Kategoriler
GÜNCEL

Türkiye’nin İlk “Dünya Güzeli” Keriman Halis Ece Kimdir?

Avrupa’nın başat ülkeleri, 1600’lu yıllardan itibaren sürekli olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun içişlerine karışmış, ülke ve millet içerisindeki birliği, dirliği, gelenekleri, güzel adetleri ve dini inanışları bozmaya çalışmış, kendi kültürleriyle uyumlu yeni nesiller oluşturmak istemişlerdir. Ve üzülerek söyleyelimki bunda da maalesef başarılı olmuşlardır.

Zaman içersinde dini inanışlarımız zayıflamış, birliğimiz bozulmuş, güzel gelenek ve göreneklerimiz yok olmuş, tamamen batı özentisi bir millet haline gelmiş bulunuyoruz.

Bugün yüce devletimizin zirve yıllarını yaşarken, cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki önemli figürlerinden birisini kaybetmiş bulunuyoruz. Bu kişi yeni Türkiye Devleti’nin dünya sahnesine çıkarmış olduğu, ilk Dünya Güzeli Keriman Halis’tir. Güzellik kraliçesi seçildiği için, soyadı kanunu sonrasında Atatürk tarafından kendisine kraliçe anlamına gelen “Ece” soyadı verilen Keriman Halis Ece, 99 yaşında hayatını kaybetti.

İstanbul’da 1913 yılında doğan Keriman Halis, 3 Temmuz 1932’de Türkiye’de yapılan güzellik yarışmasında ”Türkiye Güzeli”, 31 Temmuz 1932’de yapılan ve 28 ülkenin katıldığı yarışmada da ”Dünya Güzellik Kraliçesi” seçilmişti.

 

Kategoriler
TARİH

Çanakkale Savaşı’nın Tarihi, Nedenleri ve Sonuçları

20. yüzyılın başında Avrupa devletleri sömürgeleşme ve silahlanma yarışına girmişlerdi. Sanayileşmede büyük ilerleme kaydeden Avrupa devletleri ürettikleri ürünlere pazar bulabilmek ve hammadde sağlayabilmek için yeni sömürge arayışındaydılar. Osmanlı İmparatorluğu ise henüz iki büyük savaştan çıkmış, Trablusgarp ve Balkan savaşlarını kaybetmiş, ordusu ve maliyesi kötü bir vaziyet almıştı.

İktidarda olan İttihat ve Terakki Partisi kaybedilen toprakları yeniden almak ve çıkacak muhtemel bir Dünya harbinde kazanan tarafta olmak için arayışlar içindeydi. Avusturya arşidükü ve eşinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi fitili ateşleyen olay olmuştur. Kısa süre içerisinde Avrupa devletleri birbirlerine savaş ilan ederek Dünya Savaşı’nı başlatmışlardır.

Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan iki Alman savaş gemisi Çanakkale Boğazı’nı geçerek Osmanlı’ya sığınmışlardır. Gemilerin kendilerine teslim edilmesini isteyen İngilizlere cevap olarak gemilerin Osmanlı tarafından satın alındığı bildirilmiştir. Türk sancağı çekilen gemilerin Karadeniz’e açılıp Rus limanlarını bombalaması sonucu Osmanlı Devleti kendisini 1.Dünya Savaşı’nın içinde bulmuştur. Osmanlı bu savaşta birçok cephede mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Çanakkale Cephesi ’de bunlardan bir tanesidir. 1915 yılında Osmanlı Devleti’nin başkentini işgal edip direk savaş dışı kalmasını sağlamak ve savaşı erkenden bitirmek amacıyla Çanakkale’ye önce donanmaları daha sonra da asker çıkartmalarıyla açılan cephede büyük mücadele olmuştur. İtilaf devletleri donanması o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Çanakkale’yi bombardıman altına almışlardı. Osmanlı topçu bataryalarından yapılan zayıf ama isabetli atışlar sonucu birçok itilaf devleti gemisi batırılmış ya da ağır hasar verilmiştir.

Çanakkale’yi deniz yoluyla geçemeyeceklerini anlayan İtilaf Devletleri karaya asker çıkartarak savaşı kazanmaya çalışmışlardır. Ancak karşılaştıkları savunma anlayışı tarihe altın harflerle “Çanakkale Geçilmez” yazdıracaktı. Anafartalar’da, Conkbayırı’nda, Seddülbahir’de gösterilen kahramanlık örneği İtilaf devletlerinin dahi takdirini kazanmıştır. Yaklaşık bir sene süren Çanakkale Savaşı bir sabah itilaf devletlerinin askerlerinin siperlerini boşaltıp gemilere binip çekip gitmeleriyle sona ermiştir.

Savaş Dünya tarihinin gördüğü en kanlı savaşlardan biri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin 250 bin şehit verdiği bu savaşta, itilaf devletlerinin kaybı da yaklaşık 247 bin olmuştur. Dişe diş kora kor geçen siper mücadeleleri şarkılara, türkülere konu olmuştur. Savaş da Osmanlı’ya karşı savaştırılmak üzere Avustralya ve Yeni Zelanda’dan getirilen kısaca Anzak askerleri denilen birçok asker hayatını kaybetmiştir. Onların anısına bugün çıkartma yapılan koylardan birine Anzak Koyu ismi verilmiştir. Her yıl düzenli olarak yapılan Çanakkale Zaferi kutlamalarına binlerce km uzaktan gelen Anzak askerlerinin torunları da katılmaktadır.

Kategoriler
TARİH

2. Abdülhamit’in Yaptığı En Önemli Olaylar ve Kararlar

Osmanlı İmparatorluğu’nun en buhranlı devrinde 1876 senesinde tahta çıkan büyük Sultan. Ondan önceki padişah Sultan Abdülaziz Han’ın bir darbeyle tahtan indirilmesi ve bilekleri kesilerek şehit edilmesi, meşrutiyeti ilan etme sözüyle tahta çıkan Abdülhamit Han’ı ilk yıllarında birçok sıkıntıya sokmuştur. Devlet son yüzyılda girdiği hemen hemen tüm savaşları kaybetmiş, birçok topraklar düşmanlara bırakılmış, askeri düzen tamamen bozulmuş ve ülkeye bir kargaşa ortamı hâkim olmuştu.

Abdülhamit Han tahta çıkar çıkmaz ilk işi kendisini tahta çıkaran Mithat paşa ve avenesine verdiği sözü tutup meşrutiyeti ilan etmek ve Meclis-i Mebusan’ı açmak olmuştur. Ancak kısa süre sonra başlayan tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı bahane ederek meclisi süresiz kapatmıştır. Harp sırasında Balkanlarda Gazi Osman Paşa’nın, Doğu’da ise Ahmet Muhtar Paşa’nın büyük kahramanlıkları olmuştur. Ancak Rusların ilerlemesi durdurulamamış ve Ruslar İstanbul önlerine kadar gelmişlerdir. Avrupalı devletlerin araya girmesiyle yapılan anlaşmayla Osmanlı birçok toprağını Ruslara bırakmak zorunda kalmıştır.

Savaştan sonra Abdülhamit Han ilk iş olarak kendisini tahta çıkaran ve Abdülaziz Han’ı şehit eden Mithat Paşa ve arkadaşlarını İstanbul’dan sürgüne göndermiştir. Devrinde kurdurduğu hafiye teşkilatı o kadar muhteşem işlemekteydi ki, Abdülhamit Han Avrupa hükümdarlarının hastalıklarından sabah kahvaltılarına kadar her şeyi bilmekteydi. Ülkeyi ayakta tutmak için 33 sene mükemmel bir idarecilik yaptı. Arabistan’da çıkan isyanların önüne geçebilmek için bölgenin ileri gelenlerini İstanbul’da ikamet ettirdi.

Muhteşem projeleri de olan Abdülhamit Han çok zeki, çevik, akıllı ve vatan sevgisiyle dolu bir padişahtı. Devrinde çizilen denizaltı planları Abdülhamit Han’ın ne kadar ileri görüşlü bir insan olduğunu göstermekteydi. Abdülhamit Han zamanında doğuda Ermeni isyanları baş göstermiş ve batıda ise Avrupa devletleri silahlanma yarışına girmişlerdi. Yahudi lobisi Abdülhamit Han’ı ziyaret ederek Ondan Kudüs ve civarındaki toprakları devlet kurmaları için Yahudilere satmasını istemişlerdir.

Karşılık olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün dış borçlarını ödenecek, Avrupa’da ki Osmanlı ve Abdülhamit Han’a karşı yapılan propagandaların önüne geçilecek ve Doğuda çıkan ermeni isyanları bastırılacaktı. Muhteşem Sultan’ın Yahudilere verdiği cevap “ Ceddim o toprakları kanlarını dökerek almıştır, o toprakları almak isteyenin aynı şekilde kanını dökmesi gerekmektedir. ” Bundan dolayıdır ki Yahudiler yaptıkları propagandalar ile Abdülhamit Han’ın adını Kızıl Sultan’a çıkarmışlardır.

Abdülhamit Han Balkanlarda başlayan mektepli subayların önderliğindeki isyanı kardeşkanı dökmemek için bastırmamış ve tahttan çekilmeyi kabul etmiştir. Bir darbe ile tahta çıkan O muhteşem Sultan başka bir darbe ile tahtan indirilmiştir. Ömrünün kalan günlerini sürgün olarak Selanik’te geçirmiştir.

Kategoriler
TARİH

Osmanlı İmparatorluğu’nda Şehzadelik

Tarih boyunca Türk devletlerinde han, hakan veya padişahlık babadan oğula geçen bir düzenle idare edilmişlerdir. Orta Asya’da ki Türk devletlerinde, devletin başındaki hakan ölünce ülkeyi çocukları arasında paylaştırırdı. Bu çocuklardan baskın çıkan olursa devleti bir arada tutar hakan olurdu.

Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda henüz bir beylik iken, devletin başındaki bey ölünce yerine en büyük oğlu geçerdi. Bu uygulama ilerleyen dönemlerde şehzadeler arasında taht kavgaları olmasına yol açmıştır. Şehzadeler genellikle 12-14 yaşları arasında belirlenen sancağa sancakbeyi olarak gönderilirlerdi. Kendilerine verilen sancağı ve emrindeki askerleri en iyi şekilde idare etmeleri onlar için padişahlığa giden en önemli yoldu. Manisa, Amasya ve Trabzon en önemli şehzade sancaklarıydı. Sancakbeyliği Osmanlı’nın devamlılığını ve gücünü sağlayan en önemli özelliklerinden biriydi. İleride tahta geçecek olan şehzade padişah olmadan askeri, mali ve toplumsal konularda idarecilik yapmayı layıkıyla öğreniyorlardı.

Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nı kaybedip Timur’a esir düşmesiyle oğulları arasında başlayan ve Fetret Devri olarak adlandırılan taht kavgalarının olduğu dönem de Osmanlı Devleti zayıflamış hatta yıkılma tehlikesi atlatmıştı. Fatih Sultan Mehmet padişahlığı döneminde çıkardığı kanunnamede devletin bekası için tahta geçecek olan şehzade geride kalan kardeşleri ve onların çocuklarını öldürebilir diye buyurmuştur. Bu kanunnameden sonra, padişah öldükten sonra tahta ilk olarak çıkan şehzade kendisine rakip olan kardeşleri ve onların çocuklarını boğdurtmuştur.

Sultan 1.Ahmet padişahlığı döneminde çıkardığı kanunname ile bu geleneği yıkmıştır. Kanunnamede tahta şehzadeler arasında en yaşlı ve en deneyimli olan çıkacaktır diye buyurmuştur. 17. Yüzyılda çıkan bu kanunnameden sonra sancakbeyliği dönemi de yavaş yavaş kalkmıştır. Bu tarihten sonra kafes dönemi diye adlandırılan dönem başlamıştır. Tahta çıkan şehzadeler diğer şehzadeleri kontrol altında tutabilmek için saraydaki dairelerinde göz hapsinde tutmuşlardır. Devletin zayıflamasında ki en büyük etkenlerden biri de bu düzendir. Sarayda ki dairelerde her an ölüm korkusu altında yaşayan şehzadeler devlet işlerinden de uzak kalmışlardır. Bu yüzden tahta geçen birçok şehzade devleti idare etme konusunda başarılı olamamışlardır. Devletin idaresi sadrazam ve diğer vezirlerin eline bırakılmıştır. Bunun sonucunda çoğu kez askeri isyanlar çıkmış, bir padişah tahtan indirilip yerine diğer şehzadelerden biri tahta çıkarılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan yükselme devrine kadar idare eden padişahların bu kadar nitelikli olmasında aldıkları eğitimlerin yanı sıra padişah olmadan sancakbeyliği yapmış olmalarının etkisi çok büyüktür. Ne zaman ki şehzadelerin sancaklara gönderilmesi kaldırıldı, Osmanlı Devleti eski şaşalı günlerini mumla arar oldu.

Kategoriler
TARİH

Anadolu ve Ortadoğu

Ülkemizde son zamanlarda artış gösteren terör olayları yaşadığımız coğrafyada sular neden hiçbir zaman durulmuyor sorusunu akıllara getiriyor. Bu sorunun cevabını öğrenebilmemiz için öncelikle yaşadığımız coğrafyanın tarihini bilmeliyiz. Hz. Âdem den diğer peygamberlere, Hititlerden öteki ilk uygarlıklara kadar birçok toplumlar ve devletler bu coğrafyada yaşamışlardır.

İlk Çağ’daki Doğu uygarlıklarının zenginlikleri Batı da yaşayan toplumları her zaman cezp etmiştir. Makedonyalı Büyük İskender’den, Romalılara birçok medeniyet Doğu ya büyük askeri seferler düzenlemiş olup, bu seferler esnasında geçiş güzergâhı olarak Her zaman Rumeli ve Anadolu’yu kullanmışlardır. Batılı toplumlara karşı Persler ve Medler doğu toplumları da tersi istikamette seferler yapmışlardır.

İlk Çağ’ın sonlarına doğru Anadolu toprakları Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeydi. Türklerin Orta Asya’dan başlattıkları göç barbar Avrupa kavimlerini etkilemesiyle Kavimler Göçünü başlatmış ve sonunda İlk Çağ kapanıp Orta Çağ başlamıştır. Bu göçler sonunda Roma İmparatorluğu ikiye ayrılmış Anadolu toprakları Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu’na kalmıştır. İslamiyet’in doğmasıyla dört halife devrinde İslam orduları Anadolu üzerine akınlara başlamıştır.

İlerleyen yıllarda bu akınlara topluca Müslüman olan Türk boyları da katılmış olup, Anadolu yavaş yavaş Türk- İslam devletlerinin hâkimiyetine girmeye başlamıştır. 1071 yılında Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan’ın Malazgirt Ovası’nda büyük bir Bizans ordusunu yenmesiyle kazanılan zafer sonucunda Anadolu kapıları ardına kadar Türklere açılmıştır.

Yaklaşık yüzyıl gibi bir süreç içerisinde Ege Denizi’nden Marmara kıyılarına kadar bazı yerler dışında tüm Anadolu Türklerin egemenliği altına girdi. Doğu’nun zenginlikleri ve kazanılan bu zaferler Anadolu ve Orta Doğu’da yaşayan Türk Devletlerine karşı Avrupa’da ittifak kurulmasına yol açtı. Avrupa’da papazlar önderliğinde Hristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve çevresini Türklerden geri almak, bu topraklardaki zenginliklerin sahibi olmak amacıyla işsiz güçsüz takımından kurulan büyük ordulara, Avrupa’da ki kral ve derebeylerinde destek vermesiyle Anadolu üzerine 11. ve 12. yüzyıllarda büyük seferler düzenlenmiştir.

Tarihe Haçlı Seferleri olarak geçen bu seferler sonucunda Anadolu’nun bir kısmı tekrar Bizans İmparatorluğu’nun egemenliğine geçmiş ve Kudüs ve çevresinde ufak Haçlı devletleri kurulmuştur. 13. yüzyılda Eyyubi Hükümdarı Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs ve çevresini tekrar almasıyla Orta Doğu yeniden Türk hâkimiyetine girmiştir. Yine aynı asırda Orta Asya’dan başlayan Cengiz Han önderliğindeki Moğol akınları sonucu bölge Moğol hâkimiyetine girmiştir. Cengiz Han’ın ölümünden sonra parçalanan Moğol Devleti’nin ardından Anadolu kurulan ufak Türk Beyliklerinin egemenliğine girmiştir. Diğer beylikleri hâkimiyeti altına alarak güçlenen Osmanlı Devleti 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un alınmasıyla tüm Anadolu ve Rumeli topraklarının tek hâkimi olmuştur.

O tarihten 1.Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte Osmanlı egemenliğindeki topraklarda zaman zaman çıkan isyanlar dışında genellikle sükûnet hâkim olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve savaşa beraber girdiği devletlerin 1.Dünya savaşını kaybetmesiyle yapılan Mondros Anlaşması ile Anadolu’da işgaller başlamıştır. 1918 ve 1919 yıllarında başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgalleri yapılan Milli Mücadele ile 1922 yılında kesin olarak sonlandırılmıştır.

29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla yaşadığımız bu güzel topraklara tekrar sükûnet hâkim olmuştur. Yaşadığımız topraklar için asırlar boyunca yapılan savaşlar, yıkılan devletler ve dökülen kanlar topraklarımızın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Kategoriler
TARİH

Yahudiler İspanya’dan Neden ve Nasıl Kovuldu? Osmanlılar Yahudilere Nasıl Yardım Etti?

Şuanda özellikle ekonomi başta olmak üzere, neredeyse dünyadaki bütün önemli sektörleri ellerine geçiren yahudiler, dünyanın efendileri, dünyanın yöneticileri konumuna geldiler. Bütün ülkerlere silah satmalar, ülkerin iç işlerinde ve ülkeler arasında hep kargaşa ve savaşlara neden olanlar hep yahudilerdir desek yanılmayız sanırım. Peki ama tarihin her evresinde yahudiler, hep böyle güçlü müydü? İşte bu sorunun cevabını bulabileceğiniz çok güzel bir yazı. Kısaca bu cevaba HAYIR dedikten sonra ilk önce küçük bir giriş yaptıktan sonra, sizi yazımızla başbaşa bırakacağım. Yahudiler, Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman zamanında güçlü bir krallık kurduktan sonra, zamanla tarihi gelişmeler sonucunda ortadoğu’dan ayrılmak zorunda kalmışlar ve geçen yüzyıllar içerisinde resmen selafeti yaşamışlardır. Özellikle Avrupa’ya göç eden yahudiler, ortaçağda bütün hristiyan avrupalılar tarafından dışlanmış, sayılamayacak kadar çok kötülüğe uğramışlardır. Onların bu dar zamanlarında, onlara kucak açanlar ise her zaman müslümanlar olmuştur. İşte yazımızın özü bu. Şimdi gelelim ayrıntılara;

Dönme konverso Yahudiler, İbranice ve İspanyolca iki isim taşıyorlardı.

“Bugün ülkemizde “Kendilerini doğuştan seçilmiş sayan Yahudileri ve dönmeleri” anlamak için 1250/ 1391-1492 İspanyasındaki, Yahudi dönmesi Konversoların tarihlerini ve konumlarını çok iyi incelemek gerekmektedir. Nitekim dönmelik dediğimiz çift kimliklilik, Osmanlıya Sabetay Sevi eli ile İspanyadan gelmiştir. Zaten Sabetay Sevi’nin ailesi de İspanya’dan sürgün gelen Konverso Yahudilerindendir Osmanlı topraklarına gelen Konversolar, İspanyada Katolik’tiler, Osmanlı’da Müslüman oluvermişlerdir. Aslında Yahudilerin gizlenmeye iten sebepler çevre faktörlerden ziyade Mesihi (Siyonist Yahudilerin Dünya Hâkimiyeti Hayali) planın bir parçası olan gizliliktir. Kabalacı Sabetay Sevi önderliğinde başlayan mesihi hareketin bir benzeri İspanya’da yaşandığı bilinmektedir. Yahudiler görünürde dinlerini değiştirmişler fakat inançlarını ve kimliklerini muhafaza etmişlerdir. Kendi kaynakları bizlere konversoların Tora kanunlarına göre hareket ederek Yahudi anneden doğan çocuğun Yahudi sayılabileceği gerçeğini koruduklarını bildirmektedir.”

Zengin Konverso aileler, karışık evliliğe engel olmak ve soylarının bozulma tehlikesine karşı ekonomik birliktelikler kurmuşlardı. Dönme konverso Yahudiler, İbranice ve İspanyolca iki isim taşıyorlardı. Kendi içlerinde İbranice, dışarıda ve kilisede İspanyolca isimler kullanıyorlardı. İspanyolca isimleri genelde İbranice şifreli manalar taşımaktaydı. Konversolar İspanyol Kilisesi’nin kayıtlarından soylu İspanyol ailelerin kayıtlarını kendi üzerlerine geçirerek geçmişlerini de kamufle etmeyi başarmışlardı.

Konversolar (İspanyadaki dönme Yahudiler), bu gizlilik sayesinde kısa sürede İspanya’daki bütün dini kurumları ele geçirmişlerdi. Artık devletin ve kilisenin üst mevkilerine yerleşmişlerdi. Dönme Yahudilerin, İspanya Krallığı üzerindeki etkisi tahmin edilenden çok daha büyüktü. Katolikliğin en koyu savunucusu İspanya krallığının, dini kurumları dönme Yahudilerin elindeydi. Yahudiler özellikle ekonomide büyük bir egemenlik kurmuşlardı ve sarayı da istedikleri gibi yönlendirebiliyorlardı. Yahudilerin bu denli etkin ve güçlü bir konuma gelmelerinde, üstte de vurgulanan “dönme”lik sistemi önemli rol oynamıştı. Katolik yasaları Yahudileri resmi görevlerden dışladığı için çoğu Yahudi din değiştirmiş gibi görünüyor ve böylece devlet yapısı içinde kolaylıkla yükselebiliyordu. Bu “dönme”lerin neredeyse tümünün gerçekte asıl dinlerine ve kimliklerine olan bağlılıklarını korudukları ise herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir.

İşte Sabetayistler de aynı geçmişte ve günümüzde Konversolar gibi çift kimlikli ve çift isimli, bir yaşam sürerek Osmanlıda ve Cumhuriyet’te önemli noktalara gelmişlerdi. Anlayacağınız bu Kabalistik gelenek, çift kimlilik (Dönmelik) İspanya’dan gelen Yahudiler eliyle Sabetay Sevi’nin önderliğinde Osmanlı’da gerçekleşmişti.

Real Academia De La Historia, İspanya Kraliyeti Tarih Akademisi, 1735’de İspanya Krallığı tarafından Julian Hermosilla önderliğinde oluşturulan bir konsey ile tarihi kaynakları araştırmak ve İspanyol arşivlerini derlemek amacıyla Madrid’de kurulmuş ve 1738’de kraliyet kararnamesi ile resmi bir kurum halini almıştır. Kurum, İspanya kraliyet arşivlerini büyük bir kısmını düzenleyerek yayınlamıştır. (Real Academia De La Historia) Kraliyet arşivlerinden, 1452-1492 dönemlerindeki Endülüs devletini yıkan, Yahudileri İspanyadan sürgüne gönderen, Engizisyon mahkemelerini kuran Rahiplerinin, piskoposların, rektörlerin, hazinedarların, yargıçların, konverso (dönme) Yahudi olduklarının Kraliyet arşivlerinde isim isim yazılmaktadır. Kraliyet akademisinin düzenlediği “Historia Literatura de La Española” İspanya tarihindeki devlet ve din adamlarının otobiyografilerinde, konverso din adamaları ve siyasilerin, listeleri isim isim yer almaktadır. Nitekim buradaki konversoların isimlere, Yahudi kaynaklarında ve Katolik kaynaklarda da rastlanmaktadır. Biz burada sadece dini kurumlarda etkili olmuş sınırlı sayıdaki kişilere değineceğiz.

Konverso (Gizli Yahudi) Krallığı ve İspanya Devleti

Aragon Kralı (1425-1479) II. Juan’ın en yakın dostları ve adamları konverso Yahudilerdi. 1469’da oğlu (1452-1516) II. Fernando’yu, Kastilya ailesinden V. Henry’nin kız kardeşi, Kastilya kraliçesi İsabella ile evlendirdi. Bu evlilik Yahudiler ve dönme (konverso) Yahudiler tarafından da desteklendi. Çünkü İsabella’da Fernando’da Yahudi soyundan geliyordu. Aragon Kralı II. Juan’ın ikinci eşi, Navarra kraliçesi, Juana Enríquez’in ailesi konverso kökenliydi. Kral II. Fernando anne tarafından Yahudi asıllıydı. Kastilya kraliçesi I. İsabella’nın annesi, kraliçe Isabel de Avis y Braganza, konverso Yahudisiydi. Bu evlilikten sonraki yıllarda Kastilya ile Aragon krallığı 1474 yılında birleştirilerek tek bir krallık haline geldi.

İspanya Kral’ı II. Fernando’nun hazineden sorumlu genel müfettişi Micer Luis de Santagnel, konverso Yahudiydi. Haham bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş sonradan Hıristiyanlığa geçmişti.

İspanya’nın iki krallığından biri olan Aragon’un hazine bakanı Gabriel Raphael Sanchez’de konverso Yahudiydi. Yahudi iken Alazar Goluff olan adını vaftiz olduktan sonra Gabriel Sanchez olarak değiştirmişti. C. Kolomb’un yolculuğuna finansman sağlayan önemli isimlerden biriydi.

Kraliçe İsabella’nın sekreteri, keşiş Fernando del Pulgar, Kral Fernando’nun danışmanı ve sekreteri Fernando Alvarez ve Alfonso de Avila, konverso Yahudilerdendi.

Aragon kilisesi ve piskoposluğu Konverso Yahudilerin en önemli merkeziydi. Burgos piskoposluğunun merkezinde Aragon krallığının soylu zengin ailelerinden olan Caballeria ailesi, konverso Yahudisi geniş bir ailedir. Ailenin fertleri sonradan Hıristiyan olmuş, Haham D.Solomon ibn Labi de la Caballeria’dan gelmektedir. Aile’nin dokuz oğlu vardı. Bunlardan biriside Yahudi karşıtı yazıları ile engizisyonun ateşli savunucusu olan hukukçu (Pedro) Bonafós de La Cavalleria (?-1464)’ydı. Konverso Yahudisi Haham Solomon ibn Labi de la Cavalleria’nın oğludur. Samuel olan adını vaftiz edilerek hristiyanlığa geçtikten sonra (Pedro) Bonafós de La Cavalleria olarak değiştirmişti. Bonafós ilk evliliğini Kral Fernando’nun Hazine Başkanı ve Finans Müdürü, hazinenin başmüfettişi Konverso yahudisi Luis de Santagnel’in eşi ile yapmıştı. Kardeşi Bienbenis de La Cavallería ise Zaragoza Üniversitesi’nin rektörüydü. Yahudi karşıtı (Pedro) Bonafós de Caballeria, Kastilya kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı II. Fernando’nun evliliklerinin en büyük destekçisi olmuştu. Hatta evlilikte saraya 40.000 duka altın ve değerli mücevherler bağışlamıştı. Pedro Bonafós de la Cavalleria’nın tüm oğulları Aragon krallığında yüksek konumlara geldiler. Luis de la Cavalleria, Kral II. Juan’ın gizli danışmanı, Alfonso de la Cavalleri ise Kral II. Juan’ın başhekimi olmuştu. Diğer oğlu Jaime de La Cavalleria ise Kral II. Fernando’nun gizli danışmanı olmuştu.

İspanya krallığı hazinesinin başındaki isim Kabalacı Yahudi İsaac Abrabanel‘di. Abrabanel, krallıkta kilit bir isimdi. 1484 yılına kadar Portekiz Krallığı’nın hazine sorumlusuydu. 1484 yılında sonra İspanya Kralı ve Kraliçe’nin emrine girmiş ve ülkedeki vergi toplama işini denetlemek üzere tam yetkiyle atanmıştı. Kral II. Fernando’nun vergi bakanı ve Kastilya Başhahamı zengin, varlıklı bir Yahudi olan Don Abraham Senior’du.

Katolikliğin en kilit noktalarına gelen kripto Yahudiler, İspanya tarihinde Hıristiyanlık adına radikal kararlar alıyorlar, ülkedeki Yahudilerin ve Hıristiyanların siyasi ve politik konumlarını belirliyorlardı. Kral’ın danışmanları, hazine’nin başı, yargıçlar, engizisyon mahkemelerinin mimarları kripto Yahudiydi.

İspanyol Engizisyonunun Gerçek Müsebbipleri

Engizisyon Mahkemelerini kuran Yahudi Dönmesi Başrahipler, Piskoposlar, Papazlar 1391’deki Yahudi karşıtlığını ateşleyen, Yahudi karşıtı propagandaları yürüten, Katolizmin en önemli kurumu Burgos Piskoposluğuydu.

Bunların başındaki Rahip-filozof Alfonso de Valladolid (1270-1346) konverso Yahudiydi. Talmud eğitimi konusunda uzman bir haham olarak yetiştirilen Alfonso de Valladolid, Vaftiz olup Hıristiyan olduktan sonra, Abner olan ismini Alfonso olarak değiştirmişti. 1295’de Kral IV. Sancho tarafından Burgos piskoposluğunda önemli mevkiye getirildi.

Dönemin Burgos başpiskoposu ve diplomatı (1384-1456) Alfonso de Cartagena, konverso Yahudiydi. Haham bir babanın oğlu olan Cartagena’nın annesi, babası, 4 erkek, 1 kız kardeşi ve 2 amcası, 1390’daki yahudi karşıtı propagandalardan sonra vaftiz edilerek hristiyanlığa geçmişlerdi.

Alfonso de Cartagena, (1421)’de Santiago de Compostela, Segovia, (1435)’de Burgos piskoposluğu görevinde bulunmuş ve daha sonra Papa IV. Eugenio elçisi olarak görev yapmıştı. 1431’de ise Kastilya krallığının temsilcisi olmuştu. Aragon Kralı II. Juan’ın danışmanlığını yaptı. Alfonso de Cartagena, yayınladığı Yahudi karşıtı yayınlar ile Katolikleri Yahudilere karşı kışkırtan en önemli isimlerdendi.

Konversoların ikiyüzlülüğüne dair propagandanın başını ise Alonso de Espina adlı bir rahip çekiyordu. Alonso de Espina konverso Yahudiydi. Espina, yazdığı Fortalitium Fidei (İmanın Kalesi) adlı kitabında, inananların birbirine kenetlenmesini ve sahte Hıristiyanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmasını istiyordu. Konversolar ve Yahudiler üzerine baskılar uygulanmasını isteyen Espina, konversoların ikiyüzlü birer sahtekâr olduğu propagandasını yapıyordu. Ama ilginç olan kendisinin de bir Konverso Yahudi dönmesi olmasıydı.

Yahudi aleyhtarlığını kışkırtarak sürgünü hazırlayan ikinci etkin şahıs ise Katolikliğin önemli merkezlerinden olan Burgos Piskoposu ve Kastilya Konsülünün başı (1350-1435) Pablo de Santa Maria’dır. Bu kişi Vaftiz olup Kilise’ye katılmadan önce, Haham Solomon Halevi isimli bir Dönme (Konverso) Yahudisiydi.

Yazdığı Scrutinium Scripturarum adlı kitap, Engizisyon’a zemin hazırlayan en önemli çalışmalardan biri oldu. Hahamlar yetiştiren ünlü bir aileden gelen Pablo de Santa Maria’nın babası İshak Halevi’de kendisi gibi hahamdı.

Burgos piskoposu Rahip 1456-1495 Luis de Acuña y Osorio ve Rahip (1495-1512) Pascual de Ampudia yayınladıkları Yahudi aleyhtarı dokümanlar ile Yahudilerin sürgününe büyük ölçüde zemin hazırladılar. Yahudilerin sürülmesini isteyen bu iki rahip gerçekte konverso Yahudiydi.

Kraliçe İsabella’nın günah çıkarma papazı ve aynı zamanda Avila piskoposu olan Hernando de Talavera’da konverso Yahudiydi.

Konverso Yahudilerin tarih boyunca hakim oldukları, Katolizmin en önemli noktalarından biri olan Burgos Piskoposluğu. Burgos Katedralinin giriş duvarlarında Yahudiliği sembolize eden Davud Yıldızları görülmektedir.

1464 yılında Devlet ve Kilise bir araya gelerek, bu ( Konverso ) Yeni Hristiyanlar’ın gerçek Hıristiyan olup olmadıklarını ve hangilerinin samimiyetle Hıristiyanlık dinini kabul ettiklerini, hangilerinin de gizlice Yahudi kalmaya devam ettiklerini tahkik etmek için üç kişilik bir komisyon kurdular. 1464 senesinde Kastilya kralı IV. Henry, piskoposlara Yahudi dönmelerinin yakın takibe alınmalarını emretti. Bu durum öyle bir hal aldı ki Konversolar devlet içinde devlet oluyorlardı. Birbirlerinin kimliklerini kiliseye İhbar etme tehditleri ile şantaj yapıyorlardı. Bu şantajlar karşısında korku içindeki çaresiz kalan konversolar, devletin gizli güçlerinin karanlık isteklerine boyun eğiyorlardı.

Engizisyon, sahte bir Yahudi karşıtlığı yaparak, Yahudilerin gerçekten dönüp dönmediklerini araştırmak ve sahte dönmeleri cezalandırmakla yükümlüydü. Engizisyon konversoların Hıristiyan olmalarını değil, Hıristiyan İspanyollar içinden ayıklanıp ülkeden sürülmelerini istiyordu. Hıristiyan halkı, Yahudilere ve Konversolara karşı kin ve nefrete sürükleyerek kışkırtan rahipler, piskoposlar, rektörler ve kral Yahudi dönmesiydi. Engizisyon, Yahudilerin ve dönmelerin din değiştirmelerini değil, konversoların kimliklerinin tespit edilerek tek tek Katolikler arasından ayıklanıp yargılanmasını öngörüyordu. Bu Engizisyon, Yahudileri sürgünden sonra Endülüslü müdeccen Müslümanlara baskı, zulüm ve işkence yaparak din değiştirmelerini isteyecekti.

Zamanla konversoların aslında dinlerini değiştirmedikleri, yalnızca Hıristiyan görünümü altına girdikleri fark edilmeye başlandı. Neredeyse tüm vergi memurlarının Yahudi asıllı bu sahte Hıristiyanlardan oluştuğu öğrenilince, Hıristiyan çevreler büyük tepki gösterdi. Buna bir de kan olayları eklenince, kutuplaşma iyice keskinleşti ve Engizisyon ülkeye çağrılarak, gerçek Hıristiyanlarla sahtelerini ayırt etmesi istendi.

Thomas de Torquemada (1420-1498) Segovia’daki Santa Cruz manastırına atanarak uzun yıllar rahiplik yapan engizisyonun önemli mimarlarındandı. Torquemada’nın din adamı olan amcası Kardinal Juan Torquemada ise Papa’nın temsilcisiydi. İspanyol Engizisyonunun önemli isimlerinden Rahip Thomas Torquemada, Kastilya kraliçesi İsabella tarafından 1474 yılında önemli bir dini otorite’nin başına getirildi. Bu konum onu önemli kararlar almaya yetkili kıldı. Bu önemli kararlardan biriside “Engizisyon Mahkemeleriydi. Torquemada neredeyse Yahudileri sürgün eden tek adamdı. Engizisyon’un baş mimarı Thomas Torquemada konverso Yahudiydi.

Yahudi yazar Nathan Ausubel ise, Tomás de Torquemada’nın büyükbabası, Alvor Fernandez de Torquemada’nın, Yahudi bir kadınla evli olduğunu belirtmektedir.

Araştırmacı–Yazar Rafael Sabatini’nin 1913 yılında kaleme aldığı “Torquemada and the Spanish Inquisition” Torquemada ve İspanyol Engizisyonu adlı eserinde Torquemada’nın Yahudi bir aileden geldiğini, Dominik keşişleri arasından seçilip Kral ve Kraliçe’nin tarafından yetkili kılınmasını konverso(Dönme) Yahudi olmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Kardinal amcası Juan Torquemada’da konverso asıllı bir kadınla evlilik yapmıştı.

Engizisyonun 1474 yılında ülkeye girişi ile birlikte, 1492’de sürgünle bitecek olan süreç başlamış oldu. Torquemada, 1478 yılında Papa III. İnnocent bir yazı göndererek Konversoları İspanyol Hıristiyanlarından ayırt etmek ve bu gizli Yahudileri sürgüne göndermek için Engizisyonun kurulmasını istedi. Papa bu isteği kabul ederek 1 Kasım 1478’de “Exigit Sincere Devotionis” adlı bir kararname çıkardı. Arkasından Kral Fernando ile Kraliçe İsabella 27 Eylül 1480’de bir kraliyet kararnamesi yayınladılar. Ancak kraliyet kararnamesi Yahudilerden başka hiç kimseden söz etmiyordu.

24 Kasım 1484’de Thomas Torquemada’nın önderliğinde bir genel kurul toplandı. Alınan kararlar ile Valladolid, Sevilla, Jaén, Avila, Cordoba, Villareal ve Aragon-Zaragoza’da Engizisyon mahkemeleri kuruldu. Thomas de Torquemada Engizisyonun yüksek Konsey başkanı olarak atandı. 5 üyesi ile birlikte engizisyon mahkemelerinde sorgulamalar başladı. Bu süreçle 1492’de sürgünle bitecek olan süreç başlamış oldu.

Torquemada’nın engizisyon mahkemelerinin başına atadığı isimlerde tıpkı kendisi gibi konverso Yahudilerden oluşuyordu. Nitekim Aragon’a bağlı Zaragoza’da Engizisyon mahkemesi’nin başına atadığı Pedro Arbues’de konverso dönme Yahudilerdendi. Pedro Arbues engizisyonda aktif olarak rol almıştı.

Torquemada’nın sonrasında 1 Eylül 1499’da Aragon kralı II. Fernando tarafından Engizisyonun başına atanan Diego de Deza’nın konverso Yahudilerdendi.

Torquemada’dan sonra Engizisyon mahkemesi’nin başına atanan diğer önemli isim (1436-1517) Rahip Xımenes de Cısneros’dur. Cısneros’da konverso asıllı Yahudiydi. Cısneros konversolara öncekiler gibi şiddet ve baskı uygulamadı. Kral’a, önerdiği bir teklif ile geride kalan konversolara tazminat ödenmesini istiyordu.

Son Endülüs Devleti Granada Sultanlığı’nın işgal edildiği 1492 yılında, İspanya Krallığı bütün Yahudileri İspanya’dan kovmak için 31 Mart 1492 tarihinde Elhamra Sarayında, Elhamra Kararnamesi adında bir ferman yayınlandı. Bu kararnameye göre Yahudi dinine mensup olanlar ve Yahudi dönmesi sahte Hıristiyan olan Konversolar, İspanya’dan çıkacaktı. Yahudilere ülkeyi terk etmeleri için 4 ay süre tanındı. Ve 2 Ağustos 1492’de 150.000 Yahudi, tüm geçmişlerini, evlerini, barklarını bırakarak yüzyıllarca yaşadıkları İspanya’dan kovulmuşlardı. Geride kalanlar ise Konverso Yahudi olarak hayatlarını sürdürmüşlerdir.

Kategoriler
TARİH

Lonca Nedir, Ne Demektir? Lonca Teşkilatı ve Tarihi

Tarihçiler ve topluma yön veren bazı aydınlar bugün bile Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl bu kadar uzun yaşayabildiğini, nasıl bu kadar mükemmel bir teşkilata sahip olabildiğini tartışıyor ve inceliyorlar. Saptadıkları en önemli unsurlardan birisi olarakta LONCALAR var. Lonca teşkilatı sayesinde Osmanlı toplum yapısında inanılmaz değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Peki ama nedir bu Lonca denen şey? İlk defa ne zaman ve nerede kuruldu, nasıl çalışırdı? İşte bu soruların kısaca cevapları;

LONCA Nedir, Ne Demektir?

Kavram olarak lonca, sanat sahiplerinin ve esnafın kendi aralarında kurdukları düzeni, birliği ve özel işleri için toplandıkları yeri ifade etmektedir. Lonca teşkilatı, mesleğe giriş ve ilerleme açısından, esnaf zaviyeleri ölçüsünde ağır koşullar koymadığı gibi, din ve tarikat esaslarına da tabi olmamıştır. Merasimsiz olarak ve hangi dinden olursa olsun bütün esnafın toplanabileceği ve serbestçe müzakere yapabileceği bu tür yerlere lonca denildiği için bu esnaf örgütüne de lonca teşkilatı adı verilmiştir.

Lonca yönetim kurulu, esnaf ustaları tarafından seçilen beş kişiden oluşmuş; esnafa ait her tür iş bu kurulca incelenmiş ve sonuçlandırılmıştır. Alınan kararlardan lonca esnafa karşı; başkan da loncaya karşı sorumlu tutulmuştur. Yönetim kurulu, aynı zamanda başkanın idaresinde olan esnafa “yardım sandığı”nın denetiminden de sorumlu tutulmuştur.

Loncaların kurdukları sandıklar, genellikle sosyal sigortaların öncüleri olarak kabul olunmaktadır. Bir görüşe göre, loncaların kurdukları yardımlaşma sandıkları Türkiye’de sosyal sigortaların ilk çekirdeği olarak kabul edilebilir. Çünkü o devrin şartlarını göz önünde bulundurursak, bu sandıklar, üyelerini çeşitli risklere karşı önemli ölçüde korumuşlar ve bu bakımdan da çok önemli bir sosyal fonksiyon görmüşlerdir.

Loncaların yardımlaşma sandıkları Osmanlı Devleti’nde XIX. Yüzyılın sonlarına kadar ayakta kalabilmiştir. Bu sandıklar loncalarla birlikte ortadan kalkmışlardır.

Lonca Kelimesinin Kaynağı

Teşkilatlanmış esnafın birliğiyle ilgili çeşitli fonksiyonların icra edildiği özel yerin adı olup teşkilatlanmış esnaf gruplarını ifade eden bir anlam da kazanmıştır. Kelime İtalyanca loggia dan gelmektedir. Fransızca şekli olan loge Türkçe’de loca olarak geçer ve hücre yahut oda, özel tahsis edilmiş mekân anlamına gelir.

Lonca kelimesinin Osmanlı esnaf teşkilatıyla ilgili olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı hakkında kesin bilgi yoktur. Bununla birlikte İtalyan şehir devletlerinin, özellikle Venedik, Ceneviz ve Raguzalılar’ın Osmanlı Devleti ile olan ticari münasebetlerinin bu tabirin ortaya çıkışında etkili olduğu söylenebilir. Bilhassa Galata ve civarında yerleşen yabancı ticari temsilcilerin bulunduğu oda ve hanlar için bu kelimeyi kullandıkları ve bunun zamanla yaygınlık kazandığı anlaşılmaktadır. XVIII yüzyıla ait bir esnaf sayımında Galata, Kasımpaşa civarındaki hanlarda ve odalarda Müslüman ve yabancı tüccarın bir arada bulunduğu, yirmi yedi hanın 406 odasında 698 kişinin kaldığı ve yetmiş bir odadaki 123 kişinin çoğunun yabancı tüccar olduğu görülmektedir. Buradaki kayıtlar, yerli ve yabancı esnafla tüccarlar arasında gündüz iş dolayısıyla oldukça sıkı olan münasebetin akşam hanlarda ve bekar odalarında da sürdüğüne, iş dünyasıyla ilgili kelimelerin ortak bir kullanımına yol açıp yaygınlaştığına işaret eder. İtalyanca loggia kelimesinin Türk diline geçmesinin sebepleri bu ticari ilişkilere dayanır. Nitekim esnaf ve tüccarın mallarını depoladığı odalar Osmanlı belgelerinde genellikle “mahzen” şeklinde alınır ve bazı yazarlar bu ilişkiden dolayı mahzenle lonca arasında irtibat kurar. Ticari ilişkilerin yoğunlaştığı Galata’da daha Fatih Sultan Mehmet devrinden itibaren Lonca isimli bir mahallenin varlığı dikkati çeker. Galata kadısına gönderilen 993(1585) tarihli bir hükümde Galata civarında Lonca adlı bir mahalde, Ayasofya-i Kebir Vakfı’na ait kira ile yabancı esnaf ve tüccarın tasarrufunda bulunan yirmi kubbeli bir kapalı çarşıdan bahsedilir. Yabancı tüccarın üslendiği Galata bölgesinde, bir kısım yerli ve yabancı gayri müslimlere ait alış veriş merkezlerindeki çarşı ve hanlarda bulunan malların depolandığı mahzenlere İtalyanların verdikleri isim olan loggia ile bu loggiaların yer aldığı mahalle belgede belirtildiği gibi Lonca denmesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu açıktır. Gerçekten de yukarıda adı geçen 1176 (1762–63) tarihli İstanbul esnafının sayım defterinde Galata –Kasımpaşa arasında çörekçi fırınlarının yer aldığı bir bölgede Lonca mahalli olarak kaydedilmişti.

Bu yerin belirgin özellikleriyle esnaf teşkilatı çerçevesinde lonca kelimesinin aldığı anlam arasında bir bağ vardır. Lonca mahalli tüccar malının esnafa satılmak üzere depolandığı, esnafın bu malı toptan satın aldığı ve muhtemelen esnafa dağıttığı yerdi. Bu özellik zamanla yer adının esnaf teşkilatı ile özdeşleşmesine yol açtı. Böylece XV. Yüzyılın sonlarında özel bir ticari yeri ifade eden lonca kelimesi XVII. Yüzyıldan itibaren doğrudan esnaf sisteminin adı olarak kullanılmaya başlandı. Nitekim İstanbul esnafıyla ilgili olarak lonca teriminin yer aldığı en eski arşiv belgesi 1697 tarihlidir. Bursa esnafı için lonca kelimesinin kullanıldığı tarih 1042(1632–33) olarak tespit etmiştir. Belgelerde lonca teriminin yaygın biçimde görülmesi XVIII. yüzyıldadır.

Kelime arşiv belgelerinde iki ayrı anlamda geçer. İlk olarak teşkilatlanmış esnafın çeşitli fonksiyonlarını icra ettiği belirli bir yer şeklinde kullanılır; teşkilatlanmış gerekli hammaddeyi depoladığı, mamul hale gelen malın kalite kontrolünü yaptığı yeri ifade eder. Ayrıca esnaf amirlerinin ileri gelenlerinin ve kalfalarının, kendi teşkilat nizamını uygulamak, yeniden düzenlemek, değiştirmek, diğer esnafa ait nizamnamelere ve devletin koyduğu kanunlara uymak için disiplini sağlamak, kendi esnaf teşkilatlarıyla ilgili her hususu görüşmek, karara bağlamak ve uygulamak maksadıyla toplandıkları özel bir yeri de niteler. Kısacası teşkilatlanmış esnafın ortak odasının veya meclisinin adıdır.

Esnafla ilgili olarak loncadan bahseden belgelerin tamamında esnaf birlikleriyle ilgili kaide ve nizamları da görmek mümkündür. XVIII. yüzyıldan önce de esnaf birliklerinin çeşitli faaliyetlerini sürdürdükleri yerler vardı, fakat teşkilatlanmış esnafa ait bu yerler lonca kelimesiyle ifade edilmiyordu.

Kategoriler
TARİH

Osmanlılara Atılan İftiralar ve Asıl Gerçekler

Şanlı tarihimizin altın sayları hep Osmanlılar tarafından yazılmıştır. Osmanlı tarihini enine-boyuna araştırıp öğrenmek hepimizin görevi olmalıdır. Osmanlılar 623 sene boyunca 3 kıtada hüküm sürerken, bu tarihi boyunca 36 padişah, sayısız devlet adamı, bilimadamı, sanatçı, savaş gelmiş geçmiştir. Hal böyle olunca 623 senelik olaylar içerisinde bazı konuların günümüzde hala tartışılması doğaldır herhalde. Ama tartışmak bir yana, bazı konularda şanlı Osmanlı Tarihine aslı astarı olmayan iftiraların atılması hiç içimize sinmiyor. Bizde bu yazımızda bazı çok tartışılan konuların gerçeklerini sizinle paylaşmak istedik.

 

Yıldırım Bayezid İçki İçti ve İntihar mı Etti?

Bursa’da Ulu Câmi’yi yapan, Emir Sultan Buhari’nin kayınpederi olan ve İslâm’a aykırı işlere mânî olmadıklarından dolayı bazı kadıları cezalandırmaya kalkışan Yıldırım Bayezid’in, bir içki müptelâsı olduğu aslâ iddiâ edilemez. Ayrıca Molla Fenâri veya Emir Sultan’ın, içki içtiği için Yıldırım Bayezid’in şâhitliğini kabul etmediği iddiası da doğru değildir. Belki Molla Fenâri’nin, bir konuda şâhitliği arzu edilen Yıldırım’ın, cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şâhitliğini kabul etmediği doğrudur; o da bunun üzerine cemaatle namazı terk etmemek için sarayının yanına yeni bir câmi inşâ ettirmiştir. Ancak, Yıldırım Bayezid devrinde işin biraz gevşediğini kaynaklar kaydetmiştir; lâkin bu, onun içki içtiğini göstermez. Hattâ bazı kaynaklar, Bayezid’in Sırp Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina) ile evlendikten sonra, bu kadının Müslüman olmaması veya başka sebeplerle, az bir süre için de olsa içki kullandığını ifade etmektedir. Ne zaman içki içmeye başladığı belli değildir; fakat hemen tövbe ederek Ulu Câmi’yi inşaya başladığı ise, yine kaynaklar tarafından açıklanmaktadır. Şâyet geçici süre içki içmiş olsa bile, bu günahı açıktan yaptığını ve içkili sofralar düzenlediğini söylemek söz konusu olamaz. Şer’an içtiğinin ispatı da hemen hemen mümkün değildir. Yıldırım’ın intiharı iddiâsı ise, muteber yerli ve yabancı kaynaklarda yer almamaktadır. Sadece, Fuad Köprülü’nün bazı zayıf rivâyetleri zorlama yorumlara tâbî tutarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında dile getirmesinden sonra mesele alevlenmiştir. Mükrimin Halil Yinanç ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu iddiânın tamamen yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koymuşlardır.

Fatih’in İçki İçtiği Doğru mu?

Fatih’le alâkalı iddiâların hiçbir güvenilir kaynakta yeri yoktur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övdüğü bir devlet adamına, bu nevî iftirâ ve isnatları hiçbir delile dayanmadan seslendirmek ise, belli çevrelerin kasıtlı yayınları olarak değerlendirilmelidir. Mevcut Osmanlı ve hattâ Bizans tarihlerinin hiçbirinde, Fatih’in içki içtiğine dâir yazılı belge sayılabilecek bir bilgi bulunmamaktadır. Yalnızca, Fatih’in şiirlerinde geçen bazı tâbirleri, İstanbul’un fethinden dolayı gururları incinen bazı Batılı tarihçilerin kendilerine göre yorumları vardır. Fatih, Avnî mahlasıyla yazdığı şiirlerde, kadından ve şaraptan bahsetmiştir; ancak bunlar, divan edebiyatımızdaki mecaz ve istiare gibi kurallar çerçevesinde söylenmiştir ve özel mânâlar taşımaktadır. Divan edebiyatını bilenlerin hiçbiri 500 yıl boyunca, bu şiirlere bakarak Fatih’e böyle bir iftirada bulunmamıştır. Fatih, yazdığı gazellerde kullandığı şarap ve benzeri kelimelere, ince remizler, mecâzî mânâ ve mazmunlar yüklerken, bir gün gelip de birtakım araştırma ve ilim özürlü insanların bu kelimelere gayr-ı meşru anlamlar yükleyeceklerini tahmin bile edemezdi. Onun şarabı Mevlânâ’nın, Hacı Bektaş’ın ve Hacı Bayram’ın kasîdesinde demlenmektedir ve ilâhî aşkın mest eden şarabıdır.

İbrahim Deli miydi?

I. İbrahim’in buhranlı bir hayatı bulunduğu ve kendisinin mütevâzı, sâde-dil, hırs ve gururdan uzak, elmas yürekli hassas bir insan olduğunda tarihçiler müttefiktir. I. Mustafa’ya söylenen, hafif akıllılık gibi tâbirler, bu sultan için hiç kullanılmamıştır. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır. Muteber Osmanlı kaynaklarında, onun için deli lakabı kullanılmamaktadır. Sadece, son zamanlarda kaleme alınan bazı kaynaklar, ısrarla bu lakabı ön plana çıkarmaktadırlar. Halbuki, onun devletin askerî, mâlî, adlî ve idârî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanlara olan teşvikleri, isnat edilen bu sıfatı yalanlayan yeterli bir delildir. Bütün bunlara rağmen, I. İbrahim’in tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir. Kaynaklar, onun zaman zaman hafakanlar içinde kaldığını ve yüreğinin sıkıldığını ifade etmektedirler. Devrin şartları göz önüne alındığında, Sultan İbrahim’in muhakemesinde ve idrak melekelerinde bir bozukluk olmadığını uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi, iyi bir eğitim görmemiş olması, şahsiyetinin oturmayışı ve sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hale sokan sebeplerdir. Uzmanların tespitine göre rahatsızlığı, anksite bozukluğu denilen nevroz türünde bir hastalıktır; Psikotik ve deli değildir. Zâten hekimler de, elem-i asabî teşhisini koymuşlardır ki, bu da yaygın anksieteden başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır.

Sultan Abdülaziz İntihar mı Etti?

Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve arkadaşlarının işledikleri bir cinayettir. Zirâ, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, “makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra, yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.” Diğer taraftan, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’ân ve kânunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, aslâ bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır. Hüseyin Avni paşa, muayene taleplerini şiddetle reddetmiştir. O dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber tarihçilerin (A. Cevdet Paşa ve Mahmud Kemal gibi) ve olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının kanaati de olayın cinâyet olduğu yönündedir. Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve avâneleri, kendi emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehit etmişlerdir.

II. Abdülhamid Kızıl Sultan mı?

Doğuda Ermeni terörünün şiddetlenmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid, merkezi Erzincan’da bulunan IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa’yı, bunu durdurmak üzere görevlendirmiş ve teröristlere aman vermeyen paşanın bu hareketi Avrupa basınının pâdişah aleyhine kampanya başlatmasına sebep olmuştu ki; Fransız Akademisi üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal’ın, onun hakkında ilk defa “Le Sultan Rouge” lakabını kullanması sürpriz sayılmamıştı. Maalesef, İttihatçılar bu tâbiri “Kızıl Sultan” diye tercüme ederek, Ermenilerle birlikte Abdülhamid’i kötülemeye başlayacaklardı. İttihatçıların, Ermeni kâtili diye Abdülhamid’i ithâm etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları, ne yazık ki sonraki devrin ders kitaplarına kadar yansıyacaktı. Oysa Abdülhamid, saltanatı boyunca, bazı tarihçilerin iddiâlarının aksine, Çırağan Baskını gibi fiili durumlar hâriç, muhaliflerine aslâ îdam cezası (Mithat Paşa gibi) vermemiştir. 31 Mart olayında 1. Orduya, Rumeli’den gelen çapulcuları durdurmak için, kardeş kanı akar korkusuyla tâlimat dâhi vermekten kaçınmıştır.

Vahdettin Vatan Hâini mi?

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve Sultan Vahdettin’in şahsiyetiyle ilgili yapılan değerlendirmelerin tek taraflı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Düşman toplarının Saraya çevrildiğini gören Vahdettin ve Osmanlı kurmayları, bütün gayretlerini, Anadolu’ya gönderilecek bir komutan vâsıtasıyla, bağımsızlık tohumlarının yeniden yeşertilmesi için harcamışlardır. Sadrazam Damad Ferid, Mustafa Kemal Paşa’yı padişaha gotürmüş ve askerlerin istediği insan olarak takdim etmiştir. Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa, Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi olduğunu ve hânedânı devre dışı bırakabileceğini hatırlatmışlarsa da; pâdişah önemli olanın vatan ve devlet olduğunu ifade etmiştir. İşte bu şartlar altında, 9. Ordu Müfettişi kisvesiyle Anadolu’ya gönderilmesi kararlaştırılan Mustafa Kemal ile Sultan Vahdettin defalarca özel olarak görüşmüşlerdir. Bandırma vapuruna, Mustafa Kemal ile birlikte kimlerin bineceği tespit edilmiş ve bunların vizeleri temin edilmiştir. Bütün bunlar, Vahdettin’in emriyle olmuştur. Her türlü masraf, pâdişahın özel imkânları ve gizli ödenekten karşılanmıştır. 1920- 1922 tarihleri arasında, fiilen idâre T.B.M.M.’inde olmasına rağmen, Vahdettin, Kuvâ-yı Milliye ve T.B.M.M. aleyhine bir tek şey yapmamıştır. Aksine, işgâl kuvvetlerini yatıştıracak bazı tasarruflar dışında, gizlice ve imkânları nisbetinde, onların işlerini kolaylaştıracak desteklerde bulunmuştur. Dolayısıyla, Sultan Vahdettin vatan hâini değil; vatanın istiklâli için tâcını ve tahtını terk eden bir vatanperverdir. Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgâlden kurtaramayınca, Kuvâ-yı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra, İngilizler ve İtalyanlar, onun taşıdığı hilâfet sıfatını Anadolu aleyhine kullanmak istemişlerse de, SultanVahdettin’in iman kuvveti ve vatan sevgisi buna mâni olabilmiştir.

Matbaanın Gecikmesinde Dinin ve Bağnazlığın Etkisi Nedir?

Osmanlı Devleti’ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727’dir. Ancak Yahudiler 1488’den, Ermeniler 1567’den ve Rumlar da 1627’den itibaren matbaalarını kurmuşlardı. Hatta II. Bayezid zamanında 19, Yavuz Sultan Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, “II. Bayezid’in himâyelerinde basılmıştır” ibâresi yer almaktadır. III. Murad, Arap harfleriyle basılan geometriye dâir “Usul’ül-Oklidis” kitabının serbestçe satılması için 1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir. IV. Murad zamanında İstanbul’da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. İlk matbaa IV. Mehmed (1648-1687) devrinde, yani İbrahim Müteferrika’nın matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; lâkin harfleri hakkıyla tanzim edilmediğinden devam ettirilememiştir. Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti’ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727’dir. Yoksa matbaa, Avrupa’da Gutenberg tarafından 1455’te kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Osmanlı Devleti, gerileme ve duraklama devrine girince, matbaadan yeterince yararlanamamıştır ki; maalesef bu konuda Osmanlı’daki esnaf teşkilatı loncaların ve bunlara bağlı hattatların menfî anlamda rolleri olmuştur. Kont Marsigli, 1727’de İstanbul’da 90 bin hattatın bulunduğunu söylemektedir ki; yarısı bile doğru kabul edilse, yine de büyük bir rakamdır. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, mücellitler, divitçiler ve benzeri esnafın baskısı da, resmî matbaanın gecikmesinde önemli rol oynamıştır. Marsigli’nin şu cümleleri bunu teyit etmektedir: “Gerçekten Türkler, kendi kitaplarını bastırmazlar. Zannedildiği gibi, matbaanın onlar için yasak bir iş olduğundan ileri geldiği kesinlikle doğru değildir.” Şu halde, matbaanın resmen kurulmasının gecikmesini; pâdişahlara, ulemâya (din adamları) ve dinî taassuba bağlamak yanlış olur. Matbaanın câiz olmadığını iddiâ eden bazı âlimlerin çıkmış olması da mümkündür; fakat aynı hâdise Avrupa’da da yaşanmıştır. Papa Alexsandre VI, 1501’de yayınladığı emirnâmeyle ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emrettiği gibi, Fransız Kralı II. Henri de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etmiştir. Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiçbir engelin bulunmadığını açıklayan layiha üzerine, mesele Şeyhülislâm Abdullah Efendi’ye sorulmuş, o da müsbet cevap vermiştir. Bu fetvadan sonra Temmuz 1727 tarihli padişah fermanı çıkmış ve kurulan matbaada ilk olarak 1729’da Vankulu Lügati basılmıştır. Fermanda şimdilik tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılmayacağı da belirtilmiştir. Matbaanın geç gelmesinde ulemanın hiçbir tesiri (bunu ilk ortaya atanlar Karacson ve Szézarnak adlı iki Katolik Macar’dır) olmadığını Niyazi Berkes şöyle izah etmiştir: “Ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislâm Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş; ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına “takrizler” yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemiştir.” Zannedildiğinin aksine ulema, bu ve benzeri pek çok yeniliğin girmesinde engelleyici değil, teşvik edici bir rol oynamış ve toplum bünyesinden (loncalar gibi) gelebilecek farklı tepkilerin önünü alıp yumuşatma vazifesi görmüştür. Esasen Müteferrika da ulemadan değil, halkın tepkisinden çekinmiş ve fetva alarak bu tepkiye karşı bir kalkan yapmak istemiştir. Dolayısıyla, ne Şeyhülislâm ve din adamları, ne de pâdişah yasaklayıcı ve engelleyici bir mevkîde yer almamıştır. Müteferrika’nın fetva istediği dilekçe, “Biz tefsir, kelâm ve fıkıh kitapları dışındakileri basmak istiyoruz” şeklinde gelince; fetva ve ferman da ona göre çıkmıştır; yoksa herhangi bir yasaklama kesinlikle mevzu bahis olamaz. Son tahlilde matbaanın geç gelmesi katiyen dinî bir mesele değildir ve bu mesele, teknik, ekonomik ve siyasî problemlerimizden ayrı ele alınamayacağı gibi, içtimaî karakterimize ilişkin kökleri de göz ardı edilemez. Bu hususta en ihatâlı ve isabetli tespitleri Osmanlı Tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa serdetmiştir: “Matbaa yeni bulunmuş bir gezegen gibidir. Bunun ışığı Şarka oldukça geç ulaşmıştır. Çünkü vakit ve hâl; yani dönemin şartları bunu gerektirmiştir. O dönemde matbaa henüz Avrupa’da bile tam olarak kabul görmüş değildi. Hem zaten o zamanlar, Avrupalılar ile pek içli dışlı; ilişkilerimiz yeterince kuvvetli değildi.”

Osmanlı İlim ve Teknolojide Batıdan Geri mi Kaldı?

Osmanlı’nın, ilmî ve teknolojik gelişiminin durmasında; bu sahadaki gelişmeleri takipte Batıdan geri kalmasının müessir olduğu kısmen doğru olmakla birlikte; büsbütün de gerçeği yansıtmamaktadır. Zirâ, Osmanlı’nın son devirlerinde bile, gücü yettiği nisbette Batıdaki ilmî ve teknolojik icat ve keşifleri izlediği bir tarafa; hatta öncülük dâhi ettiğini gösteren hâdiselere şâhit olmaktayız. Dolayısıyla, bu mevzûda henüz sağlıklı bir yaklaşım sergilediğimiz söylenemez. Osmanlı’nın Batıdaki gelişmelerin neresinde olduğunu anlamak için şu üç misâl önem arzetmektedir: Telgrafı icad eden Amerikalı Samuel Mors, yaptığı aletin değerini önceleri ne anavatanında ne de Avrupa’da anlayacak kimse bulamamıştı. Çaresiz kalan Mors, Osmanlı’nın ilme ve ilim adamına verdiği kıymeti duyarak şansını bir de İstanbul’da denemek istemişti. Nihayet aradığı desteği bulan Mors, cihazın eksik parçalarını tamamladıktan sonra, 1847 yılında saraya telgraf hattı çekmeye muvaffak olacaktır. Bu hizmetten çok memnun kalan Sultan Abdülmecid (1823-1861) Mors’u, elmaslı madalya ve üzerinde kendi imzasının yer aldığı ihtira (patent) belgesiyle taltif ederek; hem ona olan hoşnutluğunu hem de ilme verdiği değeri açıkça gösterecektir. İkinci misâl, Pastör ve kuduz aşısıyla ilgilidir. Pastör’ün kuduz aşısını keşfedip ilk defa uyguladığında Osmanlı tahtında Sultan II. Abdülhamid bulunuyordu. Kuduz aşısını bulduktan sonra devlet başkanlarına mektup yazan Pastör, kuracağı enstitü için yardım talep etmişti. Meselâ Rus Çarı, sadece 2 metre boyundaki portresiyle birlikte kuru bir tebrik mektubu yollamakla yetinmişti. Sultan Abdülhamid ise, bakteriyoloji alanındaki yeniliklerin yurda getirilmesi ve Pastör Enstitüsü’nün kurulması amacıyla bir heyet oluşturup Fransa’ya göndermişti. Abdülhamid bununla da kalmamış, enstitüye 10 bin altın ve birinci dereceden Mecidiye Nişanı hediye etmişti. Zikredeceğimiz son misâl, Osmanlı’nın ilk denizaltı gemisiyle alâkalıdır. Lale devrinde, III. Ahmed’in şehzâdelerinin sünnet düğününde tertiplenen şenlikler içerisinde en ilgi çekici olanı, Tersane Başmimarı İbrahim Efendi’nin yaptığı denizaltı ve onun mahâretleri idi. Adeta dev bir timsahı andıran denizaltı, sarayın sahiline yanaşarak ağzını açmış ve içinden ellerinde pilav ve zerde taşıyan adamlar çıkarak padişaha yemek ikram etmişlerdi. Aslında bu, denizaltı gemisinin ilk şeklinden başka bir şey değildi. Dünyada denizaltıcılığın başlaması açısından önemli bir yere sahip olan bu gemi, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığında, Seyyid Ahmed Vehbi’nin “Surnâme-i Vehbi” isimli eserinde, çizimleriyle beraber kayıtlıdır.

Yalanların İdeolojik Tortusundan Kurtulmak

Tarih, ideolojilerin ve siyasî iktidarların çıkar aleti ve savaş kalkanı olmaktan artık kurtarılmalıdır. İnsanlığın geleceğini geçici menfaatler uğruna karartmanın değil; daha parlak ve müreffeh bir gelecek inşâ etmenin aracı haline getirilmelidir. Tarihe, siyasî-ideolojik ön yargılar ve art niyetlerle değil; tarih ilminin öngördüğü disiplin ve metod çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Ancak böylelikle, tarihî yalanların tuzaklarından sâlimen korunabilir; daha sağlıklı bir tarih bilgisi ve görüşüne kavuşulabilir. Doğrulardan kaçmanın ya da korkmanın zannedildiği gibi fayda değil, telâfisi imkânsız zararlar açtığı âşikârdır. 2000’li yıllarda arzuladığımız yükselişi yakalayabilmenin olmazsa olmazlarından birisinin de, doğru bir tarih bilgisine, anlayışına ve nihâyet geçmişle barışık olmaya bağlı olduğu şüphe gotürmez bir hakikattir. Bu hususta atacağımız ilk âcil adımsa, geleceğimizi tarihî yalanlar üzerine binâ etme ve geçmişle kavgalı olma illetinden bir an evvel kurtulmaktır.

Kategoriler
Genel Kültür

Osmanlı Arması (Ambleminin) Üzerindeki Simgelerin Anlamları

Osmanlı armasının üzerindeki sembollerin  en ne anlama geldiğini merak ettiniz mi ? İşte size Osmanlı armasının üzerindeki sembollerin en tepeden aşağıya doğru anlamları :

Kategoriler
Genel Kültür TARİH

Osmanlı Padişahları Nasıl Vefat Ettiler?

Beğenilsin veya beğenilmesin, sanıyla şanıyla onlar ecdadımız olan cihan devleti Osmanlı’yı 622 sene boyunca yöneten 36 Padişahtı. Bu yazımızda bu 36 cihangir insandan bazılarının nasıl öldüklerini yazmak istedik. Öyleki yıllar, hatta yüzyıllar boyu bazılarının nasıl öldükleri hep tartışılmıştır. Çünkü rivayet odur ki, bazı padişahlar savaş meydanında bir esir düşman tarafından hançerlenerek öldürülürken, bazıları zevk-i sefa peşindeyken hamamda cariye kovalarken düşüp ölmüş, bazıları yeniçeriler tarafından tahtından indirilip çeşitli onur kırıcı fiillerden sonra boğularak öldürülmüş, bazıları ise içkiden siroza yakalanıp genç yaşta ölmüştür, hatta ve hatta devletin bütün dertlerini köşeye atıp, tavşan ve geyik avlayarak zaman harcayan bazı padişahlar, attan düşüp ölmüşlerdir. Bunlardan hangileri doğrudur bilinmez elbet ama biz bu konuda yapılan araştırmalar eşliğinde aşağıda bazı padişahlarımızın ölüm şekillerine yer vermek istedik.  Osmanlı padişahlarının ölüm sebepleri hakkında tarihçilerin doktorlarla işbirliği yapmaları sonucunda çeşitli araştırmalar yapıldı. Ekrem, Uykucu’nun “Osmanlı Padişahları Nasıl Öldüler Nasıl Öldürüldüler” ile Zeynep Dramalı’nın “Tarihi Tersten Okumak” isimli kitapları ve Bedi Şehsuvaroğlu’nun “V. Türk Tarih Kongresi”deki tebliği padişah ölümlerinin sebeplerini anlatır.

OSMAN GAZİ: Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu olan Osman Gazi 1326’da kalp yetmezliğinden öldü.

ORHAN GAZİ: 82 yaşındayken felç yüzünden 1362’de öldü.

ÇELEBİ MEHMED: 1421’de yüksek tansiyon yüzünden beyin kanaması geçirdi ve kısa bir süre sonra öldü.

İKİNCİ MURAD: Şiddetli bir baş ağrısı sebebiyle yatağa düştü ve üç gün sonra 3 Şubat 1451’de öldü. Ölüm sebebi beyin kanaması veya beyindeki bir timördür.

YAVUZ SULTAN SELİM: 21 Eylül’ü 1520’yi 22 Eylül’e bağlayan gece kanserden vefat etti.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN: 1566’da Sigetvar kuşatmasının son günü 6/7 Eylül gecesi beyin kanamasından öldü.

İKİNCİ SELİM: Bir hamam alemi sırasında cariyeleri kovalarken düşüp, yaralandı. 1574’te göğüs boşluğunda meydana gelen kanama yüzünden öldü.

ÜÇÜNCÜ MURAD: 17 Ocak 1595’te prostat kanserinden öldü.

ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bir gün saraya dönerken yolda karşılaştığı bir meczub, “56 gün sonra gelecek kazadan kurtulamazsın. Gafil olma padişahım” demişti. Bu olay Üçüncü Mehmed’i derinden etkiledi. Padişah yemeden, içmeden kesildi ve 22 Aralık 1603’te kalp krizi geçirerek öldü.

BİRİNCİ AHMED: Çok gençken, 22 Kasım 1617’de 28 yaşında mide kanserinden öldü.

BİRİNCİ MUSTAFA: Osmanlı tarihinde tek “Deli” padişahı olan Sultan Mustafa 1623’te tahttan indirildikten sonra 20 Ocak 1639’da bir sara nöbeti sırasında öldü.

DÖRDÜNCÜ MURAD: Osmanlı İmparatorluğu’nu eski parlak günlerine döndüren Dördüncü Murad, gençlik döneminde çektiği sıkıntılar ve çevresinin de etkisiyle aşırı derece de içkiye düşkündü. 8 Şubat 1640 gecesi sirozdan öldü.

DÖRDÜNCÜ MEHMED: 1687’de tahttan indirildikten sonra dört yıl sonra 4 yıl hapis hayata yaşadı. Yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu 6 Ocak 1693’te öldü.

İKİNCİ SÜLEYMAN: 40 yıl sarayda hapis hayatı yaşadıktan sonra 1691’de tahta çıktı. Viyana bozgun yıllarında sıkıntılı geçen dört yıllık bir padişahlığın ardından 6 Şubat 1695’te böbrek yetmezliğinden öldü.

İKİNCİ AHMED: 6 Şubat 1695 yılında kalp yetmezliğinden veya ödemden öldü.

İKİNCİ MUSTAFA: 1703’te bir isyan sonucu tahttan indirildi Bu olayın üzüntüsünü üzerinden atamadan 29 Aralık 1703’te prostat kanserinden öldü.

ÜÇÜNCÜ AHMED: Eğlenceleriyle meşhur Lale Dönemi’nin padişahı olan Üçüncü Ahmed, 1730’da Patrona isyanı sonucu tahttan indirildi. Yıllarca Topkapı Sarayı’nda hapis hayatı yaşadıktan sonra, şeker hastalığının vücudunda meydana getirdiği tahribatın sonucunda 24 Haziran 1736’da öldü.

BİRİNCİ MAHMUD: 21 yıl padişahlık yaptıktan sonra, 13 Aralık 1754’te bir Cuma namazı dönüşünde saraya dönerken attan düşüp, beyin kanaması geçirip öldü.

ÜÇÜNCÜ OSMAN: Üç yıllık hükümdarlığını sonunda 1757’de veremden veya mide kanserinden 30 Ekim 1757’de öldü.

ÜÇÜNCÜ MUSTAFA: Yüksek tansiyon hastası olan padişah 21 Ocak 1774’te beyin kanamasından öldü.

BİRİNCİ ABDÜLHAMİD: 1787-1791 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Anapa Kalesi’nin Rusların eline geçtiği haberi üzerine beyin kanaması geçirdi ve bir süre sonra 7 Nisan 1789’da öldü.

İKİNCİ MAHMUD: Osmanlı modernleşmesinin başlatıcısı olan İkinci Mahmud aşırı derecede içki içerdi. 28 Haziran 1839’da veremden öldü.

ABDÜLMECİD: Tanzimat dönemini başlatan sultan 25 Haziran 1861’de babası İkinci Mahmud gibi veremden öldü.

BEŞİNCİ MURAD: Tahtta en kısa süre duran Osmanlı padişahıdır. Müzmin şeker hastası idi. Bu hastalığın vücudunda meydana getirdiği tahribatın neticesinde 29 Ağustos 1904’de öldü.

İKİNCİ ABDÜLHAMİD: “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” diye Osmanlı tarihinin en çok tartışılan padişahı olan İkinci Abdülhamid, 10 Şubat 1918’de Beylerbeyi Sarayı’nda 76 yaşındayken yakalandığı zatürrenin ilerlemesi sonucu veremden öldü.

BEŞİNCİ MEHMED REŞAD: Müzmin şeker hastası idi Şekerin vücudunda yaptığı tahribat sonucunda 3 temmuz 1918’de öldü.

ALTINCI MEHMED VAHİDEDDİN: Son Osmanlı padişahı olan Vahdettin San- Remo’da 16 MAYIS 1926’da kalp krizinden öldü.

ÖLDÜRÜLEN PADİŞAHLAR

Osmanlı tarihinde bir isyan sonucu öldürülen ilk padişah İkinci Osman’dır. İkinci Osman, çevresindekilerin yanlış yönlendirmesi ve kendisinin de gençliğinin verdiği tecrübesizlikle askerin isyanına sebep oldu. Sadrazam Davud Paşa ve yanındakiler Yedikule’de genç padişahı bir kementle ya?kalayıp, boğdular.

Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği insanlar tarafından öldürülüyordu. Mayıs Öldürülen bir diğer Osmanlı padişahı Sultan İbrahim’dir. Sultan İbrahim, 7 Ağustos 1648’de tahttan indirilip, yerine küçük yaştaki oğlu Mehmed geçirilmişti. Ancak tahttan indirilen padişah kapatıldığı yerde on gün kalabildi. Feryatları bütün saray halkını etkiliyordu. Sultan İbrahim’i yeniden tahtta çıkarmak isteyenlerin sayısı artınca, Kösem Sultan ve devlet ileri gelenleri sultanı 18 Ağustos 1648’de boğdurttular.

Osmanlı tarihinde adı yeniliklerle anılan Sultan Üçüncü Selim, Kabakçı İsyanı’yla Mayıs 1807’de tahttan indirilip, yerine Dördüncü Mustafa geçirilmişti. Sarayda hapsedilen padişahı tekrar tahta çıkarmak için Nizâm-ı Cedit taraftarları Rusçuk’ta örgütlendiler. Alemdâr Mustafa Paşa, bir orduyla İstanbul’a gelerek, Sultan Selim’i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etti. Ancak tedbirli davranmadığı için Dördüncü Mustafa taraftarları 28 temmuz 1808’de Üçüncü Selim’i öldürdüler. Üçüncü Selim’i öldürten Dördüncü Mustafa da aynı akıbete uğradı. Askerlerin Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etmesi üzerine tahtını emniyete almak isteyen İkinci Mahmud onu 17 Kasım 1808’de boğdurttu.

NASIL ÖLDÜKLERİ HÂLÂ TARTIŞILIYOR


Osmanlı tarihinin en gizemli ölümü Fatih Sultan Mehmed’inkidir. Fatih Sultan Mehmed, Mayıs 1481’de Mısır Memlük devleti üzerine sefere çıktı. Gebze yakınlarında hastalanınca baş?hekimi Lari müdahale etti, ancak sultanı tedavi edemeyince eski başhekim Yakup Paşa, sultanı iyileştirmekle görevlendirildi.

Yakup Paşa, bazı ilaçlar vererek padişahın sancısını azaltmak istedi fakat ilaçların bir faydası olmadı. Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481’de Gebze’de Hünkâr Çayırı (Tekfur Çayırı)’nda öldü. Fatih dönemi uzmanı Franz Babinger, sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü iddia eti. Bu görüş ilim çevrelerinde günümüze kadar süren tartışmalara sebep oldu. Şehabedin Tekindağ ve başka bilim adamları da sultanın ölümünün eceliyle olduğu, zehirlenmediğini savundular. Bütün araştırmalara rağmen Fatih’in ölümündeki Sır çözülemedi.

İNTİHAR MI ETTİ? ÖLDÜRÜLDÜ MÜ?

1861 ile 1876 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Sultan Abdülaziz de Fatih’ten sonra ölümü en fazla tartışılan padişahtır. Tahttan indirildikten birkaç gün sonra 4 Haziran 1876’da Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş bir halde bulunan padişahın tahtan indirilmenin üzüntüsü ile intihar ettiği söylenir. Ancak öldürülmüş olma ihtimali daha kuvvetlidir.

ZEHİR VE ÖLÜM

En büyük Osmanlı komutanlarından olan Yıldırım Bayezid 1402’de Ankara Muharebesi’nde Timur’a esir düşmüştü. İçine düştüğü durumu hazmedemeyen padişah, yüzüğündeki zehiri içerek 8 Mart 1403’te Akşehir’de intihar etti. Zehirle ölen bir diğer Osmanlı padişahı da aynı ismi taşır. Fatih’in oğlu İkinci Bayezid, Nisan 1512’de askerin isyanı sonucunda oğlu Yavuz Sultan Selim lehine tahttan çekildikten sonra ömrünün kalanının geçireceği Dimetoka’ya doğru yola çıktı, ancak buraya varamadan 21 Mayıs 1512’de yolda öldü. Muhtemelen Yavuz, ileride bir taht kavgasını çıkmasını önlemek için babasını zehirletmişti.

ŞEHİD SULTAN

Birinci Murad harp sahrasında şehit olan tek Osmanlı padişahıdır. 15 Haziran 1389’da Sırplar’ın büyük bir bozguna uğradığı Birinci Kosova Savaşı’nın sonunda, Sırp Kralı Lazar’ın damadı Miloş Obroneviç padişahın huzuruna çıktığı sırada, göğsünde sakladığı hançeri Birinci Murad’a saplayarak sultanı şehid etti.