Muaviye Kimdir? Kısaca Hazreti Muaviye’nin Hayatı ve Yaptıkları

Günümüzde hala tartışılan isimlerin başında gelmektedir Muaviye bin Ebu Süfyan! Yaşadığı yılların üstünden 1400 yıl geçmesine rağmen, yaşadığımız şu günlerde bazılarının Hazreti Ali  ile giriştiği halifelik mücadelesinden dolayı küfür ettiği, bazılarının, özellikle de sünni kesimin Hazreti Muaviye diye yücelttiği bir şahsiyettir Muaviye. İşte bizde her yönden İslam tarihi için çok önemli olan bu şahsiyetin hayatına değineceğiz kısaca.

Muaviye bin Ebu Süfyan, Ashab-ı kiramın büyüklerindendir. Emevi Devletinin kurucusudur. Hicretten 19 yıl evvel (Miladi 604) Mekke’de doğdu. Babası, Ebu Süfyan bin Harb bin Ümeyye, annesi Hind’dir. Peygamberimizin kayın biraderi olup, Mekke fethedildiği gün babası ile beraber Müslüman oldu. Sonra Medine’ye yerleşerek, Peygamberimizin; “Ya Rabbi! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl”, “Ya Rabbi! Muaviye’ye yazı ve kitap öğret! Onu azabından koru!”, “Ya Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl!” dualarıyla şereflendi. Vahy kâtipliğine alınması, Cebrail aleyhiselamın bildirmesiyle olmuştur. Cebrail’in getirdiği Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimizin mektuplarını yazardı. Peygamber efendimiz namazda rükudan kalkarken; “Semiallahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan hazret-i Muaviye; “Rabbena lekelhamd” derdi. Resulullah efendimiz bu hareketi beğenip tasvip ettiği için, bunu söylemek, bütün Müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hazret-i Muaviye, Huneyn Gazasında Resulullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesine katıldı. Veda Haccında bulundu.

 

Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki muharebelere katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hazret-i Osman, halifeliği sırasında bütün Suriye’yi onun emrine verdi. Hazret-i Ömer zamanında dört yıl, hazret-i Osman devrinde on iki yıl, hazret-i Ali’nin hilafeti esnasında beş yıl, İmam-ı Hasan zamanında altı ay Şam valiliği yaptı.

 

Hazret-i Muaviye, Miladi 661 yılında Kufe’de halife seçildi. Hazret-i Hasan hilafeti bıraktıktan sonra, bütün İslam memleketlerinde meşru halife oldu. On dokuz buçuk sene hilafet ve saltanat sürdü. İslamiyet’in yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Miladi 662 senesinde Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kabil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u aldı. 668 senesinde gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Konstantin zamanında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Konstantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. 673 senesinde Ubeydullah bin Ziyad’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun Nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hazret-i Ömer tarafından fethedilen Kudüs Hıristiyanlara geçince, hazret-i Muaviye şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayrevan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Maveraünnehr’e hakim olup, büyük bir saltanata kavuştu ve çok sevildi. Peygamber efendimiz, hazret-i Muaviye’ye; “Ey Muaviye! Memleketlere hakim olduğun zaman, iyilik et!” buyurmuştur. Resulullah’ın sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle, İslamiyet’in tesir sahasını çok genişletti. 680 senesinin Recep ayında Şam’da vefat etti. Kabri Şam’dadır. Bugün kabrinin taşları bile olmayıp bakıma muhtaçtır.

 

Hazret-i Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetliydi. Güzel konuşur, adaletli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimliydi. Arabistan’da meşhur olmuş dört dahi Sahabiden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta hazret-i Ömer, hazret-i Muaviye’ye her bakışta; “Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır.” derdi. Cins atlara biner, kıymetli elbiseler giyerdi. Resulullah’ın sohbetinin bereketiyle şeriatten hiç ayrılmazdı. Hazret-i Ali onun hakkında; “Muaviye’nin hakimliğini kötülemeyiniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz.” buyurmuştur.

 

Ali bin Ahmed hazretleri, Fedail-üs-Sahabe adlı risalesinde, Muaviye bin Ebu Süfyan’ın üstünlüklerini şöyle anlatıyor: “İbn-i Abbas radıyallahü anh şöyle anlatır: “Peygamber efendimizin mescidinde bir grup Sahabeyle oturmuş, birbirimizin, Resulullah zamanındaki üstünlüklerini konuşuyorduk. Bu arada içeriye Muaviye radıyallahü anh girerek bize selam verdi. Selamını aldık. Yanımıza oturdu ve; “Ey Ashab-ı Resulullah! Görüyorum ki, Allahü Teâlâ sizi hayır için bir araya getirmiş bulunuyor” dedi. Biz de ona; “Sen de bizimlesin” dedik. Bize; “Niçin toplandınız?” diye sorunca, biz de; “Resulullah zamanındaki faziletlerimizi konuşuyoruz.” diye cevap verdik. “Senin de tespit ettiğin faziletin var mı?” diye ona sorduğumuzda; “Evet! Ben sizin hiçbirinizde bulunmayan altı hasletle faziletli kılındım.” dedi. “Bu üstünlüklerini bize anlat. Belki içimizden bunları bilen vardır.” dedik. Muaviye bin Ebu Süfyan radıyallahü anh bunun üzerine anlatmaya başladı: “Ben altı hasletle sizden faziletli oldum. Birincisi; Bir gün Resulullah’ın hanımı olan kız kardeşim Ümmü Habibe’nin evindeydim. Saçımı taramış, gözlerime sürme çekmiş bir haldeyken uyku bastırdı ve kız kardeşimin dizine başımı koyup uyudum. Bu arada Peygamber efendimiz içeri girince, kardeşim başımı dizlerinin üzerinden kaldırıp, yastığa koymak istediğinde, Resul-i ekrem; “Dizlerinin üzerinde kalsın, ya Ümmü Habibe!” dedikten sonra; “Ey Ümmü Habibe! Onu çok mu seviyorsun?” buyurmuş. Kız kardeşim de; “Evet ya Resulallah! Nasıl sevmeyeyim? O kardeşimdir.” dediğinde, Resulullah; “Ey Ümmü Habibe, onu sev! Çünkü onu Allah seviyor, melekleri ve Resulü seviyor.” buyurmuştur.” dedi. Anlattıklarını dinledikten sonra, biz de ona, doğru söyledin dedik.

 

“İkincisi; bir gün Resulullah efendimizle birlikte bir sefere çıkmıştık. Resul-i ekrem bir hayvana binmiş, ben de arkalarından yürüyordum. Çok şiddetli bir sıcak vardı. Resulullah bana doğru baktı. Sıcağın şiddetinden iki gözüm ve yanaklarım kızarmıştı. Yanaklarımdan ter dökülüyordu. Resul-i Ekrem bana; “Ya Muaviye, yanıma yaklaş!” buyurdu. Yanına yaklaşınca beni hayvanın terkisine aldı. Sonra; “Neren bana temas ediyor?” diye sordu. Ben de; “Karnım, ya Resulallah!” dedim. O zaman; “Allahü Teâlâ karnını ilim ve yumuşak huyla doldursun.” buyurdu.” deyince, biz de ona; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Üçüncüsü; Resulullah’a bir tabak ayva hediye edilmişti. Herkese bir tane verdi. En sonunda bir ayva kalmıştı. Sadece Resul-i Ekrem ve ben almamıştık. Kalan bu ayva, Resulullah efendimizin elinden düştü. Yerden alıp kendisine vermek istediğimde; “Onu al ya Muaviye! Yarın kıyamet gününde, o ayva elinde olarak bana kavuşursun.” buyurdu.” deyince, biz de; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Dördüncüsü ise; Resul-i Ekrem, Sahabe-i kiram ile birlikte Tebük Gazvesinden dönerken, Hudeybiye mevkiine geldik. Şiddetli bir sıcak vardı ve çok susamıştık. Neredeyse susuzluktan helak olacaktık. Resul-i Ekrem’in yanına giderek; “Ya Resulallah! Musa aleyhisselamın kavmine istediği gibi, sen de Rabbinden su talep etmez misin!” dedim. Bana; “Ya Muaviye! Bak şurada bir kaya görüyorsun.” buyurduklarında, güneş ışınlarıyla parlayan beyaz bir kaya gördüm. Peygamber efendimiz elime, ortadan yarılmış bir çubuk verdi ve; “Ey Muaviye! O kayanın yanına git ve ona bu çubukla vur. Musa bin İmran, senin Peygamberinden daha cömert değildir.” buyurdu. Gösterdikleri yere gidip taşa vurunca, baldan tatlı, buz gibi bir su fışkırdı. Hemen içmeye teşebbüs ettim. Bu sırada Sevgili Peygamberimizi ve Ashabını hatırladım ve geri çekildim. Arkama bakınca, onları arkamda bekler gördüm. Resul-i Akrem bana; “Ey Muaviye, iç! Allahü Teâlâ bu suyu senin için yarattı.” buyurdu.” deyince, biz yine; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Beşincisi de; Resulullah, mescid-i saadetlerinde bulundukları bir sırada Cebrail aleyhisselam geldi. Havada durup; “Esselamü aleyke ya Ahmed! Allahü Teâlâ size selam ediyor. Bugün de sana ve ümmetine ikram olarak bir fazilet verildi.” deyince, Resul-i Ekrem; “Ey Kardeşim Cebrail! Bu fazilet nedir?” diye sual etti. Cebrail de cevap olarak; “Sana, Ayet-el-kürsi’yi ihsan etti.” deyince, Resulullah; “Bu ayeti kim yazacaktır?” buyurdu. Cebrail aleyhisselam; “Şu kapıdan içeriye ilk giren kişi.” dedi. O kapıdan Resul-i Ekrem’in yanına giren ilk şahıs ben oldum. Resulullah bana; “Ya Muaviye! Cenab-ı Hak bugünkü fazileti sana nasib etti.” buyurunca; “Nedir o, ya Resulallah?” dedim. Bunun üzerine; “Sana, ayet-el-kürsi’yi tahsis kıldı.” buyurdu. Sonra beyaz bir kağıt ve kırmızı yakuttan bir kalemi bana uzatarak; “Ey Muaviye! Ayet-el-kürsi’yi yaz!” buyurdu. Ben de; “Ya Resulallah! Eve gidip hokka ve mürekkep getireyim mi?” diye sorunca, Resul-i ekrem; “Ya Muaviye yaz! Zira Allahü teala kalemi de Ayet-el-kürsi’den yaratmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine yazmaya başladım. Yazma işini bitirince, Resul-i Ekrem elimde bulunan kağıtları aldı. Sonra, Resulullah efendimiz ayet-el-kürsiyi okumaya başladı. Her harf üzerinde duruyor ve onları çok güzel telaffuz ediyordu. Ben de kendilerini dinledim.” deyince, biz yine; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Altıncısı ise; bir gün Peygamber efendimizin arkasında namaz kılıyorduk. Resul-i Ekrem, Fatiha suresini okuyup “Veleddallin” dediklerinde, peşinden; “Amin” dedim. Namazdan sonra mihraptan Ashab-ı kirama; “Ey Müslümanlar! Hanginiz “Amin” dedi?” buyurunca, hiç kimse cevap vermedi. Ben de cevap vermekten korktum. Resul-i Ekrem aynı soruyu iki üç defa tekrarladılar. Fakat yine kimseden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine ben; “Ya Resulallah! Ondan ne istiyorsunuz?” dediğimde; “Onu ve ona tabi olanları Cennetle müjdelemek istiyorum.” buyurdu. O zaman; “Ya Resulallah! Ben söyledim.” deyince; “Ya Muaviye müjdeler olsun!Onun ve kıyamete kadar onu söyleyenlerin sevabı sanadır.” buyurdu.” deyince, biz de ona; “Doğru söyledin.” dedik.”

 

Hazret-i Muaviye buyurdu ki:

 

Herkesi memnun etmek, mümkündür; yalnız hasetçi olanı memnun etmek zordur. Çünkü o ancak haset ettiği şeyin yok olmasıyla sevinir.

 

Yumuşaklık gösterip tahammül ediniz ki, fırsat daima elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz affedersiniz.

 

Büyük İslam alimi Abdullah ibni Mübarek’e; “Hazret-i Muaviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye sorulunca; “Resulullah’ın yanında giderken, hazreti Muaviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir.” buyurmuştur. Hazret-i Muaviye, Peygamberimizden çok hadis rivayet etmiştir. Bu hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

 

Allahü Teâlâ kime iyilik murad ederse, onu din alimi yapar ve dinine zarar verecek şeyleri ona bildirir. Ona doğruyu gösterir.

 

Ahmed, Nesai ve Ebu Davud’un, hazret-i Muaviye’den alarak bildirdiklerine göre; “Bütün günahları Allah’ın bağışlaması umulur, yalnız müşrik olarak ölen ve kasten bir mümini öldüren müstesna.”