Kategoriler
TARİH

Anadolu ve Ortadoğu

Ülkemizde son zamanlarda artış gösteren terör olayları yaşadığımız coğrafyada sular neden hiçbir zaman durulmuyor sorusunu akıllara getiriyor. Bu sorunun cevabını öğrenebilmemiz için öncelikle yaşadığımız coğrafyanın tarihini bilmeliyiz. Hz. Âdem den diğer peygamberlere, Hititlerden öteki ilk uygarlıklara kadar birçok toplumlar ve devletler bu coğrafyada yaşamışlardır.

İlk Çağ’daki Doğu uygarlıklarının zenginlikleri Batı da yaşayan toplumları her zaman cezp etmiştir. Makedonyalı Büyük İskender’den, Romalılara birçok medeniyet Doğu ya büyük askeri seferler düzenlemiş olup, bu seferler esnasında geçiş güzergâhı olarak Her zaman Rumeli ve Anadolu’yu kullanmışlardır. Batılı toplumlara karşı Persler ve Medler doğu toplumları da tersi istikamette seferler yapmışlardır.

İlk Çağ’ın sonlarına doğru Anadolu toprakları Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeydi. Türklerin Orta Asya’dan başlattıkları göç barbar Avrupa kavimlerini etkilemesiyle Kavimler Göçünü başlatmış ve sonunda İlk Çağ kapanıp Orta Çağ başlamıştır. Bu göçler sonunda Roma İmparatorluğu ikiye ayrılmış Anadolu toprakları Doğu Roma yani Bizans İmparatorluğu’na kalmıştır. İslamiyet’in doğmasıyla dört halife devrinde İslam orduları Anadolu üzerine akınlara başlamıştır.

İlerleyen yıllarda bu akınlara topluca Müslüman olan Türk boyları da katılmış olup, Anadolu yavaş yavaş Türk- İslam devletlerinin hâkimiyetine girmeye başlamıştır. 1071 yılında Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Alparslan’ın Malazgirt Ovası’nda büyük bir Bizans ordusunu yenmesiyle kazanılan zafer sonucunda Anadolu kapıları ardına kadar Türklere açılmıştır.

Yaklaşık yüzyıl gibi bir süreç içerisinde Ege Denizi’nden Marmara kıyılarına kadar bazı yerler dışında tüm Anadolu Türklerin egemenliği altına girdi. Doğu’nun zenginlikleri ve kazanılan bu zaferler Anadolu ve Orta Doğu’da yaşayan Türk Devletlerine karşı Avrupa’da ittifak kurulmasına yol açtı. Avrupa’da papazlar önderliğinde Hristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs ve çevresini Türklerden geri almak, bu topraklardaki zenginliklerin sahibi olmak amacıyla işsiz güçsüz takımından kurulan büyük ordulara, Avrupa’da ki kral ve derebeylerinde destek vermesiyle Anadolu üzerine 11. ve 12. yüzyıllarda büyük seferler düzenlenmiştir.

Tarihe Haçlı Seferleri olarak geçen bu seferler sonucunda Anadolu’nun bir kısmı tekrar Bizans İmparatorluğu’nun egemenliğine geçmiş ve Kudüs ve çevresinde ufak Haçlı devletleri kurulmuştur. 13. yüzyılda Eyyubi Hükümdarı Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs ve çevresini tekrar almasıyla Orta Doğu yeniden Türk hâkimiyetine girmiştir. Yine aynı asırda Orta Asya’dan başlayan Cengiz Han önderliğindeki Moğol akınları sonucu bölge Moğol hâkimiyetine girmiştir. Cengiz Han’ın ölümünden sonra parçalanan Moğol Devleti’nin ardından Anadolu kurulan ufak Türk Beyliklerinin egemenliğine girmiştir. Diğer beylikleri hâkimiyeti altına alarak güçlenen Osmanlı Devleti 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un alınmasıyla tüm Anadolu ve Rumeli topraklarının tek hâkimi olmuştur.

O tarihten 1.Dünya Savaşı’na kadar geçen süreçte Osmanlı egemenliğindeki topraklarda zaman zaman çıkan isyanlar dışında genellikle sükûnet hâkim olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve savaşa beraber girdiği devletlerin 1.Dünya savaşını kaybetmesiyle yapılan Mondros Anlaşması ile Anadolu’da işgaller başlamıştır. 1918 ve 1919 yıllarında başlayan İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgalleri yapılan Milli Mücadele ile 1922 yılında kesin olarak sonlandırılmıştır.

29 Ekim 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla yaşadığımız bu güzel topraklara tekrar sükûnet hâkim olmuştur. Yaşadığımız topraklar için asırlar boyunca yapılan savaşlar, yıkılan devletler ve dökülen kanlar topraklarımızın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Kategoriler
GÜNCEL TARİH

Hadım Nedir, Hadım Etmek Ne Demektir? Hadım Nasıl Yapılır? Tarihte, İslamda ve Osmanlı’da Hadım Olayı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan görüşmeler sonucunda tecavüz suçunu birden fazltecavüs a defa işleyenler için HADIM cezası öngören yasa teklifi kabul edildi. Gerek bu görüşmeler nedeniyle, gerekse son günlerin popüler dizisi Muhteşem Yüzyıl nedeniyle halkımızda HADIM konusunda bir merak uyandı. Bizde uzmanportal.com olarak bu konuya değinip, hadımın nasıl yapıldığına, tarihte ilk defa nerelerde ve hangi ülkelerde yapıldığına, İslam’ın ve Osmanlı’nın hadım işlemine nasıl baktığına değineceğiz.

Herhangi bir erkek canlının erkeklik bezlerini çıkararak veya burarak erkeklik görevini yapamayacak duruma getirmek. Arapça bir kelime olup, Türkçe’de buna iğdiş etmek, burmak, tavaşi, enemek ve hadımlaştırmak denir. Arapça’da da başka çeşitli kelimelerle ifâde edilmektedir.

 

Hadımlaştırmanın tarihi çok eskilere; orta çağa, eski Roma ve Asuriler dönemine dayanmaktadır. İslâm’dan önce, dünyanın çeşitli yerlerinde, bilhassa saraylarda hadımlaştırma yapılmıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, buna şiddetle karşı çıkmıştır. Onun döneminde ve dört halife zamanında hadımlaştırmaya asla müsaade edilmemiştir. Ondan sonra Emeviler ve Abbasiler zamanında, Romalılara özenti duyularak hadımlaştırma olaylarına gidilmiş, saraylarda hadım ağaları bulundurularak bu kötü adet müslümanların arasına sokulmuştur. Ayrıca Osmanlı saraylarında da hadım ağaları bulundurulmuştur. Bu hadımlar, vezirlik ve sadrazamlık makamlarına kadar yükselmişlerdir. Hadım Ali Paşa ve Hadım Süleyman Paşa gibi. Osmanlı saraylarındaki bu tavaşiler iki kısımdı. Beyazlarına “Ak ağa” ve siyahlarına da “Hadım ağa” denilirdi. Bilhassa siyah hadımlar Sudan’dan getiriliyordu. Sudan’dan getirilen çocuklar Mısır’da hadımlaştırılıyor, erkeklikleri yok ediliyordu. Ondan sonra İstanbul’a ve memleketin diğer yerlerine gönderiliyordu. Bu hadiseler, saltanatın kaldırılmasına kadar sürüp gitmiştir (Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, III, 422 vd.).

 

İnsanı hadımlaştırmak, Allah’ın vermiş olduğu bir hakkı ortadan kaldırmak ve onu şahsiyetinden uzaklaştırmaktır. Erkeği, kendi hakkında cari olan ilâhı kanunun dışına itmek ve ona karşı saygısızlıkta bulunmaktır. İnsan haklarına indirilen ağır bir darbe ve insanlık adına bir utançtır. Bir insanın soyunu kesip kurutmak, birini diğerine köle yapmak sûretiyle ilâhı denge kanununu bozmaya çalışmaktır. insanın hem vücudunda hem de ruh yapısında çeşitli dengesizliklerin meydana gelmesine sebep olduğu için, ilmi yönden sakıncalı kabul edilmiş; dinî yönden de şiddetle yasaklanmış ve haram kabul edilmiştir.

 

Hz. Muhammed (s.a.s.) hadımlaştırmaya karşı çıkmış. Onun zamanında hadımlaştırma hareketleri önlenmiş ve bu işi yapanlar cezalandırılmıştır (İbn Mâce, Diyât, 29). Hatta, Resulullah (s.a.s.): “Kim kölesini hadımlaştırırsa, biz de onu hadımlaştırırız” (Neseî, Kasame, 7) diyerek, tavaşi hareketlerine karşı kesin tavır koymuştur.

 

Bütün mezhep imamları, fakihler, insanları hadımlaştırmayı caiz görmemişler ve haram olarak kabul etmişlerdir. Hayvanları hadımlaştırma hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı hayvanların etlenmesi için iğdiş edilmeleri faydalı olur şeklinde düşünen bazı alimler, bunu caiz görmüşlerdir. Faydası olmadığı taktirde, hayvanları hadımlaştırmak da bütün alimlere göre caiz değildir (İbn Humâm, Fethu’l-Kadîr, Mısır 1318, VIII, 131; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtâr, Mısır 1966, VI, 388).

 

Tavâşî bir zulümdür. Zulüm de, çeşitli ayet ve hadislerle yasaklanmış, tenkit edilmiş bir barbarlıktır.

 

Harem içerisindeki kadınları korumak amacıyla hadım kullanımı, hem Ortadoğu’da hem de Uzakdoğu’da yüzyıllardır geleneksel olmasına rağmen bu kurum, ta ki başkentlerini Avrupa’ya taşıyana ve Yunan Bizans’ın geleneklerini tanıyana kadar, Osmanlılar tarafından kullanılmamış ve gereksiz görülmüştür. 15. yüzyılın ortalarına kadar, hadım kullanımı yoktur.

 

Kaynaklar hadım edilme yöntemleri konusunda ayrıntılı bilgilere yer vermemiştir. Günümüze kadar ele geçen bazı kaynaklarda görülüyor ki; hadım edilme konusunu işleyenler çoğu kez takma isimlerle yazılarını yazmışlardır. Ancak; yine de 3 çeşit hadım edilme yöntemini yazılı bazı kaynaklardan edindim.

 

  1. Sandalı veya Tamamen Tıraşlı: Organlar tek bir harekette, keskin bir bıçak yardımıyla tamamen kesilir. Teneke ve ahşap bir tüp üret raya sokulur. Yaraya kaynar yağ dökülür ve hasta taze tezek yığınına yatırılır. Yiyecek olarak süt verilir. Eğer hadım edilen kişi genç birisi ise çoğu kez yaşar.
  2. Penisi Kesilen Hadım: Cinsel ilişki ve döl verme yeteneği yerindedir, fakat penisi yoktur.
  3. Hadım: Testisleri kesilmiş veya ezilmiş, burulmuş olan klasik Thlibias ve Semivir.

 

Kullanılan yöntemler ülkelerde farklılık göstermez. Çin’de, Mısır’da ve Osmanlı’da. Farklılık ise kanamanın nasıl durdurulacağındadır.

 

Operasyon; Erkeğin göbeğinin hemen alt kısmı ve bacakların baldır kısmı, beyaz bandajlarla sarılır. Sırt üstü yatmış olan hadım adayının, üzerinde operasyon yapılacak olan bölgeleri acı biber karıştırılmış su ile üç kez yıkanır. Orak benzeri bir kesici ile hem testisler hem de penis mümkün olduğunca dipten kesilir. Hadım etme işlemi yapılmış olduğundan penis kökündeki kanala gümüş bir iğne veya metal çubuk sokulur. Daha sonra yara soğuk su içine yatırılmış kağıt ile dikkatlice sarılır. Bandajlama sonrası hadım, iki adet “bıçakçı” yardımıyla birkaç saat yürütülür ve daha sonra yatırılır. Hasta tuvalet ihtiyacını gideremeyeceği için 3 gün boyunca sıvı verilmez. Üç gün sonra bandajlar açılır ve tüp çıkartılır. Hasta idrarını yaparken kanama olmaz ise sorun kalmamış demektir. Aksi takdirde kanallar şişmiş demektir. Ve hasta ölür.

Kategoriler
TARİH

Spartaküs Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Adına defalarca filmler yapıldı, onlarca kitap yazıldı Spartaküs hakkında yüzyıllarca. 2000 yıldır adı efsane haline gelen, mazlum konumuna düşen her insanın ve her toplumun ilham noktası haline gelen Spartaküs, adeta esaretten kurtuluşun simgesi haline gelmiştir. Bizde tarihin adını altın harflerle yazdığı bu cesur kölenin hayatını sizlerle paylaşmak istedik.

Spartaküs, kısa ve öz yazarsak, tarihteki ilk köle isyanını çıkaran, köleliğe ilk başkaldırıyı yapan insandır. Şimdi bunu biraz daha açalım;

Spartaküs tüm dünya tarihinin belki de en ünlü kölesidir. M.Ö. 120- M.Ö. 70 yılları arasında yaşayan Spartaküs’ün yenilgisi de tarihin en görkemli yenilgilerinden biridir.

Romalı tarihçilere göre Spartaküs’ün kökeni Trakya’ydı. Burada köle tüccarlarının eline düşen Spartaküs, Roma ordusuna verilmiş ve birçok savaşta yer aldıktan sonra Romalı senatör Lentulus Batiatus’un gladyatör okuluna satılmıştı.

Spartaküs bu okuldan M.Ö 73 yılında 69 arkadaşıyla birlikte kaçarak Naples’e sığındı. Silah olarak kullanabilecekleri ne varsa yanına alan bu gladyatörlere yolda rastladıkları çok sayıda kaçak köle de katıldı.

Spartaküs ve yanındakilerin önemli bir bölümü İtalya’nın dışından değişik Avrupa ülkelerinden gelen kölelerdi. Ve bu köleler kendi ülkelerine geri dönmek istiyordu. O yüzden Vezüv geçidinde karşılarına çıkan Roma ordusunu yenerek kuzeye doğru yürüyüşe geçtiler.

Spartaküs, Roma ordusunda görev yaptığı dönemde savaş taktikleri konusunda ciddi bir birikime sahip olmuştu. Kendisi de son derece zeki biri olan Spartaküs, kısa bir sürede isyancı kölelerden disiplinli bir ordu yarattı. Kuzeye doğru giderken iki Roma lejyonunu yok etti.

M.Ö. 72 yılında Spartaküs, karşısına çıkan 30 bin kişilik Roma ordusunu yendi. Bu sırada Spartaküs’ün yanından ayrılan Crixus adlı köle ve onun arkadaşları Romalılar tarafından öldürüldü. Spartaküs bu olaydan sonra 2 Roma lejyonunu daha dağıttı. Alplere kadar ilerleyen köle ordusu dağları aşıp kendi yurtlarına dağılabilirdi ancak bu noktada Spartaküs ve yanındakiler fikir değiştirdi ve yeniden güneye yöneldi. Yolda iki Roma lejyonunu daha yenen Spartaküs yılsonunda ülkenin en güney ucundaki Messine boğazına kadar ulaşmıştı.

Spartaküs burada kendilerini Sicilya’ya geçirecek olan Kilikyalı korsanların ihanetine uğradı. Reggina yakınlarında sıkışan Spartaküs ilk kez yenilgiye uğradı ve Birindisi’ye kaçtı. Birindisi yakınlarındaki Silarus nehrinde Romalılarla çarpışan köleler arasında bulunan Spartaküs’ün burada öldürüldüğü tahmin ediliyor.

Spartaküs’ün ölümünün ardından köle ordusu tamamen dağıtıldı. 6 bin 600 köle Appia’dan Roma’ya kadar uzanan yolda çarmıha gerildi. Romalılar bütün çabalarına rağmen Spartaküs’ün ne ölüsünü ne de dirisini bulabildi. Zira O’nu diğer kölelerden ayıran hiçbir işaret ya da simge yoktu.

Kategoriler
Genel Kültür

31 Gün Olan Ay Varken Şubat Neden 28

Takvime bakacak olursanız gerçektende ayların 30 ve 31 çekmesinin belirli bir düzende olmadığını göürsünüz.Hatta 31 çeken ay varken neden şubat ayına 28 gün düşüyor onuda çocukken sorgulardım. Fakat bu garipliklerin Roma sezarlarının çekişmesi olduğunu nereden bilebilirdim ki…

Jül Sezar, zamanında Jülyen takvimi takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes’e emir verir. O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor. Sosigenes de çözüyor: Her yıl 365 gün çekecek. Her yıldan 6 saat artacak, artan saatler 4 yılda bir takvime eklenecek o yıl 365 + 24 saat = 366 gün olacak. 366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak ? Sezar emir veriyor : 365 gün çeken yıllarda en son aydan 1 gün düşülsün.

O zamanlar yılbaşı mart ayında, yani şubat yılın son ayı. (september=7, october=8, november=9, december=10 da buradan geliyor) böylece şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş.

Sezar, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş: Julius, yani july (temmuz). Sonradan imparator olan Augustus, Sezar’dan aşağı kalmamış ve sonraki aya kendi ismini vermiş: august (ağustos). Ancak Julius Sezar’in ayı 31 günken Augustus’un ayı 30 gün olur mu ? o da emir vermiş : yılın son ayından 1 gün daha alın, benim ayımı da 31 gün yapın. Şubat’tan 1 gün daha alınmış ve ağustos’a eklenmiş, şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar’in ayı temmuz ve augustus’un ayı ağustos da peş peşe 31 gün çeker.

Vikipeda