Kategoriler
GÜNCEL

Neden Pazartesi Günleri Sevilmez, Pazartesi Sendromunun Nedenleri

‘İşini sevenin pazartesi sendromu olmaz’
Yazar, Kişisel Dönüşüm Uzmanı Aret VARTANYAN

Pazartesini gününü, pazartesi günü tatil yapanlar seviyor. Elbette ki pazartesinin bir suçu yok. Tatil sonrası ilk iş günü hangi günse onu sevemiyoruz. Bunun da tek bir yanıtı var: Gerçekten sevdiğim, kendimi ait hissettiğim, kendimle barışık bir işim olduğunda pazartesi hiç de sorun olmaz. Sadece işin kendisi değil, iş yerindeki baskı, insanlarla yaşanan sorunlar, yönetici baskısı, hatta mobbing pazartesinin zorluk katsayısını etkiliyor.
Her pazartesi ağlanırız, hatta hafta sonu bile tadını çıkartamayız ama her pazartesi de aynı döngüye devam ederiz. Stres yaratan, baskı oluşturan etkenler değişmedikçe onlara verdiğimiz tepki de değişmiyor. İki seçenek var: Ya dış etken olan her neyse onu değiştireceğiz, ya da kendimiz değişeceğiz. Birinci şıkka bakarsak işyerindeki sorunum gelirim olabilir, yöneticimle sorunum olabilir, hatta çalışma mekânım olabilir. Yapabileceğim şey bunları benim istediğim şekle getirebilmeyi denemek. Eğer yöneticimle sorun varsa oturup onu paylaşmak ya da sorunum her neyse onu açıkça dile getirmek. İkinci şıkta ise, madem ki mutlu değilim, madem ki işe gitmek bana iyi gelmiyor o zaman ben gerçekten ne istiyorum? Bunu çok net bir şekilde hatta boş bir kâğıda detaylıca yazmak. Pazartesi işe mutlu gidebilmem için ne olması gerekiyor? Çıkan tabloya göre işimi nasıl şekillendirebilir, beni rahatsız eden koşulları nasıl ortadan kaldırabilirim? Eğer deniyorsam ve değişen bir şey yoksa o zaman sakin bir şekilde B planıma yoğunlaşmalıyım. İstediğim iş ve koşulları başka bir yerde nasıl elde edebilirim? Belki de kendi işimi yapma seçeneği çıkacaktır. Ve unutmamalıyız ki, pazartesilerden bu kadar yakınırız, işimiz ve iş hayatı hakkında bu kadar söyleniriz ancak bir o kadar da işimizi kaybetmekten korkarız. Sorun dönüp dolaşıp gerçekten ne istediğimizi, yaşamda nereye gitmek istediğimizi net olarak bilememizdir.

‘Pazartesi sendromu Türklere mahsus’
Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türk-Belçika İş Konseyi Başkanı Pınar ECZACIBAŞI

Şimdi İngiliz bir arkadaşımla bu konuyu konuşuyorduk, yabancılarda böyle bir sendrom yok. Onlar için pazartesi bizim için olduğu kadar önemli bir gün değil anlaşılan. Çocukluğumdan beri yaşadığım bir sıkıntı bu benim. Yeni hafta başlangıcı, okula giden çocuk için de iş hayatındaki insanlar için de sıkıntıdır. Pazar akşamları benim için hafif kâbus olmuştur hep. Rehavet döneminden sonra yeni bir haftaya başlamak, herkesi strese sokar. Yeni hafta, yeni sorumluluklar, yapılacak yeni işler demektir ve her pazar günü pazartesinin stresini yaşarım. İnsan kendi işini yaptığı zaman pazartesileri umursamaz görüşüne ise katılmıyorum. Ben her hafta yaşıyorum.
Çalışan kendisinden beklenenleri verebilir mi, nasıl verecek bunun için ürküyor; işveren de yeni dağıtacağı işleri, alacağı yeni sorumlulukları düşünüyor. Psikolojik bir durum tamamen, her yeni başlangıç gibi pazartesi de ürkütüyor. Çocukluğumuzdan beri yaşadığımıza göre de galiba kaçış yok.

‘Kendi kendimize uydurduğumuz bir şey’
Data Expert İnsan Kaynakları Yönetici Ortağı Yasin ALTUNKAYA

Pazartesi sendromu dediğimiz şey, biraz kültürle de ilintili olan bir şey bana göre. Ülkemize baktığınız zaman, çalışan kesimin büyük çoğunluğu arzu ettiği, keyif aldığı fonksiyonda görev yapamamakta. Dolayısıyla bu insanlar işlerinden mutsuzlar; mutlu olamadıkları için de işe gitmek eziyete dönüşüyor. Bu paralelden baktığımızda, pazartesi sendromu aslında kendi kendimize uydurduğumuz bir şey. Eğer işinizi severek yapıyorsanız, bir gün bile çalışmak durumunda kalmazsınız. Ancak bizde çoğunluk, hem kültürel olarak hem de toplum içindeki yanlış yönlendirmelerden dolayı sevdiği işte, istediği konumda çalışamıyor. O yüzden bunun adı işe gitmek, çalışmak oluyor.

‘Çocukluktan kalan bir alışkanlık’
Back-Up Danışmanı Psikolog Çağdaş ARTU

NEDEN her hafta pazartesi bu sendrom yaşanır? Aslında her şey pazar günü ve akşamından başlamaktadır. Pazar gününü devamlı, yarın iş var stresiyle geçirmek, insanın kendini bu duruma şartlaması bu süreci atlatmayı daha zorlaştırdığı gibi kronikleştirmektedir. Özellikle 80 kuşağının çocukları için; pazar akşamları, babaların TV’de maçları izlediği, annelerin çocuklara banyo yaptırdığı, ödevlerin tamamlandığı günler olarak hatırlanır… Tüm bunlar her hafta bir tören gibi yapıldığı için de kişilere alışkanlık kazandırmıştır.
Peki çocukluğumuzdaki bu alışkanlıklar yetişkinlik boyunca iş hayatımızı, sosyal hayatımızı devamlı etkileyecek midir? Aslında bu pazartesi sendromunu bilişsel olarak farklı bir biçimde yorumlayarak, tüm haftaya istekli ve motive olarak başlayabiliriz. Salı veya cuma nasıl bir akşamsa pazar akşamı da aynı akşamdır aslında. Pazar akşamının farkı, ertesi günün öğrenciler için okul, çalışanlar için iş stresidir. Bu stres salı akşamı ya da çarşamba sabahı önemli bir sunum öncesi de yaşanabilir. Bu durumu normalleştirmek, pazar akşamlarını tatilin bittiği gün değil de, birçok işi bitirebileceğim, güzel günler geçireceğim bir hafta düşüncesiyle, gelecek cuma akşamının planını yapmak pazar akşamlarının daha rahat ve huzurlu geçirmenizi sağlayabilir. Pazar günü temiz havada yürüyüşler yapmak, spor yapmak, dostlarınızla güzel vakitler geçirmek, hafta sonu tatilinizden doyum almak sizi yeni bir haftaya pozitif anlamda hazırlayacaktır. Her pazar bir önceki haftayı düşünerek; yine aynı sendromu yaşıyorum, bu günü defalarca yaşadım, ruhuma, vücuduma bu stresi yaşatmanın ne gereği var? sorusunu sorarak kendinize 3. gözden bakmanızı özellikle tavsiye ediyorum.

‘Vücut -40 dereceye bile alışıyor, tembellikten pazartesiye alışamıyor’
Uzm. Psikiyatr Dr. Ayhan AKÇAN

PAZARTESİ sendromunun tek nedeni tembellik. İnsanoğlu tembelliğe çabuk alışıyor. Cumartesi-pazar dinleniyor, vücut da kendisini bu dinlenceye uyduruyor. Ertesi gün de istekte azalma, enerjide eksiklik ve uyum problemi yaşıyor. Bu bazen pazartesi gün boyu sürebiliyor, bazen hafta ortasına sarkıyor. Bu sendromu iki türlü yaşayan çalışan var iş hayatında: Sabah işe geç başlayıp, öğlene doğru sürekli çay kahve içerek ayılmaya çalışanlar, bir de erkenden gelip bir an önce gitmeye çalışanlar. Biyolojik ritim konusunda insandan insana değişen farklılıklar var. Biyolojik ritmini hemen değiştirip, ortama uyum sağlamak her insanda aynı düzeyde olmayabiliyor. Tembellik, çalışmama isteği kimyasal mekanizmalarla, hormonlarla da ilgili. İnsan yine de rahata, tembelliğe daha çabuk alışan bir canlı. Yeri geldiğinde eksi 40 dereceye alışıyor, ama bedensel ve psikolojik anlamda kabullenme sorunu yaşadığı için pazartesiye alışamıyor. Kabullenmediğimiz için, tembelliği sevdiğimiz için bu sendrom böyle devam ediyor

‘Tek çaresi SSK’dan BAĞKUR’a geçmek!’
Deulcom International Kurucusu Baybars ALTUNTAŞ

PAZARTESİ sendromu denilen hadiseyi kendim gibi girişimciler açısından değerlendiremem. Girişimcilerin en sevmesi gerek sayılar: 7.24 ve 365’tir. Onlar haftanın 7 günü, 24 saat, yılda 365 gün çalışmak zorundalar. Ben hiç çalışan konumunda olmadım, bu yüzden hayatımda pazartesi sendromu yaşamadım. “7.24, 365”i benimserseniz ne pazartesi, ne salı ne de cuma sendromu olmuyor. Ben 10 gündür dışarıdayım, dün gece 02.00’de geldim şimdi ofise geçiyorum. Bana en azından bir gün dinlen diyorlar ama yapamam. Girişimcinin böyle sendromu olmaz. Ama çalışan açısından durum başka: Başkası için çalışıyor olmanın getirdiği bir bilinçaltı sendromu var, benim kanaatim bu. Çalışan, cumartesi-pazar ailesine vakit ayırdıktan sonra pazartesi günü kendi işini yapacak olsa o sendromu yaşamaz. Ama başkası için çalışıyor olmanın getirdiği bir bıkkınlık oluyor. En güzel çözüm önerim şu: Hayatlarına BAĞKUR’lu olarak devam etsinler, SSK’lı olarak değil. Veren el, alan elden üstündür; bunu hiçbir zaman unutmasınlar.

GÜLİN YILDIRIMKAYA / POLEMİK

Kategoriler
Genel Kültür

İnsanlar Neden Farklı Dil Konuşur? Dillerin Tarihi ve Oluşumu

Çoğumuzun aklına takılmıştır.İnsanlar bir atadan geldiğine göre neden diller farklılık gösterir diye. Aslında dikkat edilirse birbirinden çok farklı gibi görünen diller yapı olarak benzerlikler göstermektedir. Bu da aslında dillerin aynı kökenden geldiğini gösterir. Uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık.Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu
3000′den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca
15′ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin
dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70′i Mandarin
dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000′e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin
konuştuğu dillerin sayısı 30′u geçmez. Hindistan’da 800′den fazla dil
konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın
değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir
olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum
coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı
olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri
genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara
ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik
gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve
hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya
ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil
gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna
dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan
diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması
yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2)
Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin
dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden
gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve
Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana
sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:
(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);
(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);
(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);
(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az
kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır.
Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının
isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş,
göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır.
Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına,
rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken
Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili”
diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler
“fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama
sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş…

Kategoriler
Genel Kültür

Yüzük Neden Yüzük Parmağına Takılır?

Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük parmağı, uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık:

Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi Nefertiti takmıştır. O yıllardaki tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız parmaktadır. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur.

Kategoriler
Genel Kültür

Saat Neden Sol Kola Takılır? Saat Nasıl Takılır?

Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.

Kategoriler
Genel Kültür

Pi Günü Nedir? Pi Günü Etkinlikleri

Pi Günü, ünlü matematik sabiti pi sayısı anısına özel kabul edilmiştir ve her yıl 14 Mart’ta kutlanmaktadır. Bunun sebebi ise Amerikan tarih formatında bu günün 3/14 olarak geçmesi ve bunun pi sayısının en yaygın kullanımını anımsatmasıdır.

Pi Günü’nün Amerikan tarih formatında 3/14 olarak geçmesi dolayısıyla her yıl 14 Mart’ta kutlanılmaktadır. Bu tarihin aynı zamanda Einstein’ın doğum günü olduğu kabul edilmektedir. Dünyada ilk ‘Pi günü’ etkinliği ABD’nin San Francisco şehrindeki Exploratorium Müzesinde 1988 yılında kutlanmıştır.

Çemberin çevre uzunluğunun çapına bölümüyle elde edilen pi sayısının tarihi M.Ö. 2000 yılına dayanmaktadır. Tarihte Babilliler ilk defa tüm çemberlerin çevresinin çapına bölümünün sabit bir sayıya eşit olduğunu fark etmişlerdir.

Mısırlılar’ın M.Ö. 1650’de Pi sayısını 3.165, Eski Yunanda 3,162, Archimedes’in 3 10/71 ve 3 1/7 arasında, Çin ve Greek matematikçilerin de 3.162 olarak hesaplamışlardır. 1436 yılında ünlü Semerkantlı Türk Matematikçi Giyasüddün Cemşid El Kaşi’nin, ilk defa pi sayısının değerini 16 ondalığa kadar hesaplamıştır.

HALA HESABI YAPILIYOR’

Pi sayısının tam olarak hesaplanmasına ilişkin araştırmaların bilgisayarın icadıyla hız kazandığına işaret eden Akın, son olarak Kasım 2002’de bir araştırma grubunun beş yıl süren program hazırlama safhasından sonra Tokyo Üniversitesinde süper bilgisayar ile 400 saate aşkın bir sürede 1.24 trilyon basamağa kadar hesapladığını bildirdi.

Kategoriler
GÜNCEL

Neden Kaşınırız? Kaşınma Nedenleri

Olur olmaz zamanda tutan kaşıntı takıntısı bazen sinirbozucu olabiliyor. Peki neden kaşınırız hiç düşündünüz mü? Uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık. Bilim adamlarının bu keşiflerinin cilt hastalıkları için daha etkili tedavi yöntemlerinin bulunmasına yardımcı olması bekleniyor. Science dergisinde yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre, fareler üzerinde yapılan deneyler, bu hayvanların yalnızca kaşınma hissini ileten sinir hücreleri olduğunu gösterdi.

St Louis’deki Washington Üniversitesi ve Çin’in Pekin Üniversitesi’nden araştırmacılar, çalışmaları çerçevesinde kaşıntı sinir hücrelerini öldürerek, kaşınmayan fareler yarattılar.

Araştırmayı yürüten ekibin başkanı Washington Üniversitesi’nden Zhou-Feng Çen yaptığı açıklamada, bu buluşlarının tedavi yöntemleri açısından çok önemli etkilerinin olacağını kaydetti. Belirli sinir hücrelerinin, acı değil kaşıntı hissi için önemli olduğunu gösterdiklerini anlatan Çen, bu hücrelerin, gelecekte kaşıntı tedavisinde kullanılabilecek çok sayıda reseptör veya molekül içerebileceğini belirtti.

Araştırmacılar “GRPR” adı verilen ilk kaşıntı genini de 2007’de tanımlamıştı. Bu gen omurilikte bulunuyor.

Kategoriler
GÜNCEL

Tsunami Nedir? Tsunami Nasıl Oluşur?

Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasına denir.

Japonya’da, 21000 kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi’nden sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine kendiliğinden yerleşmiştir.

Tsunamiden sonra oluşan dalganın diğer deniz dalgalarından farkı, su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılara neden olan bu dalga; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebilmektedir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerler. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabilir.
kaynak

 

 

Kategoriler
Genel Kültür

33 Kurşun Olayı Nedir? Özalp Köyünde Neler Oldu?

Türk-İran hududunun kaçakçılık ve çapulculuğa bugünkünden daha açık olduğu yıllardan söz ediyoruz. Doğuda ardı ardına yaşanan Kürt ayaklanmalarına ilişkin anıların taze olduğu, İran Kürtlerinin isyan edip Mahabat Cumhuriyeti’ni kurduğu, SSCB’nin Kürtler üzerindeki nüfuzunun dorukta olduğu yıllar.
Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup kişilerin sıklıkla Türk topraklarına girip çapulculuk yaptıkları, köylere zarar verip sürüleri çaldıkları haberleri üzerine Van Valiliği zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’in de onayıyla gizli bir karar alır. Askeri birliklerin her ne vesileyle olursa olsun İran’a geçip orada takip yapması Ankara’nın başını ağrıtacağı için, bölgede jandarmanın kontrolunda, askerlerden oluşmayacak, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle resmen ilişkisi gözükmeyecek şekilde bir çete kurulacak ve bu grup çapula karşı misilleme yapacaktır. Aslında onay falan aramaksızın Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel çok önceden çeteyi kurmuştur zaten. İçişleri Bakanlığı’nın izniyle devlet arkadan istim basar sadece. İddia edilir ki kaymakamın maksadı hudut güvenliğini sağlamak değil maddi çıkar sağlamaktır, hatta bu amacı doğrultusunda kendisine yandaş ve ortaklar da bulmuştur.
Özalp Jandarma Kumandanı yüzbaşı ve Hudut Tabur Kumandanı binbaşı kaymakamla birliktedir. Binlerce koyun ya da inekten oluşan aşiret reislerine ait hayvan sürülerinin gasbından söz ediyoruz.
Ankara izni verir vermesine ama ardından da panikleyip iptal eder. Van Valiliği Özalp Kaymakamı’na çetenin dağıtılması emrini tebliğ eder ama atı alanın Üsküdar’ı geçtiği ana denk gelir bu. Kaymakam duymamazlıktan gelir. Zira hududun öte yakasında el konulan koyunların bir kısmı çeteyi oluşturan sivil köylülere bırakılmakta, bir kısmı da ‘hayvanların satışından elde edilecek gelirle silah, cephane ihtiyacının karşılanması’ maksadıyla kaymakamın uhdesinde bırakılmaktadır.
Olayları tetikleyen gaspın İran tarafındaki Mehmedi Misto adındaki bir aşiret reisinin 2 bin koyununa el konulması olduğu söylenebilir. Türk dostu olarak tanınan, Rus işgali sırasında Türklerden yana tavır aldığı, hatta Kürt isyanları sırasında Ankara’ya istihbarat desteği verdiği bilinen bir aşirettir Mistolar.
Mehmedi Misto hayvanlarını kimin gasp ettiğinin farkındadır ve doğrudan Özalp Kaymakamı’na mektup yazar, “Gasp edilen hayvanlarımı bana geri verin. Ricamı kabul etmezseniz ben hayvanlarımı aynı usulle geri almasını bilirim, ama Türk hükümetinin haysiyeti rencide olur” der. Kaymakam bu mektuba Misto’yu yatıştıracak cevap vermek yerine aşiret reisine, “Gelip karını da koynundan alırız” diye haber yollar. 1943 Temmuz’unda Mehmed Misto’nun adamlarını toplayıp Türk hududunu aşması ve birbuçuk kilometre içeri girip Özalp halkına ait 500’e yakın koyunu gasp etmesiyle tırmanır olay… Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardımcılar bulunmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği’ne, “Rus askerleri Özlap yakınlarına kadar geldi” diye şifreli bir telgraf çekerler. Aynı mealde bir rapor ordu kumandanlığına da iletilir.

Milalengiz köylüleri
Baskının öcünü almak için kaymakam ve çevresinde kümelenen kadro ne yapacaklarını planlarken Rıfat adında bir arzuhalci, İranlıların işbirliği yaptığı kişilerin arandığını duyup fırsattan istifade arazi ihtilafı bulunan Milalengiz köylülerini ihbar eder. “Misto’ya adlarını vereceğim 40 kişi yardım etti” der. Kaymakam hemen bu isim listesini alır ve validen ‘tutuklanmalarına izin’ ister. Köylüler apar topar içeri alınır. Ancak sevk edildikleri Özalp Sulh Ceza Mahkemesi içlerinden sadece beş kişiyi, kaymakamı küçük düşürmemek için tutuklar. Ancak bu sırada yangın bacayı sarmış “Özalp’e Rus askerinin girdiği” haberi üzerine Ankara ayaklanmıştır. Genelkurmay hemen 3. Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı’ya bölgeye gitmesi emrini verir. İçişleri Bakanlığı da hem birinci genel müfettişini hem de jandarma komutanını Özalp’e yönlendirir. Tedbir çetenin maksadını aşmış çığın fitilini ateşlemiştir ama o andan sonra olacakları durdurmaya yerel yöneticilerin gücü yetmez.

Paşa’nın profili
Birinci Dünya Savaşı’nda her cephede harp etmiş, işgal yıllarında Ankara’ya ‘Yavuz Grubu’ adı altında istihbarat ve cephane akıtan gruba komuta etmiş, Menemen ayaklanması sonrasında kurulan İstiklal Mahkemesi’ne başkan arandığında ilk akla gelmiş kişidir orgeneral Mustafa Muğlalı.
Özalp’te hem kaymakam hem de yerel komutanlar sertliğiyle tanınan generalin hışmından korkup ona bir isyan ve işgal tablosu çizerler. Vatanın elden gitmesine hâkim dahil sivillerin sessiz kaldığını, ortada gizliden gizliye yürütülen planlı bir ihanetin var olduğunu anlatırlar paşaya. Ve “Bunları yargılamaya lüzum yok, infaz etmemiz gerek. Silahtan başka dilden anlamaz bunlar. Gevşek davranırsak hududun öbür tarafında tetikte bekleyenleri yüreklendiririz” derler.

Tekrar gözaltı emri
Paşa onları dinledikten sonra mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin tekrar gözaltına alınması emrini verir. Biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, ikisi askerden izinli gelmiş 33 kişi bulunur. İki kişi firar etmiştir.
İçişleri Bakanlığı’nın müfettişi Avni Doğan, tutuklularla görüşüp onların suçsuzluğunu anlar ama Muğlalı, yerel yönetici kaymakam ve subaylardan gelen, “Bunlar bizim ordunu nasıl ve nerede konuşlandığını Ruslara bildirerek casusluk da yapıyorlar” bilgisinin doğruluğuna kanidir.
Onun için İçişleri Bakanlığı müfettişinin kulağını büker: “Karışma, yoksa seni kırbaçlatırım.” Ardından da Özalp’ten ayrılır Paşa. Ama geride, “Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır” mealinde bir resmi yazı bırakarak. Mustafa Muğlalı paşanın bu yazının bir tür ölüm emri olduğunun farkına varmadığı söylenemez. Nitekim daha sonra yapılan yargılama sırasında askeri mahkeme de böyle algılar emri. Ve orgeneral muhtemel ki elini kana bulamayı istemediği için apar topar terk eder Özalp’i. Yerel yöneticilerin, “Paşam siz sıkıntıya girmeyin biz hallederiz” dedikleri düşünülebilir.

30 Temmuz 1943
Teferruatını anlatmak acı verir. 30 Temmuz 1943 günü gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp hudut taburu komutanına teslim edilir. Komutan tutuklular arasında bulunan bir kadını kimseye sormadan serbest bırakır, kalan 32 kişiyi Çilli Gediği denilen hududa yakın bölgeye götürür. Hepsinin elleri bağlıdır. Bir işaret mangasının havaya ateş açmasından sonra iki manga da kafilenin üzerine ateş açar.
Olaydan sonra tutulan tutanaklarda saldırıya uğranıldığı, saldırganlara açılan ateş neticesi 32 şakinin öldürüldüğü bilgisi yer alır.
Bir not daha… Rus casusu oldukları ve İranlı çapulculara yataklık ettikleri kuşkusuyla daha önce tutuklanan 5 kişi sevk edildikleri Van Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamaları sonucu beraat ederler.
Olayın Ankara’da duyulmasından sonra tartışmaların başladığı biliniyor. Ancak CHP iktidarının Demokrat Parti baskısını hissettiği 1946 seçimlerine kadar olayı örtbas ettiği de. Seçimden sonra muhalefetteki DP’nin baskısıyla verilen soruşturma emri neticesi Mustafa Muğlalı 1949’da askeri mahkemede yargılandı ve 32 kişinin öldürülmesinden sorumlu bulunarak idama mahkûm edildi. Ancak daha sonra Yargıtay kararı bozup orgeneralin cezasını 20 sene ağır hapse indirdi. Muğlalı paşa astları tarafından kandırılmışlığın kahrıyla 1951 yılı sonunda cezaevinde öldü.

Kategoriler
Genel Kültür

Pisa Kulesi Neden Eğiktir? Nerededir? Hakkında Geniş Bilgi

Pisa Kulesi, İtalya’nın kuzeyindeki Pisa şehrinde Piazza dei Miracolide (İtalyanca Mucizeler Meydanı) yer alan ve 1063-1090 yıllarında yapılan şehir katedralinin çan kulesi, ana yapıdan ayrı olarak 1173’te yapılmıştır. Ünlü Pisa Kulesi, bu çan kulesidir.

Kule üst üste bindirilmiş yuvarlak 6 sütun dizisinden meydana gelmiştir. 56 metre yüksekliktedir. Üzerine 294 basamaklı bir merdivenle çıkılır. En üstteki çanların bulunduğu 8. kat silindir biçimindedir.

Pisa Kulesi bitirildiği tarihten itibaren güneye doğru eğilmeye başlamıştır. Bunun sebebi temeldeki yumuşak zemindeki bir çökmedir. Günümüzde, kulenin tepesinden güney yönünde aşağı sarkıtılan bir çekül 4,3 metre açığa inmektedir. Ancak yapının ağırlık merkezinin izdüşümü kendi temel dairesinin içinde kaldığı için kule devrilmemektedir. Kule her yıl milimetrenin onda yedisi kadar (100 yılda 7 cm) eğilmektedir. Kulenin şu andaki eğimi 5,5° kadardır.

Kule, Pisa’nın gücünün ve zenginliğinin bir sembolü olarak Cenova ve Venedik’e rakip olarak yapılmıştır.

Galileo’nun, bütün cisimlerin aynı hızla ve aynı fizik kanununa uyarak düştüklerini farklı ağırlıklardaki iki top güllesini bu kuleden aşağı bırakarak gözlemlediği iddia edilmiştir. Bilginin kaynağı Galileo’nun bir öğrencisi olmasına rağmen bu iddia geniş çevrelerce bir efsane olarak kabul edilir.

Kule 1990-2001 yılları arasında onarım için kapalı tutulmuştur.

Bulunduğu zemindeki çökme nedeniyle yıkılma aşamasına gelen İtalya’nın ünlü Pisa Kulesi, 20 milyon sterlinlik projeyle kurtarıldı. Birkaç yıl içinde yıkılacağı uyarısında bulunulan kule, proje kapsamında yapılan 45 cm’lik bir düzleştirme çalışmasıyla eski haline getirildi. 28.05.2008

Pisa Kulesindeki eğim artışı bitti

İtalya’nın Toscana bölgesindeki Pisa kentinde bulunan ünlü Pisa Kulesindeki eğim artışı sorunu sona erdi. Ünlü kulenin eğiminin giderek artması neticesinde yıkılma korkusu duyulmasının ardından 1990’da yapılan teknik müdahale 18 yıl sonra olumlu sonuç verdi.

Pisa Kulesini kurtarmaya yönelik teknik çalışmalara rehberlik etmiş olan Torino Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Michele Jamiolkowski, teknik müdahalenin olumlu sonuç verdiğinin artık iyice netleştiğini açıkladı.

Prof. Jamiolkowski, Corriere della Sera gazetesinde yayımlanan demecinde, 1700’lü yıllardan bu yana Pisa Kulesindeki eğim meselesinde ilk kez tam bir duraksama olduğunu belirterek, “Kuledeki eğim değişikliği durdu. Öngörülerimiz gerçekleşti. Artık en az 300 yıl rahatız” dedi.

Eğikliğiyle ünlü Pisa Kulesinde güneye doğru eğilimin giderek artması, 1990’da teknik müdahaleyi zorunlu kılmıştı. 1993’de kulenin eğikliği, 4,47 metreyle rekor düzeye ulaşmıştı. Kulenin kuzey kaidesinin altına toplam 599 ton ağırlığındaki 94 karşı ağırlığın yerleştirilmesiyle eğimin 2001 yılında 4,10 metreye düşmesi sağlanmıştı.

Jamiolkowski’nin açıklamasına göre Pisa Kulesinde artık 3,99 metreye inmiş olan eğim, sabitlik kazanmış bulunuyor.

Teknik bilgiler
Miracoli Meydanı Yüksekliği : Yaklaşık 2 metre (6 feet)
Yükseklik: 55,863 metre (183 ft 3 inc), 8 kat
Dış Çap: 15,484 metre.
İç Çap: 7,368 metre
Eğim açısı: 5.5° derece veya 4.5° derece (düşeyden)
Ağırlık: 14.700 ton
Duvar kalınlığı : 2,4 metre (8 ft)

Pisa Kulesi.Toplam Çan sayısı: 7, Gamlı tuned, saat yelkovanı yönünde.
1.nci çan: L’assunda 1564 dökümü,yapan Giovani Pietro Orlandi ağırlık 3.620 kg (7.981 lb)
2.nci çan: il crocifisso 1572 dökümü, yapan vincenzo Possenti ağırlık 2.462 kg (5.428 lb)
3.ncü çan: san Ranieri, 1719-1721 dökümü, yapan Giovanni Andrea Moreni ağırlık 1.148 kg (3.192 lb)
4.ncü çan : La Terza (birinci küçük) 1473 dökümü,ağırlık 300 kg (661 lb)
5.nci çan: La Dasquereccio, 1262 dökümü, yapan Lattering ağırlık 1.014 kg (2.235 lb)
6.ncı çan : il Vespruccio (ikinci küçük) 14.nci yüzyıl dökümü tekrar 1501, yapanNicola di Jacobo ağırlık 1.000 kg (2.205 lb)
7.nci çan: Del Pozzetto, 1606 dökümü ağırlık 652 kg (1.437 lb)
Çan kulesine adımlar: 294

Kategoriler
Genel Kültür TARİH

Ağrı İshak Paşa Sarayı Ne Zaman, Kim Tarafından Yaptırıldı? İshak Paşa Sarayının Özellikleri

Ülkemizin en doğusunda bulunan küçük ve şirin ilimiz Ağrı’nın neyi ünlüdür desek, sanırım herkesin vereceği cevapların içerisinde Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı gelir sanırım. Adları bilinmesine bilinir ama bunlar hakkında detaylı bilgileri çok az insan bilir koca ülkemizde! Bizde bu eksiği bir nebze olsun gidermek adına kısaca İshak Paşa Sarayı’ndan bahsedeceğiz bu yazımızda;

Kısaca Ağrı İshak Paşa Sarayı

İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı”ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür.

1685 yılında İshak Paşa’nın babası Solak Abdi Paşa tarafından yaptırılmaya başlanan saray, 1784 yılında İshak Paşa tarafından tamamlandı. 7 bin 600 metrekarelik bir alan üzerine kurulan binanın zemini kayalık. Duvar yükseklikleri 12 ile 15 metre arasında değişiyor. İshak Paşa Sarayı planında Türk Sarayı geleneği düşünülmüş ve bina teşkilatı kümeler biçminde iç içe, 2 avlunun çevresinde toplanmıştır. Kesme taşlarla yapılan binanın görkemli yerlerinden birisi de som çelik altın kaplama kapısı. Bu kapı, 1917 Rus ihtilalinde Moskova’ya taşınmış ve halen Moskova Müzesi’nde bulunmaktadır. 1685 yılında inşaatına başlanan sarayın kalorifer, kanalizasyon ve su tertibatı bulunuyor. Bir kaleyi andıran saray, bir cami, bir hamam, bir fırın ve 366 odadan oluşur. Sarayın taş işçiliği dünyaca ünlüdür.

Doğubeyazıt İlçesi”nin 5 km. doğusunda, bir dağın yamacındaki tepe üzerine kurulan Saray, Osmanlı İmparatorluğu”nun Lale Devrindeki son büyük anıt yapısıdır. 18. yy. Osmanlı mimarisinin en belirgin ve seçkin örneklerinden olduğu kadar, sanat tarihi yönünden de değeri büyüktür. Sarayın Harem Dairesi Takkapı kitabesine göre yapılış tarihi Hicri 1199, Miladî 1784″tür.

Saray binasının bulunduğu zemin vadi yakası olduğundan, kayalık ve sert bir yerdir. Eski Beyazıt şehrinin merkezinde olmasına rağmen, bu yapının üç tarafı (kuzey, batı, güney) dik ve meyillidir. Sadece doğu tarafında müsait bir düzlük vardır. Sarayın giriş kapısı buradadır. Aynı zamanda en dar cephesidir.

Saray, kalelerin özelliğini kaybettiği; ateşli silahların bulunduğu bir çağda yapıldığından, doğu yönündeki tepelere karşı müdafaası zayıftır. Cümle kapısı müdafaa bakımından en zayıf noktasıdır. Cümle kapısı bölümü, İstanbul ve Anadolu”da kurulan saraylarınkinden farksız olup, taş işçiliği ve oymacılığı yönünden muntazamdır.

Türklere özgü tarihi saray örnekleri bugün ülkemizde pek az sayıda kalmıştır. Bunlardan biri de İshak Paşa Sarayı ve Külliyesi”dir.

İshak Paşa Sarayı şu mimari bölümlerden meydana gelir: 

  1. Dış cephe,
  2. Birinci ve ikinci avlu,
  3. Selamlık dairesi,
  4. Cami binası,
  5. Aşevi (Darüzziyafe),
  6. Hamam,
  7. Harem dairesi odaları,
  8. Merasim ve eğlence salonu,
  9. Takkapılar,
  10. Cephanelik ve erzak odaları,
  11. Türbe binası,
  12. Fırın,
  13. Zindan,
  14. İç mimariden bazı bölümler (kapılar, pencereler, dolaplar, şerbetlikler, şömineler vs.)

Saray Osmanlı, Fars ve Selçuklu uygarlığının mimari üslubunu bünyesinde toplayan bir özellik taşır. Cildıroğullarından II. İshak Paşa ile Çolak Abdi Paşa”ca 1685″te yaptırılan saraya, 1784″te son şekil verilmiştir. Yapı yaklaşık olarak 115×50 m. ölçülerinde bir alana kurulmuştur. Kesme taştan yapılan sarayın doğu cephesindeki portali kabartma ve süslemeleriyle Selçuklu sanatının özelliklerini yansıtır.

Saray iki avlu ve bu avluda bulunan yapılar topluluğundan meydana gelmiştir. Birinci avludaki yapıların bazıları yıkılmıştır. Dört tarafı yapılarla çevrili ikinci avlu dikdörtgen planlıdır. Girişe göre sağ tarafta selamlık ve onun arkasında haremlik vardır. Bunların sonunda cami ve türbe bulunmaktadır. Türbe Selçuklu kümbet mimarisi üslubunda inşa edilmiştir. Saray bölümü iki kattan oluşmaktadır. 366 oda da bu iki kat içinde yer almaktadır. Her odada taştan yapılmış ocaklar vardır. Taş duvarlardaki boşluklar bütün yapının merkezi bir ısıtma sistemine sahip bulunduğunu göstermektedir. Divan salonu 20×3 m. boyutlarındadır. Duvarları ve tabanı taştandır. Duvarları Türk hat sanatının örnekleriyle, sülüsle yazılmış ayet ve beyitlerle süslüdür. Burada yer alan “İshak meram üzere kerem kıldı cihanı-Binyüzdoksandokuz buna oldu tarih” beytinden sarayın miladî 1784 yılında tamamlandığı anlaşılmaktadır. Sarayın ikinci avlusundaki türbe, kesme taştan yapılmıştır. Bu sekizgen türbe, Selçuklu türbe mimarisi geleneğinin tipik örneği olan kümbet şeklindedir ve iki katlıdır. Duvarları geometrik motiflerle süslüdür. Bu türbede Çolak Abdi Paşa, İshak Paşa ve yakınları yatmaktadır.

Ağrı Dağı Efsanesi

Ağrı Dağı Efsanesi, binlerce yıllık derin bir sevdanın öyküsü. Efsaneye konu olan Bayazıt Valisi Mahmut Paşa’nın kızı Gülbahar ile çoban Ahmet’in acı aşk öyküsü şöyle: “Çoban Ahmet’in evinin önünde bir beyaz at durur. Geleneğe göre; at 3 kere yola bırakılır, üçünde de geri gelir ve aynı kapıda durursa o evin erkeği atın sahibi olur. Beyaz at 3 kere geri dönerek, çoban Ahmet’in olur.

Bayazıt Valisi, kendisinin olan atı geri ister. Töreye göre atın artık Ahmet’in olduğu söylenince paşanın adamları köyü ateşe verirler ve Ahmet’i yakalayarak saraya götürürler. Ahmet’i gören paşanın kızı Gülbahar ona aşık olur. Gece olunca Gülbahar zindana gider ve Ahmet’i görmek ister. Zindancı Memo, Gülbahar’a aşıktır ve bir tutam saçını vermesi durumunda Ahmet’i göstereceğini söyler. Gülbahar, Ahmet’i görmek için belindeki hançerle saçını keserek Zindancı Memo’ya verir.

Köylüler de atı paşaya verirler. Ançak Paşa, Ahmet’in öldürülmesi için atın kendisine ait olmadığını söyleyerek, idamını ister. Bunun üzerine halk ayaklanır, ayaklanmadan korkan paşa bir şart koşar. Ağrı Dağı’nın tepesindeki ateşi getirirse Ahmet’in canını bağışlayıp, kızı Gülbahar ile evlendireceğini söyler.

Binlerce yıldan beri Ağrı Dağı, ateşini çalmaya gelenleri yutmaktadır. Ahmet, dağa çıkarak kutsal ateşi paşaya getirir ve Gülbahar ile evlenir. Ama gerdek gecesi yüreğine kurt düşen Ahmet, Gülbahar’a zindancı Memo’ya ne verdiğini sorar. Bir tutam saç verdiğini öğrenen Ahmet kıskanır ve yatağının ortasına bir hançer koyar. Törelere göre, kadın eğer kendini suçlu buluyorsa hançeri bağrına saplayarak ölümü seçer. Eğer kendini yalnızca erkeğine vermişse bu kez hançeri kocasının bağrına saplayarak öldürür.

Sabaha dek uyuyamayan Gülbahar, Ağrı Dağı’nın doruğundaki ateşin yeniden alevlendiğini görür ve zamanın geldiğini anlar. Hançeri olanca hızıyla gerdeğe giremeyen kocası Ahmet’in kalbine saplar. Efsanedeki aşkın kutsallığındaki değer, bu temiz sadakat anlayışıdır.”