Kategoriler
GÜNCEL TARİH

Şehzade Selimin Eşi Nurbanu Sultan Kimdir?

Tarihe malolmuş kişileri diziler sayesinde tanımaya devam ediyoruz. İşte Muhteşem yüzyıl dizisinin yeni oyuncularından bir olan Nurbanu sultanın hayatını uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık.

Kategoriler
GÜNCEL TARİH

Kanuni Sultan Süleymanın Fransa Kralını Kurtarması, Fransa Kralı Fransuva Nasıl Kurtuldu?

O Yıllardaki Avrupadaki siyasi durum şöyledir;
16. yüzyılda Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi milli monarşiler, Osmanlılar’ın, Habsburglar’a karşı mücadeleye girmesiyle hayat hakkı bulabildi. Nitekim 1532’de Fransa Kralı Fransuva, Venedik elçisine Şarlken’e karşı Osmanlılar sayesinde güvence altında olduğunu söylüyordu. Osmanlılar, Fransa’yı asker göndererek, para vererek veya ticari ilişkilerle Habsburglar’a karşı kuvvetlendirdiler. Kanuni 1533’de Fransa Kralı’na, Şarlken’e karşı İngiltere ve Alman prensleri ile bir ittifak yapması için 100 bin altın göndermişti.
Kanuni Sultan Süleyman, 1543’te Macaristan üzerinden Habsburglar’ın üzerine yürürken Barbaros komutasındaki Osmanlı donanması Fransızlar’a yardım için Marsilya’ya gitti. Barbaros, Ocak 1543’te Marsilya’ya ulaştı ve büyük törenlerle karşılandı. Osmanlı donanması o kışı Fransa’nın Toulon şehrinde geçirdi. Bahar geldiğinde Osmanlı donanması İspanyollar’ın elindeki birçok kaleyi alıp, Fransızlar’a verdi. İspanyol donanması Barbaros’tan korktuğundan yardıma gelememişti. Osmanlı donanması kışı, yine Toulon’da geçirdi. 1544 Baharı’nda harekat yeniden başladı. Barbaros, ele geçirdiği toprakları Fransızlar’a verdikten sonra İstanbul’a döndü.
Fransuva’dan sonraki Fransız kralları da Habsburglar karşısında Osmanlılar’dan yardım almaya devam ettiler. 1569’da Fransa’ya verilen ticari imtiyazlardan sonra Osmanlı topraklarında ve nüfuz bölgelerindeki ticaret bu ülkelerin ekonomik açıdan kuvvetlenip, büyümesine sebep oldu. Osmanlı tarihçiliğinin en önemli ismi Halil İnalcık hocamız, İngiliz ve Fransızlar’ın gerek imparatorluk topraklarından aldığı hammaddelerin, gerekse ülkelerinde imal ederek Osmanlı ülkesinde sattıkları ürünlerin kapitalizmin gelişmesinde önemli rol oynadığını söyler.

İŞTE O FERMAN

Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve nice memleketlerin sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım. Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva’sın.

Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum. Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. Böyle biliniz

Fransa Kralı Fransuva Nasıl Kurtuldu?

İtalya Savaşları (1494-1559) dönemi, Avrupa’ya egemen olmaya çalışan Kutsal Roma Cermen İmparatorları, Habsburglar ile Fransa arasında çetin savaşlar dönemidir. 1519’da Roma Cermen İmparatorluk tacı, o zaman Avrupa’nın en güçlü iki devleti Fransa ve Habsburglar arasında çetin bir çekişmeye tanık olmuştur. Habsburg hanedanından Şarlken (V. Karl), aile ilişkileri ile bir dünya imparatorluğuna varis olmuş, İspanya ve Avusturya’dan başka bugün Hollanda ve Belçika’nın yerindeki vilayetler, İspanyol kolonileri, Fransa’da Burgundya onun tacı altında birleşmişti. 1519’da Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tacı için Alman elektörler karşısında Şarlken ile Fransa Kralı I. Fransuva (François) aday oldular. Şarlken de, Fransuva da, elektörlere, seçilirlerse Türkler’e karşı bir haçlı seferine çıkacakları vaadinde bulunuyorlardı. O zaman bütün Avrupa, bir Osmanlı istilası korkusu içindeydi. Elektörler, Şarlken’in Viyana’ya sahip olduğunu, Osmanlı tehdidi altındaki Macaristan ile akrabalık kurduğunu düşünerek, Şarlken’i imparator seçtiler. Bu andan itibaren zengin fakat parçalanmış İtalya’ya sahip olmak, bu iki hükümdarın esas düşüncesi oldu ve İtalya’da karşı karşıya geldiler. Haçlı seferi planları ertelendi. İtalya’da, Venedik, Floransa, Papalık, Napoli Krallığı, Milano bu mücadelede kah bir tarafa, kah öbür tarafa katılarak ittifaklar yaptılar. 1494-1559 İtalya Harpleri, Avrupa tarihinde devletlerarası ilişkilerde yeni bir kavramı gündeme getirdi; esas konu şuydu: Şarlken tüm Avrupa’da üstünlüğünü kurmak, Ortaçag Avrupası’nda olduğu gibi bir tek imparatorluk egemenliğini gerçekleştirmek emelindeydi. Bu siyasi hedef için, en çok başvurulan propaganda konusu, Türkler’e karşı bir Haçlı seferini başlatmaktı. Asıl maksat ise, İtalya’ya sahip olmak, böylece Avrupa’da egemen duruma gelmekti. Oysa, o dönemde Avrupa’da milli devletler ortaya çıkmıştı ve her devlet, imparatorluk karşısında kendi bağımsızlığını savunmak ihtiyacını duymaktaydı. Fransa, İngiltere, Alman prensleri, İmparatora karşı bağımsızlıklarını destekleyecek herhangi bir dış devletle ilişkiye girmekte sakınca görmüyorlardı. Başka bir deyişle, şimdi Avrupa politikasında bağımsız devletler arasında bir denge politikası, bir devletler sistemi ortaya çıkmıştı. Bu denge politikasını en yakından izleyenlerden biri İngiltere’ydi. İngiliz Kralı VIII.Henry, bu denge politikasını, kuvvetliye karşı zayıfın yanında yer alarak baskül siyaseti diye adlandırmaktaydı. İşte denge arayan Avrupa yanında, Doğu’da bir dünya gücü olarak yükselen Osmanlı Devleti, bu devletler sisteminin güçlü egemen bir üyesi olarak yer alacaktır. İmparator karşısında kendini tehdit altında hisseden her devlet, doğudaki bu süpergüce başvuracak, yahut onu kullanma tehdidinde bulunacaktır. Böylece, Osmanlı Devleti bu bağlamda kendiliğinden Avrupa’nın bir parçası haline geliyordu. Şarlken’in ürkütücü imparatorluğu karşısında Fransa, Osmanlı Devleti’nin müttefiki olarak bu dengeyi sağlamak için her yolu deneyecektir.

Şarlken, Kuzey İtalya’da Pavia’da Fransız ordusunu korkunç bir yenilgiye uğrattı ve kralı esir etti (24 Şubat 1525). Esir kral, Şarlken tarafından Madrid’e götürülüp hapsedildi. Fransa Kralı kurtuluşu ister istemez doğudaki büyük güçte, Muhteşem Süleyman’a başvurmakta aradı ve şöyle bir mektup yazdı:

“Ey yedi iklimin padişahı, dünyanın sığınağı yiğitlik memba’(kaynağı), ey şàhım benim halimden haberdar ol ve bu gönlü yaralıya lütuf ve merhametini gönder. Senin gibi bir dünya hükümdarı yok. Başka hükümdarlar senin kapında ancak kapıcı olabilirler. Sen şàha ben bütün gönlümle itaat eyledim. Senin kullarına dostum, düşmanlarına da düşmanım. Ben kendi halimce França ülkesine şàh bulunuyorum. Puta tapan Hıristiyanların sığınağıyım. Siz cihan padişahına durumumu anlatmak gerekirse, şunu beyan ederim ki; benim neslim Nüşin-Revàn’a çıkar. Bizim aramızdan kötü talihli bir adam (Şarlken), aslı cuhut(aslını inkar eden) ve mel’un(lanet) birisi Cezzar (zalim) oldum deyip, ortada dava kılıp, bu hile ile yüksek payelere yol buldu, ey şàh ben de bu hali görünce yanıma nice asker, kul topladım ki, varıp onunla savaşayım. Onu, o kötü adamı ortadan kaldırayım. O, Cezzarlık havasıyla bu tarafta dünyayı kargaşaya verdi ve Macaristan vilayeti tarafında Alaman vilayetinin kàim makamı olan kardeşi Ferendoş (Ferdinand), oradaki insanların ıstırap çekmelerıne sebep olup, kendilerinin vücutlarını bu dünya yüzünden kılıçla ortadan kaldırmak gerekir; hatta bu vacip (mecburi) olmuştur. Siz cihan padişahının kapısından şu beklenir ki, Avrupada kötü hükümdarları saldırıları ile bertaraf eden Hayreddin Paşa, donanma gemileri ile bu tarafa gelip yardım eder ve Macaristan tarafında da padişah hazretleri savaşa girerse, düşmanın fesadı kılıç ile ortadan kaldırılmış olur ve dünya yeniden eski parlaklığına kavuşur. Bunda şüphe yoktur”.

Kral mektubunda durumu arz etmiş ve yalvarmıştır. O zaman, França kralının isteği ve sonuçları dikkatle gözden geçirilmiş, fakat cevap verilmesi ertelenmiştir. Ondan sonra gelen ikinci bir elçi devlet büyüklerine varıp kral adına şöyle arzda bulunmuştur: “Benim dileğimi ve halimi sultana bildiriniz, çünkü beklemeye mecàlim yoktur. Cihan padişahına günlerce yüzüm sürüp bir cevap bekledim. Kendi kralımdan bir rica mektubu getirdim ve padişaha ilettim. Bunun cevabı bana verilmedi. Biz kendisinden doğru bir ce­vap beklemekteyiz”. Bunun üzerine elçinin sözleri padişah hazretlerine arz olundu. Padişah, nihayet savaşa karar verdi ve Fransa Kralı’na şöyle bir yanıt gönderdi.
Fransa kralının yardım isteğine Süleyman’ın gönderdiği yanıt, Fransız arşivlerinde bulunup yayımlanmıştır. Metin şöyledir:

“Ben ki; sultanların sultanı, hakanların hakanı, hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Şam, Halep, Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadriye vilayetlerinin ve Diyarıbekir’in ve Azerbaycan ve Van’ın ve Budin ve Temeşvar vilayetlerinin ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin, Kudüs’ün ve tüm kutsal toprakların bulunduğu Arap diyarının ve Bağdat ve Cezayir vilayetlerinin ve ulu ecdadımın Yüce Allah’ın bağışladığı güç ile fetheylediği ve benim de nice zaferlerle fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bàyezíd Han oğlu Sultàn Selim Han oğlu Sultàn Süleyman Hanım. Sen ki, França vilàyetinin kralı Françesko’sun.
Hükümdarların sığınma yeri olan kapıma elçin Frangipan ile mektup gönderip memleketinizin düşman istilasına uğradığını, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz hususunda bu taraftan yardım ve meded istemişsiniz. Söylediğiniz her şey dünyayı idaresi altında tutan tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Bütün ayrıntıları ile bilgi sahibi oldum. Padişahlar sınmak ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Bu durum karşısında bizim yüce atalarımız -Allah hepsinin mezarlarını nurlandırsın- daima düşmanları püskürtmek ve memleketler fethetmek için, seferden geri kalmamışlardır. Biz de onların yolunda olup her zaman memleketler ve sarp kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmış bulunmaktadır. Yüce Tanrı hayırlar bağışlasın. Tanrı’nın istediği ne hususta ise meydana gelir. Bundan başka her türlü durum ve haberler ne ise, gönderdiğiniz adamınızdan sorulup öğrenile, şöyle bilesiniz.

Bu yazı 1526 yılı Ocak ayının ilk günlerinde saltanat makamı Konstantaniye’de yazıldı.”

Bu cevabın üzerine, Hıristiyan denizcilerine dehşet veren kahraman savaşçı Hayreddin Paşa, İstanbul’a davet edildi. Hayreddin Paşa fermanı alınca derhal Edirne’de bulunan padişahın huzuruna geldi ve konuşmalar sonunda Hayreddin Paşa’nın 100 pare gemi ile França Kralı’nın yardımına gitmesi kararlaştı. Hayreddin Paşa, “Emir padişahımındır, canımız yoluna fedadır, buradan França Krallığı’na 3000 mil mesafe vardır, yardımınızla o diyara giderim. İspanya ile gönülden savaşır, onun ülkesini elinden alırım” dedi. İgriboz, İçil, Kastamonu, Ankara sancaklarının tımarlı ordusu ile birlikte 2.000 tüfekli yeniçeri Zağarcıbaşı Ahmed kumandası altında gemilerle sefere emrolundular. Elçi, donanma ile hareket etmek üzere Edirne’den İstanbul’a gönderildi. Süleyman, elini öpen ve yere baş koyan Hayreddin Paşa’ya şöyle hitap etti; “Ey denizcilerin önderi, deniz ilminin ve tekniğinin bilgisine sahip Kapudan (Kaptan): Sana bu deniz seferinde tam yetki veriyorum, sen de bütün gereken şeyleri gör, her durumda adamlarınla meşveret et (konuşup anlaş), o diyarı fethet”. Hayreddín Paşa, Sultanın bu sözlerinden sonra, padişaha dua edip, hareket etti. Sultan ise, Edirne’de Macaristan seferi için hazırlıklar yapmaya başladı. Hayreddin Paşa 17 Nisan 1543’de donanmayla denize açıldı. Süleymannàme adlı eserde, Toulon şehri ve donanma ile şehri gösteren bir minyatür yayınlanmıştır. Bu minyatürde Toulon Limanı’nda üslenmiş kadırgalarla, yüksek bordalı üç tane büyük yelken gemisi tasvir edilmiştir. Süleymanname’de Fransız amiralinin Toulon’a gelip Hayreddin’i Marsilya’ya davet ettiği kaydedilmektedir. Hayreddin, donanma ile Marsilya’ya varmış, Fransız donanması Hayreddin’i karşılamış, Hay­reddin Paşa top ateşiyle şehri selamlamış, Marsilyalılar Kaptan-ı Derya’yı karşılayıp türlü şenlikler ve şàdilikler(sevinçlikler) yapmışlardır. Şehrin ileri gelenleri paşaya ziyafet çekmişlerdir.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın Nice’i kuşatması Kanuni Sultan Süleyman’ın da Macaristan seferine çıkması neticesinde; Şarlken, İtalya üzerindeki isteklerinden vazgeçmesi koşuluyla Fransuva’yı serbest bıraktı (14 Ocak 1526).

Fransa ile sağlanan bu yakınlaşma, Fransa’nın ikiyüzlü siyasetine rağmen, Nice ve Toulon’un 1543’de İspanyollardan alınması sırasındaki işbirliği ile devam etmiştir. Nice ve Toulon’u üs olarak kullanan Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması; Sardunya ve İspanya’ya kadar olan bölgede kontrolü sağlayarak, Akdeniz hakimiyetini tamamlamıştır.

KAYNAK: Doğu Batı Makaleler-I, Halil İNALCIK

FRANSA YA VERİLEN KAPİTÜLASYONLAR

Osmanlı Devleti’nin her bakımdan en parlak devrine eriştiği, fetihlerin genişlediği, kültür ve sanatın en parlak seviyesine ulaştığı, Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında, Fransa kralı birinci Fransuva’yla Uhud-i atika adı verilen yeni bir imtiyaz anlaşması imzalandı. 18 Şubat 1536’da imzalanan bu anlaşma, Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı Devleti’nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakımdan en güçlü olduğu on altıncı yüz yılda; fakir, zayıf, muhtaç ve kralını dahi esaretten kurtardığı Fransa’ya imtiyaz vermesi kendi açısından ileriye dönük ticarî ve siyasî bir yatırımdı.

Kanunî Sultan Süleyman Han devrinde Osmanlı Devleti’nin cihan devleti hâline gelmesi ve Avrupa’ya hâkim olması karşısında diğer Avrupa devletleri tedirgin oldular. Osmanlı Devleti’nin kuvvetlenmesini istemeyen Almanya imparatoru ve İspanya kralı Şarlken, buna manî olmak için çâreler aradı.

Almanya-İspanya İmparatoruyla, İran Şah’ının Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tesbit eden Kanunî Sultan Süleyman Han, Fransa’nın zayıf durumundan istifâde ederek Şarlken’in Avrupa’ya hâkim olma isteğine mâni olmak için, siyasî bakımdan desteklediği gibi Fransa ile 1535’de ticarî bir muahede imzaladı. Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilk ahidname bu idi.

Kanuni’nin takib ettiği bu siyaset ile Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti ve nüfuzu arttı. Avrupa’da Osmanlı idaresi için müsbet yönde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünün tanınmasına, dolayısıyla İslâmiyet’in yayılmasına sebeb oldu. Hatta Avrupa’da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther; “Ya Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilahi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalım” demesine sebeb oldu. Bu anlaşma ayrıca Kanunî’nin Rodos adasını fethi sırasında Venediklilerin tarafsız kalmasını, Rodos’u ellerinde bulunduran Saint-Jean şövalyelerine yardım etmemesini de sağladı.

Kategoriler
Genel Kültür

İzmir’in Ünlü Mekanları, İzmir de Nereler Gezilmeli Görülmeli İşte Turistik mekanlarıyla İzmir

Güzel ülkemizin büyük şehirleriden İzmiri birlikte tanıyalım.İşte size İzmir’e giderseniz mutlaka görmenizi tavsiye ettiğimiz mekanlar :

1-İZMİR ATATÜRK MÜZESİ

Kordon’daki 248 numaralı iki katlı yapı 1862 yılında halı tüccar Takfor tarafından yaptırılmış bir konak. Tarihi bina 1927 yılında Belediye tarafından Mustafa Kemal Atatürk’e armağan edilmiş. Atatürk İzmir’e geldiği zaman bu evde kalmış, çalışmalarını burada sürdürmüş. 1941 yılında müzeye dönüştürülen bina geçtiğimiz yıllarda restore edildi.

2-ATATÜRK ANITI

Cumhuriyet Meydanı’nda büyük önderimiz Atatürk’ün “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri” komutunu taşıyan anıt, İtalyan heykeltıraş Pietro Canunica tarafından 1933 yılında yapılmıştır. Atatürk’ün üniforması ile bir at üzerinde tüm heybeti ile gösterir. Kaidesindeki milli mücadele kabartmaları görülmeye değerdir.

3-HÜKÜMET KONAĞI

1868-1872 yılları arasında yapılmış olan Hükümet Konağı Türklerin ulusal bağımsızlık savaşı olan Kurtuluş savaşında çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü 9 Eylül l922’de Türk ordusunun İzmir’e gelmesiyle Hükümet Konağına çekilen Türk bayrağı aynı zamanda İzmir’in kurtuluşunu simgeler.

4-SAAT KULESİ

1901 yılında Sultan Abdülhamit’ in tahta çıkışının 25.yıldönümü nedeniyle Sadrazam Küçük Sait Paşa tarafından yaptırılmıştır. Son derece zarif görünümüyle Konak Meydanını bir inci gibi süslemektedir. Teras yükseldikçe incelen sivri kemerleri, kubbecikleri, mukarnas işçiliği ve geometrik figürlerle donatılmış olan taş işçiliğinin dantele gibi bir zarafet içinde Saat Kulesi’ni çevrelemesi, oldukça zengin bir görüntü oluşturmaktadır. Kulenin saati Alman İmparatoru II.Wilhelm tarafından armağan edilmiştir. İzmir‘in sembolü olarak kabul edilen Saat Kulesi‘nin altında bulunan odanın dört köşesinde çeşmeler bulunmaktadır.

5-İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ

Üç katlı müzenin Üst Kat Salonu’nda İzmir çevresindeki ören yerlerinde yürütülen kazılardan arkeolojik buluntular sergileniyor.

Aynı kattaki Hazine Salonu’nda Arkaik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait altın, gümüş ve değerli taşlardan yapılmış süs eşyaları, cam eşyalar, sikkeler ve bronz Demeter heykeli görülebiliyor.

Orta kat (giriş kat) mermer eserlere ayrılmış. Arkaik Dönem’den Roma Dönemi sonuna kadar heykeller, büstler, portre ve mask gibi mermer eserler sergileniyor.

6-İZMİR ETNOGRAFYA MÜZESİ

Arkeoloji Müzesine bitişik 19. yy’da yapılmış Neo Klasik yapıdadır. Yapı 1831 yılında vebaya yakalanan hastalara, 1845 yılında yoksul Hıristiyan ailelerine tahsis edilmiş. Kesme taşlardan yapılan bina restore edilerek 1988 yılında müze olarak kullanılmaya başlandı.

7-ASANSÖR

Mithatpaşa Caddesi ile Halilrıfatpaşa semti arasındaki yükselti farkından dolayı, iki semt arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak amacı ile 1907 yılında Musevi işadamı Nesim Levi tarafından bir asansör inşa edilmiştir. 51 m.’lik yükseklikte yer alan Halilrıfatpaşa semtine 155 basamaklı merdivenle çıkılıyordu. Buraya inşa edilen asansör kulesi ile iki semt arası birleştirilmiştir. Bu kulede iki asansör bulunmakta, bunlardan soldaki buharla, sağdaki ise elektrik ile çalışmaktaydı.1985 yılında gerçekleştirilen restorasyonla her iki asansör de elektrikle çalışır duruma getirilmiştir. 1992 yılında restore ettirilen tarihi asansör kentin önemli bir turistik durağıdır. Asansör’ün girişindeki Dario Moreno Sokağı’nın iki yanındaki sakız evleri de bölgeye ayrı bir özellik katmaktadır. Üst terasta mevcut kafe ve restoran ziyaretçilere eşsiz bir körfez manzarası sunar.

8-KEMERALTI

Mezarlıkbaşı semtinden Konak Meydanı’na kadar uzanan bölgeyi içine alan ve her köşesi buram buram tarih kokan Kemeraltı Çarşısı yüz yıllardır İzmir’in en canlı alışveriş mekânıdır. İlk yapıldığı yıllarda çarşı, kısmen tonozlu, kiremit örtülü, yan sokakları ve arastalarıyla bir kapalı çarşı görünümündeydi ve Kemeraltı adını da bu özelliğinden almıştır.

9-AGORA

İzmir’in Namazgâh semtinde bulunan Agora, mevcut görünümüyle Roma dönemine aittir. Agora antik dönemlerde politik toplantıların ve halkın alışveriş yaptığı bir yerdir. İzmir Agora’sı ticari olmaktan ziyade, bir devlet agorası görünümündedir.

1932–1941 yılları arasında yapılan ilk dönem kazılarla büyük bir bölümü ortaya çıkarılan İzmir agorasının, dikdörtgen formda, ortada geniş (120 x 180 m) bir avlu etrafında sütun ve kemerler üzerine inşa edilmiş üç katlı ve önünde merdiveni olan bileşik bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Son dönemlerde yapılan kazılar sonucunda İzmir Agorasının bugüne kadar bilinen en büyük Agora olduğu ortaya çıkmıştır.

10-KIZLARAĞASI HANI

Kızlarağası Hanı 1744 yılında Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılarak hizmete sokulmuştur. Osmanlı mimarisinin günümüze gelen, İzmir’deki nadir eserlerinden olan han, diğer Osmanlı Hanları gibi çarşılı ve avlulu hanlar düzenindedir. Kızlar Ağası Hanı 4000m2’lik kareye yakın dikdörtgen planlı, avluya bakan kısımları iki katlı, bedestenleri tek katlı yaklaşık 500m2’lik avlusu olan görkemli bir yapıdır.

11-ST. POLYCARP KİLİSESİ

St. Polycarp Kilisesi M.S. 155 yılında inancından dolayı Romalılar tarafından bugünkü Kadifekale yakınında bulunan stadyumda 86 yaşında şehit edilen St. Polycarp adına yapılmış olup, İzmir’in en eski kilisesidir. Yapımı 1625 yılına kadar uzanmaktadır. Osmanlı İmparatoru Sultan Süleyman’ın müsaadesi ve Fransa Kralı XIII. Louis’in iradesi ile inşaa edilmiştir. Yapının iç duvarlarında bulunan freskler görülmeye değerdir.

12-KADİFEKALE

İzmir merkezde körfeze hâkim bir noktada kurulmuş olan Kadifekale M.Ö. 3 yy.da Büyük İskenderin talimatı ile Generallerinden Lysimachos tarafından inşa edilmiştir.

Kenti taç gibi süsleyen Kadifekale ilk yapıldığı dönemdeki özellikleriyle günümüze dek ulaşamamıştır. Kale Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde de kullanıldığı için bu dönemlerde geçirdiği onarımların izlerini taşımaktadır. Kalenin etrafı bugün modern yerleşim yeri ile çevrili olmasına karşın Helenistik ve Roma dönemine ait sur duvarları görülebilmektedir.

Kategoriler
EĞLENCE

Muhteşem Yüzyıl Sultan Sofrası Hataları

Muhteşem Yüzyılın muhteşem hataları sürüyor. Dizinin dekor uğmanları malesef pekte iyi çalışmamışlar anlaşılan.Resimde de görebileceğiniz gib bir sürü hata dolu bir sahne. Neyse reklamın iyisi kötürü olmaz tabi.İşte size dizinin sahnesinden bir hatalar düeti:

Kategoriler
TARİH

Mahidevran Gülbahar Sultan Kimdir? Hayatı

Mahidevran Sultan ya da Mahidevran Gülbahar Sultan (ö. 1580) Osmanlı padişahı(Sultanı) Kanuni Sultan Süleyman’ın eşlerinden biridir.

Mahidevran Sultan’ın Kanuni’yle tahta çıkmadan önce Manisa valisi olarak görev yapmaktayken beraber olduğu bilinmektedir.(Hürrem’den önce nikah kıyan padişah olmadığı için Kanuni Mahidevran Sultan’la evlenmemiştir). Mahidevran Sultan 1515 yılında Kanuni’nin ilk erkek çocuğu olan Şehzade Mustafa’yı dünyaya getirdi. 1520 yılında eşinin padişah olması üzerine çocuklarıyla birlikte İstanbul’a geldi. Bu sırada Hürrem Sultan saray haremine girmişti ve kısa zamanda Kanuni’nin en sevdiği eşi haline gelmişti. 1524 yılında Hürrem Sultan da bir erkek çocuk dünyaya getirdi.

Şehzade Mustafa yetişkinliğe ulaşınca Osmanlı geleneğine uyarak Amasya’ya vali olarak gönderildi. Gene gelenek olduğu üzere annesi Mahidevran Sultan da oğluyla birlikte Amasya ‘ya gitti. Şehzade Mustafa’nın Kanuni’nin en büyük oğlu olması ve sevilen bir şehzade olması nedeniyle babasından sonra tahta çıkması bekleniyordu. Ancak Kanuni 1553 yılında oğlu Mustafa’yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla boğdurttu. Hürrem Sultan’ın Kanuni’yi bu kararında etkilediği inancı yaygındır. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden sonra Mahidevran Sultan iyice gözden düştü. Yaşamının büyük bir bölümünü fakir olarak oğlunun mezarının bulunduğu Bursa’da geçirdi. Ancak annesi Hürrem Sultan’ın ölmesinden sonra Hürrem Sultan’ın oğlu II. Selim Mahidevran Sultan’a maaş bağlattı ve 1555 yılında oğlu Mustafa’nın türbesini yaptırttı.

Mahidevran Sultan 1580 yılında Bursa’da öldü. Oğlunun türbesine gömüldü.

wikipedia

Kategoriler
TARİH

(1.Selim) Yavuz Sultan Selim Dönemi ve Bilinmeyen Yönleri

I. Selim ya da Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 de doğdu. 22 Eylül 1520 yılında vefaat etmiştir. 9. Osmanlı padişahı ve 74. İslam halifesidir.

Babası II. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları Beyliği’nden Gülbahar Hatun’dur. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2’si Avrupa’da, 1.905.000 km2’si Asya’da, 2.905.000 km2’si Afrika’da olmak üzere toplam 6.557.000 km2’ye çıkarmıştır. Padişahlığı döneminde Anadolu’da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu’nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır.

Selim, tahta babası II. Bayezid’e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon’da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim’e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512’de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520’de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etmiştir

Trabzon valiliği
Fatih Sultan Mehmed zamanında, Sivas Vilâyetinin Amasya Sancağında, büyük oğlu Şehzade Bayezid (sonradan II. Bayezid) Sancakbeyi iken; yine Sivas Vilayetine bağlı Trabzon Sancağında da Şehzâde Bâyezid’in en büyük oğlu Abdullah, Sancakbeyi olarak bulunmaktadır. Trabzon’da İçkale Camii şadırvanında Sancakbeyi Abdullah’ın 875/1470 tarihli bir kitâbesi bulunmuştur. Şehzâde Abdullah’ın Trabzon Sancakbeyi olarak 886/1481 yılına kadar bu görevde kaldığı anlaşılmaktadır.

Trabzon’da Şehzâde Abdullah’tan sonra, Trabzon Sancakbeyi olan ikinci ve son şehzâde Yavuz Sultan Selim’dir. Fatih Sultan Mehmed’in vefâtı ile II. Bâyezid Han (1481-1512), Osmanlı Devleti tahtına pâdişâh olarak cülûs ettiği zaman, oğlu Şehzâde Selim’i 886/1481 yılında Trabzon Sancakbeyi olarak tayin etmişti. Şehzâde Selim, gemi ile Kefe’ye oğlu Süleyman’ın yanına gidişine kadar, 886-915/1481-1510 yılları arasında yaklaşık olarak 29 yıl, Trabzon’da valilik yapmıştır.

Valiliği sırasında devlet işleri yanında ilimle de uğraşmış ve alim Mevlana Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip etmiştir. Daha o zamanlarda Şehzade Selim, devletin bel kemiği Türkmenlerin devletten duyduğu memnnuniyetsizliği ve Safevi Devleti’ne yönelmelerini farketmiştir. Türkmenleri devlete bağlamak için Şehzade Selim, İstanbul yönetiminden izin almaksızın Gürcüler üzerine sefer yapmış ve bu seferlerin en önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına katmıştır (1508). Hatta devlet töresine göre elde edilen ganimetin beşte birini beyt-ül mal’a katması gerekirken onu da mücahid Türkmenlere bırakmıştır.

II. Bayezid’ın son seneleri ve şehzadeler meselesi
II. Bayezid’ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud’dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim’in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed’in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah’ın ölümü üzerine, Beyşehri’nde bulunan oğlu Mehmed Konya’ya tayin edildi; Şehzade Alemşah’ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud’un oğlu Orhan babasının Manisa’ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud’un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud’un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı.

Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet’in tahta çıkmasını desteklemekte idi. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut’un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya’daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511’de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı.

Şehzade Selim, uzun zamandır kötü giden devlet işlerinden ötürü artık saltanatı terk edeceğini haber almıştı. Fatih Kanunnamesi’ne göre hükümdar olan şehzade diğer kardeşlerini öldürecekti; bunun için kardeşleri Korkud ve Ahmed’in hareketlerini yakından takip ediyordu. Selim saltanatı ele geçirmek için kardeşleri gibi o da hazırlık yapmış, kendi askerlerine ek olarak Kırım Hanı kuvvetlerinden de istifade etmiştir. Rumeli’ye geçtiğinde yanında Kırım Hanı’nın küçük oğlunun komutasında 350 kadar asker de vardı. Ayrıca taraftarları sayesinde Yeniçeri Ocağı’nın desteğini de elde etmişti.

Şehzade Selim’in oğlu Süleyman evvela Şarkı Karahisar’a tayin edilmiş, ancak Şehzade Ahmet’in kendisine yakınlığı sebebiyle itiraz ettiğinden Bolu’ya naklolunmuş, Şehzade Ahmed bu sefer de kendisi ile İstanbul arasında rakibi Selim’in oğlunun bulunmasını istemediğinden buna da itiraz etmiş ve bu itirazı da kabul edilmiştir. Bu defa da Şehzade Selim, oğlu Süleyman’a kendi sancağı olan Trabzon’a uzak yerlerden sancak gösterildiğinden bu yerlere karşı çıkmış ve oğlunun kendi yakınında olmasını ısrarla talep etmiş, Şarkı Karahisar yahut Kefe sancaklarından birinin verilmesini istemiştir. Tüm bunların sonucunda Süleyman Kefe sancağına atanmıştı.

Kendisi İstanbul’a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli’de bir sancak istedi ve hemen Kefe’den, Kırım’dan Tuna’ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon’a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim’e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu’da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı’ndan aldığı kuvvetle Silistre yoluyla Rumeli’ye (Balkanlar’a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya’dan kalkıp Manisa’ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid’dan Korkud ve Selim’in öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.

Şehzade Selim’in Rumeli’ye geçişi İstanbul’da duyulunca, Selim üzerine asker sevkedilmesi gündeme gelmişti. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arzetmek için geldiğini beyan etmiş ve kendisine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etmiş, bunun üzerine İstanbul’a dönen elçi şehzadenin babasının elini öpmek için geldiğini söylemiştir. Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim’in üzerine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’yı göndermişler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne’ye dönmüştür. Bunun üzerine padişah II. Bayezid bizzat Selim’e karşı harekete geçmiştir.

Kırım Hanı Mengli Giray ve II. BayezitPadişah Bayezid yaşlı olduğundan arabayla hareket etmiş ve Çukurçayır’da Selim’in ordugahının karşısına gelmişti. Selim karşı taraftan taaruz olmadıkça, kesinlikle saldırılmamasını emretmiştir. Bayezid’e binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösterilince Bayezid duygulanmış, Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin de etkisiyle, savaştan vazgeçilerek taraflar arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre; veliaht yapılacağı dedikoduları olan Şehzade Ahmed’in veliaht yapılmayacağı temin edildi ve Bayezid tarafından şehzadelerinden hiçbirini diğerine tercih edip veliaht yapmayacağına dair ahidname yazdırıldı. Ayrıca Selim’e Rumeli’den istediği Semendire Sancağı verilmiş, bununla beraber bu sancağa Alacahisar ve İzvorvik Sancakları da ilave edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Ahmed babasına yazdığı mektupta; Selim’in askeriyle padişah babasının üzerine yürüdüğünü, buna rağmen 3 sancak ve buna ek olarak 500.000 akçe verilmesini eleştirmiş; sadece 3 sancak olsa da bunun Rumeli’nin tamamen verilmesi demek olduğunu, hükümdarlığına sadece bir hutbe ve bir de sikke kaldığını; halbuki kendisinin babasını asla incitmediğini de belirtmiştir. Ayrıca babası sağ oldukça saltanatta kesinlikle gözü olmadığını ancak asi kardeşi üzerine gitmesine izin verilmesini istemiştir. Böylece, veliaht tayini işini de önleyen Selim, komutasındaki askerlerle Semendire’ye gitmeyip, Eski Zağra ve Filibe taraflarında kalmış ve Semendire’ye bir vekil gönderdi.

Çaldıran Savaşı
Sultan Selim tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük nedeni doğudaki Şii Safevi Devleti olarak kabul edilmekteydi. Safevi Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu’daki Osmanlı egemenliği sağlamlaşacak ve doğudan gelebilecek tehditlere karşı dağlık Doğu Anadolu Osmanlı savunmasını güçlendirecekti. Yavuz Sultan Selim’in bir başka amacı da doğudaki bütün İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti.
I. Selim, Safevilerle girilebilecek bir savaşa karşı hazırlıklar ve çalışmalar yaptı. Şah İsmail de aynı dönemde Safevilerin başında, Osmanlılara karşı bazı hazırlıklar sürdürüyordu.

Yavuz Sultan Selim bu amaçlarla, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıkmıştır. Oğlu Süleyman’ı 50.000 kişilik kuvvetle Anadolu’da emniyet olarak bırakmıştır. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan Tebriz’e doğru yürüyüşlerine böylece başlamıştır.

Osmanlı ve Safevi ordularının ikisi de Türk ve Müslümandı. Sefer çok uzun sürmüş, ancak Safevi ve Osmanlı güçleri henüz karşılaşamamıştı. Osmanlı ordusunda bazı güçlük ve kıtlıklar baş göstermeye başlamıştı. Bu sırada, orduda seferden geri dönme düşüncesinde olanlar da vardı. Yaşanan bazı olayları ve dillendirilen bazı rahatsızlıkları fark eden I. Selim, atına binerek askerlerine hitaben cesaret veren ve meydan okuyan bir konuşma yaptı. Geri dönmeye niyeti olmadığını söyleyen I. Selim, askerleri kışkırtanlarla hesaplaşmayı sefer sonrasına bıraktı.

Osmanlı ve Safevi ordusu Çaldıran Ovası’nda 2 Recep 920/23 Ağustos 1514 tarihinde karşılaştı. Osmanlı Ordusu’nun yaya kuvvetleri daha çok olmasına karşın, Safevi Ordusunun süvarileri fazlaydı. Ancak Safevi Ordusu’nda top yoktu; buna karşın Osmanlı’da topçu kuvvetleri bulunuyordu. Kanuni döneminde hazırlanmış olan Şükri-i Bitlisi’nin Selimnâme adlı eserinde; Safevi askerleri, kırmızı çubuğa dolanmış sarıklar, miğfer ve zırhla; Osmanlı Ordusu ise önde tüfek ve mızraklı dört yeniçeriyle zırhsız ve miğfersiz olarak resmedilmiştir. 24 Ağustos’ta gerçekleşen savaşta Osmanlı kuvvetleri zafer kazanırken, Safevi’ler bozguna uğramıştır. Savaşın kazanılmasında Osmanlı ordusunda ateşli silahların olması belileyici olmuştur. Bu durum Safevîlerle sürekli mücadele halinde olan Özbeklerin de menfaatlerine olmuştur. Zaten daha önce Özbekler ile Osmanlılar arasında siyasi ilişkiler güçlenmiş ve ortak düşman Safevilere karşı müttefiklik kurulmuştur.

Muharebe, Osmanlıların lehine sonuçlandı. Muharebede yaralanan ve atından düşen Şah İsmail, askerlerinden birinin atını ona vermesi ile savaş alanından kaçtı. I. Selim yoluna devam ederek Tebriz’e girdi, bu olayı müteakip şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul’a gönderildi. Yaşadığı ağır yenilginin ardından Şah İsmail eski saygınlığını yitirdi. Bu sayede Doğu Anadolu’da Osmanlılar için bir tehlike kalmadı. Çaldıran Zaferi’nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti.

15 Eylül 1514’te Tebriz’den Karabağ’a hareket eden Yavuz kışı orada geçirip, baharda İran’ı tümüyle almayı amaçlasa da şartlar müsait olmadığı için Amasya’ya gitmişti. Bundan önce Nahçivan’da iken askerlerin bazı köy evlerini yakmalarını vesile ederek, askeri kontrol etmede ihmalkâr oldukları söylemişti. Bu nedenden ötürü veziriazam Hersekzade Ahmed Paşa ve ikinci vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa azledildi.

Kışı Amasya’da geçiren Sultan Selim, ilkbaharda tekrar İran seferine çıkacağı için top ve cephaneyi Şarkı Karahisar’da bırakmıştır. Selim, Amasya’da oturduğu sırada Dukakinoğlu Ahmed Paşa’yı veziriazam ve defterdar; Piri Mehmed Paşa’yı da üçüncü vezir ilan etti. Ancak Dukakinoğlu’nun veziriazam olmasından 2 ay sonra, yine devlet adamlarının kışkırtmasıyla Muharrem 921/Şubat 1515 tarihinde yeniçeri ayaklanması oldu. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim ayaklanma sebebini araştırmış, sonuçta askeri ayaklanmaya teşvik ettiği ve ayrıca Dulkadiroğlu’yla ittifakı olup mektuplaştığı anlaşılan Sadrazam Dukakinoğlu Ahmet Paşa idam edilmiştir. Bu olay üzerine Selim bir süre veziriazamlığa kimseyi tayin etmemiştir.

Yavuz Sultan Selim, askerin vaziyeti sebebiyle İran üzerine tekrar sefer yapılamayacağından, emniyet sağlamak amacıyla doğu ve güney sınırlarına ait bazı yerleri ele geçirilmesi gerektiğine karar verdi.

Mercidabık Savaşı
Osmanlılar ile Memlüklüler arasında, Fatih Sultan Mehmet devrinden beri süregelen anlaşmazlıklar bulunsa da İran Seferi, Memlük ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden olmuştur. Ayrıca Yavuz’un Safeviler’e karşı sefere çıktığını haber alan Memlük Sultanı ordusunu Osmanlı sınırına kaydırmıştı. Yavuz Sultan Selim döneminde, Dulkadiroğlu Beyliği’ne son verilmesi, Osmanlılar ile Memlüklüler arasındaki mevcut gerginliği daha da arttırdı. 1516 yılında Sadrazam Hadim Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Suriye’den geçmesine Memlüklerin izin vermemesi üzerine, Yavuz Sultan Selim 5 Haziran 1516’da Mısır seferine çıkmış, 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştır. Memlük Sultanlığına bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim olmuştur. Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516’da Halep yakınlarında Mercidabık’ta gerçekleşmiş, Memlük Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamamıştır. Savaş sonunda yaşlı Memlük Sultanı Kansu Gavri atından düşerek ölmüştür. Bu sefer sonucunda Osmanlı’nın sınırları 5.200.000 km2’ye çıkmıştır.

Ridaniye
28 Ağustos 1516’da Halep’e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim almıştır. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul etmiştir. 21 Aralık, 1516’da Sadrıazam Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Han Yunus Şavasında Canberdi Gazali’yi yenmiş, böylece Filistin yolu açılmıştır.

Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516’da Kudüs’e girmiş ve Kudus’deki kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Osmanlı ordusu 2 Ocak 1517’de Gazze’ye girmiştir. Mercidabık Savaşı’ndan sonra Memlük Devleti’nin başına geçen Tomanbay; Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüştür. Tumanbay, Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye’de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştur. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Sina Çölü’nü 5 gün içinde (11 Ocak-16 Ocak) geçerek, Ridaniye’de Memlük Ordusu ile karşılaşmıştır. Memlük Ordusu’na, El-Mukaddam Dağı’nın etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Memlük Ordusu’nun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirmiştir.

Memlük Sultanı Tumanbay çok büyük çabalarla yaptığı savaş hazırlıklarına rağmen 22 Ocak günü Ridaniye Savaşı’ni kaybetmekte olduğunu anlayınca en cesur askerleri ile bir birlik kurup Osmanlı komut merkezine bir baskın düzenledi. Sultan Selim’in otağı sandığı Veziriazam’ın çadırına girdi ve Veziriazam Hadim Sinan Paşa öldürüldü. Bu suiskast baskınının da istenen hedefi bulmaması sonucu, Tumanbey savaş alanından kaçtı. Böylece 22 Ocak 1517’de Ridaniye Zaferi kazanılmıştır. Fakat bu savaş çok zayiatlı geçmiş ve her iki taraf da 25.000 kadar asker kaybetmiştir.

24 Ocak 1517’de Kahire alınmıştır. 4 Şubat 1517’de Yavuz törenle Kahire’ye girmiş ve Mısır Memlükleri’ne bağlı Abbasi halifeliğine son vermiştir.

Kahire’yi hiç zayiat ve şehrin sosyal ve ekonomik hayatına zarar vermeden eline geçirmek niyetiyle 25 Ocak’ta Sultan Selim direniş göstermeden teslim olan bütün Memlûklülerin affedilecegini ilan etti. Fakat Tumanbay ve ona yakın Memlûklu komutanları gerila tipi direniş organize etmeye başladılar ve bu nedenle Kahire ancak üç gün süren çok şiddetli savaştan sonra ele geçti ve şehir kısmen yıkıldı ve binlerce kişi öldü. 4 Şubat 1517’de Yavuz törenle Kahire’ye girdi ve “Yusuf Nebi Tahtı”na oturdu. Memluklular Nil deltasında ve Yukarı Mısır’da direnişe devam ettiler. Fakat fazla zaman geçmeden Osmanlı güçleri bu direniş merkezlerini elimine edip Tumanbey’i yakalamayı başardılar. 13 Nisan 1517’de Tumanbey Kahire kale kapısında asılarak idam edildi. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti yıkılmış, toprakları Osmanlı egemenliğine girmiştir

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki Diyalog
Yavuz Sultan Selim, İran Seferi’ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne’den İstanbul’a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar’a geldiğinde, Şah İsmail’in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah’a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit’ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli mektubunda: Şah’ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz mektubunda şöyle diyordu: “Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz.” Elçi Kılıç, Şah İsmail’i Hemedan’da bularak mektubu vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusu Erzincan’a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail mektubu getiren Kılıç’ı öldürtmüştür.

Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten mektubunda: “Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz” demiş ve Yavuz’a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu mektuba cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan’dan yollamıştır. Yavuz bu mektubunda Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu mektuba cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz’un mektubunda hakaretvari tabirlerden şikayet ile mektup yazan kâtiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da mektubunda belirtmiştir. Şah İsmail’in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid’ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır mektuba ağır cevap vermiştir: “Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin.” Yavuz bu mektubuyla beraber Şah İsmail’in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail’in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır

Kategoriler
TARİH

Sultan Murad-ı Hüdavendigar’ın Hayatı, I.Murat Kimdir

I. Murat, Murad Hüdavendigâr (Murat I) (d. Mart / 29 Haziran 1326, Sogut – ö. 28 Haziran 1389) Osmanlı Devleti’nin üçüncü padişahı. Babası Orhan Gazi, annesi Nilüfer Hatun’dur.

“Hükümdar”, “bey” anlamına gelen hüdavendigâr unvanı verilmiştir. Tuğrası “Sultan Murad bin Orhan” olarak istiflenmiştir. Bazı kitabelerde “Melikû’l-Âdil İl Gazi es-Sultan Giyâsû’d-Dünya ve’d-Din” sanı ile anılmıştır. Adına kesilmiş olan gümüş ve bakır sikkelerde ve bazı diğer kitabelerde “Murad bin Orhan el-Melik, el-Adil”, “es Sultanü’l Gaalib” ad ve unvanları kullanılmıştır. Bazı kaynaklara göre, bu Osmanlıların İlhanlılara olan bağımlılığının sona erdiğini göstermektedir. Böylece Sultan ünvanı ilk kez I. Murat zamanında kullanılmıştır. Batı kaynaklarında “Amourad I” olarak anılmaktadır.

Şehzadelik yılları hakkında elimizde hiç bilgi bulunmamaktadır. Annesi Rum asıllı Yarhisar tekfurunun kızı olduğu için, bundan ne kadar etkilendiği, örneğin Rumca bilip bilmediği, meçhuldur. Çocukluğu ve gençliğinde İznik ve Bursa’da medreseler açıldığı bilinmekle beraber I. Murad’ın bu kurumlarda veya bunlarda bulunan değerli hocalardan İslamî eğitim görüp görmediği; yahutta babası ve dedesi gibi geleneksel Türkmen eğitimi mi gördüğü bilinmemektedir.

Babası Orhan Bey Bursa’yı aldığı zaman (1326’da veya bazı kaynaklara göre 1324’de),Aşıkpaşazade tarihine göre bu şehir “Bey Sancağı” olarak örgütlenmiş ve Şehzade Murat sancak beyi olarak atanmıştır. Diğer kaynaklara göre ise Bursa doğrudan doğruya devlet merkezi yapılmıştır.

I. Murat’a Hüdavendigar ünvanı verildiği bilindiği; bu ünvanın daha çok Bursa Sancağı’nda kullanıldığı; sonradan II. Murat’a da verildiği göz önüne alınırsa, Bursa Sancak beyi olarak görev yaptığı çok olasıdır.

Olasılıkla Bursa Sancak Beyi iken, ağabeyi Süleyman Paşa’nın maiyetinde Rumeli fetihlerine katılmıştır. Süleyman Paşa’nın Çorlu’da bir sürek avı sırasına 1359’da ölümünden sonra üç yıl kadar (1359-1362) Beylerbeyi olarak Rumeli fetihlerine devam etmiştir. Ancak bazı kaynaklar oğlu Süleyman Paşa’nın beklenmedik ölümüne çok üzülen ve çok yaşlı olan Orhan Bey’in son günlerini inzivaya çekilip sessiz geçirdiğini, devlet idaresini oğlu Murat Bey’e bıraktığını yazarlar.Aşıkpaşazade ise Orhan Bey’in Süleyman Paşa ile aynı yılda öldüğünü bildirmektedir.

1362’de Orhan Bey ölünce, kendisi Rumeli’de bir muharebe ortamında iken, Bursa ahilerinin kararıyla, hükümdar ilan edilmiş ve Bursa’ya çağrılmıştır.

Murad Bey tahtına geçtikten hemen sonra Aşıkpaşazade’nin deyişiyle “kendi vilayetinden ve Karesi’den eyi leşker cem edip” hemen Rumeli’ye dönme hazırlığı yapmaya başlamıştır. Fakat komşu devletler ve diğer düşmanlar bu hükümdar değişikliğinden faydalanmak için hemen harekete geçmişlerdir. Bizanslılar Çorlu, Burgaz ve Malkara’yı geri almışlardır. Kısa bir zaman önce Osmanlılara katılmış olan Ankara’nın Ahileri şehirlerinden Osmanlı kale muhafızlarını kovmuşlardır. Büyük şehzade İbrahim ayaklanmıştır. Bizanslılar, anne tarafından VI. Yannis Kantakuzenos’un torunu olan ve imparator V. Yannis Palaiologos’un kızıyla nişanlı olan küçük şehzade Halil’i kışkırtarak ağabeyinin hükümdarlığını kabul etmemesine neden olmuşlardır.

Karamanoğulları da Osmanlılara hücum için ordusunu hazırlamaktaydı.

Murad Bey önce deneyimli komutanlar, ulema mensupları ve diğer ileri gelenler ile bir görüşme yapmış ve bu sorunların hepsine o yıl çare bulmuştur. Önce Ankara’ya hücum edip kaleyi ve şehri eline geçirmiş ve bozguncuları elimine etmiştir. Sonra Sultan Höyüğü (Eskişehir) almış ve Bursa’ya dönüp biraz daha savaş hazırlığı yapıp yapamadan Karamanoğulları üzerine yönelmiştir. Tarihçi Şükrullah’ın deyimiyle “Karaman Beyi de ileri gelip iki ordu karşılaştılar… Kargılar kırıldı, kılıçlar çentik çentik, kalkanlar paramparça oldu. Kişiler güz yaprağı gibi döküldü… Karamanlılar çerisinden Varsak, Tatar ve Türkmenden sayısız kişiler toprağa düştü… Karaman Beyi takımlarını, ağırlıklarını bırakıp kaçtı.” Bu sırada Eskişehir ve Bilecik taraflarında ayaklanma hazırlıkları içinde bulunan kardeşleri İbrahim ve Halil’i yakalattırdı ve boğdurdu.

O zamana kadar devlet göreneğine göre beylerbeylikleri ve sancak beylikleri hükümdarın kardeşlerine veya oğullarına verilmekteydi. Fakat Murat Bey kardeşlerini boğdurduğu ve çocukları da çok küçük yaşda olduğu için hanedan dışı atamalar yapmak zorunda kaldı: Lala Şahin Paşa beylerbeyi ünvanı ile ordu komutanı; Bursa Kadısı Cendereli (Çandarlı) Kara Halil Hayreddin’i de “kadı-asker” olarak atadı.

Anadolu’da durumu dengeli hale soktuktan sonra I. Murat Rumeli’ye hemen 1361’de dönüp Bizanslıların tekrar ellerine geçirdikleri Lüleburgaz ve Çorlu’yu yeniden eline geçirdi. I. Murat Lüleburgaz’da bir savaş meclisi topladı ve burada Edirne’nin alınması kararlaştırıldı. Hacı İl-Beyi ve Gazi Evrenos idaresi altında akıncı kolları Malkara, Keşan, İpsala ve Dimetoka doğrusu üzerinde ilerleyip hem buraları ele geçirip hem de Balkanlardan yardım gelmesini önlediler. Lala Şahin Paşa komutasında Osmanlı birlikleri bir karmaşık Bizans-Bulgar ordusuna karşı Sazlıdere Savaşı’nda galibiyet kazanıp; Edirne’nin fethine yol açtı. Böylece I. Murat Bizans’in Trakya’daki merkezi ve imparatorlukta üçüncü büyük şehir olan Edirne’yi (Adrianople) 1362’de ele geçirdi.

Balkanlar’da genişleme startejisi uygulamak ve bunun daha kolay başarılmasını sağlamak için Edirne’yi devletin ikinci başkenti olarak seçti. Edirne, İstanbul ile Tuna yalıları arasındaki yolda en güçlü kaleydi; Bizans başkenti ve Balkan Dağlarından giden yolun önemli menzili olarak bu yolu kontrol etmekteydi ve Bizans’ın Balkanlardaki ordu ve idari merkezi idi. Edirne yeni kurulan Rumeli Beylerbeyliği’nin de merkezi oldu.

Bu stratejik avantajını kullanan I. Murat 1363’de Filibe (Philippolis/Plovdiv)’i ve Gümülcine’yi de eline geçirip İstanbul’a hem çok önemli vergi geliri, hem de hububat, pirinç gibi yiyecek maddeleri sağlayan ana yolların geçtiği Meriç Irmağı vadisini idaresine aldı. Bu aynı zamanda Bulgar Çarı John Aleksander’a Bizans aleyhinde Osmanlılara destek sağlaması için bir baskı yolu oldu.

Artık hedef Bizans değil Balkanlar olmuştu. Bu yeni stratejik durum Bulgar, Bosna, Sırp, Macar ve Eflak devletlerini etkiledi ve Papa V. Urban’ın teşvikiyle yeni bir bağdaşıklık kuruldu.Hiristiyan devletlerin birliklerinden oluşan ve Macaristan Kıralı I. Layos komutanlığında bir Haçlı ordusu toplandı ve 1364 yazında bu ordu Balkanlar üzerinden Meriç vadisine inip Meriç Irmağı kenarından ilerlemeye başladı. Bu sırada I. Murat Anadolu’da Bursa’da devlet reformları ile uğraşmakta idi. Lala Şahin Paşa Edirne’yi korumak niyetiyle orada kalıp Hacı İl-Beyi komutasında bir süvari birliğini keşfe gönderdi. Haçlılar zaferlerinden emin olup Meriç kıyısında rahatlık içinde kampta bulunmaktaydılar. 26 Eylül 1364’de Hacı İl-bey’in birliği gün ağarırken aniden bir baskın hücumuna geçip bu Haçlı kuvvetini paniğe kaptırdı ve binlerce Bulgar, Sırp, Boşnak, Macar ve Eflaklı Haçlı asker öldürüldü veya Meriç’te boğuldu. Osmanlı tarihçileri bu müthiş baskını Sırp Sındığı olarak anmaktadırlar.

1366’da Savoy Kontu olan Amedeus, yakın akrabası olan Bizans İmparatoru V. Yannis Palaiologos’a destek sağlamak için denizden küçük bir Haçlı seferine girişti. Venedik’ten 15 kadırga ile ayrılıp Konstantinopolis’e gitmekte iken Çanakkale Boğazı ağzında bulunan ve 12 yıl önce Osmanlılar tarafından Trakya’da ele geçirilip yerleşke kurulan ilk kent olan Gelibolu’ya hücum edip I. Murat kale garnizonuna zamanında yardım sağlayamadığı için bu şehri eline geçirdi. Bu stratejik kale böylece 10 yıl Latin-Bizans idaresinde kalıp ancak 1377 sonunda yine Osmanlılar tarafından geri alındı.

I. Murat Bursa’dan Katalan Paralı Askerler Birliği kalıntıları elinde bulunan Karabiga’yı kuşatıp aldıktan sonra Rumeli’ye geçerek bir müddet Dimetoka ve Edirne’de oturdu ve bu kentlerin imarı ile uğraşıp buralarda birer saray ve camii yaptırdı. 1366-1368’de Bulgarların elinde olan Kızılagaç, Yanbolu, İhtiman, Samakov, Aydos ve Süzebolu kentleri ve Bizans idaresinde olan Hayrabolu, Pınarhisar, Vize ve Kırklareli Osmanlılar eline geçti. Bulgar Kıralı İvan Şişman ülkesinin önemli bir kısmını kaybetmiş oluyordu. 1368’de kızkardeşi Prenses Mara’yı I. Murat’la evlendirdi ve Bulgaristan’in Osmanlıların yüksek egemenligi altında bulunan bir vasal ülke olma statüsünü kabul etti.

1371’de Sırpsındığı Savaşı’nın intikamını almak isteyen Sırpları Çirmen Savaşı’nda yendi. Aynı yıl İstanbul’un yakınında bulunan Çatalca ele geçirildi. Osmanlı sınırları Sırp Despotluğu’na dayanmıştı. 1374’de Sırp Despotu Lazar ile yapılan bir anlaşma ile yıllık vergi vermek suretiyle Sırbistan ‘in Osmanlılar yüksek egemenliği altında bir vasal ülke olması kabul edildi.

Bu gelişmeler Bizans’ı da yakından etkilemişti. Bizans İmparatoru V. Yannis Palaiologos I. Murat ile müzakerelere girerek 1373 başlarında bir anlaşma yapıp Bizans İmparatorluğu’nun yıllık vergi ödeyerek Osmanlılar yüksek egemenligi altında bir vasal ülke olmasını kabul etti. Böylece Osmanlıların Rumeli’ye geçip yerleşmelerinden 20 yıl sonra Balkanlar’da bulunan üç devlette (Bizans, Bulgaristan ve Sırbistan) Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş oluyordu.

Bizanslılarla yapılan anlaşmaya göre Bizans İmparatoru Osmanlı Sultanı istediği zaman imparatora yakın bir komutan altında asker de gönderecekti. Böylece Mayıs 1373’de Bizans İmparatoru Anadolu’da I. Murat’ın Çandaroğulları’na karşı açtığı bir savaşa katılmak zorunda kaldı.

Osmanlı devlet idaresi bu sırada önemli bir değişme geçirdi. Çandarlı Hayreddin Paşa hastalanarak 22 Ocak 1387’da öldü ve yerine vezirliğe oğlu Çandarlı Ali Paşa atandı. O zamana kadar tek bir vezir varken, Karaman seferinden sonra bu seferde çok gayreti görülen Kara Timurtaş Paşa’ya da vezir payesi verildi. Böylece Çandarlı Ali Paşa da vezir-i azam payesini aldi.

1388de Balkanlarda yeni bir gaile ortaya çıktı. O zamana kadar vasal devlet hükümdarı olan Sırp Despotu Lazar ve Bosna Kralı Tvrtko, Hırvat prensleri ile Arnavutluk prensleri arasında bir Hristiyan bağdaşıklık cephesi kurdular. Amaçları yeni bir Haçlı Ordusu kurup, Osmanlı Devleti’ni Balkanlar’dan çıkarmaktı. Bu cephenin kurduğu ordunun ilk başarısı 1388 Ploşnik’te küçük bir Osmanlı akıncı birliğini bozguna uğratmak oldu. Bundan cesaret alan Macarlar, Ulahlar ve hatta bir Osmanli uyruğu konumlu Bulgarlar da bu cepheye katıldı.

1389’da yeni Vezir-i Azam ünvanlı Çandarlı Ali Paşa komutasında 30 bin kişilik bir kuvvet ile Rumeli’de sefere başladı. Bu kuvvet başarılar elde edip Tırnova ve Sumnu’yu aldı. Bu sırada I. Murat Anadolu’da beylerden ve ahaliden yeni bir ordu kurmakla meşgul olmakta idi ve çok gecmeden Rumeli’den de yeni takviye alan bu ordusu ile Bulgaristan’a girdi. Bunun uzerine Bulgar Kralı Şişman Hristiyan bağdaşıklıkdan ayrılıp teslim oldu. Ordunun bir kısmı Tuna boylarına yönelip stratejik Niğbolu ve Silistre kalelerini ele geçirdi. Haziran sonuna doğru büyük Osmanlı ordusu Kratova’da toplanmaya başladı ve burada I. Murat başkanlığında bir harp meclis kurulup bağdaşıklık ordusu üzerine yürüme kararı verildi. Şehzade Beyazid, Şehzade Yakup ve diğer deneyimli komutanlara görev belitilerek bir muharebe planı hazırlandı.

28 Haziran 1389’da Haçlı Ordusu ile Osmanlı ordusu Üsküp’ün kuzeyinde Kosova Ovası’nda büyük bir meydan muharebesine giriştiler. I. Kosova Savaşı olarak adlandırılan bu muharebede Osmanlı ordusu ile Hristiyan Sırp, Bosna, Eflak, Macar ve Hırvat bağdaşıklık ordusu sekiz saat süren bir çarpışmaya giriştiler. Hristiyan ordusu sonunda büyük bir bozguna uğradı. Muharebe bittikten sonra veya muharebe sırasında I. Murat, Sırp Miloš Obilić tarafından hançerlenerek şehid edildi. Böylece I. Murat harp sırasında öldürülen tek Osmanlı Sultanı oldu.

Bir ölüm kalım savaşı haline girmiş olan çarpışma ve hükümdara suikast olayı Türk/Osmanlı ve yabancı kaynaklarda çok farklı şekillerde anlatılır:

Birçok Türkçe kaynakta I. Murat geleneksel olarak savaş alanının dolaşırken Sırp Despotu Lazar’ın damadı olan yaralı Milos’un hançerine hedef olmuş; otağına götürülmüş; ama kurtarılamayarak ölmüştür.
Feridun Bey Münşeat adlı eserinde Milos’un Müslüman olmak istediği nedeniyle I. Murat’a yaklaşıp yeninde sakladığı hançerle onu kalbinden vurduğunu bildirir.
Dimitri Kantemir ise tarihinde I. Murat’ın Kosova savaş meydanını gezerken yerdeki ölülerin çoğunun tüysüz delikanlılar olmasının nedenini sorduğunu; vezirin kendisine Padişahım zaten zafer bundan dolayı bizim olmuştur dediğini; I. Murat’ın ise bu harp meydanında öldürüldüğü hakkında önceki gece gördüğü bir rüyayı anlatmaya başladığını; bu sırada civarda yaralı bulunan bir Hristiyan askerin bu konuşanlar kişilerin padişah ve veziri olduğunu anlayıp onlara hücum edip I. Murat’ın karnına hançerini sapladığını nakleder.
Yabancı kaynaklardan özellikle Sırp anlatımlarına göre, ise bir Sırp asılzadesi olan Milos’un görüşme talep ettiği; bunun kabul edilip serbestçe maiyeti ile birlikte I. Murat’in otağında huzuruna çıktığı ve onun üzerine atılıp onu hançerleyip öldürdüğü yazılır.
Bu olayla ilgili elde bulunan zamanına ait tek bir yazılı belge ise, Bosna Kralı I. Tvrtko’nun Floransa Senatosu’na gönderdiği 20 Ekim 1389 tarihli bir mektuptur. Bu mektuba göre muhaberenin başlarında Sırp ağır süvarilerinin bir hücumunda 12 kişilik bir grup Osmanlı ordusunu yarmayı başarmış ve bu 12 soylu süvariden biri I. Murat’ı öldürmüştür.

Kosova’da Meşhed-i HüdavendigarBu kaynak karışıklığı dolayısıyla hala gizemini koruyan bu suikast olayı nasıl olursa olsun, Şehzade Beyazid’in muharebe sahasından çağrılıp otağda Sultan ilan edilip kendisine biat edilmesi; yakalanıp esir düşen Sırp Despotu Lazar’ın ve yakınlarının ‘”mukabeleyi-misil” olarak öldürülmesi I. Murat’ın muharebe tam olarak bitmeden bir suikasta uğradığını açıkca göstermektedir.

I. Murat’ın cenazesi, saltanat savı güder gerekçesiyle Kosova’da yeni padişah I. Beyazid emriyle boğularak öldürülen oğlu Yakup Bey’in cenazesiyle birlikte Bursa’ya getirildi ve Çekirge’deki türbesine gömüldü. Cenazenin sağlıkla nakli için, iç organları otağının bulduğu yerde Kosova’da defin edilmiştir. Türkler ve İslam dünyasında I. Murat’a Hüdavendigar lakabı ile kutsallık derecesinde saygı beslenmesine başlanmıştır. Böylece Kosova’da hala bulunan iç organlarının defin edildiği yer “Meşhed-i Hüdavendigar” adı ile ve Çekirge’de bulunan I. Murat türbesi birer ziyaretgah olmuştur.

I. Murat Osmanlı tarihinde ilk Sultan lakabı ile tanınan hükümdardır. 27 yıllık saltanatı sırasında Anadolu ve Rumeli’de 37 önemli muharebe yapmış ve bunlardan hepsini zaferle sonuçlandırmıştır.

Şahsi karakterlerine gelince tarihlerde “orta boylu, uzun boyunlu, değirmi çehreli, seyrek dişli, koç burunlu, şahin bakışlı” olarak betimlenmiştir. Az ve güzel konuşması, cengaverliği ve ava düşkünlüğünden söz edilmiştir. Katıldığı savaşlarda çarpışmalar başlamadan önce ordusuna yaptığı ateşli moral verici söylevler hala rivayet edilmektedir. Neşrî Tarihine göre “Atası gibi hayır sahibi idi. Cemi ömrünü gazaya sarfetmiştir. Osmanoğullarında bunun ettiği gazayı hiçbir padişah etmemiştir. Dahi avı gayet sever idi ve nice bin altın ve gümüş halkalı itleri vardı. Doğanları yine öyle idi” demektedir.Yabancı kaynaklar ondan “kibar şövalye” olarak bahsederler. Müneccimbaşı Tarihi ise adaletinden, iyilikseverliğinden ve merhametinden sözeder.Ama bu yargıya varmak, bir taraftan kardeşlerini yakalatıp boğdurması ve isyankar oğlu Savcı Bey’e karşı gösterdiği ölümcül haşin reaksiyon; diğer taraftan mütecaviz damadı Karamanlı Alâeddin Bey’e gösterdiği bağışlayıcı davranış göz önüne alınırsa, biraz problemlidir.

Öldükten sonra sanki kutsalığa yükseltilmiştir ancak zamanında pek dindar olmadığı hakkında bazı ipuçları bulunmaktadır. Dimitri Kantemir tarihi Bursa kadısının bir özel davada I. Murat’ın şahitliğini cemaatle birlikte namaz kılmaması nedeniyle kabul etmediğini hikâye eder.Ancak Ahiler arasında en yüksek mertebeye ulaştığı, yaptırdığı bir vakfiyenin kitabesinde “Ahilerden kuşandığım kuşağı Ahi Musa’ya kendi elimle kuşattım” cümlesinden çıkartılabilmektedir.

Hayırları ile ilişkili olan 1385 tarihli Vakfiye belgesi Arapça olarak elimizde bulunmaktadır. Bursa’nın Çekirge semtinde Hüdavendigar Camii ve imaret, medrese, misafirhane, türbe ve kaplıcayı kapsayan külliyesi vardır. Ayrıca Bursa Hisarı’nda Hisar Camii, Bilecik ve Yenişehir’de camiler ve zaviye ve annesi adına İznik’te bir imaret yaptırmıştır.

Osmanlı devlet idaresi I. Murat döneminde küçük bir beylik idaresinden bir Sultanlık idaresi şekline dönüştürülmüştür. I. Murat döneminde ‘Devlet hükümdar ve sülalesinin ortak malıdır.’ anlayışı kalkmış yerine ‘Devlet hükümdar ve oğullarının ortak malıdır.’ anlayışı gelmiştir. Edirne’nin Osmanlılar eline geçirilip ikinci bir başkent durumuna geçirilmesi I. Murat döneminde başlamış, Rumeli Beylerbeyliği kurulmuş ve bu Osmanlı devletinin bir Balkanlar ve Avrupa devleti olduğu gerçeğini vurgulamıştır. Vezirlerin sayısı artmıştır. Divan üyelerinin sayısı artırılmıştır. Devletin malî bünyesi ortaya çıkartılmış ve Defterdarlık makamı oluşturulmuştur. Çağının en ileri profesyonel askerî organizasyonu olan Yeniçeri ocağı kurulmuştur.