Kategoriler
EĞİTİM

Tiyatro Davetiye Örnekleri

Büyük bir özveriyle hazırlanan tiyatro çalışmalarının sonunda davetlilere sunacağınız görsel açıdan harika tasarlanmış bir Tiyatro Davetiyesi örneğini sizlr için hazırladık. Dosya Adobe Fireworks ile hazırlanmış olup, PGG hali yüklenmiştir. Dosyayı indirdikten sonra davetiye üzerindeki reklam kısmını sildikten sonra gerekli dğişikliklerle birlikte baskıya hazır hale getirebilirsiniz.

Davetiyeyi indirmek için tıklayın.

Kategoriler
EĞİTİM

Yıl Sonu Gösterisi Davetiye Örnekleri

Yaklaşan eğitim öğretim sonu, etkinliklerinden biri olan yıl sonu gösterileri hazırlıkları içinde bulunduğumuz dönemde hız kazanıyor. Sizler için hazırladığımız tasarımları yayınlıyoruz. Güle güle kullanın. Tasarımlar adobe Fireworks ile tasarlanmış olup üzerinde değişiklik yapabilmeniz için PNG formatında yüklenmiştir.

Davetiye şablonunu indirmek için tıklayın.

Kategoriler
SEKTOREL

Batılılaşma ve Türk Edebiyatı

Tanzimattan sonra ortaya atılan edebiyat, eğer ‘yeni’ ise, sürecin, muhakkak, daha öncesi olması lazımdır. Bu durumda; edebiyatla Batılılaşma arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıdır ‘yenileşme’ şimdiye kadar söylene gelenden çok daha erken bir dönemde başlamıştır” teziyle hareket eden Doktor Ali Budak, “Batılaşma ve Türk Edebiyatı” adlı eseriyle bu önemli tartışmaya yeni pencereler açıyor ve bugüne dek var olan tartışmalara yeni ufuklar açıyor.

“Batılılaşma ve Türk Edebiyatı”nın bir bakıma, bu düşüncelerin izindin sürülmesinden doğduğunu belirten yazar, Batılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yy başlardından yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatının ortaya çıktığı XIX: yy ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yılı “Uyanış”, “Yenileşme”, Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceliyor.

Yazarın bu önemli ve kayda değer çalışması sadece edebiyatçılar için değil o döneme ilgi duyan tüm profesyonel ve amatör tarihçi ve sosyologlar için de önemli tespitler ve analizler içiriyor.

Eserin önsözünde yazar, neleri hedeflediğini ve neleri kaleme aldığını şu şekilde anlatıyor:

Yeni Türk Edebiyatı’nın derin keklerine inmek fikri, yıllar önce, Münif Paşa üzerine çalışırken aklıma düşmüştü. Türkler, bin yıldır içinde yaşadıkları bir kültürden başka bir kültüre geçiyorlardı. Çok büyük bir değişimdi bu; öyle, birkaç yıl, birkaç olay, birkaç kişiyle gerçekleşemezdi. Bütün bir sosyal yapı, âdeta, yeni baştan kuruluyordu. Köprülü’nün genel kabul görmüş tespitiyle edebiyat da Avrupa medeniyeti tesiri altına girmişti. Politikalar, yasalar, kurumlar bir yana; özellikle edebiyat aksamdan sabaha değişemez ve dönüşemezdi.

Çünkü edebiyat her şeyden önce, bir yaşama üslubunun ifadesiydi ve belli bir zaman içinde oluşabilirdi; dünden bugüne devam eden, bugünden de yarına uzanan duraksız bir yolculuktu. Öyleyse, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan edebiyat, eger “yeni” ise, sürecin, muhakkak, pek de kısa olmayan bir geçmişinin olması lazımdı. Bu durumda; edebiyatla Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşması arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıydı ve yenileşme, çok daha erken bir dönemde başlamıştı.

Kitap, bu düşüncelerin izinin sürülmesinden doğdu. Dolayısıyla Batılılaşma çabalarıyla edebiyat birlikte ele alındı. Önce, yakandan aşağıya siyasal ve sosyal yapıdaki farklılaşmalarla genel bir çerçeve meydana getirildi, sonra da içine edebî verimler ve faaliyetler yerleştirildi.

Aslında, hemen bütün toplumlarda, bilim ve sanat, egemen sosyal ilişkiler ve kültürler çevresinde gelişip şekillenmiş ve varlığını sürdürebilmiştir. Osmanlı imparatorluğu gibi, her türlü toplumsal statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir sistemde bu durum daha da belirgin olarak gözlemlenmektedir, özellikle matbaanın henüz geniş kitlelere okuma imkânı vermediği yüzyıllarda, edebî olsun, ilmi olsun bütün eser sahipleri, kendilerini ayakta tutacak, kuvvetli ellere ihtiyaç duymuşlardır.

Yani, “sâhib-i mülk” hükümdar ve etrafındaki seçkin sınıfı oluşturan devlet ricali, âlimlerin ve sanatkârlann en önde gelen velinimeti ve hâmisi olmuşlardır. Çünkü, patrimonyal devlette yüksek kültür, yalnız yüksek saray kültürü olarak var olmuştur. Hükümdar sarayı ve ekâbir konaklan, toplumda şeref ve itibann, servet ve becerinin tek kaynağı ve sığınağıdır. Osmanlıda, en yüksek mimar, sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcu, sarayın kuyumcubaşısı ve en gözde şair, padişahın ilgi ve lutfuna layık görülen sultânü’ş-şuarâdır. Halil İnalcık’ın vurguladığı gibi, âlimin ve sanatkârın bir birey olarak varlığı söz konusu bile değildir. Onlar, hükümdarın prestijini, sarayın nam ve şa¬nını yüceltmek için var olmalan gerekli, bu yüzden de anlamlı unsurlar durumundadır.

Kitapta, Batılılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yüzyıl başlarından, yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatın ortaya çıktığı XIX. yüzyıl ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yıl; “Uyanış”, “Yenileşme”, “Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceleniyor.

“Uyanış” evresinde, ilk madde olarak, Batı’ya doğru ilk adımlar üzerinde duruluyor. Bu bağlamda, ilk tercüme faaliyetlerinden kısaca söz edildikten sonra matbaa mercek altına almıyor. Matbaanın kurulması süreci, ilk eserleri, gecikme sebepleri ve her şeye rağmen, bir ümran aracı olarak oynadığı önemli rol, ayrıntılı denilecek bir biçimde anlatılıyor. İkinci maddeyi, Batı’dan yapılan ilk aktarmalar oluşturuyor. Saray, Avrupa! köşk ve kasırları, laleleri ve dillere destan eğlenceleriyle yavaş yavaş gelenekten kopmaktadır. Yukandan esen rüzgâr aşağılara da ulaşmış, günlük hayatta da belli belirsiz kıpır/danışlar hissedilmeye başlanmıştır. Tabii edebiyat da değişmektedir.

Uyanış döneminin üçüncü maddesi ise edebiyat, önceliği, şiirde Nedim’le belirginleşen, ama, asla onunla sınırlı kalmayan yerelleşme ve reelleşme alıyor. Nedim’den başka, Seyyid Vehbi, Edirneli Kâmî, İzzet Ali Paşa, Koca Râgıb Paşa, Belîg, Kânî, Nevres, Haşmet ve Fıtnat Hanım gibi şairler de sürece katkılarıyla ele almıyorlar. Nesir ise, genel bir değerlendirmenin ardından, tarihler, tezkireler, sefaretnâmeler ve münşeat kitaplan başlıkları altında, karakteristik örnekleriyle yorumlanıyor. Okuyuculara gerek üsluba gerekse içeriğe yönelik yeni analizler yapabilme imkânı vermek için orijinal metinlere özellikle dikkat çekiliyor.

İkinci bölümde, yani “Yenileşme” evresinde ilk olarak Aydınlanma felsefesinin bir tezahürü olan Fransız İhtilali üzerinde duruluyor. Büyük devrimin Osmanlı lmparatorluğu’na yansımalan anlatılırken, Fransız elçiligince çıkarılan bültenlerin bilhassa altı çiziliyor. Çünkü bu Fransızca bültenler hem devrim tohumlarının imparatorlukta yayılmasında etkili olacaklardır, hem de gazetecilik düşüncesinin doğuşunda. Daha sonra yine Fransızca olarak İzmir gazeteleri yayımlanacak, onlan, İstanbul’da Takvm-i Vekâ-yi ve Le Moniteur Ottoman izleyeceklerdir.

Yenileşme evresinde edebiyatın şiir kolunun merkezine Şeyh Galib oturtuluyor. Ama önce, onun hemen yanı başında yer almış olan üç şaire; Enderunlu Fâzıl, Sünbül-zâde Vehbi ve Enderunlu Vâsıfa ayrı ayn bakışlar atfediliyor. Yerellikleri ve gerçeklik unsurlannı kullanışlarıyla yeni denilebilecek bu şairler, bir taraflanyla da eskiye sıkı sıkıya bağlı bir görüntüdedirler. Bu yüzden “aralıktakiler” başlığı altında bölümde yerlerini alıyorlar. Galib de, şekil ve dil olarak eski şiirin bir parçasıdır. Ancak o, aynı zamanda yeni şiirin de başlangıç noktasındadır. Galib’in bu özelliği, Hüsn ü Aşfs’ı, poetikası, dünya görüşü, duygulan, hayalleri ve orijinal mazmunîanyla yansıtılmaya çalışılıyor.

XIX. yüzyıl başlarındaki Türk şiirinin iki büyük ismi îzzet Molla ve Âkif Paşa da bu bolümde, “eskinin içinde yeniyi bulanlar” olarak yer buluyorlar. Dönemin nesrine ise. tarihlerin ve münşeat kitaplannın yanı sıra, halk hikayeleriyle de ışık tutulmak isteniyor. Bu cümleden olarak, Hifedye-i Bey Böyrek, Asuman ile Zeycân Beyân, Muhavyeldr-ı Aziz Efendi ve Hançerli Hanım Hikâyesi içerikleri dilleri ve üsluplarıyla ayrı ayrı irdeleniyor.

Üçüncü bölümde, yani “Batılılaşma” evresinde, siyasal ve sosyal arka plana, dönemin bir gereği olarak, daha geniş bir pencereden bakılıyor. Önce Batı sisteminin girişi başlığı altında, Sultan Mahmud ve reformları ana hatlarıyla özetleniyor. Gazeteler bu bölümde de geniş bir yer tutuyor. Çünkü hem yeni dönemin uzlaşma ve yansıtma va¬sıtalarıdırlar, hem de Türk modernleşmesinin tek ve en etkili aracı durumundadırlar. Kamuoyu düşüncesi onlarla oluşmuş, çağdaş bilimler ve kültürler onların sayfalarından yurda girmiş, siyasal modernleşme ve muhalefet onlarla toplum hayatına aksetmiştir. Edebiyat açısından, daha önemlisi ise, dilde sadeleşme gazetelerle başlamış, ilk Ilıt ılı edebî türler gazetelerle tanınmıştır. Yeni edebiyat büyük ölçüde gazetelerde ve gazete çiler tarafından meydana getirilmiştir.

Daha sonra, “Batı Düşüncesinin Girişi” başlığı altında, ilk yansımalar ve ilk tercümeler anlatılıyor. Râtib Efendi’den Sadık Rifat ve Reşid Paşalara Avrupa algısı ve Gülha-ne Hatt-ı Hümâyunu’nun hazırlanışı ilk yansımalar içinde değerlendiriliyor, tik tercümeler aktarılırken, yeni bakış açıları da ortaya konuluyor. Batı düşüncesi bize Fransız kaynaklarından girmiştir. Ancak, incelemede bunun, Almanya üzerinden gerçekleş!iği belirleniyor.

Aynca, Türkiye dışında yapılmış bazı çeviriler belgelenerek. Batı kaynaklı tercüme tarihimiz neredeyse otuz yıl geriye çekiliyor. Yine, Voltaire, Hugo ve Jean )AC-quues Rousseau’nun Türkçeye girişleri ayrıntılı olarak ortaya konuluyor, ilk tercümelerimiz üzerindeki bazı gölgeli kısımlar tamamen ışığa kavuşturuluyor.

Batılılaşma evresinde edebiyatın şiir kanadında, ilk olarak Leskofçalı Galib, Herseldi Arif Hikmet ve Yenişehirli Avnî bahis konusu ediliyor. Bu üç şairin edebiyat tarihlerinde yer alageldiği gibi, eskiyi devam ettirenler değil, estetiği devam ettirenler oldukları, farklı bir görüş olarak ileri sürülüyor. Gerçekten, her üç şair de düşünceleriyle de şiirleriyle de eskiden çok yeniye yakın durmaktadırlar. Yeni şiirin başlangıcında ise, Şinasi ve arkadaş¬larının, onlardan, nasıl farklılaştıklarının altı çiziliyor.

Nesir bölümünde, yaşanan devirden edebiyatın nasıl etkilendiği daha bir belirginleşiyor. Devlet bütün kurumlarıyla yenilenirken, yapılanların önce memurlara sonra halka anlatılması ihtiyacı doğmuştur. Bu da yon i bir yazı dili anlamına gelmekledir. Denilebilir ki, yazı dili önce devlet dairelerinde, böyle bir zorunlulukla şekillenmiştir. Sü¬reçte, Âkif ve Pertev Paşalarla Reşid Paşa, Sadık Rifat Paşa ve Mustafa Sami Efendi önemli rol oynamaktadırlar. Bölüm içinde, Yeni Türk Edebiyatı’na doğru yazı dilindeki bu değişme, bu öncülerin metinlerinden alıntılarla somutlaştırılıyor.

(…)
Dr. Ali Budak Ocak 2008, Kısıklı I Üsküdar