Kategoriler
GÜNCEL

Dünyanın En Kalabalık 20 Ülkesi Hangileridir?

Bölgesel Çevre Merkezi’ne göre dünyanın en kalabalık 20 ülkesi belli oldu. Türkiye 72 milyona varan nüfusuyla ilk 20 ülke arasına giren sıralamada 18’inci sıradan girdi

REC Türkiye’den yapılan yazılı açıklamada, iklim değişikliğinin günümüzde tüm dünya nüfusunu ilgilendiren en önemli sorun olduğu belirtilerek, iklim değişikliğinin sadece iklimlerde görülen gözle görülür değişiklikler değil, dünyanın ekolojik sisteminin hızla bozulması, kaynakların tükenmesi, bazı türlerin evrimleşirken, bazı türlerin tamamen yok olması anlamına geldiği vurgulandı.

İŞTE DÜNYANIN EN KALABALIK ÜLKELERİ

Bu değişimlerin, nüfusu hızla büyüyen dünyanın, 2030 yılından itibaren nüfus artışı ve kaynak yetersizliğiyle ilgili farklı konulara çözüm arayacağını ortaya koyduğu kaydedilen açıklamada,Birleşmiş MilletlerNüfus Fonu verilerine göre, 31 Ekim’de dünya nüfusunun 7 milyara ulaştığı belirtildi.

7 milyarlık dünya nufusunun en kalabalık ülkesi bilindiği gibi Çin Halk Cumhuriyeti. Çin’in ardından sırasıyla Hindistan ve ABD geliyor.

Türkiye 72. milyona varan nüfusuyla ilk 20 ülke arasına 18. sıradan giriyor. İşte ülke ülke nüfuslar;

Kategoriler
TARİH

Müslüman Kardeşler Kimdir? Nasıl Kuruldu? Tarihi

Arap baharı hareketinin çıkış noktası olan Tahrir meydanı ilk günlerde müslüman kardeşlerin gövde gösterisine sahne oldu. Peki müslüman kardeşler örgütü nedir? kim kurmuştur?peki hangi mezhebe daha yakındırlar? yoksa mezhepsiz midirler? Seyyid kutub ile ilgileri var mıdır?

Seyyid Kutub, ilginçtir ki eğitiminin erken evrelerinde Batı’ya karşı herhangi bir antipatisi olmayan, aksine olumlu duygular besleyen bir şahsiyetti. Fakat 1940’lardan itibaren özellikle İsrail’in kurulma sürecinde Batılı devletlerin oynadığı rol, Batı dünyasındaki ahlâki çöküntü ve Arap-karşıtı önyargılar onda Batı düşmanlığının fitilini ateşlemiştir. Bunun sonucu olarak daha militan-İslâmî tonda yazılar yazmaya başladı ve süreç içerisinde Müslüman Kardeşler’in manevi-ideolojik önderi haline geldi.

Nasır, 1954’te Müslüman Kardeşler’i ezmek üzere harekete geçtiğinde Seyyid Kutub, diğer pek çok “İhvan” üyesiyle birlikte hapse atıldı ve işkenceye maruz kaldı. Bununla birlikte yazı performansı açısından en verimli dönemi de hapiste geçirdiği bu yıllar olmuştur. 1964’te serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yeniden yakalandı ve 1966’da hükümeti devirmeye karşı bir planla ilgisi olduğu şüphesiyle idam edildi.

Seyyid Kutub’un düşünceleri Hasan el-Benna’nın yanı sıra Mevlana Mevdudi’den büyük ölçüde etkilenmiştir. Mevlana Ebul ala-Mevdudi, kurduğu “Cemaat-i İslâmî” partisi ile Hasan el-Benna ve Müslüman Kardeşler’ce Mısır’da temsil edilen İslâmî ideolojik hareketin aşağı yukarı benzer bir versiyonunu Hint Yarımadası’nda hayata geçirmiştir. Kutub, “Allah’ın hükümeti”, “cihat” ve “İslâm’ın devrimci karakteri” vb. temalar üzerine görüşlerini geliştirirken Mevdudi’den fazlasıyla yararlandı.

Kutub toplumu iki kampa ayırır: İslâm’ın kuralları ve yönetimine bağlı olanların teşkil ettiği “Allah’ın partisi” (“Hizbullah”) ve bütün diğer İslâm-dışı sistemleri benimseyip onlara tâbi olan geri kalanların mensubu olduğu “Şeytan’ın partisi” (“Hizbüşşeytan”)… El-Benna gibi o da İslâmî modernistlere ve zamanın ulemâsına oldukça eleştirel bir pozisyon aldı. O, Şeriat’ın her daim geçerli, değişmez ilkeleriyle insanların Şeriat’ı farklı yer ve zamanların sosyo-tarihsel koşullarına uygulayarak yaptıkları hukuki düzenlemeler arasında bir ayrımın altını özellikle çizmiştir.

Hasan Benna, 1928 yılında Müslüman Kardeşleri kurar kurmaz, ülkenin hemen her yerinde örgütlendi- kimi yerde bir cami, kimi yerde bir okul ya da spor merkezinin idaresini ele aldılar, Müslüman Kardeşlere üye olanların sayısı hızla arttı.

1940’lı yılların sonuna gelindiğinde, örgütün Mısır’da 2 milyon destekçisinin olduğuna inanılıyor. Müslüman Kardeşlerin fikirleri Arap dünyasında da geniş taban buldu.

Hasan Benna aynı zamanda örgütün silahlı kanadını oluşturdu, grup o dönemde İngiliz yönetimine karşı mücadelede bir dizi suikast ve bombalama olayına karıştı.

Mısır hükümeti, Müslüman Kardeşler’i 1948 yılında İngiliz ve Yahudilere yönelik saldırıları nedeniyle feshetti. Örgüt çok geçmeden Başbakan Mahmud Nukraşi’nin makamında uğradığı suikaste karışmakla suçlandı.

Nukraşi’nin öldürülmesini kınayan Benna’nın kendisi de bilinmeyen – ancak güvenlik güçlerine bağlı olduğu tahmin edilen – kişilerce düzenlenen suikaste kurban gitti.

1952 yılında, kendilerini “Hür Subaylar” diye adlandıran bir grubun düzenlediği askeri darbeyle Kral Faruk tahttan indirildi, sömürge rejimi sona erdi.

Müslüman Kardeşler (İhvan el Müslimin), bu dönemde önemli bir destekleyici rol üstlendi, nihayetinde 1970 yılında cumhurbaşkanlığına getirilen Enver Sedat, bir zamanlar Hür Subaylar’ın örgütle bağlantısıydı.

Başta hükümetle işbirliği içinde olsalar da bu ilişki, kısa süre sonra bozuldu.

Askeri darbeden kısa süre sonra 1954’te Cumhurbaşkanı Cemal Abdulnasır’a yönelik suikast girişimi İhvan’la ilişkileri kopardı.

Çok sayıda üyesi hapse atıldı, işkence gördü. Müslüman Kardeşler, gizlice örgütlenmeyi sürdürdü.

Yetkililerle olan anlaşmazlıklar, Müslüman Kardeşler’in ideolojisinde de önemli bir değişikliği getirdi.

Bu değişikliği, örgütün önde gelen üyelerinden Mısırlı düşünür Seyyid Kutub’un yazılarında görmek mümkün.

Kutub yazılarında Batı’nın ve kendi ifadesiyle “İslamcı gibi geçinen” ülkelerin radikal bir değişikliğe ve toplumsal ıslaha ihtiyaç olduğunu savunuyordu.

Özellikle 1964’te yayımlanan “Yoldaki İşaretler” eseri ve düşünceleri, İslami Cihad ve El Kaide gibi radikal İslamcı gruplara ilham kaynağı olmuştur.

Mısır hükümeti 1965 yılında da Müslüman Kardeşlere karşı sıkı önlemler aldı, ardından Seyyid Kutub’u idam etmesi, Kutub’un bölgede şehit olarak anılmasında ve örgüt üyelerinin gözünde kahramanlık mertebesine yükselmesinde de etkili oldu.

Müslüman Kardeşler, 1980’li yıllarda siyasal bir harekete dönüşebilmek ve politikada aktif rol alabilmek için çeşitli denemelerde bulundu.

1984 yılında Wafd partisi, 1997 yılında İşçi Partisi ve Liberal Parti ile ittifaka giderek Mısır’ın en güçlü muhalif gücü haline dönüştü.

Müslüman Kardeşler, 2000 yılındaki seçimlerde mecliste 17 sandalye kazanmayı başardı.

Bundan beş yıl sonra, bugüne kadarki en iyi seçim sonucunu elde etti, siyasi yasaklı olduğu için seçime bağımsız giren adayları, meclisteki sandalyelerin yüzde 20’sini kazandı.
Sonuç Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’i sarstı. Hükümet, bir kez daha Müslüman Kardeşler’i çökertmeye yönelik operasyon başlattı, yüzlerce Müslüman Kardeşler üyesi tutuklandı, yeniden örgütlenmeleri önünde engel oluşturabilecek bir takım düzenlemeler geçirildi.

Mübarek’in lideri olduğu Ulusal Demokratik Parti (NDP) aynı zamanda 2010 Kasım ayındaki parlamento seçimlerinden de muhalefetin daha da güçlü çıkmasını önlemek üzere çalıştı.
Müslüman Kardeşler adaylarının ilk turda tek bir sandalye bile kazanamamaları, yaygın usülsüzlük iddialarını beraberinde getirdi.

Örgüt, diğer muhalefet partileriyle seçimlerin ikinci turunu boykot kararı aldı ve NDP, Meclis’teki sandalyelerin yüzde 80’inden fazlasını elde etmek gibi bir durumla baş başa kaldı.

Muhalefete yönelik baskılar, 2011 yılının Ocak ayında binlerce Mısırlının sokaklara dökülmesiyle sonuçlanan hükümet karşıtı gösterileri tetikleyen olay oldu.

Kahire’deki NDP genel merkezi ateşe verildi.

Müslüman Kardeşler, ülkedeki kargaşayı başlatmakla suçlandı, ancak genel sekreter Mahmud İzzet, bunun halk isyanı olduğunu kendilerinin tetiklemediğinin ısrarla altını çizdi.

Tayfun Atay
Wikipedia ‘dan alıntılar yapılmıştır.

Kategoriler
TARİH

Firavun Nedir? Firavunlar Hakkında Bilgi

Mısır tarihinde yaygın ve bilinen anlamıyla ‘Firavun’ terimi ilk olarak M.Ö. on dördüncü yüzyılda 4. Amenhotep yönetimindeki yeni krallık döneminden itibaren kullanılmaya başlamıştır. Hz. Yusuf (aleyhisselâm) bu tarihten en az iki yüz yıl önce Hiksoslar döneminde yaşamıştı.

Firavun kelimesinin kullanımı Hiksoslar döneminin sona ermesinden itibaren söz konusudur. Firavun kelimesi başlangıçta “krallık sarayı” anlamına gelirken, yeni krallıktan itibaren (18. hanedandan başlar; M.Ö. 1539–1292) bugün bilinen anlamda kullanılmış, yirmi ikinci sülale dönemine doğru ise (M.Ö. 945–730) sadece bir saygı unvanı olmuştur.2 Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yusuf dönemindeki Mısır yöneticisinden söz edilirken “hükümdar, kral, sultan” anlamlarına gelen “el-melik” kelimesi, Hz. Musa dönemindeki Mısır yöneticisi içinse “Firavun” kelimesi kullanılmaktadır ki, bu ayrım Kur’ân-ı Kerîm’in mucizevî yönlerinden sadece birisidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun ile ilgili anlatımlar, kısa bölümler hâlinde yirmi bir kadar sûrede yer alırken, A’râf (7/103–137), Yunus (10/75–90), Tâhâ (20/43–79), Şuarâ (26/11–68), Kasas (28/36–42) ve Mü’min (40/24–29) sûrelerinde ise ayrıntılı bir şekilde yer almaktadır. Firavun kelimesinin geçtiği âyet-i kerîmelerin sayısı ise yetmiş dörttür.

Firavun ve melei3 Musa peygamber aracılığı ile gelen mucizeleri sihir diyerek inkâr etmişlerdir. Ancak bu inkârları ile de kalmamış, Musa (aleyhisselâm) ve beraberindekileri ülkedeki yönetimi ele geçirmeye çalışmakla suçlamışlardır.

Soykırım ve Katliam Yaptırması

“Firavun dedi ki: Oğullarını taktîl ederiz, kadınlarını da sağ bırakırız ve hiç şüpheniz olmasın ki, biz onların üstünde kahir hükümranlarız.” (Kasas, 28/4)

Âyet-i kerîmede geçen “taktîl” kelimesi, aşırı katliam yapmak veya sık sık öldürmek anlamına gelmektir ki ‘katl’ ve ‘zebih’ kelimelerinden (Bakara, 2/49; Kasas, 28/4) daha kapsamlıdır. Bir mânâda soykırım demektir. Firavun’un en kötü yönlerinden birisi de budur. Firavun melei, bütün erkek çocukların öldürülmesi konusunda Firavunu teşvik etmiş, Hz. Musa’nın dünyaya geleceği sırada bir önceki Firavun döneminde İsrail oğullarının çoğalmamaları için yapılan bu uygulama, Hz. Musa’ya tâbi olanlara da uygulanarak, ikinci bir işkence ve katliam dönemi başlatılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu durum: “Biz, hem sen bize gelmeden önce, hem de sen bize peygamber olarak geldikten sonra işkencelere maruz kaldık!” (Araf, 7/129) şeklinde belirtilmektedir. Firavun ve meleinin, inanan insanlara karşı uygulamak istedikleri bu ikinci soykırım teşebbüslerine tam olarak ulaşamadıkları anlaşılmaktadır (Mümin, 40/25).

Halka Korku Salması

“Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir grup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan idi.” (Yunus, 10/83)

Bir tehlike karşısında şiddetli heyecan ve dehşete kapılma haliyle ortaya çıkan duyu durumuna “korku” denmektedir. Bu duyu durumu, irade ve mantıkla kontrol altına alınamayan, insanın içini daraltan yakın bir tehdit hissidir.

İşte azgın, haddini aşmış, küfürde olduk­ça ileri gitmiş, israfçı ve yücelik taslayan Firavun idaresindeki halk, inanç özgürlüğüne sahip olmadığı gibi aynı zamanda idareden de büyük bir korku ve endişe duymaktaydılar. Bu büyük korkunun neticesinde âyet-i kerîmede belirtildiği üzere Hz. Musa’ya (a.s) inananların sayısı oldukça az seviyede kalmıştır. Burada “zürriyet” kelimesi ile kastedilen, iman edenlerin sayısının az olduğunu belirtmektir. İbn Abbas: “Sayıca önemsiz bir topluluk ‘zürriyet’ lâfzıyla ifade edilir” demektedir. Hz. Musa’ya (a.s) inanan kimselerin sayıca az olmalarının sebebi, Firavun’un kendisine muhalefet eden kimselere dehşetli işkenceler ve katliamlar uygulamasıdır. Fi­ravun, uyguladığı bu cezalarla Hz. Musa’ya (a.s) inananları dinlerinden döndürmeye çalışmıştır.

İlâhlık İddia Etmesi

“Adamlarını topladı ve onlara: ‘Sizin en yüce rabbiniz benim!’ dedi.” (Naziat, 79/23-24)

Firavun, yaratıcıyı kabul etmeyen bir mülhit ve materyalistti. Bu yönüyle o âdeta aklını yitirmiş bir insan görünümündedir. Firavun’a, “Ben si­zin en büyük tanrınızım.” dedirten duygu, insanın içindeki yetkinlik ve yüksel­me isteğinin sapkın bir hâlidir. Çünkü gerçek yetkinlik ve yüksekliğe ancak mârifetullahta derinleşmek, rıza-i ilâhî yörüngeli yaşamak ve ilâhî ahlâka bezenmekle ulaşıla­bilir. Bunun dışındaki bütün benlik ve şeref iddiaları aslında bir sefalet ve düşüştür.

Firavun, iddiasındaki gibi azametli ve cesur birisi de değildir. Tam tersine bütün müstebitler gibi oldukça korkak ve riyakârdır. Zor durumda kaldığında geri çekilmekte ve: “Bana bu konuda ne emredersiniz?” (A’râf, 7/110; Şuara, 26/35) diyerek etrafındakilerden âdeta yardım dilenmektedir. “Siz ne düşünüyor, ne diyor, ne teklif ediyorsunuz?” yerine “Bana ne emrediyorsunuz?” demesi, yönetim ve işleri yürütme yetkisinin, danışma meclisinin elinde bulunduğunu itiraf etmek demektir. Bu da Firavun’un güttüğü dava açısından temel çelişkilerden birisidir. Demek oluyor ki Firavun, önemli bir olayın sıkıntısı altında kalınca, tanrılık davasını geçici olarak bir tarafa bırakıp, kulları saydığı adamlarından ve memurlarından meydana gelen topluluğa karşı “Ne emrediyorsunuz?” demektedir.

Büyüden ve Büyücülerden Medet Umması

Firavun, hastalık derecesinde kendisini tanrı konumunda gördüğü ve inandığı hâlde (Kasas, 28/38; Şuara, 26/29) büyücü rahiplerden medet ummuş, sadece yönetimde etkin olacakları vaadi ile değil ama aynı zamanda büyü yapmaları konusunda onlara baskı uygulayarak (Tâhâ, 20/73) Hz. Musa’ya (a.s) karşı mücadeleye girişmiştir. Firavun ve melei, aslında büyücü rahiplere inanan kimseler değillerdi. Onlar için asıl önemli olan halkın Firavun’u ilâh şeklinde telakkisinin devamı idi (Şuara, 26/40). Sihirbazları gayrete getirmek ve Hz. Musa (a.s) karşısında bu büyücülerin galip gelebilmelerini temin etmek için onlara idarede söz sahibi olacakları yalanını bile söylemiştir (Şuara, 26/40,42).

Ancak yaptıkları büyülerin işe yaramadığını gören ve gözleri hakikate açılan rahipler, Hz. Musa’nın (a.s) getirdiği mucizelerin Allah katından olduğunu derhal anlamış ve iman etmişlerdir. Firavun bu defa iman eden sihirbazlara zulüm ve işkence yolunu seçmiştir.

“Firavun dedi ki: Demek siz, benden izin almadan ona iman ettiniz! Şüphe yok ki bu, yerleşik Kıpti zümresini yurtlarından sürmek için, sizin şehirde beraberce plânladığınız, gizli bir oyundur. Ama yakında bileceksiniz başınıza gelecekleri!” (A’râf, 7/123)

Allah’a ve Peygamber’ine iman edildiğinde haksızlık ve tahakküm yollarının kapanacağını gören Firavun, bu sözüyle kamuoyunu yanıltmak ve heyecan vermek için siyasî bir entrika çevirmektedir. Tamamıyla aleyhine sonuçlanan yarışmayı, kendi iddiasını ispat eden bir olaymış gibi göstermeye çalışmakta ve aslında kendisi bir nevi siyasî sihirbazlık ve şarlatanlık yapmaktadır. Böylece Hz. Musa’nın peygamberliğine olduğu gibi, onu tasdik eden sihirbazların imanları hakkında da yok yere şüpheler uydurup ortaya atmakta ve kamuoyunun zihnini bulandırmaktadır.

Din Konusunda Şüphe Yayması ve Ülke Bölünecek Propagandası

Firavun, sihri en iyi bilenler diyerek seçtiği kimselerin, büyük kalabalığın huzurunda Hz. Musa’nın (a.s) nübüvvetine iman ettiklerini görünce, bu durumun Hz. Musa’nın nübüvvetinin sıhhatine güçlü bir delil olacağı endişesini duymuştur. Kavminin, Hz. Musa’nın nübüvvetine inanmalarına engel olsun diye, o anda halkın kulağına iki çeşit şüphe atmaya çalışmıştır:

Attığı birinci şüphe, onun: “Bu, hiç şüphesiz ki şehirde kurduğunuz bir tuzaktır.” şeklindeki sözüdür. Abdullah b. Mes’ud diyor ki: “Meydanda toplanıp karşılıklı yarışmaya girmeden önce Musa, sihirbazların liderine: “Eğer ben sana galip gelecek olursam bana iman eder ve getirdiğim dinin hak olduğuna şahitlik eder misin?” diye sormuş, sihirbazların lideri ise: “Yemin olsun, yarın öyle bir sihir yapacağım ki, hiçbir sihir ona galip gelemez. Şayet sen bana galip gelecek olursan ben sana iman edeceğim ve getirdiğinin hak olduğuna şahitlik edeceğim.” demiştir. Bu konuşmayı gözlemiş olan Firavun, daha sonra bu konuşmayı çarptırarak: “Bu sizin kurduğunuz bir tuzaktır.” demiş ve böylece halkın arasına Hz. Musa’nın (a.s) peygamberliği ile ilgili şüphe yaymak istemiştir.6

Yaymaya çalıştığı ikinci şüphe ise Hz. Musa (a.s) ile sihirbazların maksatlarının, güya aralarındaki anlaşmaya göre, hâkim unsurların ülkeden çıkarılacağını, rejimin değiştirileceğini ve hâkimiyetlerinin sona erdirileceğini öne sürmek olmuştur.

Halkı Gruplara ve Hiziplere Ayırması

Firavun, hem zulmedebilmek hem de zulme dayalı saltanatını devam ettirebilmek için, halkı bir­birine yakın veya zıt çeşitli grup ve hiziplere ayırmaktaydı. Böylece toplumdaki muhale­fet duygusunu, bu hizipler ve gruplar arasındaki sürtüşmelere kanalize etmekte, neticede o toplumdaki mevcut muhalefet potansiyelini, birbirlerine vuruşturarak pasif hâle getirmekteydi. Kur’ân-ı Kerîm bu hususa şöyle işaret etmektedir:

“Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli sınıflara bölmüştü. Onlardan güçsüzleştirdiği sınıfın oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Firavun kesin bir şekilde çokça fesat çıkaran bozgunculardandı.” (Kasas, 28/4)

Halkını Küçümsemesi

“Firavun halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54)

Firavun, kendisini diğer insanlardan daha farklı, daha üstün ve önemli biri olarak görmekte, kendisini en başarılı, en güzel, en zeki olarak değerlendirmekteydi. Fakat ondaki bu büyüklük duygusu özgüven taşıyan bir büyüklük duygusu değildi. Sürekli dışarıdan onay görme beklentisindeydi ve oldukça da kırılgandı. Fakat bu kırılganlığının, kendindeki büyüklük duygusuna olan güveninin azlığından kaynaklandığını görememekteydi. Kırılganlığına, sürekli başkalarını suçlama ve aşağılama duygusu eşlik etmekteydi. Bu yönü ile Firavun’da narsistik kişilik bozukluğu yani büyüklenmecilik ve üstünlük duygusu, halkı küçümseme, aşağılama ve değersiz görme şeklinde tezahür etmektedir.

Sahte İlâhlar İdeolojisi Üretmesi

“Firavun’un halkının melei: ‘Ne yapıyorsun, seni ve senin tanrılarını terk etsinler, ülkede bozgunculuk yapsınlar diye Musa ile inananlarını kendi hallerine mi bırakacaksın?’ dediler.” (A’râf, 7/127)

Burada “seni ve ilâhlarını” denilmesinde Fira­vun’un taptığı bir takım mabutlar varmış gibi anlaşılabilir. Hâlbuki Firavun kendisinden üstün bir ilâh kabul etmiyor, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu (Nâziât, 19/24). Bu durumda “senin ilâhların” sözü “senin taptığın, senin ibadet ettiğin mabutların” demek değil, “senin hoşlanıp, kabul ettiğin, tapılsın diye izin verdiğin mabutlar” anlamında kullanılmış demektir. Bu da Firavun’un halkın itikadını bozmak için bir takım sahte mabutlar oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Mucizelerle Alay Etmesi

“Musa, âyetlerimizle onlara gidince onlar alay edip gülmeye koyuldular” (Zuhruf, 43/46–47) âyet-i kerîmesinin mantuk ve mefhumunca, hakikatleri küçümsemek veya onlarla alay etmek, Firavun’un kendisini yüceltmek için kullandığı zalimce bir yöntemdir. Bu tür davranış gösterenlerin maksadı, diğer insanlara göre üstün niteliklere sahip olduklarını vurgulamaktır.

Günümüzde de Allah’ın kudretini ve yaratma mucizesini, canlı ve cansız varlıklardaki büyük düzeni, kâinatta akılları durduran dengeyi tesadüf olarak değerlendirip göz ardı edenler, Firavun’un, Hz. Musa’nın (a.s) mucizelerine sihir diyerek inkâra sapmasındaki benzer bir tavrı sergilemiş olmaktadırlar.

Devasa Tapınaklar ve Dikilitaşlar Yaptırması

Allah (celle celâlühü), bundan binlerce sene önce Mısır’ın yönetiminde diktatör olarak söz sahibi olan Firavun’un karakteristik özelliklerinden birisinin وَفِرْعَوْنَ ذِي الْأَوْتَادِ / zi’l-evtâd” (Fecr, 89/10) olduğunu belirtmektedir. Bu âyet-i kerîmede yer alan “evtâd” kelimesi değişmeceli olarak izzet ve hâkimiyet, Firavun’un insanlara azap etmek için yaptırdığı bir düzenek, Firavun’un ordusu, Firavun’un kalabalık cemaati gibi mânâlarda anlaşılmıştır.7 Ancak bilindiği üzere Firavun idaresinin en belirgin özelliklerinden birisi de kutsallaştırmaya çalıştıkları kendi mezarları yani piramitlerdir. Bu piramitlerin yanı sıra, yukarıya doğru incelerek yükselen ve tepesinde küçük birer piramit örneği bulunan dikilitaşlar da şehirlere Firavunların hâkimiyet alâmeti olarak dikilmiştir.

Bütün bu açılardan bakıldığında, âyet-i kerîmede yer alan “zi’l-evtâd” tabiri, diğer anlam tabakalarının yanında -Allahu a’lem- “piramitler ve dikilitaşlar sahibi” şeklinde de anlaşılabilir.

Gayet Yüksek Kule Yaptırması

Kur’ân-ı Kerîm’de Kasas ve Mü’min sûrelerinde Firavun, yardımcısı Haman’a şöyle demektedir:

“Firavun dedi ki: ‘Ey benim danışmanlarım ve devlet adamlarım! Ben sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Hâmân! Haydi, benim için tuğla ocağını tutuştur, balçığı pişir, fazlaca tuğla imal ettirip benim için öyle yüksek bir kule yap ki, belki de onun vasıtasıyla yükselip Musa’nın (varlığını iddia ettiği) Tanrısını görürüm! Aslında, ben onun yalancının biri olduğu görüşündeyim!” (Kasas, 28/38)

Kur’ân-ı Kerîm’in anlattığı bu kule yakın zamana kadar bulunamamıştı. Ancak 1984 yılında, İskenderiye limanının birkaç yüz metre açığında yer alan ve ağırlıkları 10 ile 75 ton arasında değişen pembe granitten dev bloklar tespit edilmiştir. Bir Mısır bilimci olan Jean Pierre Corteggiani’ye göre, bu dev granit bloklar İskenderiye Feneri’ne aittir.

Ayrıca Ranke tarafından hazırlanan Dictionary of Personal Names of the New Kingdom adlı Mısır isimleri sözlüğünde, Hâmân’ın, Taş Ocakları İşçilerinin Şefi olduğu kayıtlıdır.8 Hiyerogliflerde Hâmân’ın isminin yanındaki ayıraç ise onun Firavun’un yardımcısı olduğunu göstermektedir. Çünkü Mısırlılar, kelimeleri çok özel bir durum olmadıkça hep bitişik yazmaktaydılar. Bu hiyerogliflerin okunabilmesi, Kur’ân’da açıklandığı gibi Hâmân’ın Eski Mısır’da yaşadığını ve Firavuna yapılar inşa eden bir kişi olduğu ortaya çıkarmıştır.

Firavun İdaresinin Âfetlerle Uyarılması

Allah (celle celâlühü) Firavun hanedanı düşünüp ibret alsın diye, onları senelerce kuraklık, kıtlık, tufan, çekirge, kan, haşerat, kurbağa istilası ve ürün azlığı ile cezalandırmıştır. Ancak yine de Firavun hanedanı ve melei inkârlarında inat edip büyüklük taslamaya devam etmiş, sıkıntıların tek sebebi olarak inananları görmüş ve onları uğursuzlukla suçlamışlardır. Ancak ilginç bir şekilde Firavun ve melei her sıkıntıda Hz. Musa’ya (a.s) müracaat ederek, üzerlerindeki maddî ve mânevî felâketleri gidermesi için Allah’a dua etmesini istemişlerdir. Bununla kalmamış, maruz oldukları felaket şayet uzaklaşır ve refaha kavuşurlarsa inananlardan olacaklarına da söz vermişlerdir. Ancak her defasında sözlerinden dönmüşler, arkasından da yok edilmişlerdir (A’râf, 7/130–136).

Firavun ve hanedanının bu yok oluşu Orta Krallık döneminin sonlarına ait bir papirüste9 açlık, kuraklık, kölelerin Mısırlıların servetleriyle kaçışı ve ülke çapındaki ölümler şeklinde tasvir edilmektedir. Bu papirüs, Mısır sosyetesinin ölümünü, Firavun’un yıkılışını ve Allah’a isyanları karşılığında başlarına gelmiş felâketleri anlatan anlamlı bir el yazmasıdır.

Horlanan, aşağılanan ve ezilen insanlar ise bu sabırlarına karşılık Allah’ın bereketlerle donattığı Mısır coğrafyasının doğularına ve batılarına vâris kılınmışlardır (A’râf, 7/137).

Kur’ân-ı Kerîm’deki tasvirlerin genel hatları arasında görebildiğimiz kadarı ile Firavun, ilâhlık iddiasında bulunan bir şaşkın, kendisinden başka tanrı olup olmadığını anlamak için gayet yüksek kule yaptıracak kadar da marazi ruha sahip bir sapkındır. O, halkını küçümseyerek zayıfları ezen, gerçeklerden uzak yaşayan bir kraldır. Firavun portresinin en temel özelliği ise Allah’ın kâinattaki hâkimiyetini reddetmesidir. Firavun’un ilâhlık ve rablik iddiası, kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını göstermektedir. Firavun ve hanedanı, kendilerini mülkün tek hâkimi saymışlardır. Böylece küçük bir azınlık servet içinde yüzerken, halkın büyük çoğunluğu köleleştirilmiş, açlık ve sefalet içinde bırakılmışlardır.

Âyet-i kerîmelerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok, Firavun aile­si (âl-i Fir’avn), avenesi (mele’), kavmi ve askerleri (cünûd) şeklinde erkânıyla birlikte zikretmesi, Firavun’u tek bir kişi olmaktan daha çok zalim bir zihniyet, karanlık bir odak ve dehşetli bir merkez olarak işaretlemektedir denilebilir.

Kur’ân’da en az altı sûrede ayrıntılı olarak yer alan Hz. Musa (a.s) ile Firavun kıssasında pek çok hikmetler bulunmakla birlikte, bu yazıda oldukça sınırlı sayılabilecek özelliklere değinebildik. Bu kıssalar ve tekrarlarında Firavun ve cemiyetinin haksız bir şekilde büyüklenmeleri, mucizeleri gördüklerinde “sihirdir” demeleri, halkın Firavun ve cemiyetinden korkması, Firavun ve meleinin ziynet ve servet içerisinde yüzmeleri gibi hususlar işlenmektedir. Firavunlar, düz Mısır coğrafyasında kendi hükümranlık alâmetleri olarak gayet yüksek ve büyük piramitler inşa ettirmiş, yekpare dikilitaşlar yaptırmışlardır. İsrail oğullarının maruz kaldıkları işkenceler ve onlardaki müthiş ölüm korkuları da bu sûrelerde yer alan konulardır.

Dipnotlar

1. http://www.islamic-awareness.org/Quran/Contrad/External/josephdetail.html
2. Ana Britannica, Ana Yayıncılık, 12/235.
3. Mele: Bir rey üzerine bir araya gelip şekil ve görünüşü insanın gözlerini, kıymet ve önemleri de insanların gönüllerini dolduran cemaat, bütün adına söz söylemeye yetkili kişilerin teşkil ettikleri heyet, danışma meclisi. Görülüyor ki, bu mânâ, zamanımızda Frenklerin “sosyete” adını verdikleri cemiyet mânâsınadır. Bunda bir maksat üzere toplanmış olmak, iyi anlaşma, uzlaşma ve kıymetli olma en esaslı anlamı teşkil eder. Meselâ bir dernek, bir kabine ve bir parlamento, bir ordu ve herhangi bir toplumun bütünü adına söz söylemeye yetkili kişilerin bir araya gelip bir heyet teşkil etmesi hep birer “mele” demek olur. Ve önde gelen eşrafa “mele” denilmesi de bu yüzdendir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Azim Neşriyat, 4/90–91.)
4. Yazır, 4/93–94.
5. Elmalılı, 4/97.
6. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi, 4/97–98.
7. Râzi, 19/41.
8. Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen, Verzeichnis der Namen, Verlag Von J. J. Augustin in Glückstadt, Band I, 1935, Band II, 1952.
9. Mısır’da, 19. yüzyılın başlarında bulunan bu papirüs, Hollanda’daki Leiden Müzesi’ne götürülmüş ve A. H. Gardiner tarafından 1909’da tercüme edilmiştir. Papirüsün tamamı “Admonitions of an Egyptian from a Heiratic Papyrus in Leiden (Leiden’deki Papirüste Bir Mısırlının Nasihatleri)” adlı kitapta yer almaktadır.
10. http://ohr.edu/yhiy/article.php/838

Yrd. Doç. Dr. Musa Kâzım Gülçür – Yeni Ümit Dergisi’nin Nisan – Mayıs sayıs – Haziran sayısından alıntılanmıştır.

haber 7

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Seyyid Kutub Kimdir, Kısaca Hayatı, Yaptıkları ve Eserleri

Sevgili uzmanportal.com takipçileri bu yazımızda 20. yüzyılın en büyük ve en önemli düşünürlerinden biri olan, fikirleriyle çevresine ve tüm dünyaya ışık saçan, inancı uğruna türlü eziyetlere göğüs geren, hatta bu uğurda canını veren Seyyid Kutub’un hayatından ve önemli eserlerinden bahsedeceğiz.

 

Hayatı ve Müslüman Kardeşlerle Tanışması

1906 yılında Mısır’ın Asyut kasabasısında, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Orta ve lise tahsilini el-Ezher de bitirdi. Kahire Üniversitesi’nin Darul Ulum fakültesine girdi. 1933 yılında mezun oldugu fakülteye aynı yıl öğretim görevlisi olarak tayin oldu. 1939 ve sonrasında İslami düşünceye yöneldi. 1946′da yayımladığı Konum Dersleri isimli makalesini yayımladı. Çoğuna göre bu makalesi onun İslami düşünceye girişini temsil eder. Makalesinde toplumun ıslahının ve Müslümanların bu yönde çalışmasının Kur’an’ın emri olduğunu savunuyor, Mısır’ın o dönemki toplumsal yapısını ve geçirmekte olduğu dejenerasyonu eleştiriyordu.

 

1949 yılında ABD’ye gitmiştir. Bu dönem boyunca Amerikan yaşam tarzını ve toplumunu, tanık olduğu ırkçılığı eleştirmiş ve Amerikan medeniyetini primitif olarak görmüş ve reddetmiştir. Ayrıca, 1949 yılında, o yurtdışındayken, İslam’da Sosyal Adalet isimli eseri yayımlanmıştır. Bu eserinde gerçek sosyal adaletin İslam’da olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca yine ABD’deki yıllarında, daha önce kaleme almış olduğu edebi makale ve eserleri eleştiriyor, o dönemlerde sahip olduğu daha seküler olarak tanımlanabilecek edebiyat anlayışından ziyade edebiyatın da kaynak olarak en başta İslam’ı alması gerektiğini savunuyordu.

 

Kitaplarında, genellikle geleneksel İslam’a karşı, sahih bir çizgiyi savundu. Tasavvufta var olan hurafeleri eleştirdi. Mısır’a döndüğünde, kamu hizmetinden ayrılıp Müslüman Kardeşler teşkilatına katılmıştır. Teşkilatın gazete ve dergilerinden devamlı olarak düşüncelerini aktarmaya çalışırken, teşkilatın genel düşüncesiyle kendi fikirleri arasındaki bazı farklılıklar ortaya çıksa da, Müslüman Kardeşler ile olan ilşkisi devam etti.

 

Hapishane Dönemi

1954 yılında Cemal Abdül Nasır’a düzenlenen suikast sonrasında diğer Müslüman Kardeşler gibi göz altına alındı ve ardından hapishaneye atıldı. Hapishane cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalması sonucunda mide ve bağırsak kanamasına maruz kaldı. Buna rağmen cellatlar eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır’a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub’un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları temsilcisinin Mısır’dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest bırakıldı. Ama kendi evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.

 

1965′te “Yoldaki İşaretler” adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez üç – dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60′a dayanmıştı. Cellatlar tam dört gün boyunca onu bağladılar, yiyecek ve içecekten de mahrum bıraktılar. Su istediğinde cellatlar suyu getiriyor ancak ona vermiyor, daha fazla eziyet çektirmek için getirilen suyu gözleri önünde yere döküyorlardı. (1) Yapılan bunca işkenceye rağmen onu davasından vazgeçiremeyince bu kez psikolojik işkence yapmaya başladılar. 25 yaşındaki mühendis yeğeni Rıfat Bekr eş-Şafii’yi getirerek gözleri önünde ona akıl almaz işkenceler yaptılar. İşkencelere dayanamayan Rıfat dayısının gözleri önünde şehit oldu. (2) Bu yolla da Kutub’u vazgeçiremeyince bu kez Azmi adındaki diğer yeğenini getirerek abisi Rıfat gibi şiddetli işkencelere tabi tuttular. Az daha o da abisi gibi şehit olacaktı. Cellatlar bununla da yetinmeyerek Şehit Rıfat’ın annesi Nefise Kutub ile Seyyid Kutub’un diğer kız kardeşi Emine Kutub’a da dehşet verici işkenceler yaptılar. Oğlu Rıfat şehit edildikten sonra Nefise hanım serbest bırakıldı. Kız kardeşi Emine Kutub’un tutukluluk hali ise devam etti. Daha sonra sözde mahkemeye çıkarılan Emine Kutub 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve bir bölümü askeri hapishanede diğer bölümü de Kanatir cezaevinde olmak üzere toplam altı yıl dört ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı.

 

 

Onu Ölümsüzleştiren Söz “Zalimlerden Özür Dilemem”

Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub’u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır.” Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub’un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: “Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”

 

Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı.

 

Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş’la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966′da infaz edildi.

 

Türkçeye Çevrilen Eserleri

  • Fi-Zilalil Kuran (tefsir)(10 Cild),
  • Yoldaki İşaretler,
  • İslamda Sosyal Adalet,
  • Din Budur,
  • İslam Düşüncesi İlkeleri-Esasları(3 cild),
  • İstikbal İslamındır,
  • Kadın ve Aile.
  • İSLAM VE EMPERYALİZM – ŞELALE YAYINLARI – 1991
  • İslam-Kapitalizm Çatışması.
Kategoriler
GÜNCEL TARİH

Hadım Nedir, Hadım Etmek Ne Demektir? Hadım Nasıl Yapılır? Tarihte, İslamda ve Osmanlı’da Hadım Olayı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan görüşmeler sonucunda tecavüz suçunu birden fazltecavüs a defa işleyenler için HADIM cezası öngören yasa teklifi kabul edildi. Gerek bu görüşmeler nedeniyle, gerekse son günlerin popüler dizisi Muhteşem Yüzyıl nedeniyle halkımızda HADIM konusunda bir merak uyandı. Bizde uzmanportal.com olarak bu konuya değinip, hadımın nasıl yapıldığına, tarihte ilk defa nerelerde ve hangi ülkelerde yapıldığına, İslam’ın ve Osmanlı’nın hadım işlemine nasıl baktığına değineceğiz.

Herhangi bir erkek canlının erkeklik bezlerini çıkararak veya burarak erkeklik görevini yapamayacak duruma getirmek. Arapça bir kelime olup, Türkçe’de buna iğdiş etmek, burmak, tavaşi, enemek ve hadımlaştırmak denir. Arapça’da da başka çeşitli kelimelerle ifâde edilmektedir.

 

Hadımlaştırmanın tarihi çok eskilere; orta çağa, eski Roma ve Asuriler dönemine dayanmaktadır. İslâm’dan önce, dünyanın çeşitli yerlerinde, bilhassa saraylarda hadımlaştırma yapılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, buna şiddetle karşı çıkmıştır. Onun döneminde ve dört halife zamanında hadımlaştırmaya asla müsaade edilmemiştir. Ondan sonra Emeviler ve Abbasiler zamanında, Romalılara özenti duyularak hadımlaştırma olaylarına gidilmiş, saraylarda hadım ağaları bulundurularak bu kötü adet müslümanların arasına sokulmuştur. Ayrıca Osmanlı saraylarında da hadım ağaları bulundurulmuştur. Bu hadımlar, vezirlik ve sadrazamlık makamlarına kadar yükselmişlerdir. Hadım Ali Paşa ve Hadım Süleyman Paşa gibi. Osmanlı saraylarındaki bu tavaşiler iki kısımdı. Beyazlarına “Ak ağa” ve siyahlarına da “Hadım ağa” denilirdi. Bilhassa siyah hadımlar Sudan’dan getiriliyordu. Sudan’dan getirilen çocuklar Mısır’da hadımlaştırılıyor, erkeklikleri yok ediliyordu. Ondan sonra İstanbul’a ve memleketin diğer yerlerine gönderiliyordu. Bu hadiseler, saltanatın kaldırılmasına kadar sürüp gitmiştir (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, III, 422 vd.).

 

İnsanı hadımlaştırmak, Allah’ın vermiş olduğu bir hakkı ortadan kaldırmak ve onu şahsiyetinden uzaklaştırmaktır. Erkeği, kendi hakkında cari olan ilâhı kanunun dışına itmek ve ona karşı saygısızlıkta bulunmaktır. İnsan haklarına indirilen ağır bir darbe ve insanlık adına bir utançtır. Bir insanın soyunu kesip kurutmak, birini diğerine köle yapmak sûretiyle ilâhı denge kanununu bozmaya çalışmaktır. insanın hem vücudunda hem de ruh yapısında çeşitli dengesizliklerin meydana gelmesine sebep olduğu için, ilmi yönden sakıncalı kabul edilmiş; dinî yönden de şiddetle yasaklanmış ve haram kabul edilmiştir.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) hadımlaştırmaya karşı çıkmış. Onun zamanında hadımlaştırma hareketleri önlenmiş ve bu işi yapanlar cezalandırılmıştır (İbn Mâce, Diyât, 29). Hatta, Resulullah (s.a.s.): “Kim kölesini hadımlaştırırsa, biz de onu hadımlaştırırız” (Neseî, Kasame, 7) diyerek, tavaşi hareketlerine karşı kesin tavır koymuştur.

 

Bütün mezhep imamları, fakihler, insanları hadımlaştırmayı caiz görmemişler ve haram olarak kabul etmişlerdir. Hayvanları hadımlaştırma hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı hayvanların etlenmesi için iğdiş edilmeleri faydalı olur şeklinde düşünen bazı alimler, bunu caiz görmüşlerdir. Faydası olmadığı taktirde, hayvanları hadımlaştırmak da bütün alimlere göre caiz değildir (İbn Humâm, Fethu’l-Kadîr, Mısır 1318, VIII, 131; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtâr, Mısır 1966, VI, 388).

 

Tavâşî bir zulümdür. Zulüm de, çeşitli ayet ve hadislerle yasaklanmış, tenkit edilmiş bir barbarlıktır.

 

Harem içerisindeki kadınları korumak amacıyla hadım kullanımı, hem Ortadoğu’da hem de Uzakdoğu’da yüzyıllardır geleneksel olmasına rağmen bu kurum, ta ki başkentlerini Avrupa’ya taşıyana ve Yunan Bizans’ın geleneklerini tanıyana kadar, Osmanlılar tarafından kullanılmamış ve gereksiz görülmüştür. 15. yüzyılın ortalarına kadar, hadım kullanımı yoktur.

 

Kaynaklar hadım edilme yöntemleri konusunda ayrıntılı bilgilere yer vermemiştir. Günümüze kadar ele geçen bazı kaynaklarda görülüyor ki; hadım edilme konusunu işleyenler çoğu kez takma isimlerle yazılarını yazmışlardır. Ancak; yine de 3 çeşit hadım edilme yöntemini yazılı bazı kaynaklardan edindim.

 

  1. Sandalı veya Tamamen Tıraşlı: Organlar tek bir harekette, keskin bir bıçak yardımıyla tamamen kesilir. Teneke ve ahşap bir tüp üret raya sokulur. Yaraya kaynar yağ dökülür ve hasta taze tezek yığınına yatırılır. Yiyecek olarak süt verilir. Eğer hadım edilen kişi genç birisi ise çoğu kez yaşar.
  2. Penisi Kesilen Hadım: Cinsel ilişki ve döl verme yeteneği yerindedir, fakat penisi yoktur.
  3. Hadım: Testisleri kesilmiş veya ezilmiş, burulmuş olan klasik Thlibias ve Semivir.

 

Kullanılan yöntemler ülkelerde farklılık göstermez. Çin’de, Mısır’da ve Osmanlı’da. Farklılık ise kanamanın nasıl durdurulacağındadır.

 

Operasyon; Erkeğin göbeğinin hemen alt kısmı ve bacakların baldır kısmı, beyaz bandajlarla sarılır. Sırt üstü yatmış olan hadım adayının, üzerinde operasyon yapılacak olan bölgeleri acı biber karıştırılmış su ile üç kez yıkanır. Orak benzeri bir kesici ile hem testisler hem de penis mümkün olduğunca dipten kesilir. Hadım etme işlemi yapılmış olduğundan penis kökündeki kanala gümüş bir iğne veya metal çubuk sokulur. Daha sonra yara soğuk su içine yatırılmış kağıt ile dikkatlice sarılır. Bandajlama sonrası hadım, iki adet “bıçakçı” yardımıyla birkaç saat yürütülür ve daha sonra yatırılır. Hasta tuvalet ihtiyacını gideremeyeceği için 3 gün boyunca sıvı verilmez. Üç gün sonra bandajlar açılır ve tüp çıkartılır. Hasta idrarını yaparken kanama olmaz ise sorun kalmamış demektir. Aksi takdirde kanallar şişmiş demektir. Ve hasta ölür.

Kategoriler
SAGLIK

Besin Kaynakları(Proteinler,Karbonhidratlar,Yağlar) ve Faydaları Nelerdir, Nelerde Bulunurlar?

Besin Kaynakları Nelerdir Ne işe Yararlar

 

Proteinler (Et, süt, yumurta)

Karbonhidratlar (Şeker, un, sebze, meyve)

yağlar (Hayvansal, bitkisel = zeytin,fındık, soya, kakao, ayçiçeği, mısır)

 

Proteinler

Vücutta yapı taşları olarak kullanılırlar. Alınmaları şarttır. Kas dokusunun güçlendirilmesinde işe yararlar. Bir gramı 4 kalori verir. Kural olarak günlük 65-70 gr proteine ihtiyaç vardır.

 

Karbonhidratlar

Vücudun glukoza yani şekere dönüştürebildiği her tür mad­dedir. Çabuk enerji sağlamada işe yararlar. Tüm Vücut işlem­lerinde kullanılırlar ve çabuk tüketilirler. Bu nedenle çok fazla miktarda alındığında depolanırlar. Karbonhidratlar basit ve kompleks olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Basit karbonhidratlar; Kolaylıkla yağa dönerler. Bir gramı 4 kalori verirler.

Saf buğday ekmeği -Şeker

alkol (1gr: 7 kalori verir)

 

Kompleks karbonhidratlar: Sağlıklıdır.

Yapraklı sebzeler

Patates

Hububat ürünleri

Yağlar

Sağlık için önemlidirler. Kolay depolanırlar. Vücutta ö nemli işlerde kullanılırlar. A, E, D, K gibi yağda eriyen vitaminlerin emiliminde işe yararlar. Savunma sisteminde kullanılırlar. Bazı hormonların yapımında rol alırlar. Fazla kalori içerirler. Fazlası zarar azı faydalıdır. Bir gramı 9 kalori verir. Ayrıca esansiyel yağasitleri sayesinde hücre membranı, deri ve hormonların bi­leşiminde yer alırlar.

 

Egzersizde yağın önemi nedir

Orta şiddetteki egzersizlerde ve uzun Aerobik egzersizlerde vücut için gereklidir. Sporcuların aldığı kalorinin (%15′den az olmamak kaydıyla) %20-30′ u yağ olmalıdır.

Yağsız hazırlanmış salata faydalıdır. istenirse limon sıkıla­bilir veya sirke katılabilir.

Patates yağ oranı düşüktür (Kızartma olmamak kaydıyla) -Zeytinyağlı olduğunda az yenmelidir.

 

Süt ve süt ürünlerinin yeri nedir

Yağsız ya da az yağlı süt-yoğurt- peynir tavsiye edilebilir. Özellikle osteoporozdan korunmak açısından önemlidir.

Krema yenmemelidir. Bir kase kremada tamamı yağdan gelen 400 kalori vardır.

 

yumurta için neler söyleyebiliriz

Yumurta akı tercih edilmelidir. Protein içerir. -Kaynatma ya da haşlama yenmelidir. -Yağda yumurta tercih edilmemelidir.

 

Şeker ve tatlılar yenmemeli mi

Tatlı yaparken şeker yerine mümkünse Bal kullanılmalıdır. -Bütün meyvekonserve lerinde yağ ve şeker miktarı düşüktür. -Baklava ve hamur tatlıları tercih edilmemelidir. -Tatlandırıcı ile hazırlanmış sütlü tatlılar tercih edilmelidir. -Otlar ve baharatlar rahatlıkla kullanılabilir. Et-kümes hayvanları ve balık… . -Kızartmamalı, fırın veya ızgara tercih edilmeli. -Tavuğun derisi ve sakatatı yenmemeli. -Beyaz et daha sağlıklıdır. -Sosis, salam, sucuk yenmemeli. -Balık tercih nedeni olmalıdır. Hububat, tahıl ürünleri, pirinç, makarna… -Yağsızdır ama kalorisi yüksektir. -Makarna faydalıdır. -Bir kase makarna 200 kaloridir. -Sossuz yenmelidir.

Katı yağlar ve soslar

Margarindeki yağ ve kalori oranı tereyağından daha fazla­dır. Bu nedenle gerekirse diyet margarin kullanılmalıdır

Sirke kullanılabilir.

Mayonez tercih edilmemeli.

Kolesterolsüz demek, yağsız demek değildir!

Dondurulmuş gıdalar…

Yağ ve kalori açısından zengindir.

100 gr’ında 3 gr’dan fazla yağ varsa uzak durulmalı.

Kuruyemişler

kolesterol içermezler.

Lif, vitamin ve mineral açısından zengindir.

Kötü tarafları; kalori ve yağ açısından zengin olmalarıdır.

iki avuç dolu su yendiğinde günlük yağ miktarının tamamı­nı, kalori miktarının yarısını sağlamalarıdır.

 

Glisemik indeks nedir?

Belirli miktar Karbonhidrat (genellikle 50 gr) içeren bir yiye­cek ile aynı miktarda karbonhidrat içeren kontrol yiyeceğinin tüketilmesiyle ort Aya çıkan kan glukoz cevabının karşılaştırıl­ması ilkesine dayanır. Kontrol yiyeceği çoğunlukla beyaz ek­mektir. Bazı yiyeceklerin tüketilmesi kan şekerini hızla yükselt­mekte (yüksek glisemik indeksli yiyecekler) ve insülin salgısı­na neden olup tekrar hızlı bir şekilde kan şekerini düşürmekte­dir. Bu doyumsuzluk hızlı kilo alımına neden olmaktadır. Dü­şük glisemik indeksli yiyecekler ise daha yavaş sindirilerek emilir, yemek sonrası kan şekerini yavaşça yükseltir. Lif içerik­leri yüksektir.

 

Düşük ve yüksek glisemik indeksli yiyecekler hangileridir

Glisemik indeksi düşük yiyecekler:

yulaf gibi kuru bakliyatlar

Baklagiller

Kepek ekmeği

Makarna

Bazı süt ürünleri ve bazı şekerlemeler (Fruktoz içerenler) Glisemik indeksi yüksek yiyecekler:

Patates (Beyaz Patatesin glisemik indeksi sarı patatesten daha yüksektir)

Havuç (Çiğ havucunun daha düşük)

Beyaz pirinç

Beyaz ekmek

Rafine şekerler

Bal

içindeki nişastanın jelatinize olduğu yiyecekler

Karpuzun glisemik indeksi şeftaliden daha yüksektir. Havucun glisemik indeksi bezelyeden daha yüksektir.

 

Glisemik indeks düşüncesiyle hareket etmek yeterli midir

Hayır. Glisemik indeks düşüncesi yağ ve Proteinlerin aşırı tüketimine neden oluyorsa ve önemli besin kaynaklarını dışlı­yorsa uygun olmaz. Sağlığı tehlikeye atabilir. Onun için denge­li beslenme şart koşulur. dünya Sağlık Örgütü diyetteki enerji­nin %10′dan daha azının basit şekerlerden gelmesini tavsiye temektedir.

 

Diyetteki yağ oranı önemli midir? Yoksa sadece kalori mi önemlidir

Toplam kalori önemli olduğu kadar diyetteki yağ oranı da önemlidir. Hatta eşit kalori ama farklı yağ oranları alan iki grup­tan, az yağ alanlar daha kolay zayıflamıştır. Bu da diyetteki ya­ğın kesilmesinin ek bir zayıflama potansiyelini göstermektedir. Hem yağ hem de kalori kısıtlananlarda ise zayıflama çok daha fazla olmuştur.

 

Kategoriler
GÜNCEL

Geçmişten Günümüze Mısır’ın Kısaca Bütün Tarihi Geçmişi

Dünya kurulduğundan beri insanlığın yaşadığı birkaç coğrafyadan birisidir Mısır. Tarihi boyunca büyük medeniyetlere, peygamberlere, firavunlara, halifelere, padişahlara ev sahipliği yapmıştır. Mısır’ın tarihine şöyle dönüp baktığımızda anlata anlata bitirebilmek mümkün değildir. Biz bu yazımızda, işte böyle devasa bir tarihe sahip olan Mısır’ın geçmişten günümüze geçirmiş olduğu değişimi ve sahne olduğu olayları satır başlarıyla anlatmak istedik. İşte Mısır ekonomik-sosyal yapısı, bugünkü durumu ve Mısır’ın eşsiz tarihi:

Mısır, Arapçada Mısr-Masr adıyla bilinen Mısır Arap Cumhuriyeti’dir. (Arapça tam okunuşu: ‎ Cumhuriyet Masr’al Arabiye) Kuzey Afrika’nın Nijerya’dan sonra 2. kalabalık ülkesidir. Nüfusun büyük bir bölümü Nil Nehri boyunca yerleşmiştir.

Coğrafya

1.020.000 km²’lik bir yüzölçümüne sahiptir. Batıda Libya, güneyde Sudan ve kuzeydoğuda Filistin ve İsrail’le kara sınırı bulunmaktadır. Mısır’ın kuzeyde Akdeniz’e, doğuda Kızıldeniz’e kıyısı bulunmaktadır. Mısır’a hayat veren Nil nehri, dünyanın en uzun nehridir. (6.695 km)

Ekonomi

Coğrafî olarak, Aşağı ve Yukarı şeklinde tanımlanan Mısır’da ekonomi; turizm, Nil ve alüvyonlu mümbit topraklarda yetişen dünyanın en kaliteli uzun elyaflı pamuğu Gize ile tekstil ürünleri ihracatına dayanmaktadır. Müslüman Kardeşler Örgütü ‘nün çeşitli dönemlerde Piramitlerde, Şarm El Şeyh’te gerçekleştirdikleri bombalı saldırılar turizm gelirlerini dönemsel olarak etkilese de, Uzak Doğulu turistler için Mısır her zaman çekim merkezidir. Kahire dünyanın en büyük zincirlerinin 5 yıldızlı otelleriyle yoğun konaklama imkânına sahiptir. Nil boyunca dünyanın en önemli üç medeniyetinden biri olarak tanımlanan Eski Mısır’ın tapınaklarını görerek Asvan’a kadar gerçekleştirilen gemi turları ilgi çekicidir. Asvan Müzesi’nde Yukarı Mısır medeniyetinin örnekleri ve günlük yaşamın sergilenmesi, Sudan ile etkileşimin yerli figürlerle desteklenen sergilenişi enteresan gelebilir. Dünyanın en büyük barajlarından biri olarak Cemal Abdünnasır tarafından inşa ettirilen Asvan barajının yapımı esnasında yerinden taşınan Büyük Tapınak, firavunların inşa ettirdikleri ile Nil boyunca göreceğiniz Roma etkisini taşıyan tapınaklar o günün mimari bilgisini değerlendirmek adına Gize piramitleri kadar değerlidir. Nil’in iki kıyısında kurulmuş şehirlerde yerel geleneksel ürünleri temin edebilecek pazarlarda özellikle dünyaca ünlü papirüs ürünlerinde hem kalite hem de fiyat pazarlığı konusunda son derece dikkatli olunmalıdır. Kendilerini papirüs enstitüsü olarak isimlendiren Gize bölgesindeki dükkânlarda yüksek fiyatlardan büyük indirim yapılarak satılan papirüslerin Hanü’l-Halil gibi çarşılarda son fiyatın dörtte bir fiyatına alınması mümkündür.

Kendisine yetecek kadar olan petrolünü halkına ucuz olarak sunan Mısır’da ücretler oldukça düşüktür. Ancak hayatın sürdürülmesi için gereken zorunlu ihtiyaçlar da son derece ucuzdur. Son yıllarda gerçekleştirilen özelleştirme işsizliği arttırdığı için sosyal patlama yaşanmaması amacıyla yavaş ilerlemektedir. Genelde istihdam devlet tarafından sağlanmaktadır. Çalışma saatleri; iklimsel özellikler nedeniyle genel olarak sabah 8 ile 15 arasındadır. Özel sektörde çalışma saatleri uzundur. Yeni yetişen üniversite mezunu nesil için iş olanakları kısıtlıdır. Yabancı yatırımı özendiren indirim ve vergi ayrıcalıkları ile önemli bir girdi sağlanmışsa da nitelikli çalışan temininde yaşanan güçlükler yatırımcı yönünden olumsuz etki yaratmaktadır. Son zamanlarda Türkiye’nin önemli tekstil gruplarının da Mısır’daki nitelikli serbest bölgelerde yatırım konusunda çalışmalar yaptığı gözlenmektedir.

Turizm ve Kültür

Mısır antik medeniyetiyle ünlü bir ülkedir ve dünyanın en çok ilgi çeken tarihsel anıtları yine buradadır. Gize Piramitleri, Karnak Tapınağı ve Krallar Vadisi en önemli tarihsel anıtlardır.

Sabahın ilk saatlerine kadar açık olan dükkanlardaki alışveriş, ailelerin doldurduğu kordonboyu kahvehaneleri Kahire, İskenderiye gibi büyük şehirlerde hayatın 24 saat sürdüğünün işaretidir. Çarşı olarak; Kahire’deki Khan El Halil görülmesi gereken bizdeki Kapalı Çarşı tarzında önemli bir mekândır. Tarihi turizm gelirine dönüştürmekte başarılı olan Mısır’da görülmesi tavsiye edilecek bir mekân da Kahire’deki Firavunlar Köyü’dür. Nil’in kenarında ayrılmış özel bölümde Firavunlar çağındaki yaşam canlı oyuncular tarafından tasvir edilmektedir. Mısır’ın liman kentleri; Port Said ve İskenderiye’dir. Ticaret kapasitesi (pamuk, gıda, tarım ürünleri) , endüstriyel işlevi (petrol rafinerisi, tekstil ürünleri, kâğıt, plastik) ve limanıyla (taşımacılık) birinci önemdeki İskenderiye, Mısır’ın ikinci büyük kenti, düzen ve yaşam tarzı olarak İzmir’i andırır. Uzun bir kordonboyuna sahip olan kentte yerleşim kıyı boyunca yayıldıktan sonra kıyıdan içeriye doğru gelişmiştir. Dünyanın yedi harikasından biri olarak nitelendirilen İskenderiye Feneri bugün sadece kartpostallarda yer almaktadır. Çok lezzetli Akdeniz balıklarını yeme şansını bulabileceğiniz çağdaş balık restoranları (Balık Pazarı) özellikle öğle yemeği zamanı saat 15’ten gecenin ilerleyen saatlerine kadar doludur. Mısır’a özgü kebaplar ve aşure ile muhallebi karışımı tatlısı “Umm’ali” tadabileceğiniz oryantal restoranlarda (Abu Shakra) kaliteli servis sunulmaktadır. Şehrin valiliğince kordonboyundaki binaların dış yüzey yenilemesi yapılarak görüntü kirliliğine son verilmiştir. Özellikle tarihi dokuyu koruyan tedbirlerin alınmasıyla Mısır’ın tarih ve turizm ilişkisinin gücüne verdiği önem örnek alınmasıdır. Büyük zelzelede yıkılmış tarihteki ilk kütüphane olan İskenderiye Kütüphanesi, Bayan Mübarek’in koruması altında UNESCO desteğiyle eski yerinde yeniden inşa edilerek açılmıştır. Çağdaş mimarisi ve açılan önemli sergiler yönünden gezilmesi önerilir. Gezilecek diğer yerler arasında Kral Faruk’un Yazlık Sarayı, Sanat Müzesi, kale, Pompey sütunu, Roma-Mısır dini sembollerini taşıyan Kom el Sukkfa adıyla bilinen katlı mezarlar ve Kom el Dikka Roma Hamamları yeralır.

Herbiri ayrı mimari özellikler taşıyan camilerin yanında inşa edilmiş kilise ve sinagoglar ilginç bir dinsel doku görüntüsü vermektedir. Müslümanlar için hafta tatili Cuma günü olup Hıristiyan ve Yahudi Mısır vatandaşları Cumartesi ve Pazar günleri tatil yapmaktadırlar. Bankalar Cuma/Cumartesi kapalıdır.

Nüfus ve Sosyal Yaşam

Uzun yıllar Osmanlı hâkimiyetinde kalan Mısır’da Osmanlı Paşalarının sülalelerinden gelmekle öğünen birçok yerli aile sosyal hayatta önemli yerlerdedir. Osmanlı sonrasında yerleşen İngilizlerin getirdikleri “kulüp” anlayışı Mısırlılar için ayrıcalığın simgesidir. Nesilden nesile verasetle de geçen üyelikler kişinin sosyal statüsünü belirlemekte önemli role sahiptir. 1900 yılında yaklaşık 12,5 milyon olan nüfusu günümüzde 75-80 milyon arasındadır.

Tarih

Mısır tarihi ve medeniyeti 7.000 yılık bir geçmişe sahiptir. Mısır tarihi aşağıdaki dönemlere ayrılır:

  • Mısır İmparatorluğu
  • Hanedanlar öncesi dönem – M.Ö.3150’den önce
  • Firavun dönemi
  • Erken hanedanlar dönemi M.Ö.3032 – M.Ö. 2707
  • Eski Krallık M.Ö.2707 – M.Ö.2216
  • Birinci ara dönem M.Ö.2216 – M.Ö.2025
  • Orta Krallık M.Ö.2010 – M.Ö.1793
  • İkinci ara dönem M.Ö.1648 – M.Ö.1550
  • Yeni Krallık M.Ö.1531 – M.Ö.1075
  • Üçüncü ara dönem M.Ö.1075 – M.Ö.652
  • Geç dönem M.Ö.652 – M.Ö.332
  • Yunan Roma Dönemi M.Ö.332 – 395
  • Bizans zamanı 395 – 638
  • İlk İslam zamanı 640 – 968
  • Fatımiler Devleti 969 – 1171
  • Eyyubiler Devleti 1171 – 1250′
  • Memlûk Devleti 1250 – 1517
  • Osmanlı Devleti 1517 – 1801
  • Mısır Napolyon çıkarması 1798 – 1802
  • Mehmet Ali Paşa hanedanı 1805 – 1882
  • İngiliz egemenliği 1892 – 15 Mart 1922
  • Mısır Krallığı 19 Nisan 1922 – Temmuz 1952
  • Mısır Cumhuriyeti 26 Temmuz 1952
Kategoriler
Genel Kültür

Mısır Piramitlerinin Sırları Nelerdir?

Mısır Piramitleri ‘nin gizemi hala çözülmüş değil. Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hala bilinmemektedir. Araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç kez tur attıktan sonra geri döndüler fakat, içlerini göremediler. Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya yılda iki kez güneş girdiği belirtilir(doğduğu ve tahta çıktığı günler olarak). Mumyalarda rodyoaktif madde bulunduğundan; mumyaları ilk bulan 12 kişi kanserden ölmüştü. İlginçtir ki, Piramitlerin içerisinde ultra-sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmıyor. Piramitlerin içine kirletilmiş suyu, birkaç gün bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulabilirsiniz. Hatta Piramidin içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir. Öyle ilgiçtir ki, çöp bidonunun içindeki yemek artıkları bile, hiç koku yapmadan piramit içinde mumyalaşıyor. Bu da Mısır İmparatorluğunun matematik, fizik ve astronomi alanındaki gelişme seviyesini gösteriyor.

MATEMATİKSEL OLARAK PİRAMİTLER

Bir piramidin inşaatı binlerce işçiyle yirmi seneden uzun sürüyor. Piramitler, Devasa Taş bloklarıyla kat be kat yükseldikçe, rampa yükseltilir, genişletilir ve uzatılır. Bazı piramitlerin dış yüzeyleri çıkıntısız, düz yapılardan oluşur. Bu belki de, kralın Güneş tanrısı Ra ile buluşmak için güneş ışınlarını bir noktada yoğunlaştırması içindir. Vadi ile cenaze tapınakları kapalı bir ara yolla birbirine bağlanır. İlk yapılan piramit, kralın mimarı İmhotep tarafından kral Zoser için yapılan Zoser piramididir. Bu piramit, 547.278 m’lik çok geniş bir duvarla çevrili, duvarın içindeki alanda dış yüzeyleri ince işlemelerle süslü yapılar oluşturuyor. İçleri ise, moloz ile dolu. Başka bir ilginçlik ise, Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000 km). Piramidin üstünden geçen meridyen, karaları ve denizleri tam 2 eşit parçaya bölüyor. Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesi pi=3.14 sayısını veriyor. Hatta piramidin içinde dünyanın ağırlıgı yazıyor. Bu da bizleri düşündürüyor. Ki, o dönemde bilim alanındaki gelişme, günümüz modern teknoloji aracılığıyla hala çözelebilmiş değil. M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilen dünyadaki en büyük üç piramit olan Gize piramitleri; Keops, Kefren, Mikerinos isimlerini aldıkları Firavun tarafından yaptırılır. Gize piramitlerini Mısır’daki piramitlerden ayıran en belirgin özellik, içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamasıdır. Piramitler yalnızca Mısır ‘a özgü de değildir. Piramitlerin gökyüzünü incelemek amaçlı yapıldığı da zannedilmektedir.