiriyle kesiştiriyor, sonra da birbirlerine tamamlattırıyor. Tıpkı bir kaleydoskop gibi Körmükçü’nün biçemi… Tek tek yapı taşlarından resimler elde ediyor. En son “Kantocu” müzikalinde izlediğim Aslı Aybars’ı Suhandan Gülperi’de, bir oyuncunun arayıcı mükemmelliğini sergilemesi açısından mutlulukla alkışladım. Rozet Hubeş, Madam Olga’yı temelinde belli bir düşünce yatan fiziksel davranışlarından hareketle yorumluyor. Meriç Benlioğlu, Zilha ve Nevvare tiplemelerinde neden o denli hızlı konuşuyor, anlayamadım, oysa özellikle Zilha, öylesine alkış toplamaya elverişli bir rol ki! Benlioğlu, Zilha’nın davranış çizgisini belirlememiş ya da yönetmen bilerek ve isteyerek belirlemesini istememiş. Keşanlı Ali’ye yaşam suyu veren Engin Alkan ise, ilk tablolarda Keşanlı’yı köy ağasıyla kabadayı karışımı olarak vermekte ısrarlı bir tutum izlemiş. Söylemeden duramayacağım, “mertlik belâsı”na gerçeği söyleyemezken, kalçasını geri atarak Zilha’yı kandırma çabasına girmesi, Keşanlı karakterine hiç mi hiç yakışmıyor.

BENCE MURAT GARİBAĞAOĞLU KADRONUN İYİSİ
İzmarit Nuri’de Murat Garibağaoğlu, bana sorarsanız oyunun en iyisi. Yorumuyla İzmarit Nuri’nin sadece karakterini ortaya koymakla kalmıyor, karakterin duyumsadıklarını seyirciye birebir yansıtarak, izleyen üzerinde karaktere sempati yaratmasını da başarıyor Garibağaoğlu. Bunun dışında, başta Serdar Orçin, Berna Oğuzutku Demirer, Hakan Arlı, Tuğrul Arsever, İskender Bağcılar, Savaş Barutçu, Çağlar Yiğitoğulları, Münir Kutluğ olmak üzere diğer tüm oyuncular, Yücel Erten’in isteği doğrultusunda istenileni başarıyla vermekteler.

Şimdiii… “Eleştirmen Efendi, kısa kes de sonucu söyle” diye buyurursanız, “Keşanlı Ali Destanı”nın Yücel Erten yönetimindeki son yapımı, salonları lebalep dolduracak nitelikte ve de fevkalade keyifli bir seyirlik diyerek, mutlaka izlemenizi önereceğim.

Üstün Akmen
Tiyatrom.com

Kategoriler
SİNEMA

Avatar 2 Geliyor

İlki çok beğenilen Avatar hem görsellik hem de kalite bakımından muhteşem bir seri olacağa benziyor. Görselliğiyle izleyiciyi koltuklarına çivileyen Avatar’ın ikinci ve üçüncü filminin konuları sır gibi saklanıyor. Ancak filmin yönetmeni James Cameron’un Las Vegas’ta yapılan CinemaCon’da yaptığı açıklamaya göre, ikinci ve üçüncü film teknolojik donanım olarak daha gelişmiş ve akıcı olacak; “Bir filmi 48 ya da 60 fps’de yaparsanız bambaşka bir film olur. 3D size gerçeklik için bir pencere açıyor ve saniyedeki kare sayısının artışı o penceredeki camı ortadan kaldırıyor. Sonuçta bu gerçeklik. Gerçekten hayret verici.”

Cameron bu sözleriyle 24 fps(saniyedeki kare sayısı) ile çekilen ilk Avatar’ın devam filmlerinde fps’nin 48’e hatta 60’a çıkacağının sinyallerini verdi. Cameron’un yapımcı ortağı Jon Landau bunu başarabilecek dijital kameraların zaten var olduğunu dile getirdi; “Bunun için dijital kameralar var ancak bu kameraları yavaş çekim için kullanıyorlar. 48 ya da 60 fps’de bir görüntü çekip bunu 24 fps’de oynatıyorlar. Biz bunu yapıp yine aynı fps’de oynatmak istiyoruz.”

Kategoriler
SİNEMA

Ghostbusters III, Hayalet Avcıları 3 Geliyor

Şu anda yapım aşamasında olan hayalet avcıları 3 filmi 2012 yılında gösterime girecek. Filmin fragmanını yayınlanır yayınlanmaz uzmanportal.com da bulabileceksiniz. Şimdilik sadece afişini yayınlıyoruz.

Kategoriler
SEKTOREL

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak Kitabının Özeti

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun birçok eseri dizilere konu olacak kadar mükemmelliktedir. Eğer daha önce hiç Yakup Kadri’nin kitaplarını okumadıysanız çok şey kaybetmişsiniz demektir. Ama Türkiye’de yaşayıp büyüdüyseniz böyle birşeyin olması mümkün değildir tabiki. Çünkü öğretmenlerimiz her sınıfta bizlere bu yazarımızın kitaplarını okutmaya çalışırkar. Bizde Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun en güzel kitaplarından birisi olan Kiralık Konak’ın özetini sizlerle paylaşarak daha önce bu kitabı okuyamayan ve şuanda okumaya fırsatı ve zamanı olmayanlar için bu fırsatı oluşturmaya çalıştık.

Başlıca Şahıslar

Naim Efendi: İkinci Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış; şimdi emekli, gelenek ve törelere bağlı; olgun, fakat iradesi ve otoritesi zayıf bir adam.

Sekine: Naim Efendi’nin kızı. Babası ile kocası ve çocukları arasında kalmış; zavallı bir kadın.

Servet Bey: Naim Efendi’nin damadı, Sekine’nin kocası. Paraya ve menfaatine son derece düşkün; ahlaksız bir adam. Seniha: Naim Efendi’nin torunu. Serbest yetiştirilmiş; alafranga hayat hayranı şımarık bir kız.

Faik: Devrin ileri gelenlerinden Kasım Paşa’nın oğlu. Son derece ah­laksız, uçarı, yüzsüz bir genç.

Hakkı Çeliş: Naim Efendi’nin yeğeni. İçli bir genç; şair. Romanın he­men hemen tek müspet kahramanı.

Özet

İkinci Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış olan Naim Efendi, emekli olduktan sonra Kanlıca’daki konağına çekilmiştir. Münzevi bir hayat yaşamak emelindedir. Fakat damadı Servet Bey ve torunu Seniha, Naim Efendi’nin böyle bir hayat yaşaması­na fırsat vermezler. Servet Bey ve kızı Seniha, alafranga hayat düşkünüdürler. Baba-kız, ikisi de ahlaken zayıf insanlardır. Seni­ha, Faik Bey ile gayri meşru ilişkiye girer, sonra onunla birlikte Av­rupa’ya kaçar. Birinci Dünya Savaşı, bir kısım insanları daha çok yoksulluğa düşürürken, bir kısım insanları da “harp zengini” yap­mıştır. Servet Bey bu ikincilerdendir. O, artık iyice yoksul düşen Naim Efendi’den kurtulmak ve istediği hayatı yaşamak, gayri meşru iş ilişkilerini devam ettirebilmek için konaktan ayrılarak Beyoğlu’nda bir apartmana taşınır. Avrupa’dan tam bir rezaletle dönen kızı Seniha’yı bile kirli işlerinde kullanır. Son derece geniş mez­heplidir.

Bu arada Naim Efendi, oturduğu konağı kiraya vermek, kardeşinin yanına taşınmak ister ama, artık iyice harap vaziyetteki konağa talip çıkmaz. Bu arada ümitsiz bir aşkla yıllarca Seniha’yı sevmiş olan Hakkı Çeliş, Çanakkale Savaşı’na gönüllü olarak katı­lır ve kendisinden beklenmeyen bir şekilde kahramanca şehit olur. Cepheden dönen bir subayın verdiği bu habere Seniha kayıtsız kalır.

Naim Efendi, bu değişen dünyaya, çöken ve darmadağın olan ailesine şaşıp kalarak konağındaki yapayalnız hayatına de­vam eder.

Değerlendirme

Kiralık Konak, 1920 yılında İkdam’da tefrika edildi, 1922’de ilk baskısı yapıldı. Romanda anlatılan olaylar, Bi­rinci Dünya Savaşı sırasında cereyan ettiğine göre, Kiralık Konak, “sıcağı sıcağına” yazılmış bir romandır denilebilir.

Roman, Osmanlı Devleti’nin yıkılış günlerinde Türk cemiyetinin en önemli unsuru olan ailenin nasıl çürüdüğünü ve yıkılıp gittiğim hikâye eder. Bir kısım insanımızda görü­len batılılaşma veya alafrangalaşma arzusu ile bu alafranga hayata ayak uydurma ve o tarzda yaşama gayreti, bu felake­tin en önemli sebebidir. Araba Sevdası’ndan itibaren Felâtun Beyle Rakım Efendi, Yaprak Dökümü, Fatih-Harbiye gibi belli başla ve başarılı romanlarda hep bu tema ve aşağı yukarı aynı bakış açısıyla işlenmiştir: Batılılaşma veya alaf­rangalaşma meselesi en fazla aileyi vurur. Aile yara alınca top­lumda hiç bir sağlam değer ve kurum kalmaz!

Bu saydığımız romanların hemen hepsinde yapı aynı­dır. Ahmet Mithat Efendi, Reşat Nuri ve Peyami Safa da, tıpkı Yakup Kadri gibi bir tarafta muhafazakâr, millî ve ma­nevî değerlere bağlı insanlarla -ki bunların çoğu yaşlılardır-alafranga hayata özlem duyan, şımarık, züppe, iyi yetiştiril­memiş, ahlaken zayıf insanları karşı karşıya getirirler. “Bu ikinciler genellikle gençlerdir.

Beyoğlu hayatı her bakımdan onlara cazip gelir. Bu hayatın en önemli unsurları eğlence, içki, kumar ve zinadır. Yukarıda adlarını saydığımız bu romancılarımız, alafranga­laşmayı tam bir ahlak çöküşü addetmekte birleşirler. Kiralık Konak’ta örnek alınan aile yıkılır: Yaprak Dökümü’nde çok güç şartlarda ve büyük firelerle devam eder görünür (zahiri kurtuluş söz konusudur ama, hayır, sararmış yaprak­lar dökülür; aile artık eski aile değildir). Fatih-Harbiye’de ise tekrar eski sağlam yapısına kavuşur. Çünkü romanın kahramanı Neriman Fatih’e -manevi değerlere, geleneklere, yaşadığı dengeli dünyaya geri dööner.

Kiralık Konak romanında Konak, bir semboldür. Ki­ralanan şey, aslında bir medeniyet ve hayat tarzıdır. Ro­manda, ferdi meselelerin ön plânda olduğu görüntüsüne rağmen aslında bir medeniyet hesaplaşması vardır. Yakup Kadri şöyle diyor:

“İstanbul’da iki devir oldu: Biri İstanbulin; diğeri Re­dingot devri… Osmanlılar hiçbir zaman bu İstanbulin dev­rindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tanzimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri İstanbulinli İstanbul efendisidir. Bu kıyafet dünyaya yeni bir insan tipi çıkardı ve Türkler bu kıyafet içinde ilk defa olarak vahşi Asya ve haşin Avru­pa’nın arasında gayet hususi bir millet gibi göründü, (s. 6)

“Sonra Redingot devri geldi ve redingot içinden yarı uşak, yarı kapıkulu riyakâr, adi bir nesil türedi. Bu neslin en yüksek, en kibar simalarında bile bir ’saray hademesi hali vardı. Bunların elinde konak hayatı, birdenbire köşk hayatı­na intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün ne giyinişin üslûbu kaldı. (s. 6-7)

Yakup Kadri’ye göre bu medeniyet denemesinin so­nucu şudur: “O kadar necabet ve sahabetle başlayan o büyük Tanzimat cereyanı döne dolaşa nihayet İstanbul’un ortasına Seniha gibi bir kadınla, Faik bey gibi bir erkek örneği bıra­kıp geçmişti. Türk dehasının yaptığı bu medeniyet tecrübesi de gelmiş ve gelecek nesillere acı bir imtihan olmaktan baş­ka bir şeye yaramamıştı.” (s. 136)

Kiralık Konak romanının tezi aşağı yukarı bu cümlelerle ifade edilmiştir.

Hayatının önemli bir kısmında -hususiyle gençlik yıl­larında samimî bir batı (Yunan Medeniyeti) hayranı olan Yakup Kadri, kendi “batıcılığını” Hakkı Çeliş vasıtasıyla sa­vunur. Hakkı Çeliş de batı’yı biliyor ve seviyor ama o, Verlaine’i ve Claudel’i okuyor. Yakup Kadri’ye göre batılılaş­manın sırrı buradadır. Ona göre Hakkı Celis’in dejenere ol­maması, batıyı yüksek tabakasından tanımış olmasındandır.

Yazarın bir yerde (s. 85) Seniha’nın gözüyle baktığı konakta, konağı küflenmiş olarak görür. “Seniha bu konak­ta küfleniyordu!” Aynı korku ve tiksinti Fatih-Harbiye’deki Neriman’da da vardır. Aslında söz konusu ettiğimiz bu iki romanda nerede eski medeniyetimizden söz açılsa, orada bir harabiyet ve küflenmeden bahsedilir.

Kiralık Konak romanının son derece sağlam bir yapı­sı vardır. Kahramanların birbiriyle münasebetleri mantıklı ve inandırıcıdır. On altı bölümlük romanın ilk bölümünde Naim Efendi, ikinci bölümünde Seniha tanıtılır. Sonraki bö­lümlerde kahramanlar birer ikişer romana dahil olurlar. Ve aralarındaki münasebet son derece gerçekçi ve tutarlı bir şekilde gelişir, devam eder.

Romanın kahramanları başarılı bir şekilde tasvir ve tahlil edilmiştir. Ailenin yapısı bakımından hâkim durumda­ki Naim Efendi’nin âciz, zavallı, iradesiz ve mütevekkil bir insan oluşu; hadiselerin kontrolden çıkmasının en önemli sebebidir. Naim Efendi, Fatih-Harbiye’deki Faiz Bey’e ben­zemekle birlikte, onun kadar konağının ve inandığı değerle­rin sahibi ve koruyucusu değildir.

Faik Bey, Seniha, Servet Bey hırslıdırlar. Bu hırs uğ­runa yapmayacakları rezalet yoktur. Yakup Kadri, Seniha tipini ayrıntılı bir biçimde ele alır. Çünkü romanda cereyan eden hadiseler hep onun etrafında gelişir. Seniha’nın ruh halinin en önemli yanı “hep canının sıkılıyor ve gönlünün avunamıyor” olmasıdır. Bu haliyle Seniha, romanda adeta Servet-i Fünûn şair ve yazarlarını temsil eder. Onun Avru­pa’ya kaçması bu bakımdan son derece manidardır.

Hakkı Çeliş, romanın yegâne müspet tipidir. O, saf ve masum bir insandır, şairdir. Sağda solda, localarda, ku­lüplerde harp zenginleri yiyip içip eğlenirken, Servet Bey, günlerini Cercle D’Orient’da geçirirken, Hakkı Çeliş “Bu acaip âlem”e şaşar kalır. Yakışıklı, güzel konuşan, kültürlü bir genç olmasına rağmen Hakkı Çeliş, macera peşinde ko­şan bir insan değildir. Seniha’nın zaaflarını ve rezaletlerini bilmesine rağmen, onun karşılıksız ve derin bir aşkla sever. Bu hülyalı adamın gönüllü olarak askere yazılması, Çanak­kale Savaşına katılması ve orada şehit düşmesi romanın en önemli trajik unsurudur.

Romanda üç nesilden kesitler verilmiştir. Birinci Ne­sil (Naim Efendi ve kız kardeşi) sağlam; ikinci nesilde (Naim Efendinin kızı Sekine ve Damadı Servet Bey) erkek bozuk, kadın sağlam; üçüncü nesilde her ikisi de bozuktur. Aynı değerlendirmeye Fatih-Harbiye romanında da rastlıyoruz. Bu iki roman arasındaki en önemli fark, Yakup Kadri’nin, alafrangalığın cinsî temayülleri üzerinde durmasıdır.

Romanda ilgi çekici değerlendirmelerden birisi de Faik Bey’in babası Kasım Paşa’nın insan ölçüsü’dür. Naim Efendi, Faik Bey’in torunuyla olan gayri meşru ilişkisini şi­kâyet etmek için Kasım Paşa’ya gittiğinde Paşa, oğlunu sa­vunur: “Faik Fransız’dan iyi Fransızca konuşur, Fransızca kitabeti harikuladedir” (s. 85). Böyle bir gencin ahlâksız ol­ması mümkün müdür? Naim Efendi bu savunmaya şaşar kalır. Uzak değil, daha Tanzimat yıllarında -romanın yazılı­şından 30,40 sene evvel- ahlâk terbiye ve görgünün yanında Türkçe bilmek, güzel konuşmak ve yazmak bir marifet ve maharet iken 1920’lerde Fransızca bilmek ve konuşmak merakı bu alafrangalaşmak sevdalılarında bir tutku halini al­mıştır. Alafranga hayatı roman konusu yapan Recaizade Ekrem ve Peyami Safa gibi Yakup Kadri de o hayata koz­mopolit kelimelerle giriyor. Yakup Kadri, İronik bir üslûpla ve kelimelerle oynayarak o hayatla alay ediyor: Redingot, lüstrin kaloş, arnuvo, rokoko, letarji, pisalüye, şezlong, sigar, suvare, tamperaman, penyuvar, sonnet, tripo, palas hayatı, bulvar, egzotik, Hotel deş L’etrangers, aperetif, ekarte, piket, vualet, levanten, salle a manger, fumoir, concierge, aml de la maison, Cercle D’Orient… ilh. bu dünyanın vazgeçilmez keli­meleridir.

Her sayfada ince bir alay var. Bu ironik üslûp, Hakkı Celis’in şehadetini anlatan son sayfalarda zirveye ulaşır. Ya­kup Kadri, mizahı yeterince, kararında ve ustaca kullanma­sını bildiği kadar, Türkçe’yi de son derece ustalıklı kullanan bir romancımızdır.

Kiralık Konak, temposu ağır bir romandır. Hadiseler ikinci plândadır. Önemli olan, insanlar; onların hayata ve çevreye bakışları, hırsları, emelleri ve zaaflarıdır. Bu bakım­dan Kiralık Konak hem bir sosyal roman; hem de son dere­ce başarılı bir karakter romanıdır.

Bir Başka Özet

Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.

Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.

Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.

Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.

Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.

Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.

Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.

Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi… Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.

Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti

Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.

NAİM EFENDİ; “Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? diyordu.”

SELMA HANIM; “Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.

Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.

SONUÇ

Kitabın Ana Fikri ve Kitap Hakkındaki Genel Değerlendirme :

Kiralık Konakta Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir.

Kiralık Konak İmparatorluğun çöküş çanlarının kulak yırtan sesleri içinde, kuşaklar arasındaki değişen değer yargıların buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır.

Seniha – Faik – Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Toplumsal rüzgarların savurduğu bu insanlar birer yaprak gibi uçuşuyorlar, hiç toprağa düşmüyorlar. Kiralık Konaktaki kahramanların ortak özelliklerinden biri de düşün-dükleri, ettikleri dünya ile gerçek yaşamları arasındaki bağlantısızlıklardır. Onlar için yaşamın her gerçeği birer beklenmeyen darbedir.

Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.

Kategoriler
Genel Kültür TARİH

Montrö Boğazlar Sözleşmesi Antlaşması Ne Zaman, Kiminle Yapıldı? Özellikleri ve Maddeleri Nelerdir?

Birinci Dünya Savaş’ından sonra hızla çökme sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’ndan 1923 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Cumhuriyet kurulduğunda sayısız problemlerle uğraşmak zorunda kaldı. Halk fakir, devlet okulsuz, yolsuz, fabrikasızdı. Devletimizin milli hakları üzerinde de diğer güçlü devletlerin tahakkümları bulunuyordu. Örneğin bunlardan biriside devletimize ait olduğu halde, yabancıların kontrolünde bulunan boğazlarımızdı. Boğazlar uluslararası bir komisyon karafından kontrol ediliyor, bizim hiç bir şekilde müdahele şansımız olmuyordu. Bu sorunu hiçbir zaman unutmayan Genç Cumhuriyet, sorunu çözmek için uygun bir zamanın gelmesini bekledi ve bu zamanda sonunda geldi. 1930’ların sonlarına doğru dünya hızla 2. Dünya Savaşı’na doğru giderken, boğazların güvenliği her zamankinden daha fazla önem kazanmaya başladı.  Bu konuyu gündeme getirip, boğazlar sorununu halletmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, sonunda istediğini alıp, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

Türkiye, Lozan Antlaşması’yla (1923)  birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesinin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima kaygı içinde bulunmuştur. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye’nin, silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştır.

Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve boğazların statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda, farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştür. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir muhtırasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: “Türkiye’nin Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir.”

Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen İngiltere’nin Türkiye’yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi’nin 4 Mayıs 1936’da Belgrat’ta yaptığı toplantıda, Türkiye’nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye’nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince, boğazların rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux kentinde toplanmıştır.

İki ay süren toplantılardan sonra, 20 Temmuz 1936’da imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye’ye geçmiştir. Türkiye daha önce Sovyet Rusya ile yaptığı anlaşma uyarınca (saldırmazlık antlaşması) Sovyet Rusya’nın da desteği ile bu sözleşme yapılmıştır.

Tamamı yirmi dokuz madde, üç ek protokolden meydana gelen sözleşmeye göre:

Boğazlardan serbest geçiş esası kabul ediliyordu. Ancak ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi, barış ve savaş hâline göre, ayrı statüye bağlanıyordu. Savaş durumu da Türkiye’nin girdiği, girmediği ve savaş tehlikesi olma durumlarında uygulanacak esaslara ayrılıyordu.

Boğazların askerî kontrolü ve savunma tedbirleri tamâmen Türkiye’ye aitti.

Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu kaldırıldı.

Bu ana maddelerle Türkiye’nin boğazlar üzerindeki genel hâkimiyeti sağlandı. Diğer maddelerin bazıları ise;

Barış zamanında:

Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri 8-15 gün önceden haber verilmek ve bir arada dokuz gemiyi ve belli tonajı aşmamak üzere geçebilir. Denizaltılar, uçak gemileri ve 10.000 tondan büyük savaş gemileri hiç geçemez. Sözleşmeye uygun şekilde geçen savaş gemileri Karadeniz’de yirmi bir günden fazla kalamaz.

Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin ticâret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri geçmeden sekiz gün önce Türkiye’ye haber verecekler, bir arada geçen gemilerin tonajı 15.000’den fazla olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları için belli bir süre yoktur.

Savaş zamanında:

Türkiye savaşan ülke ise ya da kendisini yakın bir savaş tehdidinde görüyorsa; ticari gemilerin geçişini engelleyemese de, geçişlere bazı kısıtlamalar getirebilmek hakkına sahiptir.

Türkiye tarafsızsa; ticaret gemileri serbestçe geçmesine rağmen savaşan tarafların savaş gemileri geçemez.

Savaş tehlikesinin çok olduğu zamanlarda ticaret gemileri barış zamanı kurallarına göre sadece gündüzleri geçebilecektir.

sözleşmenin süresi yirmi yıl olacaktı. Bu sürenin bitiminden iki yıl önce taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshini istemezse, böyle bir istekten iki yıl sonraya kadar yürürlükte kalacaktı.