Filistin Toprakları Nasıl İsrail’in Oldu? Filistin, II. Abdülhamit, Sabetay Sevi, Teodor Herzl ve Siyonizm Beşgeni

Şuanda yeryüzündeki en büyük acıları kendi toprağında topraksız kalan Filistinliler yaşamaktadır. Biz müslümanlar için Mekke ve Medine dışındaki en kutsal yer olan Küdüs ve çevresinin asıl sahibi iken, şuanda mülteci durumuna düşen Filistinlilerin yaşadığı acılar, hepimizin içini acıtımaktadır her gün. Peki ama Filistin, Osmanlıların egemenli altında eşitliğin, adaletin, barışın hüküm sürdüğü topraklar iken, nasıl bu hale geldi. Uzmanportal.com olarak bu konuyu ele almak istedik. İşte bu konuyu ele alacağımız yazımız;

 

Malum tarih boşuna yaşanmış bir deney değildir.Dünü bilmemiz bugünü anlamamıza yarını doğru kurgulamamızı sağlayabilir.. Bulgaristan AB ye girdikten sonra toprak satışlarını yasakladı. Türkiye ise AB, Dünya Bankası, İMF çengelinde sallanırken herşeyini giderek artan bir hızla açık artırmaya bile gerek görmeden kapalı kapılar ardında satıyor. Arada bir millici güçler yargıya gidip bu satışlar için yürütmeyi durdurma ve iptal kararları alsalar da Brüksel ve Vaşington’ a laikler bir verirse biz iki-üç vereceğiz diye iktidara gelen kadrolar her şeyi satıyorlar..Kitler, bankalar,sanayii kuruluşları, sahiller, tarım arazileri, istanbul’un en merkezi bölgeleri, limanlar… Görevlerinin satmak olduğunu açıkca söylüyorlar.. En yetkili ağızdan ‘satmakla mükellefiz’ demiyorlar mı? Satacaklar taki milli güçler Venezuella, Brezilya, Arjantin,Şili, Bolivya gibi iktidarı ele geçirinceye kadar…

 

MS 70 yılında yahudi isyanı Romalı General Titus tarafından bastırılır ve yahudilerin üçüncü büyük sürgünü başlar. Yahudiler dünyanın her tarafına dağılırlar.Hz Ömer 638 de Kudüs’ü fetheder. Haçlı seferleri sırasında bir süre haçlı egemenliğine geçen Filistin Selahiddin Eyyubi tarafından yeniden ele geçirilir.Selahaddin Eyyubi yahudileri Filistin’e davet ederse de Yahudilerin büyük çoğunluğu Filistin’e geri dönmez.

 

1837 Yılında yapılan bir sayıma göre Filistin’de 9000 yahudi yaşamaktadır hepsi de topraksızdır. (1) 1840 yılında Britanya İmparatorluğu Küdüs’te bir elçilik kurduğunda İngiliz Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere” burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya attı. (2) Filistin de kurulacak müslüman olmayan bir devlet ingiliz emperyalizminin ortadoğuda ileri karakolu olacak hem de Avrupa’daki yahudi nüfus azaltılmış olacaktı.. Zaten tevrata göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının(yahova) israil oğullarına vadettiği topraklardı..Yahudiler ikibin yıldır dini törenlerinden sonra ‘gelecek baharda Kudüs’te buluşacağız’ diye sayıklıyorlardı. Avrupa ve Amerika basınında kampanyalar düzenlendi: “Vatansız halka, halksız vatan”. Yahudiler vatansızdılar ve Filistin halksız bir vatandı..Filistin siyonistlere verilmeliydi.Halbuki Osmanlı Devletinin elindeki bu topraklarda araplar ve türkler yaşamaktaydı. 1800’lü yılların başlarında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Arazi baştan başa sulama kanalları ile örtülüydü. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı. (3)

 

Filistin’de Yahudilerin oturduğu ilk yerleşim yeri 1860 ta kuruldu.Filistine Yahudi göçü Rus çarı II.Aleksendr’in öldürülmesi ile hızlandı.Ruslar çarlarının öldürülmesinden Yahudileri sorumlu tuttular.Rusya’da zaten güçlü olan Yahudi düşmanlığı suikasten sonra iyice arttı.Rusya’da Yahudiler kendilerine ait mahallelerde oturuyorlardı.Ruslarla karışmıyorlardı.Yahudi mahallelerine karşı ‘pogrom’ denilen baskın ve öldürmelerin artması yahudilerin Amerika,Avrupa ve az bir kısmının Filistin’e göçünü başlattı. Rusya’da o tarihlerde 3 milyon yahudi vardı.Çara suikast sonrası başlayan göçün ilk duraklarından biri İstanbul oldu.Abdülhamit Anadolu ve Filistin’e yerleşme isteklerini kabul etmedi.Yardım ederek göçü Amerikaya yönlendirdi.1881 ve 1891 yılları arasında 134.000 yahudi Amerika’ya 5000 yahudi de Filistin’e göç etti.1890 da Rusya ve diğer bölgelerden gelenlerle beraber Yahudi nüfüs 42.000 e ulaştı.Zor şartlar altında hayatlarını devam ettirmeye alışmış Rus yahudileri Filistin’deki şartlara kolay uyum sağladılar.Yahudi yerleşimlerinin sürekliliğini sağlayan militan ana gövdeyi oluşturdular.1882de ikinci yerleşim bölgelerini kuran yahudiler 30.000 dönüm toprak satınaldılar. (4)

 

Sabetay Sevi

Osmanlı devletinde Yahudilerin toprak satın alması yasaktı.Ticaret,tefecilik, bankerlik,kuyumculuk ve gümrüklerle ilgili işler yapabiliyorlardı.1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar. 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.Bütün bu yasak ve tedbirleri yahudiler azimle deldiler. Kudüs mutasarrıflarını, kaymakamları,tapu müdürlerini satın aldılar.

 

Yahudiler satın aldıkları toprakları kendi adamları olan yerli halktan kimselerin üzerine tapu çıkararak alıyorlardı.Tıpkı bugün GAP ta ve diğer bölgelerde yaptıkları gibi. Yahudi göçmenlerin bazı engellere rağmen kolayca toprak satın almaları yahudi milyarderleri ve yahudi dünyasında ilgiyle karşılandı.Yahudi zenginler daha fazla toprak satın alınması için paralar göndermeye başladılar. Fiyatlar yükseldi. Yüksek fiyatları gören arap toprak sahipleri ve şeyhleri hızla toprak satmaya başladılar.Arap toprak sahipler aldıkları parayı yahudilerin açtıkları bar,pavyon gibi eglence yerlerinde yahudi kızları ile yediler.Yahudilerin parası böylece yeniden yahudiye dönüyordu.

 

İkinci Abdülhamid

Siyonist hareket yahudi sayısının ve toprağının artması ile güçlenmeye başladı. Siyonistler bölgede bir Yahudi devleti kurma planlarında Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, İmparatorluk Almanyası gibi tüm egemen güçlerle ilişki kurdu ve destek aramaya başladı. 1896 yılında Filistin’i Siyonist harekete bağışlaması yolunda Osmanlı İmparatorluğunu ikna etmeye yönelik bir plan ortaya atıldı. 1854 te Osmanlı Devleti Kırım Harbine girerken ilk dış borcunu alıyordu.Otuz sene içinde Osmanlı Maliyesi borç ve faiz ödemelerine dayanamayarak aynen bugünkü gibi iflas etti. Duyun-Umumiye’yi yani bir çeşit bugünkü İMF yi kabul ederek maliyesini, iktisadi idaresini Avrupalılara teslim etmişti. Teodor Herzl 1896 yılında Osmanlı İstihbaratının Avrupadaki ajanlarından Newlinski ile İstanbula gelerek II.Abdülhamit’le görüştü. Yirmi milyon altın karşılığında Filstin’e yahudi göçünün serbest bırakılmasını yani Filistin’i satınalmak istedi.Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl’in teklifini reddetti. Newlinskiy’e Herzl’e iletmesi için şu cevabı verdi: ‘Eğer Bay Herzl senin benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilr. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.’ (5)

 

Teodor Herzl

Herzl Zeki, idealist ve romantikti.İlk başlarda yahudi zenginler onu ciddiye almadı.O Lord Rochildi kurulacak İsrailin Başkanı, Baron de Hirch i ise başbakan yardımcısı olarak görüyordu.Rochild onunla görüşmyi reddetti.Osmanlı demiryolları müteahhidi ve finansörü Hirsch ise onu basit bir teorici,maceraperest olarak gördü.Rochild Hezl’i ancak 1902 de görüşmek üzere kabul edecektir. Buna rağmen Teodor Herzl mücadeleyi bırakmadı. Osmanlının mali kriz içinde olmasını fırsat bilerek Filistin karşılığında mali yönden yardım etmeyi düşündü.Avrupa para piyasasasını elde tutan yahudi bankerlere ve en başta Rochild lere güveniyordu. ‘Yahudi Devleti’ isimli kitabında şunu yazdı : ‘Eğer Sayın Majesteleri bize Filistin’i verirse, biz de karşılık olarak Türkiye maliyesini düzeltiriz’ Herzl daha sonra hem İngiltere’ye hem Osmanlı’ya çalışan çift yönlü ajan macar yahudisi Arminius Vambery’e beşbin altın vererek Sultan Abdülhamit’le bir kere daha görüşebildi. 19 Mayıs 1901 de yapılan bu görüşmede Herzl Türkiye ekonomisini Batının vesayetinden kurtarabileceklerini söyledi. Abdülhamit ondan Osmanlı borçlarının ödenmesi için bir plan hazırlamasını istedi. Herzl bu planı hazırladı ve mektupla Abdülhamit’e bildirdi. Tek şart Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare hakkının tanınmasıydı. Abdülhamit planı reddetti (5)

 

Weizmann, Siyonist liderlerin aynı zamanda Osmanlı ve Alman İmparatorluklarından koparmaya çalıştıklarını, İngilizlerden koparmayı başarmıştı. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonunda “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceklerini belirtmektedir.”(6) Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce İngiltere güvencesi altında “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşmayı kabul eden Arap liderlerini de yanına katan Britanya, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Aralık 1917 de de üç dinin kutsal şehri Kudüs düştü.

 

Bu dönemlerde Siyonist hareket ile Güney Afrika’daki sömürgeciler arasında da gelişkin bir ilişki vardı. Güney Afrika’da büyük bölümü Litvanya’dan gelen geniş bir Yahudi topluluğu vardı. Siyonist liderler siyasi ve mali destek sağlamak için sık sık Güney Afrika’ya gidiyorlardı.Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl Filistinlileri dağıtmayı başarmak için Güney Afrika’da uygulanan yöntemleri kullanmaları gerektiğini savunuyordu.1934’den önce bir grup Güney Afrikalı yatırımcı ile büyük sermaye sahibi Filistin’de toprak alımları yapacak olan Afrika-İsrail Yatırım Ortaklığını kurmuşlardı. (7)

 

Siyonistler toprak satın almaya devam ettiler..1918 de satın aldıkları tapusu Arapların üstündeki toprak miktarı 418.000 dönüme ulaştı.. En verimli ve sulak arazileri satın alıyorlar; satışa su kaynaklarının da dahil olduğunu tapuya geçirtiyorlardı.Filistin İngilizlerin idaresine geçince Yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı.Toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.Satın aldıkları toprak miktarı 1925 te 944.000 dönüme,1927 de1.024.000 dönüme ve 1930 da1.170.000 dönüme çıktı. (8) Toprak almaya devam ettiler..1920-1936 yılları arasında İngilizler 290.000 yahudinin Filistine göçüne yardımcı oldular.1932 de Hitler’in iktdara gelmesi ile göçler hızlandı.Hitleri iktidar yolunda finanse edenlerle yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerlerdi. Rotchild’ler,Rocfollerler. 1917’de Filistin’de 56.000 Yahudi, 644.000 Filistinli Arap vardı. 1922’de 83.794 Yahudi, 663.000 Arap vardı. 1931’de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi. (9)

 

 

İngilizlerle Balfour Deklarasyonu ile yapılan ittifak Siyonistlere bölgeyi ele geçirmek için gereken zemini sağladı. Kırsal alanlarda toprakların ele geçirilmesi için büyük çaplı bir Yahudi sermayesi ayrıldı.Yahudi grupların elindeki kent ve kır alanları 1930’da 1.250.000 dönüme ulaştı. Bu tarımsal alanların yaklaşık üçte biriydi. İngiliz emperyalizmi yöredeki Filistin ekonomisinin istikrarını bozmak için gerekli yolları açtı.Manda hükümeti Yahudi sermayesine ayrıcalık tanıyarak Filistin’deki devlet imtiyazının % 90’ını onlara ayırdı. Bu Siyonistlere ekonomik altyapının (yol projeleri, Ölü Deniz’deki maden yatakları, elektrik, limanlar, vb.) denetimini ele geçirme imkanını verdi. 1935’e kadar Siyonistler Filistin’deki toplam 1212 sanayi şirketinin 872’sini ellerine geçirmişlerdi. Siyonistlere ait sanayi ithalatı vergiden muaftı. Arap işgücü aleyhine çıkarılan ayrımcı iş yasaları sonucu Araplar arasında büyük çaplı işsizlik başgösterdi.(10)

 

İngiliz,Amerikan,Fransız ,Güney Amerikalı yahudi zenginler kesenin ağzını açarak toprak satın almak için özel banka ve konsorsiyumlar kurdular.Bunlardan Siyonist toprak stratejisine en yüksek mâlî destek 1919-1939 yılları arasında ABD’den geldi. Siyonist mâlî kurumlar şebekesinin öncülüğünde Anglo- Palestine Bank oluşturuldu. Siyonist örgüt, 1920’lerde bir emlak bankası, bir çok mahallî halk ve kredi bankaları kurdu. Filistin banka sistemine açıkça Siyonistler hâkim oldular. Siyonist örgüt bir çok bankaya özel görevler verdi. Joint Distribution Committe’nin bankası esnaf ve zanaatkâra krediler açıyor, Central Bank of Cooperative Institutions (Kooperatif Kurumlar Merkez Ban-kası) Siyonist sendika sistemini teşvik ederken, Palestine Mortgage and Credit Bank (Filistin İpotek ve Kredi Bankası) orta sınıftan Yahudiler için konut ve yerleşme yerleri yapımının finansmanını sağlıyordu. Kapitalist göçmenlerin 1933 yılından itibaren bölgeye akın etmesi, banka ve finans sistemini muazzam fonlarla besledi.1919-1929 yılları arasında en az 200 milyon dolar bölgeye akarken 1933-1939 yıllarında bu rakam, 315 milyon dolar gibi muazzam bir meblağa ulaşıyordu.(11)

 

1936-1939 arası Filistinliler büyük bir başkaldırı ve isyan çıkardılarsa geç kalmışlardı.Güçlenen yahudi toplumu ve organizasyonları ve İngiliz desteği ile yenildiler.Bundan sonra yahudi toplumuna silah akmaya başladı.Filistin köylerine karşı saldırı,baskın ve katliamlarla geri kalan toprağı da ele geçirdiler ve mazlum desteksiz Filistinlileri kendi topraklarından sürdüler..

 

Dr. İdil Konyalı

 

 

 

Kaynaklar:

  1. Prof.Dr. Fahir Armaoğlu,Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları(1948-1988)Türkiye İş Bankası Yayınları,1991,sayfa34 den alıntılayan İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi,cilt 3,sayfa990
  2. Joy Bonds ve diğerleri,Köklerimiz Hala Yaşıyor-Filistin Halkının Tarihi,1977,s 13 den alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,Kardelen Yayınları,1992,s.20
  3. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 19
  4. İbrahim Ökur,İkinci Binyılın Muhasebesi,Okursoy Yayınları,1999,s990
  5. Doç.Dr.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,s 108-109
  6. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 22
  7. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 24
  8. Prof.Dr. Fahir Armaoğlua.g.e. sayfa 21; Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi,8. cilt,sayfa 486
  9. Demir Duvar:Jabotinsky’den Şamir’e Siyonist Revizyonizm,Lonra,Zed Books,Ltd,1984,s 79 dan alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi, Kardelen Yayınları,1992,s 29
  10. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 30
  11. Said B. Hiradeh, Economic Organization of Palestine, Beyrut s. 228 dan alıntılayan Suat Parlar, Kudüs Dergisi,Eylül 2003

 

Haçlı Seferleri Ne Zaman, Neden, Kimlere Karşı Nasıl Yapıldı?

İnsanlık tarihi boyunca yapılmış en önemli savaşların başında haçlı seferleri gelir. Bu savaşlar neden ve sonuçları olarak bakıldığında, muazzam etkileri olan ve bu etkileri günümüz toplumlarına kadar gelen savaşlardır. Bu savaşlar sonucunda Avrupa toplumlarında Hristiyanlığa karşı duyulan sevgi ve korku bitmeye yüz tutmuş, İslam toplumundaki refah, zenginlikler, bilimsel bilgiler, teknik ilerlemeler Avrupa’ya taşınmış, Avrupa’daki reform ve rönesans hareketlerinin kıvılcımını oluşturmuştur. İşte bu yazımızda bu kadar çok etkileri ve önemi olan savaşlara değineceğiz. Bakalım kaç tane haçlı seferi düzenlenmiş, bunlar hangi tarihlerde kimlere karşı nasıl yapılmış;

Haçlı seferleri, Papalığın teşvikiyle Hıristiyan Avrupalıların Müslümanlara karşı tertip ettikleri seferlerin genel adıdır. En önemlisi dini olmak üzere, siyasi, sosyal ve iktisadi sebeplere dayanan Haçlı seferlerini Papa İkinci Urbanus, 1095 yılında toplanan Clermont Konsili’nde yaptığı konuşmayla başlatmıştır. Asırlarca devam edip, milyonlarca insanın can kaybına, devletlerin yıkılıp ülkelerin tahrib olunmasına sebep olmuştur.

Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans İmparatorluğu (395-1453), 1071 yılında Selçuklu Devleti (1038-1194) ile yaptığı Malazgirt Savaşında yenilince, Türklere Anadolu kapıları açıldı. Selçuklu akıncıları, birkaç sene içinde Ege, Akdeniz ve Marmara kıyılarına ulaştılar ve Bizans’ın başkenti olan İstanbul’u zorlamaya başladılar. 1075’te Türkiye Selçukluları Devletini kurup, İznik’i başkent yapmaları, Avrupa’nın en büyük Hıristiyan devleti olan Bizans’ı kökünden sallamaya başladı. Bu durum Avrupalıları telâşa düşürdü. Çünkü Bizans’ın düşmesi Türklerin Avrupa’ya hâkim olmasına yol açacaktı. Bunun önüne geçilip, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Hatta Anadolu dâhil bütün Ortadoğu’dan atılmalıydılar. İkinci büyük sebep ise, iktisadiydi. Avrupa, 11. asırda müthiş bir fakirlik içindeydi. Kralların sarayları bile taş yığınlarından ibaretti. Altın, gümüş ve değerli madenlerin bir çoğu Türklerin ve doğu kavimlerinin elindeydi. Avrupa, en iptidai maddeler için bile doğuya muhtaçtı. Ziraat çok ilkel usullerle yapılıyordu. Sulama sistemi yoktu. Fransa, Almanya, Venedik gibi büyük sayılan Avrupa devletlerinin senelik geliri, en mütevazi Türk beylerinin gelirlerinden azdı. Halk, önüne gelenin yağma ve talanından bıkmış, bir asilzâde veya eşkıya tarafından öldürüleceği günü bekliyordu.

Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah vefat etmiş, iç karışıklıklar baş göstermişti. Şiî-Fâtımî Devleti, Selçukluların amansız düşmanı olup, Hıristiyanların müttefikiydi. Bütün bunlar, Papa İkinci Urbanus’u Hıristiyanları birleştirerek Müslümanların üzerine saldırtmaya teşvik ediyordu. Böylece, bu papaz, Kudüs şehrini, Türklerin elinden almak için faaliyete başladı. Sâdece Pierre L’Ermite isminde yoksul bir Fransız keşişi, etrafına 50.000 Fransız toplamıştı. Bunlar, Almanya’ya gelince, kendilerine 50.000 Alman serserisi daha katıldı. Macaristan’da ve Balkanlarda daha da çoğalan bu çapulcu ordusu, 1096-1270 seneleri arasında tertiplenen sekiz Haçlı seferinin ilk ordusu oldu.

Birinci Haçlı Seferi (1096-1099): Papaz Pierre L’Ermite ve şövalye Yoksul Gautier öncülüğünde İstanbul’a gelen bu topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya geçirildi. Bunlar, doğunun zenginliklerine kapılıp, yağma ve tahribatlar yaparak yerli ahaliye zulmettiler. Anadolu Selçuklu Sultânı Birinci Kılıç Arslan, İznik önlerinde bu ilk Haçlı kuvvetlerini durdurarak, kılıçtan geçirdi. Bunların arkasından Aşağı Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve dukalar vardı. Avrupa’nın bütün imkânları kullanılarak hazırlanmış olan bu ordu, 600.000 kişiden müteşekkildi. Almanya’nın Rhein kıyılarında 10.000 Yahûdîyi kılıçtan geçiren bu Haçlı ordusu, İstanbul’a doğru gelirken, ülkesinde de yağma ve katliam yapılmasından endişe eden Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, onlarla anlaştı. Haçlılar, erzak ihtiyaçlarının temini karşılığında, Anadolu’da aldıkları yerleri Bizans’a vereceklerdi. Antlaşma sonrası Anadolu’ya geçen Haçlılar, 1097 senesi Mayıs ayında Türkiye Selçuklularının başşehri İznik’i kuşattılar. Kanlı çarpışmalar iki taraftan da ağır kayıplara sebep oldu. Altı yüz bin kişilik Haçlı ordusu karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak geri çekildi. İznik, Bizans’ın eline geçti. Eskişehir istikâmetinden Anadolu’ya giren Haçlı ordusuna karşı Sultan Birinci Kılıç Arslan (1092-1107) yıpratma savaşlarına başladı. Anadolu’da Haçlıları en stratejik bölgelerde yakalayıp, ânî baskınlarla imha hareketlerine girişti, pek çoğunu kırdı.

Haçlıların yanında, Bizans İmparatoru da, durumdan faydalanarak Türkiye Selçuklularının batı bölgelerindeki topraklarını işgal etti. Ermeniler ise, Türklerin Haçlılarla uğraşmalarını fırsat bilip, Toroslara bir müddet hâkim oldular. Altı yüz bin kişilik kuvvetle Anadolu’ya geçen Haçlılar, Türklerin imha hareketi sonucu Antakya Kalesi önlerine geldiklerinde 100.000’e inmişti. 1097 yılı Ekim ayında Antakya’yı kuşatan Haçlılar, kale içindeki Hıristiyan ahaliden birinin ihaneti sonucu dokuz ay sonra, Haziran 1098’de şehre girebildiler. Musul Atabeği Kürboğa Beyin kumandasındaki Müslüman-Türk ordusu, Antakya’yı Haçlılardan geri almak için teşebbüse geçti. Fakat şehir alınmak üzereyken aralarında çıkan fitne başarısızlığa yol açtı. Haçlılar yaptıkları huruç hareketiyle bu Müslüman ordusunu dağıttılar.

Antakya’yı alan Haçlılar, kırk bine düşen kuvvetleriyle Kudüs’e hareket ettiler. Şiî-Fâtımîlerin elinde olan şehir, kısa sürede haçlıların eline geçti. Müslüman, Musevi ve Hıristiyanların yaşadığı ve her üç din mensuplarınca da mübarek olan Kudüs, Haçlıların eline geçince, büyük bir katliama uğradı. Yetmiş bin Müslüman ve Yahudi’yi, mabetlere sığınan kadınlar ve çocuklar dâhil, acımasızca kılıçtan geçirdiler. Şehrin sokakları kan ve cesetlerden geçilmez oldu.

Birinci Haçlı Seferi neticesinde Kudüs’te Katolik Lâtin Krallığı, Antakya ve Urfa’da birer Haçlı devleti kuruldu. Hıristiyanlar Ortadoğu’yu bu vesile ile tanıyıp, Doğu Akdeniz kıyılarına yerleştiler. Müslümanlarca Mekke ve Medine’den sonra en mübarek şehir olan Kudüs’ün, Şiî-Fâtımîlerce Haçlılara teslimi büyük üzüntüye yol açtı. Müslümanlar, Haçlıları Ortadoğu’dan atmak için hemen teşebbüse geçtiler. 1144 senesinde Musul Atabeği İmâdeddîn Zengî, Urfa’yı geri aldı. Bu durum İkinci Haçlı Seferine sebep oldu.

İkinci Haçlı Seferi (1147-1149): Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması üzerine, papa Eugenius’un teşviki ve papaz Saint Bernard’ın propagandası neticesinde İkinci Haçlı Seferi başlatıldı. Seferin komutanlığını Yedinci Louis ile Almanya İmparatoru Üçüncü Konrad yapıyordu. Alman İmparatoru komutasında 75.000 kişilik ilk kâfile, Konya Ovasına geldi. Bu ordu, Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mesut tarafından imha edildi. Alman İmparatoru canını zor kurtararak, beş bin kişiyle İznik’e sığındı. Fransa Kralı Yedinci Louis, 150.000 kişi ile yola çıktı. Alman İmparatorunun geriye kalmış döküntü kuvvetleriyle İznik’te birleşti. Bu kalabalık orduya karşı meydan muhârebesi yapmayı uygun bulmayan Sultan Mesut, Haçlıları Toroslar geçidine çekti. Burada büyük kayıplara uğratılan Haçlıların artıkları Antakya’ya sığındılar. Şam’ı muhasara ettilerse de, Türkler tarafından mağlup edildiler.

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192): Selâhaddîn Eyyûbî, Şiî-Fâtımî Devletini ortadan kaldırıp, Eyyûbî Devletini kurduktan sonra, Haçlılara karşı harekete geçti. 1097 senesinden beri Haçlıların elinde bulunan Kudüs’ü, 1187 senesinde Hattin Zaferinden sonra ele geçirdi. Hıristiyanların birkaç kıyı şehir hâriç, Ortadoğu’dan atılmaları, Avrupalıları endişelendirdi. Papa Üçüncü Clemens’in teşvikiyle Fransa ve İngiltere Kralları ile Alman İmparatoru, Üçüncü Haçlı Seferine katıldılar. Sonu hezimet olmasına rağmen, Avrupa’nın en ünlü kral, imparator ve kumandanlarının katıldığı bu sefer meşhurdur.

Alman İmparatoru Friderich Barbarossa, kara yolu, Fransız Kralı Philippe Auguste ile İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard deniz yoluyla hareket ettiler. Alman İmparatoruna, Türkiye Selçukluları Sultanı İkinci Kılıç Arslan, elçileriyle Anadolu’ya girmemesini teklif etmişse de, kabul etmedi. Türkleri dinlemeyen İmparator Friderich Barbarossa, ordusunun büyük bir kısmını Selçuklu askerlerinin elinde kaybetti. Sonunda, Akdeniz’e ulaşamadan nehirde boğuldu. Başsız kalan ve ağır zayiat veren haçlılar, perişan bir vaziyette Filistin’e ulaştılar. İngiltere Kralı, deniz yoluyla Kıbrıs’a varıp, Bizans valisini adadan kovarak Lâtin Krallığını kurdu. Kıbrıs’tan Akka’ya geçen Arslan Yürekli Richard ve deniz yoluyla Akka’ya varan Fransız Kralı, uzun süren muhasaradan sonra kaleyi aldı. Kudüs’ü yeniden almak için savaştılarsa da muvaffak olamadılar. Fransa ve İngiltere kralları, acı tecrübeler ve ağır kayıplar neticesinde Kudüs’ü alamayacaklarını anlayınca, ülkelerine döndüler.

Dördüncü Haçlı Seferi (1204): Papa Üçüncü İnnocentius’un çağrısı, Foutges de Neville’nin propagandası neticesinde Bonifacio’nun tertip ettiği bu Haçlı seferine Almanya İmparatoru Altıncı Heinrich katıldı. Papanın itiraz etmesine rağmen Haçlılar, Venedik gemileriyle İstanbul önüne geldiler. 1204 yılında Ortodoks Bizanslılardan İstanbul’u aldılar. Şehrin zenginliği, Katolik Hıristiyanları şaşkına döndürdü. İstanbul’u yağmalayıp, tahrip ettiler. Dindaşlarına her türlü zulmü, her çeşit kötülüğü yaptılar. Bizans İmparatoru, tahtını İstanbul’dan İznik’e taşıdı. Bu olay, Bizans tarihinde ilk defa oluyordu. Nihâyet İstanbul’da 1261 senesine kadar devam eden “Lâtin İmparatorluğu” kuruldu. Bu sefer sonunda Venedik ve Ceneviz Devletleri, Yakındoğu’da, büyük nüfuz ve toprak parçaları elde edip zenginleştiler. Haçlılar, dindaşları olan İstanbul’un Ortodoks Hıristiyanlarına çok zulüm ve eziyet yaptılar. İstanbul’un sanat eserleri, zengin olmak hırsıyla tahrib edildi, evler yağmalanıp, binlerce İstanbullu şehrin tarihinde görülmemiş insanlık dışı tecavüzlere uğradı, soyuldu ve işkenceyle öldürüldü. Dördüncü Haçlı Seferinden, Müslümanlardan ziyade, Ortodoks Hıristiyanlar zarar gördü.

Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221): Papa Üçüncü Honorius’un teşvîkiyle Macar Kralı İkinci Andrias, Kuzey Avrupa’dan gelen Haçlılarla, 1217 senesinde Akka’ya geldi. Kral Andrias, Müslümanlar karşısında dayanamayınca, geri döndü. Geride kalanlar Dimyat’a saldırıp, şehri aldılar. Daha sonra Kahire’ye yöneldilerse de Eyyubiler tarafından bozguna uğratılıp, dağıtıldılar.

Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229): Papa Dokuzuncu Gregorius’un teşvikiyle Alman İmparatoru Üçüncü Frederich tarafından tertip edildi. Alman İmparatoru Kudüs’e kadar geldi. Eyyubi Sultanı Melik Kâmil’in dış baskılardan bunaldığı bir devrede, Haçlıların Kudüs’e gelmeleri antlaşma zemini doğmasına sebep oldu. Antlaşma ile Kudüs Haçlıların eline geçti. Fakat Türkler tarafından mağlup edilmeleri neticesinde şehir, tekrar Eyyubilere teslim edildi.

Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254): Kudüs’ün Müslümanlar tarafından alınması üzerine, Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Mısır’da yeni kurulan Memlüklüler, Haçlıları 1250 senesinde, Mansûre Meydan Muharebesinde mağlup edip, Fransa Kralını da esir aldılar. Haçlılar dağıldı. St. Louis, Dimyat’ı Müslümanlara verip ülkesine döndü.

Sekizinci Haçlı Seferi (1268-1270): Antakya’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve Yedinci Haçlı Seferinin öcünü almak için Fransa Kralı St. Louis tarafından tertip edildi. Bu seferin hedefi, Kudüs olmayıp, Akdeniz kıyılarındaki Müslüman denizciler üzerineydi. St. Louis, Tunus’a çıktıysa da, salgın hastalıktan öldü. Fransa ordusu geri döndü. Bu sefer de başarısızlıkla sonuçlandı.

1096-1270 seneleri arasında, Müslümanlara karşı tertip edilen Haçlı seferleri sonucunda bir takım Lâtin devletleri kuruldu. Bunlar, Kudüs Krallığı, Kıbrıs Krallığı, Trablus Kontluğu, Antakya Prensliği, Urfa Kontluğu, İstanbul Lâtin İmparatorluğu, Mora Prensliği, Atina Dukalığı, Kefalonya Kontluğu, Naksos Dukalığı, Saint Jean Şövalyeleri idi. Bu Lâtin devletleri Türkler tarafından ortadan kaldırıldı ve Haçlılardan hiçbir iz bırakılmadı. Fakat Haçlı seferleri, 1270 senesinde son bulmuş değildir. Her zaman Hıristiyanlar, Müslümanlara karşı askerî kuvvet birleşiminin yanında; siyasi, kültürel ve ekonomik alanlarda da cephe birliği içinde olmuşlardır.

Asırlarca devam eden Haçlı seferleri sonucu, pek çok kan döküldü ve milyonlarca insan can verdi. Nice ülkeler harap oldu. Dinî, siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi birçok hâdiselere sebep oldu. Müslümanlara karşı savaşa katılmaya teşvik için Avrupa’da bir çok Hristiyan tarikatları kuruldu. Seferlere iştirak için Avrupalıların dindarına, maceraperestine, işsiz-güçsüzüne ayrı ayrı vaatlerle propaganda yapılıp, Müslümanların karşısında bütün bunların boş çıkması neticesinde papalığın ve kiliselerin otoritesi sarsıldı.

Bu seferler sonunda Hıristiyanlar, Müslümanları yakından tanıdılar. Muharebe meydanlarında aslanlar gibi cesurane dövüşen Müslümanların, aslında çok merhametli, iyiliksever, misafirperver olduklarını yakından gördüler. Müslümanların, papazların bahsettikleri gibi olmaması, Avrupalı Hıristiyanların daha önceki düşüncelerini değiştirdi.

Papalık, bu seferlerin masraflarını karşılamak gayesiyle Hıristiyanların ruhani işleri için vergi almak âdetini çıkardı. Bulunduğu çevrenin kilisesine vergisini vermeyenler Hıristiyanlıktan aforoz edildi. Misyonerler faaliyetlerini artırıp, Asya ve Afrika’da Hıristiyanlığı yaymaya çalıştılar.

Haçlı seferlerine katılan şövalyelerin Müslümanlar karşısında güçsüzlüğü anlaşılınca, derebeylik idaresi zaafa uğradı. Merkezî otoritenin hâkimiyeti artıp, Avrupa’da krallık rejimi kuvvetlendi. Köle durumundaki köylü, toprak sâhibi efendilerinden arazi alarak, mal mülk sâhibi oldu. Avrupa’da aralarında büyük eşitsizlik ve adaletsizlik uçurumu bulunan sınıflar arasındaki fark kısmen azaldı.

Doğu sanat ve medeniyetini tanıyıp, İslâmî eserlere hayran olan Haçlılar, Müslümanlardan sanat ve teknik alanda birçok yenilikleri ve keşifleri öğrendiler. Pek çok eseri yağmalayarak Avrupa’ya kaçırdılar. Bu ise Avrupa’da ilim ve tekniğin gelişmesine sebep oldu. Müslümanlardan kâğıt ve pusulayı da öğrenen Haçlılarda gemicilik çok gelişti. Venedik, Cenova, Marsilya, Pisa gibi Akdeniz limanlarının önemi artıp, ticari faaliyetler hız kazandı. Bu şehirler serbest bölgeler mahiyetini alıp, Batı ve Doğunun ticareti gelişti.

Haçlı seferleri neticesinde Müslümanlar, Bizanslılar ve Yahudiler çok zarar gördü. İslâm ülkeleri ve devletleri harap oldu. Yüz binlerce Müslüman; Anadolu, Mısır, Suriye ve özellikle Kudüs’te kılıçtan geçirilip, yerleşim alanları yağmalanarak yakılıp yıkıldı. Kadınlar ve çocuklar bile hunharca öldürüldü. Haçlıların kılıcından sâdece Müslümanlar değil, Yahudiler, özellikle Ortodoks Bizans da nasibini aldı. İstanbul’un zenginliğine hayran kalan Lâtin Katolikler, şehrin sanat eserlerini zengin olmak hırsıyla yağmaladılar. Ortodoks ahaliye saldırıp mal, can ve ırzlarına ziyadesiyle zarar verdiler. İstanbullular şehri terk etmek zorunda kaldı. Haçlı zulmü o kadar arttı ki, asırlardır İstanbul’da bulunan Bizans İmparatorluk tahtı şehirden çıkarılıp, önceden Türkiye Selçukluları Devletinin başşehri olan İznik’e taşındı. Bizanslılar 1261 senesinde tekrar İstanbul’u Haçlılardan geri aldılar.

Haçlı seferleri neticesinde, İslâm medeniyetini tanıyan Avrupa’da ilim ve teknikte gelişmeler olup, merkezî otoritenin kuvvetlenmesi yanında, Müslümanlara karşı asırlarca devam edecek askerî, siyasi, iktisadi ve kültürel politikanın da tespit edilip, safha safha tatbikine sebep olmuştur.

Osmanlı Devletine ve diğer Müslüman devletlere karşı, 1364 Sırpsındığı, 1389 Birinci Kosova, 1396 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 İkinci Kosova, 1453 İstanbul, 1538 Preveze, 1571 Kıbrıs, 1683 Viyana Kuşatması, Osmanlı Devletinin yıkılması ve 1919-1922 İstiklal mücadelemizde Haçlılar ittifak edip, Müslümanlara karşı cephe aldılar. Hatta Kudüs’ün elimizden çıkması üzerine müttefikimiz olan Almanlar bayram yaptılar.

Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dinine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün yozlaşma faaliyetleri, geçmişteki haçlı seferlerinin hâlen soğuk harp, kültürel ve ekonomik harp olarak devam ettiğini göstermekte, bugün bile pekçok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir.

Kudüs Tarihi (Jerusalem)

Paylaşılamayan şehir Kudüs. Üç dininde kutsal saydığı bu şehirde yüzyıllardır hüküm sürmüş olan ecdadımızın yönetimini arar olmuş şimdiki sakinleri. Tıpkı Haçlı seferleriyle şehri alan Hıristiyanların yaptığı zulümler gibi şimdide yahudiler zulüm yapıyor bu kutsal kent için.Yine kan akıyor… Müslüman kanı… Yahudiler Araplardan, Hitler’in dedelerine yaptıklarının intikamını alıyorlar adeta. Allah bu şehri ve bu şehirde yaşayanları korusun.

Kudüs, Akdeniz ile Ölü Deniz’in kuzey ucunun arasında kalan Judean Dağları’nda bulunmaktadır. Şehrin tarihi milattan önce 4000’lere kadar gider, ki bu da Kudüs’ü dünya üzerindeki en eski şehirlerinden biri yapar. Kudüs üç İbrahimi din için de özel ve kutsal şehir olarak sayılmıştır. Zamanında maalesef Kudüs uğruna nice savaşlar verilmiş, şehir çok defa el değiştirmiştir. Kudüs, milattan önce 10.yüzyıldan bu yana Museviliğin en kutsal şehri ve ruhani merkezidir. Aynı zamanda şehir Hıristiyanlık’a ait çok fazla antik sit alanı barındırmaktadır. Mekke ve Medine’den sonra da İslamiyet’teki üçüncü kutsal mekanın bulunduğu şehirdir.

Kudüs’ün sur içinde kalan bölümü artık “Eski Şehir” olarak anılmaktadır. Aslında 1860’a kadar şehrin tamamı olan bu Eski Şehir, 1982’de tehlikedeki Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Eski Şehir geleneksel olarak dört bölgeye ayrılmıştır. Ama bugünkü kullanılan adları -Ermeni, Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman Mahalleleri- ancak 19.yüzyılın başlarında açıklanmıştır.

Sadece 0.9 kilometrekarelik bir alana sahip olan Eski Şehrin bazı alanları dini öneme sahiptir. Tapınak Dağı ile Kuzey Duvarı Yahudiler için, Kutsal Sepulchre Kilisesi Hıristiyanlar için ve Mescid-i Aksa ile Kubbetüs Sahra da Müslümanlar için kutsal merkezlerdir.

kudus1
Kentin kronolojik tarihi

Kudüs’te en eski yerleşimin tarihi, ilk Tunç Çağı’na, M.Ö. 3500 yıllarına dayanıyor. M.Ö. 1000’li yıllarda kenti, Hz. Davut ele geçiriyor ve Yahudi Krallığı’nın başkenti yapıyor. Bu sırada o dönemdeki adı Uruşalim olan Kudüs’de bir Kenani topluluğu olan Yabusiler ve Filistinliler yaşıyordu. Hz. Davut, kente Davut’un Şehri adını verir. Kente sonradan Yeruşalim denir. Hz. Davut beraberinde Ahit Sandığı’nı da getirir. Bu, günümüze kadar gelen anlaşmazlıkların da başlangıcı olur. Çünkü Ahit Sandığı’nda, Hz. Musa’ya indirilen ve din ile ahlakı birleştiren ilk belge kabul edilen On Emir’in yazılı olduğu iki tablet saklıdır. Hz. Davut’un oğlu Hz. Süleyman, kenti genişleterek kendisi için bir saray ve Kudüs Tapınağı’nı (Beytü’l-Makdis) yaptırır; Ahit Sandığı’nı buraya yerleştirir.

Bu birinci tapınak, şimdiki Ömer Camii’nin (Kubbetü’s-Sahra) bulunduğu yerdeydi. Burada, Hz. İbrahim’in, oğlu İshak’ı kurban etmek için seçtiği kaya bulunuyordu. Tapınağın üç semavi din için önemli olmasının nedeni, Allah’ın birliğine inanların ilk ibadet yeri olmasına dayanıyor. Tapınak başlangıçta sarayın ibadet yeriydi. Halk için kutsal olması için yılların geçmesi gerekecekti. Böylece Kudüs, hem krallık sarayının bulunduğu yer, hem de tek tanrılı dinin kutsal merkezi oldu. Yahudiler krala bağlılıklarının ifadesi olan bu tapınağı öylesine benimsediler ki, Kudüs’ten çıkarıldıklarında yılda bir kere olsun, onun yıkık duvarları dibinde ağlayabilmek için izin istediler ve bunu bugüne kadar bir ibadet gibi sürdürdüler. Hayallerindeki tapınak ve Yeruşalim gittikçe daha da masallaştı; sonunda gökte de bir Yeruşalim olduğuna ve bunun, tanrının devleti kurulduğu zaman yeryüzüne ineceğine inandılar. Yahudiler, halen sandığa ve On Emir tabletine ulaşınca beklenen mehdinin geleceğine
inanıyorlar.

M.Ö. 586’da tapınak ve kent, Babilliler tarafından tamamen yakıldı; işte bu dönemde Ahit Sandığı’na ne olduğu bilinmiyor. Yahudiler, Babil’e sürüldü. Ama Yahudiler anavatanlarını unutmamaya yemin ettiler. Bu yemin Tevrat’ta şöyle yer alır: “Seni unutursam ey Kudüs sağ elim hünerini unutsun” (Mezmurlar bölümü). 538’de Kudüs’e dönen Yahudiler tapınağı ikinci kez yaptılar. Tapınak M.Ö. 168’de Helenler’in saldırısına uğradı. Yağma edilen tapınak, Zeus Olympos’a tahsis edildi. Yahudilerin kurban kesmeleri, şabbatı tutmaları, sünnet olmaları, ölüm cezasıyla yasaklandı. Kutsal kitapları yokedildi. Tarihte ilk defa olarak bir din yasak ediliyor, mensupları baskıya uğratılıyordu.

M.Ö. 63 yılı Roma işgalinin başlangıcı oldu. Yahudiler M.S. 66’da Roma’ya karşı ayaklandılar. 70’de Romalılar kente girip tapınakla birlikte her yeri yaktılar. Bu, aynı zamanda ibadetlerindeki değişimin de başlangıcı oldu; artık kurban sunacakları bir tapınak yoktu, sadece kutsal kitabı okuyup dua edebiliyorlardı. Ayrıca Siyon tepesine hac ziyareti için çıkıyorlar ve tapınağın ayakta kalmış olan tek duvarı olan Ağlama Duvarı karşısında yas tutuyorlardı. Yahve’nin kutsal tapınağının bulunduğu yerde artık Jüpiter’le Venüs’ün tapınakları yükseliyordu. Roma işgalinden sonra Yahudiler dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Bu sürgün dönemi Yahudiler tarafından “diaspora” yani İsrail toprakları dışında yaşanan dönem olarak adlandırılır.

Büyük Konstantin’in 313’te Hıristiyanlığı tanıması ve annesi aziz Helena’nın 326’da Kudüs’e giderek gerçek haçı bulması, ünlü tapınakların inşa edilmesine yolaçtı. Kudüs artık Hıristiyanlığın da kutsal merkeziydi. Hıristiyanlar, Hz. İsa’yı Yahudilerin bu kentte çarmıha gerdiklerine inanıyordu. Ancak savaşlarda yıpranmış olan Doğu Roma İmparatorluğu, kentin bu özel durumuna ilgi gösteremedi. İran’daki Sasani İmparatorluğu’nun hükümdarı 2. Hüsrev, 614’te kenti Yahudilerin yardımıyla ele geçirdi. Kutsal haç, İran kraliçesi Meryem’e götürüldü. Kudüs’ün kaybı, hıristiyanlar için darbe oldu ama çok geçmeden imparator Heraklios kenti aldı ve kutsal haçı Kudüs’e geri getirdi. Hz. Ömer’in 637’de kenti alışına kadar museviler ve hıristiyanlar arasında sürtüşme devam etti.

Kudüs, halife Hz. Ömer tarafından 634’de İslam topraklarına katıldı. Hakim nüfusu da, buraya gelip yerleşen Medineliler ile bugün adına Filistinliler denen müslümanlaşmış Araplar oluşturdu. Halife Ömer önce Hz. Muhammed’in göğe çıktığı Süleyman tapınağına sonra da kutsal mezara gitti. 661-750 yılları arasında İslam devleti olan Emeviler Kudüs’de hüküm sürdüler. 691’de Abdülmelik bin Mervan, Kubbetü’s-Sahrayı (Ömer Camii) yaptırdı. Kent 750’de Abbasiler, 969’da da bir başka İslam devleti Fatımiler’in eline geçti.

1095 yılına gelindiğinde, şövalyelikten gelen papa 2. Urban, tüm hıristiyanları, kutsal kent Kudüs’ü müslümanlardan kurtarmak için savaşa çağırıyordu. Savaşa katılan herkes, günahlarından arınmış olacaktı. 1099’da Kudüs’e varan haçlılar Kudüs Krallığı’nı kurarak 450 yıllık İslam hakimiyetine son verdiler. Yahudilerle müslümanlara kenti yasaklayan Kudüs Krallığı’na ise 1187’de Selahaddin Eyyübi son verdi.

13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden kente gelerek, mahallelerini kurmaya başladılar. 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü fethi ile 400 yıllık Osmanlı egemenliği başladı. Kanuni Sultan Süleyman devrinde yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. 1831’de Osmanlı’ya başkaldıran Mısır valisi Mehmed Ali Paşa kenti ele geçirdi.1840’ta Osmanlılar kenti geri aldı ve reformlar yapıldı. 1887’de Kudüs belediyesi oluşturuldu; Avrupa devletleri konsolosluklar açtı. Doğu Avrupa ülkelerinden göçlerle gelen Yahudiler nedeniyle kentin nüfus yapısı değişti. 19. yüzyılın ortalarından sonra nüfusun çoğunluğu Yahudilerden oluşmaya başladı. Ancak Birinci Dünya Savaşı yıllarında açlık ve salgın nedeniyle Kudüs’ün nüfusu iyice azaldı.

1917’de Kudüs’te yönetimi İngilizler ele geçirdi. Kent, 1922 yılında, İngiltere’nin koruması altındaki Filistin’in başkentiydi.14 Mayıs 1948’de İngiltere koruma rejimine son verdi ve sorumluluğu BM’ye bıraktı. Aynı gün İsrail devleti kuruldu. Böylece Kudüs’te yeni bir dönem de başlamış oldu. Kudüs BM kararıyla uluslararası statüye kavuşturuldu. Bu karara Yahudiler sevinirken Araplar karşı çıktı. Bu karar, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi soykırımına uğrayan bu halka, hıristiyan dünyasının kefaret ödemesi olarak değerlendirildi.

1948’de kent, İsrail ile Ürdün arasında bölüşüldü. Eski Kent ve Doğu Kudüs’ün diğer bölümleri Ürdün’de; Batı Kudüs de İsrail’de kalmak üzere paylaşıldı. İsrail, Batı Kudüs’ü başkent ilan etti. 1967’deki Altı Gün savaşından sonra İsrail, Doğu Kudüs’ü de işgal ederek kentin tümünü ele geçirdi ve sonsuz ve bölünmez başkent yaptı. Aynı yıl İsrail, Kudüs’teki kutsal mekanları her dinin kendi kuruluşlarının kontrolüne verdi. Bir Yahudi mahallesinin kurulması da yine bu yılda oldu. 1967 yılından sonra radikal Yahudiler, müslüman mahallesinin içindeki 40 binaya el koydular. Bu binaların Osmanlı döneminde Yahudilere ait olduğunu ve 1929 sonrasında gelişen Filistin ayaklanmaları sırasında ellerinden alındığını iddia ettiler. 1980’de çıkarılan özel bir yasa ile Kudüs’ün İsrail’in başkent olduğu bir kez daha vurgulandı. Ancak bu girişim uluslararası düzeyde kabul görmediğinden kentin statüsü anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

1988 yılına gelindiğinde bu defa Filistin Milli Konseyi, Kudüs başkenti olmak üzere Filistin Devleti’ni ilan etti. 1993’de Doğu Kudüs’e kapatma uygulanmaya başlandı. O güne kadar Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden Doğu Kudüs’e giriş çıkışlara izin verilirken bu tarihten itibaren bu imkan kalmadı. 1994’de İsrail, Ürdün’ün, Kudüs’teki müslüman mekanlarda söz hakkı olduğunu kabul etti. 1996’da İsrail, Harem-i Şerif dahilinde yapılacak her türlü tadilat, tamirat ve inşaat için izni kendisinin vereceğini söyledi. Ancak bu karar hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Aynı yıl Harem-i Şerif’in hemen kenarından geçen ve Mescid-i Aksa’nın temellerini sarsma ihtimali olan Hasmonay tünelinin Via Dolorosa’daki çıkış kapısının açılması üzerine çatışma çıktı. 1997 yılında Eski Kent’in içinde müslüman ve hıristiyanlara ait evleri Yahudileştirmek üzere kurulmuş olan Ateret HaKohanim (Kohenlerin Tacı) grubu, 30 Arap evini Yahudileştirdi.

2000 yılında Filistin güvenlik bakanının uyarılarına ve Filistin otoritesinin çıkacak olaylardan sorumlu olmayacağını açıklamasına rağmen İsrail muhalefet partisi Likud’un barış süreci karşıtı başkanı Ariel Şaron, yüzlerce taraftarı ve polis gücü eşliğinde Mescid-i Aksa’yı ziyaret etti. Çıkan ayaklanmaya Filistinliler “Aksa İntifadası” adını koydular. 2002 Nisan’ında Şaron, başbakan oldu ve kutsal yerler sorunu devam ediyor.

Günümüze bakış!

Kudüs’ün Eski Kent bölgesinde 220 tarihî ve dinî site bulunuyor. Camiler, kiliseler ve sinegoglar adeta içiçe girmiş durumda. Sabahın erken saatlerinde müezzinlerin sesine karışan çan gürültüleri ve ağlama duvarı önünden yükselen yakarmalar dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek bir manzara oluşturuyor. Kudüs bu özellikleriyle de din turizmi açısından, Vatikan’ın bulunduğu Roma’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Dini turist çeşitliliği ve yılda 2 milyondan fazla ziyaretçisi ile dünyada bir başka örneği yok. Müslümanlar, museviler ve hıristiyanlar birkaç metrekareyi geçmeyen Eski Kent’teki kutsal mekanlar arasında gidip geliyor.

Beş bin yıldır insanların oturduğu sanılan Eski Kent, her kenarı yaklaşık bir kilometre uzunluğunda surlarla çevrili dikdörtgen alan oluşturuyor. Kentin en göze çarpan yapısı olan surları, Kanuni Sultan Süleyman, 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait kalıntıların üzerine yaptırmış.

Kentin kutsal mekanları tarihsel içiçeliği yaşarken, yerleşim bölgeleri kesin çizgilerle birbirinden ayrılıyor. Müslümanlar, Eski Kent’te özellikle de Kubbetü’s-Sahra’nın, diğer adıyla Ömer Camii’nin kuzeyine düşen mahallelerde yoğunlaşmış durumda. 7. yüzyılın sonlarında yapılan Kubbetü’s-Sahra’nın ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yere Harem-i Şerif deniyor. Ağlama Duvarı ise Harem-i Şerif ‘i çevreleyen duvarın bir parçası. Uzunluğu 50, yüksekliği 18 metre. Hz. Süleyman’ın yaptırdığı Kudüs Tapınağı’nın tek kalıntısı olan Ağlama Duvarı, musevilerin kutsal saydığı dua ve hac yeri. Bu duvar en son, 1967’de yapılan Altı Gün savaşından sonra Yahudilerin egemenliğine geçti. Museviler burayı ziyaret ettiklerinde tapınağın yıkılmasına ağlarlar ve yeniden kurulması için dua ederler. Duvara bu adı, sofu musevilerin dualarına tanık olan Avrupalı gezginler vermişler.

Müslümanların Eski Kent’teki komşuları ise manastırlardan dönüştürülmüş eski binalarda oturan Ermeniler. Yahudi nüfus da Eski Kent’in surlarının dışında kalan modern semtlerde yaşıyor. Ancak bazı tutucu Yahudiler Eski Kent’i müslümanlara bırakmak niyetinde değil. Bu kutsal köşenin denetimini ele geçirmek için mücadele hem yeraltında hem de üstünde hala devam ediyor. İsrailliler, tapınağın kalıntılarını ulaşmak için Harem-i Şerif’in altında tüneller açmaya devam ederlerken, zaman zaman da kutsal tapınağı yeniden kurmak amacıyla Mescid-i Aksa’yı havaya uçurma planları yapıyorlar.

Oysa Altı Gün savaşından önce Kudüs farklıydı; İsa’nın çarmıha gerildiği Golgotha tepesinde bulunan Eski Kent’i, kuzey güney çizgisinde bir duvar ikiye ayırıyordu. Duvarın doğusunda müslümanlar, batısında museviler yaşıyordu. İki bölgeyi Malderbaum geçidi bağlıyordu ve kutsal yerleri gezmek isteyen turistler bu geçitten BM askerlerinin denetiminde gidip geliyorlardı. Savaştan sonra İsrail bu duvarı yıktı ve Eski Kent’in iki bölümünü birleştirdi. Bu olaydan sonra dini gruplar daha içiçe yaşıyorlar.

Kudüs’te önemli sayıda hıristiyan topluluk da yaşıyor. Hz. İsa’nın, Romalılar tarafından, sırtında tahta haç, Via Dolorosa (Hıristiyan Haç Rotası) boyunca yürütüldükten sonra çarmıha gerildiği yerde bulunan Kutsal Mezar Kilisesi, Romalı askerlerin İsa peygamberin başına dikenli zeytin dalı yerleştirdikleri Ceza Kilisesi, Hz. Meryem’in anne ve babasının oturduğu evin yerine yapılan St. Anna Kilisesi, Rus ve Yunan Ortodoksların kilisesi, Etyopya katoliklerinin kutsal mekanı, kentteki hıristiyan topluluğunun farklı mezheplerini temsil ediyor. Özellikle hıristiyan mezhepleri arasındaki dini bayram tarihi farklılıkları, kenti aralık ve ocak aylarında adeta bir dini festival kentine dönüştürüyor. Paskalya bayramında hıristiyanlar, Hz. İsa’nın sırtında çarmıhla dolaştırıldığı sokaklarda aynı acıyı yeniden yaşıyor. Papa’nın, Kudüs’ü resmi olarak ilk kez ziyareti ise 1992’de gerçekleşiyor. Bugün, Kudüs Patrikliği, Bağımsız Doğu Ortodoks Patrikliği olarak, kilise hiyerarşisi içinde İstanbul, İskenderiye ve Antakya kiliselerinden sonra 4. sırada geliyor.

Dünya Siyonist örgütünün merkezi de Kudüs’te bulunuyor. Kentteki kutsal yerlerden ve dini topluluklardan Din İşleri Bakanlığı sorumlu. Kutsal yerlerin yönetimi, korunması ve bakımı her dinin yetkililerince yerine getiriliyor.

Müslümanların ilk kıblesi

Kudüs’ün özellikle de Harem-i Şerif alanının İslamiyet’teki önemi, Mirac olayının burada gerçekleşmiş olmasıdır. Hz. Peygamber, Hicret’ten bir yıl kadar önce Recep ayının 27. gecesinde Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gelmiş, buradan da Allah’ın katına çıkarılmıştır. Mirac’ın üzerinde gerçekleştiğine inanılan Muallak Kayası bugün Harem-i Şerif’in en gözde mekanı Kubbetü’s-Sahra’nın (Ömer Camii) altında korunur ve her yıl müslümanlarca ziyaret edilir.

Mescid-i Aksa, müslümanların ilk kıblesi ve harem mescitlerinin üçüncüsüdür. Hz. Muhammed’in 624 yılına kadar kıble olarak kabul ettiği bu camii, bilindiği kadarıyla bir buçuk yıl kadar böyle kalmıştır. Mescid-i Aksa’nın adı, Kuran’da İsra suresinin ilk ayetinde geçiyor. İsra yani Mirac olayında Hz. Peygamber “Burak’a bindim Beytü’l-Makdis’e vardım” demiştir. Buradan da göğe yükseltilmiştir. İsra suresi birinci ayette Mescid-i Aksa’nın çevresinin mübarek kılındığı bildirilir. Ancak Hz. Muhammed’in Mirac ettiği zaman Kudüs’de bugünkü Mescid-i Aksa’nın olmadığı onun yerine Yahudilerin Süleyman Tapınağı diye adlandırdığı Beytü’l-Makdis adıyla anılan, bugün kalıntıları varolan bir mabedin bulunduğu İslam yorumcuları tarafından kabul ediliyor. 638 yılında Kudüs fethedildikten sonra Beytü’l-Makdis’in yerine Mescid-i Aksa inşa edilmiştir. Beytü’l-Makdis’in kalıntıları bugün museviler tarafından Ağlama Duvarı, müslümanlar tarafından ise Burak Duvarı olarak adlandırılıyor.

Harem-i Şerif içinde yer alan bir başka kutsal yer ise Ömer Camii. İslam dininin Filistin toprakları üzerindeki en eski yapısı olarak biliniyor. Bu caminin bulunduğu tepeye Tapınaklar Tepesi deniyor. Kubbesi altın kaplama olan Ömer Camii’nin (Kubbetü’s-Sahra) İslam açısından en büyük önemi, kutsal taşı barındırmasında yatıyor. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye hazırlandığı bu kayaya, daha sonra Hz. Muhammed basmış ve göğe yükselmiştir. Taşın yanıbaşındaki işlemeli kutuda Hz. Muhammed’in sakalından teller saklanıyor. Hz. Peygamberin vefatı üzerine defni konusunda farklı görüşler çıkmış, bir kısım sahabe onun Kudüs’te Beytü’l-Makdis’te defnedilmesini istemiş. Çünkü onlara göre Kudüs peygamberlerin defin yeridir. Ayrıca Hz. Peygamber orada Mirac’a çıkmıştır. Ancak sonra “peygamberler öldükleri yerlerde defnedilir” hadisine uyulmuştur.

Kudüs, hadislerde Mekke ve Medine ile aynı değerde tutulur ve bu iki şehire hac olanağı bulunmadığı zamanlarda bu görevin Kudüs’ü ziyaretle yerine getirilebileceği belirtilir. Bu nedenle İslam’ın kutsal şehirler hiyerarşisinde Kudüs, üçüncü sırada gelir. Mekke’deki bir ibadetin 10 bin, Medine’dekinin bin ve Kudüs’dekinin 500 kat sevabı olduğu şeklindeki bir hadis, bu hiyerarşiyi ifade eder. Hz. Peygamber’in Beytü’l-Makdis olarak andığı Kudüs için, “oraya gidemezseniz, hiç değilse o mescide bir hediye gönderin” şeklinde bir hadisi de sağlam hadis kaynaklarında geçer. .

Hz. Peygamber’e dayandırılan ve “Kudüs’ün Faziletleri” adı altında derlenen kitaplarda yaratılış ve kıyamet Kudüs’le irtibatlandırılır. Gerçi, bunların bir kısmının müslümanlaşan hıristiyan ve museviler tarafindan İslam’a sokulan inanışlar olduğu kabul edilir. Buna göre, kâinat Kudüs’te Kubbetü’s-Sahra’nın altındaki taştan başlanarak yaratılmıştır ve kıyamet gününde mahşer meydanı da onun etrafında kurulacaktır. Hadiste, kıyametin gerçekleşmesi ile Kâbe’deki Hacerü’l-Esved’in yerinden kalkıp Kudüs’teki bu taşı ziyareti ile başlayacağı anlatılır.

Kudüs’ün tasavvufda da önemli yeri bulunuyor. Mutasavvıflar, Allah ile olan irtibatın en yüksek mertebesine ancak bu şehirde ulaşılabileceğine inanmışlar ve hayatlarının bir kısmını Kudüs’te geçirmişlerdir.

Yahudilere göre kentin önemi

Kudüs’ün Yahudilik için öneminin temelinde, Süleyman Mabedi’nin bu şehirde bulunmuş olması yatıyor. Birinci Tapınak döneminde Kudüs, “Allah’ın Evi” olarak kabul edilirdi. Kudüs’ün önemi Eski Ahit’te “Son Günlerde” ve “Adalet Gününde” anlatılıyor. İşayahu peygambere göre Kudüs “Adalet şehridir”. Burada son mahkeme kurulacaktır. Eski Ahit’te Kudüs aynı zamanda Beni İsrail’i sembolize eder. Onun yıkılması İsrailoğulları’nın sürgüne gönderilmesi ve gelecekte yeniden imarı da İsrailoğulları’nın sürgünden dönüşünün ifadesidir. İkinci Tapınağın yıkıldığı gün bir yas günü olarak anılır. Yahudilerin dualarında “Gelecek sene Kudüs’te” ve “Kutsal Şehir Kudüs’ü inşa et! Hızla ve bizim günümüzde!” gibi dileklere sıkça rastlanır.

Yahudiler, 1967’de Kudüs’ün kalbi dedikleri bu mekanı ele geçirdiklerinde 2000 yıldır Kudüs için tuttukları bir orucu tutmayı bırakmışlar ve “mesihin gelişi” ile tamamlanacak “tarihin sonundaki hadiselerin” ilkinin gerçekleştiğine inanmışlardır.

Son yüzyılın milliyetçi Yahudilik hareketi Siyonizm, adını, Kudüs’ün bir sinonimi olan Siyon kelimesinden alır ve vermeye çalıştığı mesaj “İsrail’e dönüş hayallerinin gerçekleşmesi” hedefi ile yola çıktıklarıdır.

Hıristiyanların Medine’si

Dindar bir hıristiyan için Kudüs, rabbin seçtiği şehirdir. Körleşmiş ve günahlara dalmış insanların arasında Tevhid dininin kalesidir. Kendi oğlunu, insanlığın affı için kurban ettiği mekan olmuştur ve şehir dirilişin, Hz. İsa’nın geri dönüşünün ve rabbin krallığının yeryüzüne ineceği günlerin müjdecisidir. Hz. İsa’nın kanıyla yıkanmıştır bu topraklar. Golgotha taşını öpmek, Kutsal Kabir’de ağlamak asırlar boyu bir şeref olarak görülmüştür. Kudüs’e, sıradan bir turist gibi değil; dua, ağlama, kendine gelme, yeniden dirilme arzusuyla gelinmelidir.

Hıristiyanlik için Kudüs, tarihin başladığı ve biteceği yerdir. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve gömüldüğü, yıkımı Hz. İsa tarafından önceden haber verilmiş bir şehirdir. Haçlılarla birlikte Kudüs siyasal yönden de önem kazanır. Yüzyılın başında General Allenby’nin Kudüs’ü ele geçirmesi pek çok hıristiyan tarafindan vaadedilen “Yeni Kudüs’ün” kurulacağı kehanetinin gerçekleşmesi olarak algılanır.

Kudüs’ün İsrail tarafindan ele geçirilmesi bazı hıristiyanlar tarafından bir anakronizm (tarihi gelişmelerde meydana gelen bir hata) olarak görüldü. Bazıları ise bunun vaadedilen Yeni Kudüs’ün kurulmasi için gerekli bir basamak olduğuna inandı. Bugün Vatikan’ın, İsrail’le ilgili politikası temelde, Katoliklerin kutsal mekanlara ulaşımını ve buralarda ayinlerin gerçekleştirilmesini garanti altına alacak şekildedir.

Neden paylaşılamıyor?

Kudüs’ün paylaşılamamasının temelinde, yerleşim bölgelerinin yani müslüman, hıristiyan ve musevi mahalleleri ile kutsal mekanların birbirlerinden net çizgilerle ayrılamıyor olması yatıyor. Ayrıca bir dinin kutsal mekanları, diğer iki din için de kutsal sayılıyor. Mescid-i Aksa Camii, müslümanların olduğu kadar museviler için de kutsal bir mekanda bulunuyor. Hıristiyanlar için kutsal olan Kutsal Mezar Kilisesi, iki camiinin ortasında yer alıyor. Ağlama Duvarı, Hz. Peygamber’in Mirac gecesinde Burak adlı atını bıraktığı yer olarak biliniyor.

Bugün şehirdeki dört mahalleli bölünme (Müslüman, Hıristiyan, Ermeni ve Yahudi mahalleleri) temelde bu kutsal mekanların etrafında örgütleniyor. Ağlama Duvarı’nın Mescid-i Aksa’nın batı duvarında olması ve Kamame Kilisesi’ne giden Hıristiyan Haç Rotası (Via Dolorosa)’nın yine Mescid-i Aksa’nın kuzey sınırından geçmesi, mahallelerin neden içiçe olduklarını ve paylaşım meselesinin Mescid-i Aksa’yı üzerinde taşıyan Harem-i Şerif (Mabed Tepesi)’te kilitlendiğini daha iyi anlatıyor. Bu nedenle Yahudiler Harem-i Şerif’ten bahsederken Kudüs’ün Kalbinin Kalbi anlamına gelen “Lev libo sel Yeruşalim” diyorlar.

wikipedia-ilkayet