Filistin Toprakları Nasıl İsrail’in Oldu? Filistin, II. Abdülhamit, Sabetay Sevi, Teodor Herzl ve Siyonizm Beşgeni

Şuanda yeryüzündeki en büyük acıları kendi toprağında topraksız kalan Filistinliler yaşamaktadır. Biz müslümanlar için Mekke ve Medine dışındaki en kutsal yer olan Küdüs ve çevresinin asıl sahibi iken, şuanda mülteci durumuna düşen Filistinlilerin yaşadığı acılar, hepimizin içini acıtımaktadır her gün. Peki ama Filistin, Osmanlıların egemenli altında eşitliğin, adaletin, barışın hüküm sürdüğü topraklar iken, nasıl bu hale geldi. Uzmanportal.com olarak bu konuyu ele almak istedik. İşte bu konuyu ele alacağımız yazımız;

 

Malum tarih boşuna yaşanmış bir deney değildir.Dünü bilmemiz bugünü anlamamıza yarını doğru kurgulamamızı sağlayabilir.. Bulgaristan AB ye girdikten sonra toprak satışlarını yasakladı. Türkiye ise AB, Dünya Bankası, İMF çengelinde sallanırken herşeyini giderek artan bir hızla açık artırmaya bile gerek görmeden kapalı kapılar ardında satıyor. Arada bir millici güçler yargıya gidip bu satışlar için yürütmeyi durdurma ve iptal kararları alsalar da Brüksel ve Vaşington’ a laikler bir verirse biz iki-üç vereceğiz diye iktidara gelen kadrolar her şeyi satıyorlar..Kitler, bankalar,sanayii kuruluşları, sahiller, tarım arazileri, istanbul’un en merkezi bölgeleri, limanlar… Görevlerinin satmak olduğunu açıkca söylüyorlar.. En yetkili ağızdan ‘satmakla mükellefiz’ demiyorlar mı? Satacaklar taki milli güçler Venezuella, Brezilya, Arjantin,Şili, Bolivya gibi iktidarı ele geçirinceye kadar…

 

MS 70 yılında yahudi isyanı Romalı General Titus tarafından bastırılır ve yahudilerin üçüncü büyük sürgünü başlar. Yahudiler dünyanın her tarafına dağılırlar.Hz Ömer 638 de Kudüs’ü fetheder. Haçlı seferleri sırasında bir süre haçlı egemenliğine geçen Filistin Selahiddin Eyyubi tarafından yeniden ele geçirilir.Selahaddin Eyyubi yahudileri Filistin’e davet ederse de Yahudilerin büyük çoğunluğu Filistin’e geri dönmez.

 

1837 Yılında yapılan bir sayıma göre Filistin’de 9000 yahudi yaşamaktadır hepsi de topraksızdır. (1) 1840 yılında Britanya İmparatorluğu Küdüs’te bir elçilik kurduğunda İngiliz Lord Palmerston “Britanya İmparatorluğunun yüksek çıkarlarını korumak üzere” burada bir Avrupalı Yahudi yerleşim kolonisi kurma fikrini ortaya attı. (2) Filistin de kurulacak müslüman olmayan bir devlet ingiliz emperyalizminin ortadoğuda ileri karakolu olacak hem de Avrupa’daki yahudi nüfus azaltılmış olacaktı.. Zaten tevrata göre Nil nehri ile Fırat nehri arasındaki topraklar tanrının(yahova) israil oğullarına vadettiği topraklardı..Yahudiler ikibin yıldır dini törenlerinden sonra ‘gelecek baharda Kudüs’te buluşacağız’ diye sayıklıyorlardı. Avrupa ve Amerika basınında kampanyalar düzenlendi: “Vatansız halka, halksız vatan”. Yahudiler vatansızdılar ve Filistin halksız bir vatandı..Filistin siyonistlere verilmeliydi.Halbuki Osmanlı Devletinin elindeki bu topraklarda araplar ve türkler yaşamaktaydı. 1800’lü yılların başlarında Filistin’de bini aşkın köy vardı. Kudüs, Hayfa, Gazze, Yafa, Nablus, Akre, Eriha, Ramle, Hebron ve Nasıra gelişmekte olan kentlerdi. Arazi baştan başa sulama kanalları ile örtülüydü. Filistin’de yetişen turunçgil, zeytin ve hububatın ünü dünyayı sarmıştı. (3)

 

Filistin’de Yahudilerin oturduğu ilk yerleşim yeri 1860 ta kuruldu.Filistine Yahudi göçü Rus çarı II.Aleksendr’in öldürülmesi ile hızlandı.Ruslar çarlarının öldürülmesinden Yahudileri sorumlu tuttular.Rusya’da zaten güçlü olan Yahudi düşmanlığı suikasten sonra iyice arttı.Rusya’da Yahudiler kendilerine ait mahallelerde oturuyorlardı.Ruslarla karışmıyorlardı.Yahudi mahallelerine karşı ‘pogrom’ denilen baskın ve öldürmelerin artması yahudilerin Amerika,Avrupa ve az bir kısmının Filistin’e göçünü başlattı. Rusya’da o tarihlerde 3 milyon yahudi vardı.Çara suikast sonrası başlayan göçün ilk duraklarından biri İstanbul oldu.Abdülhamit Anadolu ve Filistin’e yerleşme isteklerini kabul etmedi.Yardım ederek göçü Amerikaya yönlendirdi.1881 ve 1891 yılları arasında 134.000 yahudi Amerika’ya 5000 yahudi de Filistin’e göç etti.1890 da Rusya ve diğer bölgelerden gelenlerle beraber Yahudi nüfüs 42.000 e ulaştı.Zor şartlar altında hayatlarını devam ettirmeye alışmış Rus yahudileri Filistin’deki şartlara kolay uyum sağladılar.Yahudi yerleşimlerinin sürekliliğini sağlayan militan ana gövdeyi oluşturdular.1882de ikinci yerleşim bölgelerini kuran yahudiler 30.000 dönüm toprak satınaldılar. (4)

 

Sabetay Sevi

Osmanlı devletinde Yahudilerin toprak satın alması yasaktı.Ticaret,tefecilik, bankerlik,kuyumculuk ve gümrüklerle ilgili işler yapabiliyorlardı.1882 yılında, Osmanlı Devleti hacılar hariç tüm Yahudilerin Filistin’e girişini yasakladı. Fakat bu önlem Yahudi göçünü durdurmak için yeterli değildi. Kendilerini hacı gibi gösterip giriş yaptıktan sonra kolonileştirme faaliyetlerine devam ettiler ve geri dönüş yapmadılar. 1884 yılına gelindiğinde Dâhiliye Nazırı yeni bir yasa çıkardı. Yasaya göre, hacılar da dâhil olmak üzere vizelerini yetkili Osmanlı şubelerine onaylatmayan Yahudiler, Filistin’e kabul edilmeyecekti. Fakat bu önlem de soruna tam bir çare olmadı. Yahudiler sahte pasaport kullanmak suretiyle bu engeli de aşmayı başardılar. 1887 yılına geldiğimizde Osmanlı Devleti daha ciddi önlemler alma yoluna gitti. Yeni kanunlara göre, Yahudiler Filistin’de sadece bir ay kalabileceklerdi ve Filistin’e girerken depozit olarak büyük bir meblağ ödemek zorundaydılar. Ödemiş oldukları depozit ise Filistin’den çıkarken kendilerine iade edilecekti. Fakat bu önlemlerle de istenen sonuç elde edilemedi. Yahudiler Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiltere gibi ülkelere başvurarak bu ülkelerin vatandaşları haline geliyorlardı. Daha sonra ise Osmanlı Devleti Yahudilerle değil de yabancı ülkelerin vatandaşlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.Bütün bu yasak ve tedbirleri yahudiler azimle deldiler. Kudüs mutasarrıflarını, kaymakamları,tapu müdürlerini satın aldılar.

 

Yahudiler satın aldıkları toprakları kendi adamları olan yerli halktan kimselerin üzerine tapu çıkararak alıyorlardı.Tıpkı bugün GAP ta ve diğer bölgelerde yaptıkları gibi. Yahudi göçmenlerin bazı engellere rağmen kolayca toprak satın almaları yahudi milyarderleri ve yahudi dünyasında ilgiyle karşılandı.Yahudi zenginler daha fazla toprak satın alınması için paralar göndermeye başladılar. Fiyatlar yükseldi. Yüksek fiyatları gören arap toprak sahipleri ve şeyhleri hızla toprak satmaya başladılar.Arap toprak sahipler aldıkları parayı yahudilerin açtıkları bar,pavyon gibi eglence yerlerinde yahudi kızları ile yediler.Yahudilerin parası böylece yeniden yahudiye dönüyordu.

 

İkinci Abdülhamid

Siyonist hareket yahudi sayısının ve toprağının artması ile güçlenmeye başladı. Siyonistler bölgede bir Yahudi devleti kurma planlarında Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, İmparatorluk Almanyası gibi tüm egemen güçlerle ilişki kurdu ve destek aramaya başladı. 1896 yılında Filistin’i Siyonist harekete bağışlaması yolunda Osmanlı İmparatorluğunu ikna etmeye yönelik bir plan ortaya atıldı. 1854 te Osmanlı Devleti Kırım Harbine girerken ilk dış borcunu alıyordu.Otuz sene içinde Osmanlı Maliyesi borç ve faiz ödemelerine dayanamayarak aynen bugünkü gibi iflas etti. Duyun-Umumiye’yi yani bir çeşit bugünkü İMF yi kabul ederek maliyesini, iktisadi idaresini Avrupalılara teslim etmişti. Teodor Herzl 1896 yılında Osmanlı İstihbaratının Avrupadaki ajanlarından Newlinski ile İstanbula gelerek II.Abdülhamit’le görüştü. Yirmi milyon altın karşılığında Filstin’e yahudi göçünün serbest bırakılmasını yani Filistin’i satınalmak istedi.Abdülhamit şiddetle Teodor Herzl’in teklifini reddetti. Newlinskiy’e Herzl’e iletmesi için şu cevabı verdi: ‘Eğer Bay Herzl senin benim arkadaşım olduğu gibi arkadaşın ise, ona söyle bu meselede ikinci bir adım atmasın.Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanlarında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilr. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.’ (5)

 

Teodor Herzl

Herzl Zeki, idealist ve romantikti.İlk başlarda yahudi zenginler onu ciddiye almadı.O Lord Rochildi kurulacak İsrailin Başkanı, Baron de Hirch i ise başbakan yardımcısı olarak görüyordu.Rochild onunla görüşmyi reddetti.Osmanlı demiryolları müteahhidi ve finansörü Hirsch ise onu basit bir teorici,maceraperest olarak gördü.Rochild Hezl’i ancak 1902 de görüşmek üzere kabul edecektir. Buna rağmen Teodor Herzl mücadeleyi bırakmadı. Osmanlının mali kriz içinde olmasını fırsat bilerek Filistin karşılığında mali yönden yardım etmeyi düşündü.Avrupa para piyasasasını elde tutan yahudi bankerlere ve en başta Rochild lere güveniyordu. ‘Yahudi Devleti’ isimli kitabında şunu yazdı : ‘Eğer Sayın Majesteleri bize Filistin’i verirse, biz de karşılık olarak Türkiye maliyesini düzeltiriz’ Herzl daha sonra hem İngiltere’ye hem Osmanlı’ya çalışan çift yönlü ajan macar yahudisi Arminius Vambery’e beşbin altın vererek Sultan Abdülhamit’le bir kere daha görüşebildi. 19 Mayıs 1901 de yapılan bu görüşmede Herzl Türkiye ekonomisini Batının vesayetinden kurtarabileceklerini söyledi. Abdülhamit ondan Osmanlı borçlarının ödenmesi için bir plan hazırlamasını istedi. Herzl bu planı hazırladı ve mektupla Abdülhamit’e bildirdi. Tek şart Yahudilere Filistin’e yerleşme ve özerk idare hakkının tanınmasıydı. Abdülhamit planı reddetti (5)

 

Weizmann, Siyonist liderlerin aynı zamanda Osmanlı ve Alman İmparatorluklarından koparmaya çalıştıklarını, İngilizlerden koparmayı başarmıştı. 2 Kasım 1917’de ilan edilen Balfour Deklarasyonunda “Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir vatan kurulmasına sıcak bakmakta ve bu amaca ulaşılmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceklerini belirtmektedir.”(6) Bu deklarasyonun yayınlanmasından kısa süre önce İngiltere güvencesi altında “kendi kaderlerini tayin” vaadine karşılık İngilizlerin kumandasında Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşmayı kabul eden Arap liderlerini de yanına katan Britanya, Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 11 Aralık 1917 de de üç dinin kutsal şehri Kudüs düştü.

 

Bu dönemlerde Siyonist hareket ile Güney Afrika’daki sömürgeciler arasında da gelişkin bir ilişki vardı. Güney Afrika’da büyük bölümü Litvanya’dan gelen geniş bir Yahudi topluluğu vardı. Siyonist liderler siyasi ve mali destek sağlamak için sık sık Güney Afrika’ya gidiyorlardı.Siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodor Herzl Filistinlileri dağıtmayı başarmak için Güney Afrika’da uygulanan yöntemleri kullanmaları gerektiğini savunuyordu.1934’den önce bir grup Güney Afrikalı yatırımcı ile büyük sermaye sahibi Filistin’de toprak alımları yapacak olan Afrika-İsrail Yatırım Ortaklığını kurmuşlardı. (7)

 

Siyonistler toprak satın almaya devam ettiler..1918 de satın aldıkları tapusu Arapların üstündeki toprak miktarı 418.000 dönüme ulaştı.. En verimli ve sulak arazileri satın alıyorlar; satışa su kaynaklarının da dahil olduğunu tapuya geçirtiyorlardı.Filistin İngilizlerin idaresine geçince Yahudilere arazi satış yasağı kaldırıldı.Toprakların tapusunu artık kendi üzerlerine alabilirlerdi.Satın aldıkları toprak miktarı 1925 te 944.000 dönüme,1927 de1.024.000 dönüme ve 1930 da1.170.000 dönüme çıktı. (8) Toprak almaya devam ettiler..1920-1936 yılları arasında İngilizler 290.000 yahudinin Filistine göçüne yardımcı oldular.1932 de Hitler’in iktdara gelmesi ile göçler hızlandı.Hitleri iktidar yolunda finanse edenlerle yahudilere toprak satın alınması ve göç için yardım edenler aynı bankerlerdi. Rotchild’ler,Rocfollerler. 1917’de Filistin’de 56.000 Yahudi, 644.000 Filistinli Arap vardı. 1922’de 83.794 Yahudi, 663.000 Arap vardı. 1931’de ise Yahudilerin sayısı 174.616, Araplarınki 750.000 idi. (9)

 

 

İngilizlerle Balfour Deklarasyonu ile yapılan ittifak Siyonistlere bölgeyi ele geçirmek için gereken zemini sağladı. Kırsal alanlarda toprakların ele geçirilmesi için büyük çaplı bir Yahudi sermayesi ayrıldı.Yahudi grupların elindeki kent ve kır alanları 1930’da 1.250.000 dönüme ulaştı. Bu tarımsal alanların yaklaşık üçte biriydi. İngiliz emperyalizmi yöredeki Filistin ekonomisinin istikrarını bozmak için gerekli yolları açtı.Manda hükümeti Yahudi sermayesine ayrıcalık tanıyarak Filistin’deki devlet imtiyazının % 90’ını onlara ayırdı. Bu Siyonistlere ekonomik altyapının (yol projeleri, Ölü Deniz’deki maden yatakları, elektrik, limanlar, vb.) denetimini ele geçirme imkanını verdi. 1935’e kadar Siyonistler Filistin’deki toplam 1212 sanayi şirketinin 872’sini ellerine geçirmişlerdi. Siyonistlere ait sanayi ithalatı vergiden muaftı. Arap işgücü aleyhine çıkarılan ayrımcı iş yasaları sonucu Araplar arasında büyük çaplı işsizlik başgösterdi.(10)

 

İngiliz,Amerikan,Fransız ,Güney Amerikalı yahudi zenginler kesenin ağzını açarak toprak satın almak için özel banka ve konsorsiyumlar kurdular.Bunlardan Siyonist toprak stratejisine en yüksek mâlî destek 1919-1939 yılları arasında ABD’den geldi. Siyonist mâlî kurumlar şebekesinin öncülüğünde Anglo- Palestine Bank oluşturuldu. Siyonist örgüt, 1920’lerde bir emlak bankası, bir çok mahallî halk ve kredi bankaları kurdu. Filistin banka sistemine açıkça Siyonistler hâkim oldular. Siyonist örgüt bir çok bankaya özel görevler verdi. Joint Distribution Committe’nin bankası esnaf ve zanaatkâra krediler açıyor, Central Bank of Cooperative Institutions (Kooperatif Kurumlar Merkez Ban-kası) Siyonist sendika sistemini teşvik ederken, Palestine Mortgage and Credit Bank (Filistin İpotek ve Kredi Bankası) orta sınıftan Yahudiler için konut ve yerleşme yerleri yapımının finansmanını sağlıyordu. Kapitalist göçmenlerin 1933 yılından itibaren bölgeye akın etmesi, banka ve finans sistemini muazzam fonlarla besledi.1919-1929 yılları arasında en az 200 milyon dolar bölgeye akarken 1933-1939 yıllarında bu rakam, 315 milyon dolar gibi muazzam bir meblağa ulaşıyordu.(11)

 

1936-1939 arası Filistinliler büyük bir başkaldırı ve isyan çıkardılarsa geç kalmışlardı.Güçlenen yahudi toplumu ve organizasyonları ve İngiliz desteği ile yenildiler.Bundan sonra yahudi toplumuna silah akmaya başladı.Filistin köylerine karşı saldırı,baskın ve katliamlarla geri kalan toprağı da ele geçirdiler ve mazlum desteksiz Filistinlileri kendi topraklarından sürdüler..

 

Dr. İdil Konyalı

 

 

 

Kaynaklar:

  1. Prof.Dr. Fahir Armaoğlu,Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları(1948-1988)Türkiye İş Bankası Yayınları,1991,sayfa34 den alıntılayan İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi,cilt 3,sayfa990
  2. Joy Bonds ve diğerleri,Köklerimiz Hala Yaşıyor-Filistin Halkının Tarihi,1977,s 13 den alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,Kardelen Yayınları,1992,s.20
  3. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 19
  4. İbrahim Ökur,İkinci Binyılın Muhasebesi,Okursoy Yayınları,1999,s990
  5. Doç.Dr.Yaşar Kutluay,Siyonizm ve Türkiye,s 108-109
  6. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 22
  7. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 24
  8. Prof.Dr. Fahir Armaoğlua.g.e. sayfa 21; Enver Ziya Karal,Osmanlı Tarihi,8. cilt,sayfa 486
  9. Demir Duvar:Jabotinsky’den Şamir’e Siyonist Revizyonizm,Lonra,Zed Books,Ltd,1984,s 79 dan alıntılayan Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi, Kardelen Yayınları,1992,s 29
  10. Ralph Schoenman,Siyonizmin Gizli Tarihi,KardelenYayınları,1992,s 30
  11. Said B. Hiradeh, Economic Organization of Palestine, Beyrut s. 228 dan alıntılayan Suat Parlar, Kudüs Dergisi,Eylül 2003

 

Yahudiler İspanya’dan Neden ve Nasıl Kovuldu? Osmanlılar Yahudilere Nasıl Yardım Etti?

Şuanda özellikle ekonomi başta olmak üzere, neredeyse dünyadaki bütün önemli sektörleri ellerine geçiren yahudiler, dünyanın efendileri, dünyanın yöneticileri konumuna geldiler. Bütün ülkerlere silah satmalar, ülkerin iç işlerinde ve ülkeler arasında hep kargaşa ve savaşlara neden olanlar hep yahudilerdir desek yanılmayız sanırım. Peki ama tarihin her evresinde yahudiler, hep böyle güçlü müydü? İşte bu sorunun cevabını bulabileceğiniz çok güzel bir yazı. Kısaca bu cevaba HAYIR dedikten sonra ilk önce küçük bir giriş yaptıktan sonra, sizi yazımızla başbaşa bırakacağım. Yahudiler, Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman zamanında güçlü bir krallık kurduktan sonra, zamanla tarihi gelişmeler sonucunda ortadoğu’dan ayrılmak zorunda kalmışlar ve geçen yüzyıllar içerisinde resmen selafeti yaşamışlardır. Özellikle Avrupa’ya göç eden yahudiler, ortaçağda bütün hristiyan avrupalılar tarafından dışlanmış, sayılamayacak kadar çok kötülüğe uğramışlardır. Onların bu dar zamanlarında, onlara kucak açanlar ise her zaman müslümanlar olmuştur. İşte yazımızın özü bu. Şimdi gelelim ayrıntılara;

Dönme konverso Yahudiler, İbranice ve İspanyolca iki isim taşıyorlardı.

“Bugün ülkemizde “Kendilerini doğuştan seçilmiş sayan Yahudileri ve dönmeleri” anlamak için 1250/ 1391-1492 İspanyasındaki, Yahudi dönmesi Konversoların tarihlerini ve konumlarını çok iyi incelemek gerekmektedir. Nitekim dönmelik dediğimiz çift kimliklilik, Osmanlıya Sabetay Sevi eli ile İspanyadan gelmiştir. Zaten Sabetay Sevi’nin ailesi de İspanya’dan sürgün gelen Konverso Yahudilerindendir Osmanlı topraklarına gelen Konversolar, İspanyada Katolik’tiler, Osmanlı’da Müslüman oluvermişlerdir. Aslında Yahudilerin gizlenmeye iten sebepler çevre faktörlerden ziyade Mesihi (Siyonist Yahudilerin Dünya Hâkimiyeti Hayali) planın bir parçası olan gizliliktir. Kabalacı Sabetay Sevi önderliğinde başlayan mesihi hareketin bir benzeri İspanya’da yaşandığı bilinmektedir. Yahudiler görünürde dinlerini değiştirmişler fakat inançlarını ve kimliklerini muhafaza etmişlerdir. Kendi kaynakları bizlere konversoların Tora kanunlarına göre hareket ederek Yahudi anneden doğan çocuğun Yahudi sayılabileceği gerçeğini koruduklarını bildirmektedir.”

Zengin Konverso aileler, karışık evliliğe engel olmak ve soylarının bozulma tehlikesine karşı ekonomik birliktelikler kurmuşlardı. Dönme konverso Yahudiler, İbranice ve İspanyolca iki isim taşıyorlardı. Kendi içlerinde İbranice, dışarıda ve kilisede İspanyolca isimler kullanıyorlardı. İspanyolca isimleri genelde İbranice şifreli manalar taşımaktaydı. Konversolar İspanyol Kilisesi’nin kayıtlarından soylu İspanyol ailelerin kayıtlarını kendi üzerlerine geçirerek geçmişlerini de kamufle etmeyi başarmışlardı.

Konversolar (İspanyadaki dönme Yahudiler), bu gizlilik sayesinde kısa sürede İspanya’daki bütün dini kurumları ele geçirmişlerdi. Artık devletin ve kilisenin üst mevkilerine yerleşmişlerdi. Dönme Yahudilerin, İspanya Krallığı üzerindeki etkisi tahmin edilenden çok daha büyüktü. Katolikliğin en koyu savunucusu İspanya krallığının, dini kurumları dönme Yahudilerin elindeydi. Yahudiler özellikle ekonomide büyük bir egemenlik kurmuşlardı ve sarayı da istedikleri gibi yönlendirebiliyorlardı. Yahudilerin bu denli etkin ve güçlü bir konuma gelmelerinde, üstte de vurgulanan “dönme”lik sistemi önemli rol oynamıştı. Katolik yasaları Yahudileri resmi görevlerden dışladığı için çoğu Yahudi din değiştirmiş gibi görünüyor ve böylece devlet yapısı içinde kolaylıkla yükselebiliyordu. Bu “dönme”lerin neredeyse tümünün gerçekte asıl dinlerine ve kimliklerine olan bağlılıklarını korudukları ise herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.

İşte Sabetayistler de aynı geçmişte ve günümüzde Konversolar gibi çift kimlikli ve çift isimli, bir yaşam sürerek Osmanlıda ve Cumhuriyet’te önemli noktalara gelmişlerdi. Anlayacağınız bu Kabalistik gelenek, çift kimlilik (Dönmelik) İspanya’dan gelen Yahudiler eliyle Sabetay Sevi’nin önderliğinde Osmanlı’da gerçekleşmişti.

Real Academia De La Historia, İspanya Kraliyeti Tarih Akademisi, 1735’de İspanya Krallığı tarafından Julian Hermosilla önderliğinde oluşturulan bir konsey ile tarihi kaynakları araştırmak ve İspanyol arşivlerini derlemek amacıyla Madrid’de kurulmuş ve 1738’de kraliyet kararnamesi ile resmi bir kurum halini almıştır. Kurum, İspanya kraliyet arşivlerini büyük bir kısmını düzenleyerek yayınlamıştır. (Real Academia De La Historia) Kraliyet arşivlerinden, 1452-1492 dönemlerindeki Endülüs devletini yıkan, Yahudileri İspanyadan sürgüne gönderen, Engizisyon mahkemelerini kuran Rahiplerinin, piskoposların, rektörlerin, hazinedarların, yargıçların, konverso (dönme) Yahudi olduklarının Kraliyet arşivlerinde isim isim yazılmaktadır. Kraliyet akademisinin düzenlediği “Historia Literatura de La Española” İspanya tarihindeki devlet ve din adamlarının otobiyografilerinde, konverso din adamaları ve siyasilerin, listeleri isim isim yer almaktadır. Nitekim buradaki konversoların isimlere, Yahudi kaynaklarında ve Katolik kaynaklarda da rastlanmaktadır. Biz burada sadece dini kurumlarda etkili olmuş sınırlı sayıdaki kişilere değineceğiz.

Konverso (Gizli Yahudi) Krallığı ve İspanya Devleti

Aragon Kralı (1425-1479) II. Juan’ın en yakın dostları ve adamları konverso Yahudilerdi. 1469’da oğlu (1452-1516) II. Fernando’yu, Kastilya ailesinden V. Henry’nin kız kardeşi, Kastilya kraliçesi İsabella ile evlendirdi. Bu evlilik Yahudiler ve dönme (konverso) Yahudiler tarafından da desteklendi. Çünkü İsabella’da Fernando’da Yahudi soyundan geliyordu. Aragon Kralı II. Juan’ın ikinci eşi, Navarra kraliçesi, Juana Enríquez’in ailesi konverso kökenliydi. Kral II. Fernando anne tarafından Yahudi asıllıydı. Kastilya kraliçesi I. İsabella’nın annesi, kraliçe Isabel de Avis y Braganza, konverso Yahudisiydi. Bu evlilikten sonraki yıllarda Kastilya ile Aragon krallığı 1474 yılında birleştirilerek tek bir krallık haline geldi.

İspanya Kral’ı II. Fernando’nun hazineden sorumlu genel müfettişi Micer Luis de Santagnel, konverso Yahudiydi. Haham bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş sonradan Hıristiyanlığa geçmişti.

İspanya’nın iki krallığından biri olan Aragon’un hazine bakanı Gabriel Raphael Sanchez’de konverso Yahudiydi. Yahudi iken Alazar Goluff olan adını vaftiz olduktan sonra Gabriel Sanchez olarak değiştirmişti. C. Kolomb’un yolculuğuna finansman sağlayan önemli isimlerden biriydi.

Kraliçe İsabella’nın sekreteri, keşiş Fernando del Pulgar, Kral Fernando’nun danışmanı ve sekreteri Fernando Alvarez ve Alfonso de Avila, konverso Yahudilerdendi.

Aragon kilisesi ve piskoposluğu Konverso Yahudilerin en önemli merkeziydi. Burgos piskoposluğunun merkezinde Aragon krallığının soylu zengin ailelerinden olan Caballeria ailesi, konverso Yahudisi geniş bir ailedir. Ailenin fertleri sonradan Hıristiyan olmuş, Haham D.Solomon ibn Labi de la Caballeria’dan gelmektedir. Aile’nin dokuz oğlu vardı. Bunlardan biriside Yahudi karşıtı yazıları ile engizisyonun ateşli savunucusu olan hukukçu (Pedro) Bonafós de La Cavalleria (?-1464)’ydı. Konverso Yahudisi Haham Solomon ibn Labi de la Cavalleria’nın oğludur. Samuel olan adını vaftiz edilerek hristiyanlığa geçtikten sonra (Pedro) Bonafós de La Cavalleria olarak değiştirmişti. Bonafós ilk evliliğini Kral Fernando’nun Hazine Başkanı ve Finans Müdürü, hazinenin başmüfettişi Konverso yahudisi Luis de Santagnel’in eşi ile yapmıştı. Kardeşi Bienbenis de La Cavallería ise Zaragoza Üniversitesi’nin rektörüydü. Yahudi karşıtı (Pedro) Bonafós de Caballeria, Kastilya kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı II. Fernando’nun evliliklerinin en büyük destekçisi olmuştu. Hatta evlilikte saraya 40.000 duka altın ve değerli mücevherler bağışlamıştı. Pedro Bonafós de la Cavalleria’nın tüm oğulları Aragon krallığında yüksek konumlara geldiler. Luis de la Cavalleria, Kral II. Juan’ın gizli danışmanı, Alfonso de la Cavalleri ise Kral II. Juan’ın başhekimi olmuştu. Diğer oğlu Jaime de La Cavalleria ise Kral II. Fernando’nun gizli danışmanı olmuştu.

İspanya krallığı hazinesinin başındaki isim Kabalacı Yahudi İsaac Abrabanel‘di. Abrabanel, krallıkta kilit bir isimdi. 1484 yılına kadar Portekiz Krallığı’nın hazine sorumlusuydu. 1484 yılında sonra İspanya Kralı ve Kraliçe’nin emrine girmiş ve ülkedeki vergi toplama işini denetlemek üzere tam yetkiyle atanmıştı. Kral II. Fernando’nun vergi bakanı ve Kastilya Başhahamı zengin, varlıklı bir Yahudi olan Don Abraham Senior’du.

Katolikliğin en kilit noktalarına gelen kripto Yahudiler, İspanya tarihinde Hıristiyanlık adına radikal kararlar alıyorlar, ülkedeki Yahudilerin ve Hıristiyanların siyasi ve politik konumlarını belirliyorlardı. Kral’ın danışmanları, hazine’nin başı, yargıçlar, engizisyon mahkemelerinin mimarları kripto Yahudiydi.

İspanyol Engizisyonunun Gerçek Müsebbipleri

Engizisyon Mahkemelerini kuran Yahudi Dönmesi Başrahipler, Piskoposlar, Papazlar 1391’deki Yahudi karşıtlığını ateşleyen, Yahudi karşıtı propagandaları yürüten, Katolizmin en önemli kurumu Burgos Piskoposluğuydu.

Bunların başındaki Rahip-filozof Alfonso de Valladolid (1270-1346) konverso Yahudiydi. Talmud eğitimi konusunda uzman bir haham olarak yetiştirilen Alfonso de Valladolid, Vaftiz olup Hıristiyan olduktan sonra, Abner olan ismini Alfonso olarak değiştirmişti. 1295’de Kral IV. Sancho tarafından Burgos piskoposluğunda önemli mevkiye getirildi.

Dönemin Burgos başpiskoposu ve diplomatı (1384-1456) Alfonso de Cartagena, konverso Yahudiydi. Haham bir babanın oğlu olan Cartagena’nın annesi, babası, 4 erkek, 1 kız kardeşi ve 2 amcası, 1390’daki yahudi karşıtı propagandalardan sonra vaftiz edilerek hristiyanlığa geçmişlerdi.

Alfonso de Cartagena, (1421)’de Santiago de Compostela, Segovia, (1435)’de Burgos piskoposluğu görevinde bulunmuş ve daha sonra Papa IV. Eugenio elçisi olarak görev yapmıştı. 1431’de ise Kastilya krallığının temsilcisi olmuştu. Aragon Kralı II. Juan’ın danışmanlığını yaptı. Alfonso de Cartagena, yayınladığı Yahudi karşıtı yayınlar ile Katolikleri Yahudilere karşı kışkırtan en önemli isimlerdendi.

Konversoların ikiyüzlülüğüne dair propagandanın başını ise Alonso de Espina adlı bir rahip çekiyordu. Alonso de Espina konverso Yahudiydi. Espina, yazdığı Fortalitium Fidei (İmanın Kalesi) adlı kitabında, inananların birbirine kenetlenmesini ve sahte Hıristiyanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmasını istiyordu. Konversolar ve Yahudiler üzerine baskılar uygulanmasını isteyen Espina, konversoların ikiyüzlü birer sahtekâr olduğu propagandasını yapıyordu. Ama ilginç olan kendisinin de bir Konverso Yahudi dönmesi olmasıydı.

Yahudi aleyhtarlığını kışkırtarak sürgünü hazırlayan ikinci etkin şahıs ise Katolikliğin önemli merkezlerinden olan Burgos Piskoposu ve Kastilya Konsülünün başı (1350-1435) Pablo de Santa Maria’dır. Bu kişi Vaftiz olup Kilise’ye katılmadan önce, Haham Solomon Halevi isimli bir Dönme (Konverso) Yahudisiydi.

Yazdığı Scrutinium Scripturarum adlı kitap, Engizisyon’a zemin hazırlayan en önemli çalışmalardan biri oldu. Hahamlar yetiştiren ünlü bir aileden gelen Pablo de Santa Maria’nın babası İshak Halevi’de kendisi gibi hahamdı.

Burgos piskoposu Rahip 1456-1495 Luis de Acuña y Osorio ve Rahip (1495-1512) Pascual de Ampudia yayınladıkları Yahudi aleyhtarı dokümanlar ile Yahudilerin sürgününe büyük ölçüde zemin hazırladılar. Yahudilerin sürülmesini isteyen bu iki rahip gerçekte konverso Yahudiydi.

Kraliçe İsabella’nın günah çıkarma papazı ve aynı zamanda Avila piskoposu olan Hernando de Talavera’da konverso Yahudiydi.

Konverso Yahudilerin tarih boyunca hakim oldukları, Katolizmin en önemli noktalarından biri olan Burgos Piskoposluğu. Burgos Katedralinin giriş duvarlarında Yahudiliği sembolize eden Davud Yıldızları görülmektedir.

1464 yılında Devlet ve Kilise bir araya gelerek, bu ( Konverso ) Yeni Hristiyanlar’ın gerçek Hıristiyan olup olmadıklarını ve hangilerinin samimiyetle Hıristiyanlık dinini kabul ettiklerini, hangilerinin de gizlice Yahudi kalmaya devam ettiklerini tahkik etmek için üç kişilik bir komisyon kurdular. 1464 senesinde Kastilya kralı IV. Henry, piskoposlara Yahudi dönmelerinin yakın takibe alınmalarını emretti. Bu durum öyle bir hal aldı ki Konversolar devlet içinde devlet oluyorlardı. Birbirlerinin kimliklerini kiliseye İhbar etme tehditleri ile şantaj yapıyorlardı. Bu şantajlar karşısında korku içindeki çaresiz kalan konversolar, devletin gizli güçlerinin karanlık isteklerine boyun eğiyorlardı.

Engizisyon, sahte bir Yahudi karşıtlığı yaparak, Yahudilerin gerçekten dönüp dönmediklerini araştırmak ve sahte dönmeleri cezalandırmakla yükümlüydü. Engizisyon konversoların Hıristiyan olmalarını değil, Hıristiyan İspanyollar içinden ayıklanıp ülkeden sürülmelerini istiyordu. Hıristiyan halkı, Yahudilere ve Konversolara karşı kin ve nefrete sürükleyerek kışkırtan rahipler, piskoposlar, rektörler ve kral Yahudi dönmesiydi. Engizisyon, Yahudilerin ve dönmelerin din değiştirmelerini değil, konversoların kimliklerinin tespit edilerek tek tek Katolikler arasından ayıklanıp yargılanmasını öngörüyordu. Bu Engizisyon, Yahudileri sürgünden sonra Endülüslü müdeccen Müslümanlara baskı, zulüm ve işkence yaparak din değiştirmelerini isteyecekti.

Zamanla konversoların aslında dinlerini değiştirmedikleri, yalnızca Hıristiyan görünümü altına girdikleri fark edilmeye başlandı. Neredeyse tüm vergi memurlarının Yahudi asıllı bu sahte Hıristiyanlardan oluştuğu öğrenilince, Hıristiyan çevreler büyük tepki gösterdi. Buna bir de kan olayları eklenince, kutuplaşma iyice keskinleşti ve Engizisyon ülkeye çağrılarak, gerçek Hıristiyanlarla sahtelerini ayırt etmesi istendi.

Thomas de Torquemada (1420-1498) Segovia’daki Santa Cruz manastırına atanarak uzun yıllar rahiplik yapan engizisyonun önemli mimarlarındandı. Torquemada’nın din adamı olan amcası Kardinal Juan Torquemada ise Papa’nın temsilcisiydi. İspanyol Engizisyonunun önemli isimlerinden Rahip Thomas Torquemada, Kastilya kraliçesi İsabella tarafından 1474 yılında önemli bir dini otorite’nin başına getirildi. Bu konum onu önemli kararlar almaya yetkili kıldı. Bu önemli kararlardan biriside “Engizisyon Mahkemeleriydi. Torquemada neredeyse Yahudileri sürgün eden tek adamdı. Engizisyon’un baş mimarı Thomas Torquemada konverso Yahudiydi.

Yahudi yazar Nathan Ausubel ise, Tomás de Torquemada’nın büyükbabası, Alvor Fernandez de Torquemada’nın, Yahudi bir kadınla evli olduğunu belirtmektedir.

Araştırmacı–Yazar Rafael Sabatini’nin 1913 yılında kaleme aldığı “Torquemada and the Spanish Inquisition” Torquemada ve İspanyol Engizisyonu adlı eserinde Torquemada’nın Yahudi bir aileden geldiğini, Dominik keşişleri arasından seçilip Kral ve Kraliçe’nin tarafından yetkili kılınmasını konverso(Dönme) Yahudi olmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Kardinal amcası Juan Torquemada’da konverso asıllı bir kadınla evlilik yapmıştı.

Engizisyonun 1474 yılında ülkeye girişi ile birlikte, 1492’de sürgünle bitecek olan süreç başlamış oldu. Torquemada, 1478 yılında Papa III. İnnocent bir yazı göndererek Konversoları İspanyol Hıristiyanlarından ayırt etmek ve bu gizli Yahudileri sürgüne göndermek için Engizisyonun kurulmasını istedi. Papa bu isteği kabul ederek 1 Kasım 1478’de “Exigit Sincere Devotionis” adlı bir kararname çıkardı. Arkasından Kral Fernando ile Kraliçe İsabella 27 Eylül 1480’de bir kraliyet kararnamesi yayınladılar. Ancak kraliyet kararnamesi Yahudilerden başka hiç kimseden söz etmiyordu.

24 Kasım 1484’de Thomas Torquemada’nın önderliğinde bir genel kurul toplandı. Alınan kararlar ile Valladolid, Sevilla, Jaén, Avila, Cordoba, Villareal ve Aragon-Zaragoza’da Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Thomas de Torquemada Engizisyonun yüksek Konsey başkanı olarak atandı. 5 üyesi ile birlikte engizisyon mahkemelerinde sorgulamalar başladı. Bu süreçle 1492’de sürgünle bitecek olan süreç başlamış oldu.

Torquemada’nın engizisyon mahkemelerinin başına atadığı isimlerde tıpkı kendisi gibi konverso Yahudilerden oluşuyordu. Nitekim Aragon’a bağlı Zaragoza’da Engizisyon mahkemesi’nin başına atadığı Pedro Arbues’de konverso dönme Yahudilerdendi. Pedro Arbues engizisyonda aktif olarak rol almıştı.

Torquemada’nın sonrasında 1 Eylül 1499’da Aragon kralı II. Fernando tarafından Engizisyonun başına atanan Diego de Deza’nın konverso Yahudilerdendi.

Torquemada’dan sonra Engizisyon mahkemesi’nin başına atanan diğer önemli isim (1436-1517) Rahip Xımenes de Cısneros’dur. Cısneros’da konverso asıllı Yahudiydi. Cısneros konversolara öncekiler gibi şiddet ve baskı uygulamadı. Kral’a, önerdiği bir teklif ile geride kalan konversolara tazminat ödenmesini istiyordu.

Son Endülüs Devleti Granada Sultanlığı’nın işgal edildiği 1492 yılında, İspanya Krallığı bütün Yahudileri İspanya’dan kovmak için 31 Mart 1492 tarihinde Elhamra Sarayında, Elhamra Kararnamesi adında bir ferman yayınlandı. Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup olanlar ve Yahudi dönmesi sahte Hıristiyan olan Konversolar, İspanya’dan çıkacaktı. Yahudilere ülkeyi terk etmeleri için 4 ay süre tanındı. Ve 2 Ağustos 1492’de 150.000 Yahudi, tüm geçmişlerini, evlerini, barklarını bırakarak yüzyıllarca yaşadıkları İspanya’dan kovulmuşlardı. Geride kalanlar ise Konverso Yahudi olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir.

Lonca Nedir, Ne Demektir? Lonca Teşkilatı ve Tarihi

Tarihçiler ve topluma yön veren bazı aydınlar bugün bile Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl bu kadar uzun yaşayabildiğini, nasıl bu kadar mükemmel bir teşkilata sahip olabildiğini tartışıyor ve inceliyorlar. Saptadıkları en önemli unsurlardan birisi olarakta LONCALAR var. Lonca teşkilatı sayesinde Osmanlı toplum yapısında inanılmaz değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Peki ama nedir bu Lonca denen şey? İlk defa ne zaman ve nerede kuruldu, nasıl çalışırdı? İşte bu soruların kısaca cevapları;

LONCA Nedir, Ne Demektir?

Kavram olarak lonca, sanat sahiplerinin ve esnafın kendi aralarında kurdukları düzeni, birliği ve özel işleri için toplandıkları yeri ifade etmektedir. Lonca teşkilatı, mesleğe giriş ve ilerleme açısından, esnaf zaviyeleri ölçüsünde ağır koşullar koymadığı gibi, din ve tarikat esaslarına da tabi olmamıştır. Merasimsiz olarak ve hangi dinden olursa olsun bütün esnafın toplanabileceği ve serbestçe müzakere yapabileceği bu tür yerlere lonca denildiği için bu esnaf örgütüne de lonca teşkilatı adı verilmiştir.

Lonca yönetim kurulu, esnaf ustaları tarafından seçilen beş kişiden oluşmuş; esnafa ait her tür iş bu kurulca incelenmiş ve sonuçlandırılmıştır. Alınan kararlardan lonca esnafa karşı; başkan da loncaya karşı sorumlu tutulmuştur. Yönetim kurulu, aynı zamanda başkanın idaresinde olan esnafa “yardım sandığı”nın denetiminden de sorumlu tutulmuştur.

Loncaların kurdukları sandıklar, genellikle sosyal sigortaların öncüleri olarak kabul olunmaktadır. Bir görüşe göre, loncaların kurdukları yardımlaşma sandıkları Türkiye’de sosyal sigortaların ilk çekirdeği olarak kabul edilebilir. Çünkü o devrin şartlarını göz önünde bulundurursak, bu sandıklar, üyelerini çeşitli risklere karşı önemli ölçüde korumuşlar ve bu bakımdan da çok önemli bir sosyal fonksiyon görmüşlerdir.

Loncaların yardımlaşma sandıkları Osmanlı Devleti’nde XIX. Yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalabilmiştir. Bu sandıklar loncalarla birlikte ortadan kalkmışlardır.

Lonca Kelimesinin Kaynağı

Teşkilatlanmış esnafın birliğiyle ilgili çeşitli fonksiyonların icra edildiği özel yerin adı olup teşkilatlanmış esnaf gruplarını ifade eden bir anlam da kazanmıştır. Kelime İtalyanca loggia dan gelmektedir. Fransızca şekli olan loge Türkçe’de loca olarak geçer ve hücre yahut oda, özel tahsis edilmiş mekân anlamına gelir.

Lonca kelimesinin Osmanlı esnaf teşkilatıyla ilgili olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı hakkında kesin bilgi yoktur. Bununla birlikte İtalyan şehir devletlerinin, özellikle Venedik, Ceneviz ve Raguzalılar’ın Osmanlı Devleti ile olan ticari münasebetlerinin bu tabirin ortaya çıkışında etkili olduğu söylenebilir. Bilhassa Galata ve civarında yerleşen yabancı ticari temsilcilerin bulunduğu oda ve hanlar için bu kelimeyi kullandıkları ve bunun zamanla yaygınlık kazandığı anlaşılmaktadır. XVIII yüzyıla ait bir esnaf sayımında Galata, Kasımpaşa civarındaki hanlarda ve odalarda Müslüman ve yabancı tüccarın bir arada bulunduğu, yirmi yedi hanın 406 odasında 698 kişinin kaldığı ve yetmiş bir odadaki 123 kişinin çoğunun yabancı tüccar olduğu görülmektedir. Buradaki kayıtlar, yerli ve yabancı esnafla tüccarlar arasında gündüz iş dolayısıyla oldukça sıkı olan münasebetin akşam hanlarda ve bekar odalarında da sürdüğüne, iş dünyasıyla ilgili kelimelerin ortak bir kullanımına yol açıp yaygınlaştığına işaret eder. İtalyanca loggia kelimesinin Türk diline geçmesinin sebepleri bu ticari ilişkilere dayanır. Nitekim esnaf ve tüccarın mallarını depoladığı odalar Osmanlı belgelerinde genellikle “mahzen” şeklinde alınır ve bazı yazarlar bu ilişkiden dolayı mahzenle lonca arasında irtibat kurar. Ticari ilişkilerin yoğunlaştığı Galata’da daha Fatih Sultan Mehmet devrinden itibaren Lonca isimli bir mahallenin varlığı dikkati çeker. Galata kadısına gönderilen 993(1585) tarihli bir hükümde Galata civarında Lonca adlı bir mahalde, Ayasofya-i Kebir Vakfı’na ait kira ile yabancı esnaf ve tüccarın tasarrufunda bulunan yirmi kubbeli bir kapalı çarşıdan bahsedilir. Yabancı tüccarın üslendiği Galata bölgesinde, bir kısım yerli ve yabancı gayri müslimlere ait alış veriş merkezlerindeki çarşı ve hanlarda bulunan malların depolandığı mahzenlere İtalyanların verdikleri isim olan loggia ile bu loggiaların yer aldığı mahalle belgede belirtildiği gibi Lonca denmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu açıktır. Gerçekten de yukarıda adı geçen 1176 (1762–63) tarihli İstanbul esnafının sayım defterinde Galata –Kasımpaşa arasında çörekçi fırınlarının yer aldığı bir bölgede Lonca mahalli olarak kaydedilmişti.

Bu yerin belirgin özellikleriyle esnaf teşkilatı çerçevesinde lonca kelimesinin aldığı anlam arasında bir bağ vardır. Lonca mahalli tüccar malının esnafa satılmak üzere depolandığı, esnafın bu malı toptan satın aldığı ve muhtemelen esnafa dağıttığı yerdi. Bu özellik zamanla yer adının esnaf teşkilatı ile özdeşleşmesine yol açtı. Böylece XV. Yüzyılın sonlarında özel bir ticari yeri ifade eden lonca kelimesi XVII. Yüzyıldan itibaren doğrudan esnaf sisteminin adı olarak kullanılmaya başlandı. Nitekim İstanbul esnafıyla ilgili olarak lonca teriminin yer aldığı en eski arşiv belgesi 1697 tarihlidir. Bursa esnafı için lonca kelimesinin kullanıldığı tarih 1042(1632–33) olarak tespit etmiştir. Belgelerde lonca teriminin yaygın biçimde görülmesi XVIII. yüzyıldadır.

Kelime arşiv belgelerinde iki ayrı anlamda geçer. İlk olarak teşkilatlanmış esnafın çeşitli fonksiyonlarını icra ettiği belirli bir yer şeklinde kullanılır; teşkilatlanmış gerekli hammaddeyi depoladığı, mamul hale gelen malın kalite kontrolünü yaptığı yeri ifade eder. Ayrıca esnaf amirlerinin ileri gelenlerinin ve kalfalarının, kendi teşkilat nizamını uygulamak, yeniden düzenlemek, değiştirmek, diğer esnafa ait nizamnamelere ve devletin koyduğu kanunlara uymak için disiplini sağlamak, kendi esnaf teşkilatlarıyla ilgili her hususu görüşmek, karara bağlamak ve uygulamak maksadıyla toplandıkları özel bir yeri de niteler. Kısacası teşkilatlanmış esnafın ortak odasının veya meclisinin adıdır.

Esnafla ilgili olarak loncadan bahseden belgelerin tamamında esnaf birlikleriyle ilgili kaide ve nizamları da görmek mümkündür. XVIII. yüzyıldan önce de esnaf birliklerinin çeşitli faaliyetlerini sürdürdükleri yerler vardı, fakat teşkilatlanmış esnafa ait bu yerler lonca kelimesiyle ifade edilmiyordu.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi Antlaşması Ne Zaman, Kiminle Yapıldı? Özellikleri ve Maddeleri Nelerdir?

Birinci Dünya Savaş’ından sonra hızla çökme sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’ndan 1923 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti doğdu. Cumhuriyet kurulduğunda sayısız problemlerle uğraşmak zorunda kaldı. Halk fakir, devlet okulsuz, yolsuz, fabrikasızdı. Devletimizin milli hakları üzerinde de diğer güçlü devletlerin tahakkümları bulunuyordu. Örneğin bunlardan biriside devletimize ait olduğu halde, yabancıların kontrolünde bulunan boğazlarımızdı. Boğazlar uluslararası bir komisyon karafından kontrol ediliyor, bizim hiç bir şekilde müdahele şansımız olmuyordu. Bu sorunu hiçbir zaman unutmayan Genç Cumhuriyet, sorunu çözmek için uygun bir zamanın gelmesini bekledi ve bu zamanda sonunda geldi. 1930’ların sonlarına doğru dünya hızla 2. Dünya Savaşı’na doğru giderken, boğazların güvenliği her zamankinden daha fazla önem kazanmaya başladı.  Bu konuyu gündeme getirip, boğazlar sorununu halletmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti, sonunda istediğini alıp, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

Türkiye, Lozan Antlaşması’yla (1923)  birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesinin getirdiği kısıtlamalardan dolayı daima kaygı içinde bulunmuştur. Sözleşmenin imzalandığı tarihlerde güncelliğini koruyan silahsızlanma ümitlerine güvenen Türkiye’nin, silahlanma yarışının tekrar başlamasıyla duyduğu huzursuzluk giderek artmıştır.

Türkiye, duyduğu bu huzursuzluğu ve boğazların statüsünde değişiklik yapılması yolundaki teklifini konu ile ilgili imzacı devletlere duyurduğunda, farklı kutuplarda yer almaya başlayan bu devletlerin hemen hepsinden ortak bir anlayış görmüştür. İngiliz Dışişleri Bakanlığının 23 Temmuz 1936 tarihli bir muhtırasında konu hakkında şu görüşlere yer verilmiştir: “Türkiye’nin Boğazlar Sözleşmesi’nin değiştirilmesi ile ilgili isteği haklı kabul edilmektedir.”

Boğazların statüsü ve gemilerin geçiş rejimi ile her zaman yakından ilgilenen İngiltere’nin Türkiye’yi desteklemesine paralel olarak Balkan Antantı Daimi Konseyi’nin 4 Mayıs 1936’da Belgrat’ta yaptığı toplantıda, Türkiye’nin teklifini destekleme kararı alınmıştır. Türkiye’nin girişimi Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin diğer akitleri tarafından da kabul edilince, boğazların rejimini değiştirecek olan konferans, 22 Haziran 1936’da İsviçre’nin Montreux kentinde toplanmıştır.

İki ay süren toplantılardan sonra, 20 Temmuz 1936’da imzalanan yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin kısıtlanmış hakları iade edilmiş ve boğazlar bölgesinin egemenliği Türkiye’ye geçmiştir. Türkiye daha önce Sovyet Rusya ile yaptığı anlaşma uyarınca (saldırmazlık antlaşması) Sovyet Rusya’nın da desteği ile bu sözleşme yapılmıştır.

Tamamı yirmi dokuz madde, üç ek protokolden meydana gelen sözleşmeye göre:

Boğazlardan serbest geçiş esası kabul ediliyordu. Ancak ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi, barış ve savaş hâline göre, ayrı statüye bağlanıyordu. Savaş durumu da Türkiye’nin girdiği, girmediği ve savaş tehlikesi olma durumlarında uygulanacak esaslara ayrılıyordu.

Boğazların askerî kontrolü ve savunma tedbirleri tamâmen Türkiye’ye aitti.

Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu kaldırıldı.

Bu ana maddelerle Türkiye’nin boğazlar üzerindeki genel hâkimiyeti sağlandı. Diğer maddelerin bazıları ise;

Barış zamanında:

Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri 8-15 gün önceden haber verilmek ve bir arada dokuz gemiyi ve belli tonajı aşmamak üzere geçebilir. Denizaltılar, uçak gemileri ve 10.000 tondan büyük savaş gemileri hiç geçemez. Sözleşmeye uygun şekilde geçen savaş gemileri Karadeniz’de yirmi bir günden fazla kalamaz.

Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin ticâret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri geçmeden sekiz gün önce Türkiye’ye haber verecekler, bir arada geçen gemilerin tonajı 15.000’den fazla olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları için belli bir süre yoktur.

Savaş zamanında:

Türkiye savaşan ülke ise ya da kendisini yakın bir savaş tehdidinde görüyorsa; ticari gemilerin geçişini engelleyemese de, geçişlere bazı kısıtlamalar getirebilmek hakkına sahiptir.

Türkiye tarafsızsa; ticaret gemileri serbestçe geçmesine rağmen savaşan tarafların savaş gemileri geçemez.

Savaş tehlikesinin çok olduğu zamanlarda ticaret gemileri barış zamanı kurallarına göre sadece gündüzleri geçebilecektir.

sözleşmenin süresi yirmi yıl olacaktı. Bu sürenin bitiminden iki yıl önce taraflardan hiçbiri sözleşmenin feshini istemezse, böyle bir istekten iki yıl sonraya kadar yürürlükte kalacaktı.