Hamilelik Sonrası Oluşan Çatlaklar Nasıl Giderilir? Doğum Sonrası Çatlaklar Nasıl Tedavi Edilir?

kadın hayatının belli dönemlerinde çatlaklara daha meyillidir. Bazı kişilerde sadece genetik olan bu sorun, bazı kadınlarda nedensiz yere ortaya çıkabilir. Bazıları ise 4 kez hamilelik geçirse dahi tek bir çatlak izi bile görülmez. Nedeni belli olmayan bu çatlakları görünmez kılmak ve azaltmak için basit öneriler mevcuttur.

Çatlaklardan tamamen kurtulmak ne yazık ki imkansızdır. Ancak evde hazrlayabileceğiniz tarifler sayesinde görünümü azaltabilirsiniz. İşte faydalı bir kaç öneri ve tarif:

1. Daha fazla egzersiz yapın, bu sayede cildiniz daha esnek hale gelecektir.
2. Protein ve özellikle C, E vitamini yönünden zengin besinler tüketin. Bu sayede esnek cilt dokusunun miktarı artacaktır.
3.Çatlakların olduğu bölgelere masaj uygulayın. Daha etkili olması için zeytinyağı ile masaj yapın.
4.hindistancevizi sütü ve gerginleştirici kremler kullanın.

Evde hazırlanabilecek basit sıkılaştırıcı tarif:

1/2 fincan zeytinyağı
1/4 fincan aloe vera jeli
6 kapsül E vitamini
4 kapsül A vitamini

Yapılışı:

Tüm bu maddeleri bir blender içerisinde karıştırın. Karışımı ve kaseye dökün ve buzdolabında saklayın. Elde ettiğiniz maddeyi çatlak olan veya olabilecek bölgeye uygulayın. Bu sayede hem daha sıkı bir cilde sahip olacaksınız, hem de meydana gelebilecek çatlaklara karşı cildinizi korumuş olacaksınız.
Milliyet

Vitiligo Nedir? Nasıl Tedavi Edilir?

Vitiligonun en belirgin sonucu cildin pigment üretemediği alanlardaki beyaz lekelerdir. Vitiligo çok ciddi sıkıntılar aratan bir hastalık değildir ancak uzmanlar hala teşhis, tanı ve tedavi yöntemleri hakkında araştırmalar yapmaktadır.

Saç, göz ve cildimizde renk pigmenti olan melanin bulunur. Bu madde sürekli olarak yenilenir ve melanosit adı verilen hücreler tarafından üretilir. Melanositler gerekli miktardaki melanini hücrelere ulaştırır. Vitiligo hastalarında bu süreç kesintiye uğrar.

Bilim adamlarına göre vitiligo melanositleri açıklanamayan bir şekilde yok etmektedir. Bu nedenle otoimmün bir rahatsızlık olarak sınıflandırılır, çünkü herhangi bir dış etmenin buna sebep olmadığı görülmektedir. Otoimmün rahatsızlıklarda vücut, kendi hücrelerini düşman olarak belirler ve onlara saldırır. Bağışıklık sistemindeki bozukluk nedeniyle kendi hücrelerini yok etme eğilimindedir. Vitiligo hastalığında da melanositler yok edilir.

Vitiligonun en yaygın belirtisi açık renkli ve beyaz “yama” şeklindeki lekelerdir. Bu lekeler vücudun herhangi bir yerinde görülebilir. Özellikle yüz, ense, boyun, eller ve ayaklar gibi en çok güneşe maruz kalan yerlerde görülür. Ancak genital bölge ve koltuk altları gibi yerlerde de görülebilmektedir.

Vitiligo olduğunu düşündüğünüz lekeleriniz varsa hemen bir doktora başvurmanız gerekmektedir. Dermatologlar tarafından teşhis çok önemlidir. Çünkü vitiligonun çeşidini ve uygun tedavi yöntemini ancak bir uzman tasdik edebilir. Vitiligo tedavi yöntemleri arasında ışın terapisi, ağız yoluyla alınan ilaçlar ve güneş ışınlarına karşı yoğun bir koruma programı dahil edilebilir.

Vitiligonun yaşlılardan çok genç yaştaki bireyleri etkiliyor olması uzmanları, psikolojik etmenlere yönlendirmiştir. Depigmentasyon denilen ciltte renk değişikliği yaşayan bir birey kendini hasta, engelli ve itici hissedebilir. Bu nedenle doktorlar tedavi yöntemlerinin yanı sıra ruhsal desteğin de gerekli olduğunu düşünmektedir.

Vitiligo depigmentasyon nedeniyle görülebilecek diğer hastalıkların da habercisi olabilir. Anemi(kansızlık), lupus ve hipertiroidizm vitiligolu kişilerde sık rastlanılan rahatsızlıklardır. Vitiligo kesinlikle bulaşıcı değildir. Ancak ufak bir etkisi de olsa genetik faktörler de hastalığın seyrinde rol oynayabilir.

Radyasyon Nedir, Ne Anlama Gelir? Radyasyonun Çeşitleri ve Zararları Nelerdir? Radyasyondan Nasıl Korunulur?

Japonya’da meydana gelen deprem sonucu binlerce insan hayatını kaybetti. Bu Japonya için büyük bir kayıp gerçekten. Ama meydana gelen depremin sonuçları bununlada kalmadı. Tsunami ile meydana gelen yıkımlar sonucu maalesef bütün insanlık için endişeli anlar başladı, çünkü deprem bölgesindeki bazı nükleer santraller hasar gördü ve patlamak üzere. Fukuşima nükleer santralinin reaktörlerinden radyoaktif sızıntının başlaması sadece Japonya’yı değil tüm dünyayı endişelendiriyor. Radyasyonu yakından tanımanın ve zararlarını hatırlamanın tam vakti. Bu yazımızda radyasyon ve nükleer enerji hakkında birçok bilgiyi bulacaksınız, lütfen dikkatle okuyunuz.

Hepimizin bildiği gibi maddenin yapı taşı atomdur. Atom ise proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdek ve çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Eğer herhangi bir maddenin atom çekirdeğindeki nötronların sayısı proton sayısından fazla ise çekirdekte kararsızlık oluşur ve fazla nötronlar parçalanır. Bu parçalanma sırasında ortaya alfa, beta, gama adı verilen ve çıplak gözle görülmeyen ışınlar çıkar. Bu ışınlara “radyasyon” denir.

 

Malesef günümüzde doğal olarak ya da teknolojik gelişmeler sonucu üretilen bir çok cihaz radyasyon yaymaktadır. Radyasyon yayan bu maddelere ise radyoaktif madde denir. Biz hiç farkında olmadan organlarımız, dokularımız sürekli olarak radyasyonla etkileşime girmektedir. Bu etkileşim bazen gözle görülür durumlarda olurken bazen de hiç haberemiz olmadan vücudumuzu etkilemektedir.

 

Radyasyon, dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir ve daima doğada var olan, birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyodalgaları, endüstride kullanılan x-ışınları ve güneş ışınları günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir.

 

Radyasyon ilk çağlardan beri vardır ancak insanlığın radyasyonu keşfetmesi 1896′da Fransız fizikçi Henri Becquerel’ın uranyum tuzunun ışınlar yaydığını farketmesiyle gerçekleşmiştir. Teknolojinin ve sanayinin gelişmesiyle de uranyum elementi kullanılmaya başlanmış ve radyasyonun etkileri giderek artmıştır.

 

Radyasyon Çeşitleri Nelerdir?

 

A.İyonlaştırıcı Radyasyon: Girdiği ortama iyonları ayrıştıran radyasyonlara denir. İki tip iyonlaştırıcı radyasyon vardır;

 

  1. Elektromanyetik radyasyonlar: Gama (Y) ve X ışınları elektromanyetik radyasyonlardır. Bunlar yüksek frekanslı görünen ışık ve radyo dalgaları gibi elektromanyetik dalgalardır ve dalga boyları çok küçük olmasına rağmen enerjileri yüksektir.
    1. Gama (Y) Işınları: Manyetik alanda sapmadıkları için belirli bir elektrikle yüklü değillerdir. Gama ışınları elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Radyoaktif bozunmalar ya da nükleer reaksiyonlar sonucu oluşan kararsız atom çekirdeklerinden yayılan bir çeşit elektromanyetik ışınlardır.
    2. X Işınları: Hızlandırılmış yüksek atom numaralı elektronlar hedef seçilen atomların çekirdeklerine yaklaştıklarında, yavaşlamalar olur. Bu yavaşlamalar sonucu x ışınları oluşur.
  2. Parçacıklı Radyasyon:
    1. Alfa (α) Işınları: (+) yüklü parçacıklardan oluşur. Bu yöndeki çalışmalar alfa ışınlarının artı yüklü helyum çekirdeklerinden (He++) meydana geldiğini göstermiştir. Bir kağıt parçası veya cildimiz tarafından durdurulabilir.
    2. Beta (β) Işınları: (+) ve (-) elektrik yüklerinden meydana gelmişlerdir. İnce bir su,metal levha yada cam tabakası bu elektronları durdurmak için yeterlidir.

 

Alfa ve beta ışınları atomun çekirdeğinden kaynaklanan radyoaktif ışınlardır. Her iki ışın da belirli bir kütleye sahiptir. Alfa ve beta ışınları kütleleri ve elektriksel yüklerinden dolayı, X ve gama ışınlarına göre, maddelere daha az nüfuz ederler. Ancak, bu ışınların iyonlaştırıcı etkileri daha fazladır. Nötron ve proton ise kütleleri alfa ışınlarının dörtte biri kadar olan nükleer taneciklerdir. Çeşitli nükleer reaksiyonlar sırasında çekirdekten kopan nötron ve protonlar insan sağlığı için en tehlikeli radyasyonlardır. Özellikle nötron, elektrik yükü olmadığından çok büyük nüfuz etme özelliğine sahiptir. Radyoaktif ışınların insan vücuduna etkisi bu ışınların hareketleriyle ilgilidir.

 

Serbest Nötronlar: Bunlar radyasyonla oluşan yüksüz parçacıklardır.Bu nedenle her maddeye kolayca girebilirler.Bunların doğrudan iyonlaştırıcı özellikleri yoktur. Ancak bu serbest nötronların,girdikleri maddelerin nötronları ile etkileşimleri sonucu, α β γ ve x ışınları gibi ışınımlar oluştururlar. Bu ışınlar ise etkileşme sonucu girdiği maddenin atomundan koparak iyonlaşmayı gerçekleştirir.

 

B.İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyonlar:

 

  1. Optik Radyasyonlar: Ultraviyole ışınları: Asıl kaynağı güneştir. UV ışınları güneş tam doğarken bolca yayılmaktadır. UV ışınları beyaz elbise giyilerek engellenebilir. Bazen bu ışınlar kar veya kumdan yansıyarak kar ve güneş körlüğü yapabilir. UV’nin derine inmesi (giriciliği) az olduğu için büyük oranda deri ve gözleri etkilemektedir. Bu nedenle deri kanserlerinin %80’i UV ışınlarından kaynaklanmaktadır.
  2. EMR Nitelikli Radyasyonlar: Radyo dalgaları, mikrodalgalar, mobil ve cep telefonları, radyo FM ve TV vericileri, radarlar, trafolar, bilgisayarlar, akım taşıyan kablolar bu gruba girmektedirler.

 

Radyasyonun Zararları Nelerdir?

Yukarıda bahsettiğimiz iyonlaştırıcı radyasyon, hücrenin genetik materyali olan DNA’yı parçalayabilecek kadar enerji taşımakta ve DNA’nın parçalanmasıyla hücreler ölmektedir. Bunun sonucunda doğal olarak dokular zarar görür ve kansere yol açabilir.

 

Çevreye rastgele atılan radyoaktif maddeler insan, hayvan ve bitki sağlığına olumsuz etkiler yaparak çevreyi ve ekolojik dengeyi bozmaktadır. Ayrıca radyasyon canlıda genetik değişikliklere ya da vücutta kalıcı değişikliklere sebep olabilir. Radyasyonun etkileri cins, yaş ve organa göre değişmekle birlikte, çocuklar ve gelişme çağındaki gençlerde genellikle gözü etkileyerek görme bozukluğu, katarakt gibi rahatsızlıklara neden olmaktadır.

 

Radyasyonun etkileri zamanla ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yapılan nükleer silah denemelerinden dolayı radyoaktif maddelerle yüklenmiş toz bulutları, atmosferin yüksek tabakalarına ve stratosfere yerleşerek, radyoaktif yağışlar halinde yavaş yavaş yeryüzüne inmekte ve çevrenin, özellikle yüzeysel suların kirlenmesine sebep olmaktadır.

 

Radyasyonun çevreye zararları sınır tanımaksızın yayılmakta ve kilometrelerce uzağa etki etmektedir. En basit örnekle ukraynadaki çernobil kazası sadece ukraynada oluşan bir kaza olarak kalmamış birçok bölgeyi etkiledeği gibi Karadeniz bölgesini de etkilemiştir.

 

Radyasyon Tehlikeli midir? Radyasyonun tehlikeleri nelerdir?

Biri iyonlaştırıcı, diğeri de iyonlaştırıcı olmayan radyasyon olmak üzere iki tür radyasyon vardır. Kızılötesi radyasyon; radyo dalgaları, cep telefonu ve mikrodalga fırın radyasyonları iyonlaştırıcı değildir ve kimyasal bağlar üzerine etkileri yoktur. Bunlar çok yoğun olduklarında dokularda ısınmaya yol açarlar. İyonlaştırıcı radyasyon ise kimyasal bağları etkilediği için çok zararlıdır ve kansere yol açabilir. X ışınları, gama ışınları ile alfa ve beta partikülleri bunlara örnektir. Fukuşima’daki sızıntıda gama veya X ışınları yayılması söz konusu değildir.

 

Radyasyon başkalarına geçer mi, bulaşır mı?

Radyasyona maruz kalanlar bunu başkalarına ve temas ettikleri yüzeylere bulaştırırlar. Mesela elbiselerine radyasyon bulaşan kişiler bunu oturduklara sandalye ve koltuklara veya sarıldıkları insanlara bulaştırırlar.

Radyasyon vücutlarının içinde olan kişiler ise bunu yakınlarında bulunan insanlara bulaştırabilirler. Kan, ter, idrar gibi vücut sıvılarında radyasyon bulunabilir. Bu tür sıvılarla temasla da radyasyon geçer.

 

Radyasyonun zararı nasıl ölçülür?

Radyasyon ölçüm birimi ‘sievert’tir; kısaca Sv olarak ifade edilir. Bunun binde biri ise milisievert olarak bilinir. Bir diğer birim de rem’dir. 1 sievert 100 rem’dir.

 

Hangi seviyeden sonra zararlıdır?

Bir insanın bir senede maruz kalacağı radyasyon miktarı 100 milisieverttir. Bu miktar yükseldikçe kanser riski de artar.

Toplam bin milisievert radyasyon alınması kanser riskini yüzde 5 nispetinde artırır. Bir defada bin milisievert radyasyon alınması radyasyon hastalığına sebep olur; kanda akyuvarlar azalır ama öldürücü değildir. 5 bin milisievert radyasyon alanların yüzde 50′si bir ay içinde ölür. Bir akciğer röntgeni 0,1 milisievert radyasyon alınmasına sebep olur. İnsanlar toprak ve kozmik ışınlardan senede 2 milisievert radyasyon alırlar.

 

Radyasyon en çok kimleri etkiler?

Radyasyon, hücreleri hızlı bölünen anne karnındaki bebekler ve küçük çocuklar için çok daha büyük tehlike oluşturur. Erken doğum, düşükler, doğumsal gelişim kusurları ve başta tiroit olmak üzere kemik kanserleri ve lösemiler çok sık görülür.

 

Japonya’daki sızıntıda hangi radyoaktif maddeler vardır?

Buradan esas olarak iyot-131 ve sezyum-137′nin sızmış olması söz konusudur.

 

Radyoaktif iyodun özellikleri nelerdir?

Radyoaktif iyot veya I-131 havadan ağırdır ve fazla rüzgâr yoksa çok uzaklara gidemez. I-131′in yarı ömrü (etkisinin yarı yarıya azalması için geçen süre) 8 gündür. Etkisi iki ay sonra iyice azalmış olur.

 

Radyasyona maruz kaldığımızı nasıl anlarız?

İnsanların vücutlarında, elbiselerinde, saç ve derilerinde ne miktarda radyasyon bulunduğu Geiger aletleri ile ölçülebilir. Radyasyon bulaşmış olanların kıyafetlerini değiştirmeleri, duş almaları gerekir. Radyasyonlu elbiseler zararlı atıklar olarak işlem görmelidir. Sodyum iyodür detektörleri ile de tiroit bezinde radyoaktif iyot tutulup tutulmadığı anlaşılabilir.

 

Hangi test yapılmalıyız?

Radyasyondan etkilendiği düşünülenlere yapılması gereken ilk test tam kan sayımıdır. İlk bulgu akyuvarların sayısındaki azalmadır.

 

Yol açtığı sağlık sorunları nelerdir?

Kısa zamanda (dakikalar içinde) yüksek miktarda radyasyona maruz kalanlarda Akut Radyasyon Sendromu (ARS) gelişir. Bu tablo radyasyon zehirlenmesi veya radyasyon hastalığı gibi isimlerle de bilinir.

Bu kişilerde maruz kalınan radyasyon dozunun miktarına göre birkaç dakikadan birkaç güne değişen sürelerde bulantı, kusma, ishal ve deride yaralar meydana gelir. Bunlar bir ara iyileşmiş gibi görünebilirler ama daha sonra iştahsızlık, halsizlik, ateş gibi belirtilerle tekrar hastalanırlar. İlk etkilenenler kemik iliğindeki hücrelerdir; bununla ilgili olarak iç kanamalar ve enfeksiyonlar ortaya çıkmaya başlar. Havale ve koma da görülebilir. Bu dönem birkaç saat ile birkaç ay arasında sürebilir ve ölümle sonuçlanır.

 

Radyasyon neden kansere yol açıyor?

Radyasyon hücrelerin DNA’sını etkiliyor; meydana gelen hasar DNA’nın kendini kopyalayamamasına yol açıyor. Hücre bölünmesi bozuluyor veya bölünürken hücre ölüme gidiyor.

Bazı durumlarda ise DNA’da oluşan kırıklar yeni hücrelere aktarılıyor ve DNA’da mutasyonlar meydana geliyor. Bu hasarlı ve diğer hücrelerin kontrolünden çıkmış hücreler de kanser oluşumuna yol açıyor.

Hücreleri daha hızlı bölünen çocuklar radyasyonun kanser yapıcı etkilerine daha duyarlıdırlar.

 

Radyasyon yiyeceklere nasıl bulaşır?

1950 ve 1960′lı yıllarda Nevada’da yapılan atom bombası testleri sırasında atmosfere I-131 radyoaktif maddesi karışmış ve çayırda otlayan hayvanların sütüne de geçmiştir. Bu ineklerin sütünü içen çocuklarda trioit kanserleri ortaya çıkmıştır.

Radyasyon göl ve akarsu balıklarına da geçebilir ancak tehlike, hacim çok daha büyük olduğu için okyanus balıklar için daha düşüktür.

 

Zarar görmemek için ne yapılmalı?

Bu tür tehlikenin önceden tahmin edildiği durumlarda insanlar radyasyon kaynağından hızla uzaklaştırılmalıdır. Japonya’da da 170 binden fazla insan nükleer santralin 12 mil uzağına taşınmıştır.

Radyasyonun yayılmış olduğu durumlarda ise insanların dışarı çıkmaması gerekir. Japonya’da santrale 20 mil mesafede bulunanların evlerinden dışarı çıkmamaları ve havalandırma sistemlerini kapatmaları istenmiştir. Solunum yoluyla bulaşmaya karşı maskelerden faydalanılır.

 

Nasıl tedavi edilir?

Potasyum iyodür verilerek radyoaktif iyodun tiroit bezi tarafından alınması önlenebilir. Bu madde vücudun diğer organlarını korumaz ve kanser meydana geldikten sonra da bir faydası yoktur. Potasyum iyodür tükürük bezinde iltihap, mide-bağırsak bozuklukları, alerjik reaksiyonlar ve deri döküntülerine yol açabilir. Bu madde, guatr, hipertroidi ve hashimatı hastalığı olanlar için zararlıdır. Vücuttaki radyoaktif maddeleri uzaklaştırmak için doktor gözetimi altında Prusya mavisi de kullanılabilir.

Göz Torbası Nedir? Neden Oluşur? Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

İnsanın görünüşü üzerinde hayli etkili olan göz torbaları bazıları için büyük bir takıntı haline geliyor. Göz torbaları neden oluşur? Yaşlandıkça göz boşluğundaki yağlar gün yüzüne çıkar ve yumuşak bir bölge oluşumuna neden olur. Bu yağ dokusu su ile dolabilir. Böylece aşırı tuzlu yemek, düz yatakta uyumak ve yetersiz uyku gibi nedenlerle çekilen suyun ardından torbalar meydana gelir.

Gözaltındaki mor halkaların değişik nedenleri vardır: Göz çevresindeki deri vücudun diğer bölgelerinden çok daha yumuşak ve incedir.

Buradaki cilt kişi yaşlandıkça gevşer ve mor kaslar ile kan damarlarının üzerine yerleşir. Bu nedenle halkalar koyu renkli görülür.

Gözaltındaki bu bölge dolgu maddeleri ile doldurulabilir. Bu işlem sonrasında doku ve cilt arasındaki madde nedeniyle koyu bölgelerin üstesinden gelinmiş olur.

Gözaltı morlukları ve halkalarından basit önlemlerle de kurtulabilirsiniz. Yiyeceklerde tuzu azaltmak, yeterli uyku ve soğuk baskı uygulamak bu bölgelerde torba oluşumuna çare olabilir.

Adidison Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir? Tedavi Yöntemi

İnsan metabolizmasında hayati önem taşıyan böbreküstü bezleri, her iki böbreğimizin üstünde bulunmakta olan, toplam 5-6 gram büyüklüğünde et parçalarıdır. Bu bezler hayatın devamı için önemli işlevlere sahiptirler. Her iki böbrek bezi de bir laboratuvar gibi çalışır. Ürettikleri damlalar ile ifade edilebilen hormon oranları sayesinde, tüm vücudun aksamadan çalışmasını organize ederler. Cinsel gelişim, şeker metabolizması, hafıza gibi olabildiğince geniş bir yelpazede görevli olan bu bezler heyecanlı, tehlikede yada korku dolu olduğumuz anlarda bile vücudumuzu bulunduğumuz ortama hazırlarlar. Arıza yapan bir uçakta, belki bir çatışmanın ortasında vücudumuzda hayati önem taşıyan beyin, kalp ve akciğer gibi organlarımızı korumak için bu bezler o bölgelere giden kan miktarını artırıp, en sık yaralanabileceğimiz kol ve bacaklara giden kan miktarını azaltmakla bile ilgilenirler.
Böbreğimiz, üç çeşit hormonun üretildiği böbrek üstü bezinin dış kısmı yani adrenal kortex, iki ayrı hormonun üretildiği böbreğin iç kısmı yani adrenal medula’dan oluşur. Androjen-östrojenler ( cinsel gelişim için) , glukokortikoid hormon (şeker metabolizması için) ve mineralokortikoid hormon ( vücudun sodyum-potasyum dengesinin sağlanması için) gibi vücudun vazgeçilmez hormonları bu bezlerde, böbreğin kortex kısmında üretilir.
Bu önemli hormonların vücutta miktarının normalden az olması, diğer bir anlamda böbrek üstü bezlerinin yetersiz çalışması önemli sağlık sorunlarına yol açar. Tansiyon ile de savaşmak lazımdır. Düşük tansiyon tedavisi, eksik hormon tamamlama tedavisine ek olarak hastaya uygulanır. Hastalığın seyrini psikolojik faktörler tetikleyebilir. Addison hastalarına acil durumlarda hidrokortizon desteği yapılışı öğretilmiştir. Addison hastaları genellikle yanlarında acil durum kartları taşırlar. Acil durumlarda kendilerine doğru tedavinin yapılabilmesi için taşıdıkları bu kartlar, etraflarındaki insanlara yardımcı olur. Hasta kartında kullanılacak ilacın ismi ve dozu belirtilmelidir.
Addison hastaları ilaçlarını tertipli ve tavsiye edilen dozda kullanmaya itina göstermelidirler. Şiddetli kusma, vücutta su miktarının artması (ödem) yada aşırı kilo artışları hastalığın sürecini ve tedavisini düzenleyen doktora acilen bildirilmelidir.

Dehaların Hastalığı Migren

migren“Tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir çok ressamın resimlerinde kullandığı kendilerine özgü teknikler, eserlerini paha biçilmez bir hale getirmiş ve günümüze kadar taşımıştır. Ancak son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, bu çok önemli sanatçılardan bazılarının kullandıkları ve onları diğer ressamlardan ayıran tekniklerinde hastalıklarının da payı olduğunu göstermiştir. Tıpkı resimlerinde ağırlıklı olarak sarıyı kullanan ve ışığı hareli olarak gösteren Van Gogh veya düşey yarıklar ile kayık yüz parçalarını figürlerinde sık sık kullanan Picasso gibi…
VKV Amerikan Hastanesi Nöroloji Bölümü doktorlarından, Dr. Ari Boyacıyan’a göre migren toplumda görülen en sık başağrısı türlerinden biri. Değişik çalışmalarda farklı rakamlar çıkmasına rağmen yaklaşık olarak toplumda yüzde 10 – 15 civarında kişide ortaya çıkabilmektedir. Migren esas olarak beyinde hücresel düzeyde fonksiyonel bir bozukluktan kaynaklanır. Bu bozukluk belli bir süre devam ettikten sonra dönemini tamamlar ve iz bırakmadan düzelir. Migrenin süresi klasik olarak 3-72 saat civarında olmaktadır. Aslında beyinde hücresel düzeyde bir bozukluk başlamakta. Bu bozukluğun neticesinde beyin damarları ve beynin etrafını saran zarlar etkilenmekte. Bunu neticesinde de şiddetli zonklayıcı ağrı ortaya çıkmaktadır. Çoğu zaman ağrının bir periyod halinde gelişen bir hastalık zaman zaman ağrı dışındaki belirtilerle de kendini gösterebilmektedir.

Hatta tarihte şiddetli başağrılarının görme anormalliklerine neden olduğu migren hastalığının sadece dahilerde rastlanan bir hastalık olduğu inancı vardır. Çünkü Van Gogh, Claude Monet, Sezar, Napolyon, Virginia Wolfe, Lewis Carroll, Elvis Presley ve John F. Kennedy gibi tarihe adını yazdırmış bir çok önemli insan migren hastasıydı. Picasso migrenden (genellikle şiddetli başağrılarının başlangıcını işaret eden görme anormalliklerinden), Van Gogh ise ışığı hareli olarak algılamasına ve özellikle son dönemlerinde en çok sarı rengi seçebilmesine neden olan diyabetik katarakttan şikayetçiydi..“

Deha Hastalıkları : Migren
Londra’da gerçekleştirilen Başağrıları Dünyası Konferansı’nda Picasso’yla da ilgili şu ilginç açıklama yapıldı: Picasso, migrenden(genellikle şiddetli başağrılarının başlangıcını işaret eden görme anormalliklerinden) müztaripti.

Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dr. Michel Ferrari’ye göre Picasso’nun eserlerinden bazıları kriz esnasında yaşadıklarını resmeden migren hastalarının yaptıkları resimlerle inanılmaz benzerlikler gösteriyor. “Pablo Picasso’nun kadın yüzü resimlerinde görülen düşey yarıklar ve yüz parçalarının kayık olması figürleri migren hastalarının gördüğü biçimlere farkedilir derecede benziyor” diye belirtiyor Ferrari. “Migrenin sonuçlarından biri olan görme anormalliklerinin en temel özelliği zaman içerisinde artmasıdır. Şekillerinden dolayı (Ortaçağa ait bir köye havadan bakar gibi) ‘hendek ya da siperlerle çevrilmiş spektrumlar’ olarak da bilinir.” diye devam ediyor.

Ferrari, görme anormalliklerinin çok çeşitli türleri olduğunu, şeritli desenlerden parıldayan noktalara kadar genellikle bu “hendeklerle çevrilmiş köy” görüntüsünde olduklarını belirtiyor. Ferrari’ye göre hastaların yüzde 20’si ila yüzde 30’u başağrısından önce görme anormallikleri yaşıyor ve hatta hastalardan bazılarında her seferinde başağrısı olmaksızın yaklaşık bir saat boyunca bu görme anormallikleri sürüyor.

Picasso’nun migren hastası olduğuna dair resmi bir kayıt olmamasına rağmen “o da başağrısı olmaksızın sadece migrenden kaynaklanan görme anormalliklerinden şikayetçiyse bu nokta rahatlıkla gözden kaçmış olabilir” diye belirtiyor Ferrari. Teksas A&M Üniversitesi’ndeki Online Picasso Projesi’nden Dr. Enrique Mallen ile birlikte Ferrari, migren hastalarının yaptığı çizim, resim, boyama ve diğer sanatsal çalışmalardan birçok örnekler toplamışlardır. Bu hastaların görsel dünyalarının aldatıcı kırılmaları Picasso’nun çalışmalarına o kadar benziyordu ki araştırmacılar sanatçının migrenden kaynaklanan görme anormallikleri yaşadığı kanısına vardılar. Araştırmacılar hipotezlerini sınamak için halk arasında anket yaptılar. Yakın zamanda İspanyol televizyonunda yayınlanan bir programda Ferrari katılan kişilere “ankete katılan kişilerin yüzde 70’inin migren hastalarının yaptığı çeşitli resimleri gerçekten Picasso’nun eserleri olduğunu düşündüklerini” söyledi.

Migren genel olarak klinik planda auralı migren ve aurasız migren olarak ayrılmaktadır. Bunun dışında daha nadir görülen oftalmik migren, hemiplejik migren, komplike migren gibi türleri de vardır.

Migrenin belirtileri ve sebepleri neler?
En önde gelen belirti zonklayıcı başağrısıdır. Bunu genellikle bulantı ve kusma eşlik eder. Eş zamanlı olarak ses ve ışık hassasiyeti, koku hassasiyeti ve bu ana belirtilerle birlikte ikincil olarak gelişen otonomik bozukluk belirtileri gelişir. Uyku hali, açlık hissi, esneme, gaz birikim, geğirme, başdönmesi. Öncül veya eşlik eden belirtilerden olabilir.

Migrenin temel olarak sebebi bilinmemektedir. Ancak yukarıda sözü edilen peşisıra bozukluklarnı birbirini tetiklediği bilinmektedir. Başlangıç hücresel düzeydeki mekanizmalarla olmaktadır. Bu düzeyde biriken bazı inflamatuar maddeler başka reaksiyonları tetiklemekte. Beyin hücrelerinin ve bazen de kan damarlarının işlevleri bozulabilmektedir. Bütün bunları izleyerekde genellikle başağrısı ortaya çıkmaktadır.

Migrene nasıl tanı konur?
Başağrısı genel bir başlık olduğu için bunu alt gruplarından biri migren olmaktadır. Başağrısı büyük başlığı altında migren dışında bir çok hastalık vardır. Örneğin küme tipi başağrısı, dolaşım bozuklukları, beyin tümörleri, beyin kanamalarında başağrısı büyük başlığı altında irdelenebilecek hastalıklardandır.

Migrene tanı genellikle öykü özelliklerine dayanılarak konur. Çünkü atak sırasında yapılabilecek bazı özel laboratuvar tetkikleri dışında migren hastalığının ortaya koyabilecek bir tetkik yoktur. Çoğu zaman olmayana ergi yöntemiyle diğer hastalıklar dışlanmak yöntemiyle tanı konur.

Migren, hastaların yaşamlarını nasıl etkiler?
Migren aslında önemli bir toplumsal sorundur. Migren hastalığının neden olduğu iş gücü ve üretim kaybı yüksek oranlardadır. Hastanın kendisi açısından da yoğun ağrılı ve diğer ek belirtilerin olduğu dönemler yoğun sıkıntı verici düzeydedir ve çoğu zaman yatarak istirahati gerektirir.

Migren atakları yukarıda anlatılan mekanizma ile ortaya çıkar. Auralı migrende genel olarak 1 saat civarında süren öncül belirti olup, bunu izleyen başağrısı gelişir. Aurasız migrende ise genellikle öncül belirti ortaya çıkmaz ve başağrısı daha uzun sürer. Migren ataklarının sıklığı ve şiddeti hastadan hastaya büyük değişkenlik gösterebileceği gibi aynı kişide değişik dönemlerde sıklık ve şiddet değişkenlikleri görülebilir. Hayat boyu ancak birkaç kez migren tipi ağrısı olan insanlar olduğu gibi hemen hergün migren ağrısı ile yaşamak zorunda kalan olgularla vardır. Migren ağrısı sırasında kişi genellikle sessiz ve karanlık bir ortamda yatmayı tercih eder. Atak döneminde olduğu için bu dönemi kırmakta kullanılan ilaç uygulamaları yardımcı olur.

Migren nasıl tedavi edilir?
Migren tedavisi asıl olarak iki başlıkla irdelenebilir. – Atak tedavisi: Şiddetli ağrı sırasında uygulanacak ilaçlar ve yardımcı yöntemler, – Ağrı olmaksızın uygulanan ağrıyı önleyici ilaçlar ve yöntemler (koruyucu tedavi)

Kurumsalhaber