Kategoriler
SAGLIK

Lösemi(Kan Kanseri) Nedir? Löseminin Belirtileri ve Tedavi Yolları Nelerdir?

Lösemi (Kan Kanseri) Nedir?
Lösemi Kan Kanseri ya da ilik kanseri olarak da bilinen bir hastalıktır. Kemik iliğinde kan yapımından sorumlu hücrelerin kanserleşmeleri sonucunda gelişir ve aslında tek bir hastalık değildir; çok değişik tipleri vardır. Kanserleşen ilik hücreleri sağlıklı kan üretmedikleri gibi iliği istila etmek suretiyle sağlıklı kan üretebilecek hücrelere de yer bırakmazlar.

Lösemi Belitileri Nelerdir?

İlerleyici bir seyir gösteren hastalığın belirtileri, anormal (habis) hücrelerin, kan yapıcı organlarda normal hücrelerin yapımını engellemesi sonucunda ortaya çıkar. Normal alyuvarların yapımındaki azalma ile kansızlık (anemi); normal akyuvarların yapımındaki azalma neticesinde enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş; kan pıhtılaşmasında rol alan kan pulcuklarının (trombositler) yapımındaki azalma ile çeşitli kanamalar (burun kanaması, diş eti kanamaları, cilt altı kanaması gibi) meydana gelir. Ciltte sık sık çürükler meydana gelir veya kesik oluştuğunda kanama güçlükle durdurulur.

Ayrıca, hastalığın diğer bazı bulguları da habis hücrelerin bazı organları işgal etmesine ve çeşitli kimyevi maddeler salgılamasına bağlanır. Bütün bu hızlı hücre yapım ve yıkımı, kilo kaybı ve terlemeye de yol açar. Hastalarda dalak genellikle büyümüştür ve lenf düğümlerinde de şişlikler tesbit edilir. Karında şişkinlik hissi vardır.

Erken döneme ait belirtiler genelde gözden kaçmaktadır, çünkü bu dönemdeki şikayetler nezle veya diğer sık gözlenen hastalık şikayetlerine benzer.Halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar, baş ağrıları, deride kızarıklıklar, saç dökülmesi gibi.

Lösemi Tanısı?

Öncelikle hastanın şikayetlerinden ve muayene bulgularından şüphelenilmesi gerekir; ve kan testleri ile tanı netleştirilebilir. Daha sonra kemik iliği biyopsisi, özel kan testleri ve genetik testler yapılabilir.

Genel olarak, kronik lösemi, akut lösemiden daha yavaş ilerler. KML hastaları tipik olarak 3-5 yıl boyunca normaldirler daha sonra AML benzeri bir tablo meydana gelir.

Şu an için lösemiden korunmanın kesin bir yöntemi bilinmemektedir. Ancak ileriki yıllarda genetik testler, lösemi gelişme riski yüksek kişileri belirlemede kullanılabilir. O döneme kadar lösemi hastalarının birinci derece akrabaları düzenli oalrak doktorlarına muayene olmalı ve kan testi yaptırmalıdırlar.

Lösemi Tedavi Yolları?

Lösemiler en kaba şekilde akut ve kronik olmak üzere 2 guruba ayrılabilirler. Akut lösemiler tedavi edilmedikleri zaman sıklıkla haftalar-aylar içinde ölümle sonuçlanırlar. Bu hastaların önemli bir bölümü Kemoterapi adı verilen ilaç tedavileriyle ya da ilik nakli (kök hücre nakli) ile iyileştirilebilirler. Kronik lösemili hastalar ise kendi seyirlerine bırakılmaları halinde sıklıkla yıllarca (hatta bazen on yıllarca) yaşayabilirler. Kronik lösemili hastaların ilaç tedavileriyle iyileştirilmeleri daha zordur. Bu hastalarda ilaç ve destek tedavileri genellikle tam iyileşme değil yalnızca yaşam kalitesinin düzelmesi ve hayat süresinin uzamasına olanak sağlayabilirler. Bazı tip kronik lösemiler kök hücre nakliyle iyileşebilirler

Kategoriler
SAGLIK

Kekemelik Nedir? Kekemelik Neden ve Nasıl Oluşur? Kekemelik Tedavisi Yöntemleri Nelerdir?

Hepimiz sağlıklı ve sorunsuz bir şekilde yaşamak isteriz. Ama maalesef bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Vücudumuzun belli bir fonksiyonunu yerini getirememesi bizim için çok büyük sorunlara neden olur. Özellikle de şuanda içinde olduğumuz teknoloji ve iletişim çağında sağlıklı ve net bir şekilde karşımızdakilerle iletişim kurabilmek çok önemlidir. Ama bazılarımızda meydana gelen kekemelik hastalığı buna engel olmaktadır maalesef. Peki hayatı bize zehir eden bu kekemeliğn tedavisi var mıdır acaba? Kekemelik nedir, neden oluşur, nasıl engellenir? İşte tüm bu soruların cevabı;

Kekemelik, kişinin tekrar kekeleme kaygısıyla konuşma sesi, hece, sözcük ya da, cümleciklerin irkilme, duraklama, uzatma, patlatma, yinelemeler ve bazen bunların yanında, birtakım yüz, el, kol ve vücut devinimleri gibi belirtilerle konuşmanın ritim ve akıcılığında oluşturduğu iletişim bozukluğu [1] ve konuşmanın akıcılığı ve ritminin, duraklamalar, tekrarlar, uzatmalarla ve çoğu kez bunlara eşlik eden beden hareketleriyle kesintiye uğramasıdır. Kekemeliğin miktarı ve şiddeti, farklı ortamlarda, günden güne, hatta aynı gün içersinde bile değişebilmektedir.[2]

Kekemeliğin çoğunluk tarafından kabul edilmiş bir tanımı yoktur. Bazıları kekemeliği bir ritim bozukluğu olarak kabul ederler. Ritim bozukluluğuna konuşmanın akıcılığındaki bozukluğu ekleyenler de vardır.[1]

Akıcı konuşmada ritim ve zamanlama büyük önem taşır. Hız, vurgulama ve doğru yerde duraklamalar açısından farklılıklar olsa da akıcı konuşmada sözcükler ve sözcük grupları kendiliğinden akar. Akıcılıkta ortaya çıkan bozukluklar, uygun olmayan duraklamalar, tekrarlar ve benzer problemler konuşmanın doğal akışını etkiler.

İşte ses, hece ve sözcüklerde uzatmalar, tekrarlar veya duraklamalarla ortaya çıkan konuşmanın akıcılığının bozulduğu bu durum “kekemelik” olarak adlandırılır. Artık, kişinin ne konuştuğundan çok nasıl konuştuğu dikkat çekmeye başlar. Konuşan kişi de dinleyenler gibi durumu fark ettiğinde, konuşma güçlüğüne korku ve endişe de eşlik eder. Bazı durumlarda belirgin yüz ve vücut hareketleri konuşma çabası ile birlikte görülebilir.[3]

Konuşma, hem çevreye uyum kurma,hem de duygu ve düşüncelerimizi ifade yönünden çok önemli bir fonksiyondur. Çocuğun gelişim sürecinde birdenbire aynı sesleri, aynı heceleri tekrarıyla beliren kekemelikler vardır. Bazen de sanki musluk tıkanmışçasına çocuk susar, zorlanır; fakat konuşamaz. Kekeleyen çocuk, konuşma güçlüğü sanki bir suçmuş gibi üzülür,sıkılır ve zamanla içine kapanır. Çevreyle rahat uyum kuramadığı için mi kekelemektedir, yoksa kekemeliği mi bu uyuma engel olmaktadır? Aslında konunun her iki yönü de söz konusudur. Yumurta- tavuk örneği, kekemelikle birlikte uyumsuzlukta artar, gider. Çocuk zaman zaman kendini rahatlıkla anlatamamanın, sanki kendi içinde kilitli kalmanın zorluğunu, ıstırabını yaşar. Sıkışık, tutuklu, tıkanmış hisseder kendisini.[4]

Kekemelik, popülasyonun %5’ini etkilemektedir ve en yüksek görülme oranı okulöncesi dönemdedir. Genellikle 2–7 yaş arasında ortaya çıkar ve erkek çocuklarda daha ağır seyreder. Kız-erkek oranı 1/4 tür. Bu çocukların en az %20’sinde kekemelik devam eder, genellikle giderek şiddetlenir ve ergenlik döneminden sonra da devam ediyorsa yaşam boyu sürecek olan bir bozukluk haline gelmesi muhtemeldir.[2]

Bazen çocuklar, kekeleyen arkadaşlarını taklit ederek, onlara öykünerek kekelemeye başlarlar. Zamanında devreye girerek bu davranışın alışkanlık haline gelmesine engel olmak gerekir. Ateşli bir hastalık, ani ve kuvvetli bir uyarandan korkma da kekemeliğe başlangıç olabilir. Yeni bir çevreye uyum zorluğu, okula başlayış ya da yepyeni bir okul ve aşırı disiplinli bir öğretmen de kekemelik nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.[4]

Kekemelikle İlgili Kuramlar

Kekemeliği açıklayan çok sayıda yaklaşımın olması, konuyla ilgili çalışanları bir çok bulgu ve tedavi yöntemi ile karşı karşıya getirmektedir. Her tedavi yaklaşımı, bir kuramın üzerine yapılanmıştır. Örneğin davranış değiştirme teknikleri ile tedavi yöntemi, kekemeliği “öğrenilmiş” bir davranış olarak ele almaktadır. İşitme testlerinden elde edilen sonuçlar, kekemeliği işitsel geribildirim mekanizmalarındaki bozukluğa işaret ettiği şeklinde yorumlanırken, kalıtımın kekemelikte etkisi ile ilgili çalışan araştırmacılar, kekemeliğin kalıtımsal bir bozukluk olduğunu öne sürmektedirler. Bu yaklaşımlardan her biri kekemelik hakkındaki verilerin bir açıklamaya çalışır, ancak henüz kekemelik hakkında tüm araştırma verilerini bir arada açıklayabilen bütünleyici bir yaklaşım yoktur. Diğer yandan ilgili temel tartışma, daha çok kekemeliğin psikolojik kökenli mi, fizyolojik kökenli mi olduğu ayrımında odaklaşmıştır.[5]

1. Teori: Kekemelik öğrenilmiş bir davranıştır. Bu teoriye göre çocukların gelişim dönemindeki dil ve konuşma becerilerini öğrenirken bazen akıcı konuşmayabilirler. Konuşmaya başlamadan önce ilk sesleri birkaç kez tekrarlar veya bazı sesleri uzatırlar. Bu durumdan kaygı duyan çocuklar bu kekemelik başlangıcını pekiştirirler. Pekiştirilen kekemelik de kaygı duygularını arttırır. Eğer kekemelik öğrenilmiş bir davranışsa, bu davranış düzeltilebilir. Yanlış öğrenilen alışkanlıklar yerine doğru olanlar öğretilmeli.

2. Teori: Kekemelik psikolojik bir sorundur. Bu teoriye göre kekemelik psikoterapi ile tedavi edilebilen bir ruh hastalığıdır. Bu inanışa göre kekemelik yoğun ve çeşitli duygusal tepkilere sebep olur. Kekemelerin, konuşma güçlüğünden ve kendini ifade edememekten kaynaklanan en sık yaşadığı duygular utanma ve huzursuzluktur. Belirli durumlarda gereken kelimeleri söyleyememek kaygı ve korkuya sebep olur. Çoğu zaman dinleyicilerin olumsuzluğu ve kuşkuları kekemelerin başarısızlık korkusunu arttırır.

3. Teori: Kekemelik nörolojik bir bozukluktur. Birçok insan inanır ki kekemelerin ve diğer insanların arasında beyinden kaynaklanan nörolojik farklılıklar vardır. Farklı organik teorilere göre kekemeler çoğunlukla sol kulağı ile işitir, normal konuşan insanlarda ise sağ kulak dominanttır. Bu gerçek de olsa neticede huzursuzluk duyguları kekemeliği tetikler. Böylece, kekemelik nörolojik ve psikolojik temellidir. Kekemelik sadece psikolojik bir sorun değildir çünkü başka yönlerde kekemelerin diğer insanlardan hiçbir farkı yoktur.[6]

Kekemeliğin Belirtileri

Kekemelik ışık ve ses dalgasına dayalı iki tür belirti veren bir iletişim problemidir. Kekemelik tek bir isim ile anılan bir problem ise de, kendi içinde bir takım ayrıcalıkları olan türler halinde de ele alınabilir.

Ses dalgasına dayalı olan belirtileri yukarıda verilen tanımlar içinde değişik sözcüklerle ele alınmış bulunmaktadır. Ama burada bir kez daha sıralamakta bir sakınca yoktur. Sesin çıkması gereken zamanda çıkmayışı, patlayarak çıkması, gereğinden fazla uzatılması, gereksiz yere yinelemesi, seslerin birbirine ulanarak sözcük oluşturulmasında olağandışı yerlerde duraklayarak ulamanın kesintiye uğraması gibi belirtiler sese ilişkin olanlardır.

Ayrıca bunlara ek olarak ışık dalgası, yani görüntü veren diğer belirtiler de vardır. Bunlar konuşanın dudak, burun hareketlerinde olağan dışılık, göz kırpma, gereksiz yerlerde yüz kasılmaları, boyun sinir ve kaslarında kabarma ve gerilme, el ve kol hareketlerinde sertleşme ve gereksiz davranışlar, ayak, bacak hareketlerinin katılması ve tepik, kasılma gibi davranışların görülmesi, bazen tümüyle gövdenin olağandışı davranışlarda bulunması halleridir.

Kekemelik bazı kişiler için konuşmaya başlama sorunudur. Kişi konuşmaya niyet eder, konuşmak için girişimde bulunur. Fakat bir türlü konuşmanın ilk sözcüğünde, ilk sözcüğün sesine başlayamaz. Onu çıkartmak için zorlanır. Bu zorlanma dışardan da kolayca fark edilebilecek düzeyde olur.

Kekemeliğin bir diğer türü, konuşma başladıktan sonra alışılmamış bir biçimde konuşmanın kesilmesi ya da duraklamasıdır. Çoğunlukla başlanmış olan tümce bir ya da bir kaç yerinde kesintiye uğrar. Bazı hallerde her duraklamayı bir başlayamama güçlülüğü izler.

Bir başka tür kekemelik, konuşmaya başlarken belirli seslerin çıkarılış biçimiyle ilgilidir. Bazı bireyler konuşurken bazı sesleri, özelikle sözcüklerin ilk seslerini birden patlatarak çıkarır. Birey para diyecekse, önce duraklar. Bütün gücünü ilk ses olan “p” nin çıkarılmasına harcar. Böylece ilk hece olan “pa” olağandışı bir gürlükte ve birden çıkarılır. Bundan ötürü böylesi belirti veren kekemeliğe patlama denir.

Bazı olgularda belli bazı sesler olağandışı sayıda yineler. Birey ben diyecekse “b” sesini heceleyerek be, be ,be ,be ,be, be….diye yineler ve sonunda ‘n’ sesini de ekleyerek ben sözcüğünü tamamlar.

Bazen ses olağandışı uzatılarak çıkarılır. Uzak demek isteyen bir kekeme “u” sesini gereğinden fazla uzatarak ancak uzak sözcüğünü söyleyebilir. O zaman sözcük uuuuuuuuuuzak biçiminde çıkarılmış olur. Uzatma ilk seslerde olduğu gibi sözcük ortasında olan sesler de pek görülmez.[1]

Kekemeliğin Dönemleri

Gelişimi içinde kekemelik, belli bazı dönemlerde ayrılıp incelenebilir. Çoğunlukla kabul edilen “birinci dönem kekemeliği” ile “ikinci dönem kekemeliği” diye adlandırılan ikili ayırımdır.

Birinci Dönem Kekemeliği: çocuğun konuşmasında duraklama, tutulma, yineleme ve uzatmalar dinleyenler tarafından fark ediliyor, fakat çocuk kendisi bunların farkında değil ve konuşmaktan çekinmiyorsa böylesi özürler birinci dönem kekemeliğidir denebilir.

İkinci Dönem Kekemeliği: Bu dönem kekemeliğinde, duraksama, tutulma, yineleme ve uzatmalardan başka, birtakım yüz el, kol ve vücut devinmelerinin eklenmesiyle konuşma daha çok “NASIL” a dikkat çeker hale gelir.[5]

Kekemeliğin Görülme Sıklığı

  1. Kekemelik, genellikle dil gelişiminin erken dönemlerinde ortaya çıkar (2-6 yaş). Kekemeliğin ortaya çıkma yaşı bazı durumlarda, okul çağına, nadiren yetişkinliğe rastlamaktadır. Kekemelik, toplumda % 3 oranında görülmektedir. Çocuklarda genellikle ailedeki daha küçük çocuklarda görülmektedir. Erkeklerde kadınlara göre 3-4 kat daha çok görülmektedir. Ketsel kesimlerde kırsala göre daha çok gözlenmektedir. En çok 2-6 yaş arasında görülmekte olup, ortalama başlangıç yaşı 5 yaş civarıdır.
  2. Daha yaşlı kekemelik vakalarının daha çok durakladıkları, hava akımlarındaki kesilmelerin , ses tellerine uygulanan basıncın, iletişim kurma korkularının daha yüksek olduğu ve konuşma durumlarından kaçınmanın daha çok görüldüğü saptanmış.
  3. Genel olarak erkek çocukların kızlara göre daha karmaşık düzeyde kekelemelerinin olup, daha çok kekeleyerek, daha az karşılarındakilerle göz göze gelmeye çalıştığı, iletişim kurmaktan kaçındıkları, dolayısıyla tedavilerinin de daha uzun sürdüğü belirlenmiştir.
  4. Bazı vakalarda erişkinliğe geçiş döneminde kaybolmakta, bunun dışında tedavi edilmeyen vakalar omur boyu sürmektedir.[1]

Kekemelik, çoğu kez çocuğun konuşmaya ilk başladığı iki-üç yaş döneminde görülür. Hayal gücü çok zengin olan çocuğun kelime hazinesi, duyup hissettiklerini anlatmaya yeterli değildir, sanki… Çocuk yeni sözcükler arar, zorlanır ve teklemeye başlar… İşte bu sırada ailenin telaşı, aşırı üzüntü ve heyecanı da bu teklemeleri pekiştirir. Ve çocuk, hemen her sözcükte tekrar tekrar zorlanır.[4]

Kekemeliğe Ne Yol Açar?

Kekemeliğin nedenleri konusunda ileri sürülen görüşler oldukça değişik ve çoktur. Kimi uzmanlar, kekemeliği yapısal bir bozukluk olarak ele alırken, kimi öğrenilmiş bir davranış, bir direniş belir­tisi olarak tanımlamakta, bir başkası da çevresel nedenlerin kekemelikte önemli bir rol oynadığı görüşünü savunmaktadır. Son zamanlarda genler üzerinde yapılan çalışmalar önem kazanmakta ve umut verici çalışmalar devam etmektedir. Ancak, yaygın olarak kekemeliğin tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmadığı görüşü hâkimdir.[3]

Herkes Zaman Zaman Kekeler mi ?

Evet… Pek çok çocuk dil ve konuşma gelişiminde “normal” olarak değerlendirilebilecek bir kekemelik dönemi yaşar. Okul öncesi pek çok çocuğun kekemeliğin sınırlarından kekeme olmadan döndükleri görülmüştür. 2-6 yaş arasında çocuğun düşünme hızı sözcükleri çıkarabilme hızından fazladır. Bu nedenle çocukta geçici bir kekemelik, konuşma gelişiminin doğal bir sonucu olarak görülebilir. Bu hemen kekemelik olarak etiketlenmemelidir. çocuk konuşurken duraklar, ses, hece ve sözcük tekrarlan yapar, ama kendisi bunun farkında değildir. Küçük çocukların dili öğrenme süreçlerinde bu türden konuşma sorunları yaşamaları doğaldır. Çocuğun çevresindekiler konuşmasını düzeltmesi için baskıda bulunmazsa, çocuğun dikkati konuşması üzerine çekilmezse bu durum kendiliğinden düzelir.[3]

Kekemeliğe İlişkin Yanlış İnançlar

“Kekemeliğin nedeni psikolojiktir” (!) İnancı

Günümüzde kekemeliğin nedenlerine ilişkin pek çok farklı görüş ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden en yaygın olarak kabul görüleni kekemeliğin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı görüşüdür. Pek çok kişi kekemeliğin nedeninin aşırı korku, üzüntü ya da heyecan gibi psikolojik bir nedeni olduğuna inanmaktadır. Bu yaygın kanın aksine uzmanlar, kekemeliğin psikolojik nedenlerden kaynaklanmadığını ancak, bu gibi faktörlerin kekeme bireylerin konuşmaları üzerinde olumsuz etkileri olduğunu kabul etmektedir. Yani hiçbir çocuk ya da yetişkin bir şeyden çok korktuğu ya da bir olaya çok üzüldüğü için kekeme olmaz. Bu gibi nedenlerin, kekemeliğe yatkınlığı olan bireylerde tetikleyici ya da kekemeliği şiddetlendirici etkileri olabilir. Ancak asla kekemeliğin doğrudan nedeni değildirler.

“Kekemelik, kalıtsaldır” (!) İnancı

Toplumda yaygın olarak kabul gören bir diğer görüş ise, kekemeliğin genetik geçiş gösterdiği varsayımıdır. Bir çocuğun anne ya da baba tarafındaki akrabalarından herhangi birinde kekemelik öyküsü varsa, o çocuğun kekeme olma olasılığı yaklaşık %40–60 oranında daha fazladır. Ancak, ailesinde hiç kekemelik öyküsü olmayan kekeme bireyler de vardır. Dolayısıyla kekemeliğin yalnızca genetik nedenlerden kaynaklandığı görüşü doğru değildir. Ayrıca birinci derece akrabalarında kekemelik öyküsü olan pek çok kişide kekemelik görülmemektedir. Günümüzde kekemeliğin nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak uzmanlar, kekeme bireylerde, beyin hemisferlerinden konuşmadan sorumlu olan sol hemisferin baskın olmayışının kekemeliğe yol açtığı görüşünde birleşmektedirler. Yapılan araştırmalar bu yönde güçlü kanıtlar ortaya koymakla birlikte henüz kesin bir yargıya varılamamıştır.

“Kekemeliğin tedavisi yoktur” (!) İnancı

Kekemeliğe ilişkin bir başka yanlış inanış, kekemeliğin düzeltilemeyeceği ve tedavisinin olmadığına ilişkindir. Bazen konuşma terapisti olmayan ya da bu konuda yeterli bilgi sahibi olmayan kişi veya kurumlar, aileleri çocuklarının kekemeliğinin kalıcı olduğuna ve hiçbir zaman düzelmeyeceğine ilişkin yanlış yönde bilgilendirmektedir. Bu gibi yanlış telkinler ailelerin ümitsizlik duygularına kapılıp durumu bu şekilde kabullenmelerine ve çocuğu bu problemle tek başına bırakmalarına yol açabilmektedir. Günümüzde çok farklı kekemelik tedavi yöntemleri kullanılmaktadır ve kekeme kişiler bu yöntemlerden fayda sağlamaktadır. Özellikle de okul öncesi dönemde tedavi edilen çocuklar ileriki dönemlerde hiç kekelemedikleri gibi, pek çoğu küçük yaşlarda uygulanan terapileri dahi hatırlamamaktadır. Ancak yetişkinlik dönemine kadar hiçbir terapi görmeyen ya da bilimsel yöntemler dışında bir takım arayışlara yönelen bireylerde kısa sürede kesin sonuç alınması daha güç olmaktadır. Çünkü kişinin yaşı ilerledikçe, hiçbir zaman kekemeliğini kontrol altına alamayacağına inanmaya başlamaktadır. Ayrıca, sürekli olarak etrafındaki kişilerin alaylarına ve eleştirilerine maruz kaldıkları için konuşmayı gerektiren ortamlara dair bir takım korkular geliştirirler. Yetişkin bireylerle çalışırken, okul öncesi dönem çocuklarından farklı olarak konuşmaya, yabancı ortam ve kişilere dair bu korkularının da giderilmesine çalışılmaktadır. Bu da her zaman çok kolay olmamaktadır. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarının kekelediğini düşündükleri durumda hiç vakit kaybetmeden bu konuyla ilgilenen bir dil ve konuşma terapistinden yardım almaları gerekmektedir.

“Kekemelik, ilaçlarla geçer” (!) İnancı

Kekemelerin tedavilerine ilişkin bir diğer yanlış inanış ise kekemeliğin ilaçla geçebileceği görüşüdür. Henüz dünyada kekemeliği geçiren bir ilaç tedavisi bulunamamıştır. Fakat bazı doktorlar kekemelik şikâyetiyle başvuran ailelere bazı ilaçlar önermekte ve bu ilaçların çocuğun konuşmasını düzelteceği yönünde yanlış bir izlenim yaratmaktadırlar. Kekemelik tedavisi için önerilen bu ilaçların çocuğu zaman çocuk için zararlı bir etkisi olmamakla birlikte hiçbir yararlı etkisi de bulunmamaktadır. Ailelerin kekemeliği düzeltecek, bilimsel olarak ispatlanmış herhangi bir ilaç tedavisi olmadığı konusunda bilinçli olmaları ve bu tip tedavilere bel bağlamamaları çok önemlidir.

“Kekeme çocuklar, okulda başarısız olurlar” (!) İnancı

Kekeme çocuklar çocuğu zaman konuşmaktan kaçınırlar ve çok iyi bildikleri şeyler hakkında dahi konuşmayabilirler. Bu da ilk etapta onların yanlış tanınmalarına neden olur. Kekemeler zihinsel gelişim açısından diğer bireylerden daha geri değildirler. Yalnız konuşma konusunda daha isteksiz olabilirler. Değişik alanlardaki başarılarıyla topluma mal olmuş birçok kekeme vardır. Aristotle, Charles Darwin, Marylin Monroe, Bruce Willis, Isaac Newton, Musa Peygamber.[2]

Kekemeliğin Belirtilerini Ortadan Kaldırma

Bu yaklaşımın hareket noktası, her kekemenin bu belirtilerden kurtulmak isteği ve bir arayış içinde oluşurdur. Bu istek ve arayıştan yararlanılmalıdır. Ayrıca, belirtilerinin ortadan kaldırılabileceğinin kanıtlanması kolay olan bir başarı sağlamaktadır. Bu da kekemeye güven vermektedir. Belirtileri ortadan kaldırmaya yarayacak çalışmalar şöyle sıralanabilir.

  1. Kekemeliği oluşturan, sürdüren, ağırlaştıran etmenler ortadan kaldırılmalı ya da etkileri azaltılarak kekemeliğin gelişimi durdurulmalıdır.
  2. Kişi probleminin farkına vardırılmalı, özrü kabullendirilmeli ve özrü yenmek için istekli hale getirilmelidir.
  3. Kekemeliği kişinin kendisine iyice incelettirilmeli, belirtileri fark ettirilmelidir. Teybe alınan sesini dinlemesi, ayna karşısında konuşmasını izlemesi kekemeliği hakkında bilgi sahibi olmasına yardımcı olur.
  4. Belirtileri eleme planı yapılmalıdır. Belirtilenlerden en kolay elenebilecek onlar başa alınmalıdır.
  5. Bu belirtiler olmadan konuşma öğretilmelidir. Bunun yollarından biri, adım adım diye adlandırılan yavaş konuşmadır. çocuk acele etmeden yavaş konuşma girişiminde bulunursa, eskiden yaptığı yersiz hareketlerin pek çoğunu yapmadığını görecektir. Diğer yol, davranış değiştirme yöntemlerini kullanmaktır. İstenmeyen davranışı söndürme, kekemelik belirtilerini elemek için de uygun düşmektedir. Eğer belirli davranış kişinin gereksinmesini doyurmazsa o davranışı sürekli kullanmaz. Onun yerine işini görecek başka davranış arar. Kekemelik belirtileri aynı ilkeleri uygulayarak ortadan kaldırılabilir. İstenmeyen davranışın bir karşıtı, yani istenileni vardır. Onu bulup ortaya çıkarmak, onu doyurucu davranış haline getirmek gerekir. İstenmeyeni yaptığında ödüllendirmeyip, isteneni yaptığında ödüllendirme esasına dayalı alıştırmalar yapılmalıdır.
  6. Kekemelik çocuğun ve çevresinin hoş görü düzeyine indirilmelidir. Herkesin bazı ufak tefek istenmeyen davranışları vardır. Ama kendisi bunları hoş görür. Fazla mesele yapmaz. Ta ki pek göze batıcı duruma gelinceye kadar. Yani insanoğlunun bir hoş görü özelliği vardır. Tabii bunun bir de sınırı vardır. Kekemeye, onun kekemelik belirtilerini biraz azaltarak hoş görülebilir düzeye indirmede yardımcı olmak gerekir. Bu, değişik çalışmalarla sağlanabilir. özellikle solunum araştırmaları üzerinde durulabilir. Genellikle, kekemelerin konuşma sırasında, soluklarını kullanamadıkları görülür. Soluğunu iyi kullanılabilir hale geldiğinde konuşması olumlu yönde değişiklik gösterecektir. Yine, orada belirtilen gevşetme ve rahatlama alıştırmaları üzerinde durulan konuşma hızını yavaşlatma çalışmaları bu konuda yararlı olur.[7]

Kekemeliğin Tedavi Yöntemleri

Kekemeliğin tedavisinde izlenen yollar, nedenlere ilişkin kurumlara bağlı olarak çok ve değişiktir.

Kekemeliğin nedenini yapısal bozukluğa bağlayan ya da o görüşte olan uzman sağaltımda o yöne ağırlık verecektir.

Kekemeliği bir kişilik bozukluluğu olarak uzman ise ruhsal sağaltımı savunur ve onu uygular.

Nedene ilişkin kurumları açıklarken, son olarak değinilen orta yol görüşü sağaltım için de geçerlidir. Ancak burada bir önemli noktanın açıklanması gerekmektedir. Kekemeliği baştan nedenler ruhsal olmasa bile sonradan, kekemeliğin bir ruhsal sorun haline dönüştüğü açıktır. Bu bakımdan kekemeliğin düzeltilmesinde ruhsal sağaltım ile konuşma sağaltımının birilikte düşünülmesi gerekmektedir.

Ruhsal sağaltım ya da konuşma sağaltımı için bireysel ve grup çalışmaları yapılabilir. Kekemelerle yapılacak ruhsal sağaltım için grup çalışmalarının daha etkin olduğunu ileri sürenler vardır.

Konuşma tedavisi ve ruhsal sağaltım yöntemleri kekemeliğin birinci ya da ikinci dönem oluşuna, ağırlık derecesine, bireye ve sahip olunan olanaklara bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.

Tedavide bir genel kural kekemeliği yaratan, sürdüren, ağırlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılması ya da etkilerinin azaltılmasına çaba gösterilmesidir.

Kekemeliğin tedavisi diğer konuşma özürlerine göre daha çok zaman alıcı, uzun süren bir çalışmayı gerektirir. Bunun baştan kekeme, ailesi ve uzman tarafından dikkate hatta göze alınması gerekir.

Kekemelikte konuşma terapisi şarttır.[1]

Aile ile görüşmeler, psikolojik testler durumu aydınlatmada çok yararlıdır. Tedavide yine aile, hekim ve psikolog yardımlaşması gerekir.

Kekeme çocuk konuşurken yanlış nefes alır. Çocuğa, önce nefes alıp, sesleri ve sözcükleri nefesle birlikte içten dışa doğru itmeyi öğretmek çok yarar sağlar. Bunun için nefes alma, ses uyumuna göre hece hece egzersiz yapma öğretilir. Tıpkı şarkı söyler gibi, belli bir ritimle ve hece hece konuşulur. Çocuğa da tekrarlatılır. Sonra bu egzersizler, şaka gibi bir oyuna dönüştürülür.

Tedaviye ne kadar erken başlanırsa, sonuç o kadar yüz güldürücüdür. Yıllarca kekelemeye alışmış olan insanın olgun yaşta tedaviye yeltenmesi, çok gecikmiş bir başvurudur. O kadar yıl yanlış konuşmaya alışmıştır. Yanlışı düzeltip doğruyu oturtmak ve bunu rahat bir alışkanlık haline getirmek hiç de kolay olmaz. Ailelerin bilinçli yardımları çocukların tedavisinde önemli rol oynar.[4]

Kaynaklar

  1. rehabilitasyon.com/ct/Kekemelik
  2. buldun.com/doktor/3629/
  3. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı, “Kekeme Bir Çocuğum Var”, Aile El Kitabı.
  4. Psikolog Suna Tanaltay, “Çocuklar Ağlamasın”
  5. kekemeyim.com/kekemelik/kekemelik-bilgi/kekemelikle-ilgili-kuramlar.html
  6. dilsistem.com/kekemelik-egitimi.htm
  7. kekemelik.org/Kekemeligi-ortadan-kaldirma.html
Kategoriler
SAGLIK

Yazın Terlemeyi ve Ter Kokusunu Önleme

Yaz aylarının korkulu rüyasıdır aşırı terleme ve sonrasında gelen ter kokusu. Özellikle toplum içinde ter kokusu hoş karşılanmadığı gibi kişinin kendisini de olumsuz etkilemektedir. Ter kokusu ve aşırı terle mücadele için önce neden terlediğimizi anlamalı ve nasıl daha az terleyeceğimizin yollarını uygulamalıyız. Yazımızda bu konu ile ilgili gerekli bilgilere ulaşabileceksiniz.

Ter aslinda salgilandiginda renksiz ve kokusuzdur. Fakat, bakteriler koltukalti gibi sicak ve nemli ortamlarda hizla çogalarak bu salginin kötü kokmasina neden olur. Erişkin bir kişide ter bezi sayısı toplam 2 – 5 milyon arasında değişir. Bunların yaklaşık 3 milyonu kokusuz, berrak bir sıvı salgılayan ter bezleridir. Berrak ter salgılayan bezlerin çoğu ayakların tabanı, eller ve yüz bölgesinde bulunur. Koyu kıvamlı ve kokulu ter salgılayan ter bezleri ise koltuk altı ve genital bölge gibi belirli yerlerde bulunur. Koltuk altlarında berrak ve kıvamlı ter salgılayan ter bezi sayıları eşit olmasına karşın, diğer bölgelerde berrak ter salgılayan ter bezi sayısı on kat fazladır. Terlemenin temel fonksiyonu vücut sıcaklığının ayarlanmasıdır. Berrak ter salgılayan ter bezlerinden salgılanan sıvı (ter) buharlaşma yoluyla uçarak vücudun soğutulmasına yardım eder. Vücut ısısı beynin hipotalamus bölgesindeki ısı düzenleme merkezi tarafından kontrol edilir. Bu işlem berrak ter salgılayan ter bezlerinden ter atılması ve cildin kan akımı düzenlenmesiyle yapılır. Bu merkez sadece vücut sıcaklığına duyarlı değildir. Duygusal ve fiziksel aktiviteler, hormonlar ve içsel ısıyı artıran maddeler de ısı düzenleme merkezini etkilerler. Eller ve ayaklardaki ter bezleri birincil olarak duygusal uyarılarla (stres, heyecan, kaygı, sinirlenme) çalışmasına karşılık, koltuk altı ter bezleri hem duygusal hem de ısı düzenleme uyarılarıyla çalışır. Beynin ısı düzenleme merkezinden çıkan uyarılar; otonom (istemsiz) sinir sisteminin bir bölümü olan sempatik sinir sistemi tarafından derideki ter bezlerine iletilir ve ter salgılanır. Berrak ve kıvamlı ter salgılayan her iki tür ter bezleri de sempatik sinir sistemi tarafından uyarılır.

Ter sıvısı vücuttan salgılandığı anda asidik karakterdedir ve kokusuzdur. Bu asidik madde zaman, sıcaklık ve mikroorganizmal faaliyet sonucu bazik karakterde olan amonyaka dönüşür. Ter kokusu da bu bazik maddeden kaynaklanmaktadır.

Neden terliyoruz?

Genellikle ortam sicakliginin yükseldigi, dans, spor gibi fiziksel aktiviteler sirasinda terleriz. Bu sekilde vücut isimizi sabit tutmus oluruz. Zatenin bunun için vücuda yayilmis en az 2 milyon ter bezi görev yapmaktadir. Fiziksel aktiviteler disinda da heyecan, korku, utanma ve sikilma gibi pek çok olay, fizyolojik bir neden olmadigi halde bizi terletir.

Vücut isisi dis sicakliklar veya gerilim yüzünden artis gösterdiginde kan dolasimi hizlanir. Böylece, ter bezlerinin aktif hale geldigi vücudun üst kismina dogru bir sicaklik akimi baslar. Deri üzerinde olusan ter bu durumda hemen buharlasip, deriyi sogutur. Bu sayede insan bir gün içinde kendini fazla yormadan iki litreye kadar su kaybeder. Terlemenin ikinci önemli fonksiyonu ise vücuttaki zehirli maddelerin disari atilmasidir. Bu nedenle saunalara sik sik gidilmesi önerilir.

Ayni kosullarda terleme orani kisiden kisiye göre de degisebilir. Ortalama olarak bir insan günde 0.5 ile 1 litre arasi terler.

Terlemeye Karşı Alınacak Basit Önlemler:

  • Yaşam şekli değişikliği: Tuz ve baharatı azaltmak, pamuklu kıyafetler giymek.
  • Topikal artiperspirant metal tozları: Sık uygulama gerektirir ve ciltte iritasyon yaratabilir.
  • Sistemik antikolinerjik ilaçlar: Kabızlık, görme bulanıklığı gibi yan etkilerinden dolayı sınırlı kullanımı vardır.
  • İontoforez: Haftada 2 ya da daha fazla tedavi gerekmektedir. El ve ayak tabanında kullanılabilir.
  • Cerrahi yöntem (endoskopik sympatektomi): Primer Hiperhidroz hastalarda sonda gelen tedavi seçeneğidir, Genel anestezi gerektirir. Axiller hiperhidroz, palmar hiperhidroz (el terlemesi) için bir seçenektir. Ciltte skar bırakır.
  • Botox yöntemi: Etkisi ilk hafta görülmeye başlar ve 4 – 7 ay sürer. Önemli bir yan etkisi yoktur. Güvenli bir yöntemdir. Yan etki olarak küçük geçici hematomlar, kollarda güçsüzlük olabilir.
Kategoriler
SAGLIK

Dehaların Hastalığı Migren

migren“Tarihe adını altın harflerle yazdırmış bir çok ressamın resimlerinde kullandığı kendilerine özgü teknikler, eserlerini paha biçilmez bir hale getirmiş ve günümüze kadar taşımıştır. Ancak son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, bu çok önemli sanatçılardan bazılarının kullandıkları ve onları diğer ressamlardan ayıran tekniklerinde hastalıklarının da payı olduğunu göstermiştir. Tıpkı resimlerinde ağırlıklı olarak sarıyı kullanan ve ışığı hareli olarak gösteren Van Gogh veya düşey yarıklar ile kayık yüz parçalarını figürlerinde sık sık kullanan Picasso gibi…
VKV Amerikan Hastanesi Nöroloji Bölümü doktorlarından, Dr. Ari Boyacıyan’a göre migren toplumda görülen en sık başağrısı türlerinden biri. Değişik çalışmalarda farklı rakamlar çıkmasına rağmen yaklaşık olarak toplumda yüzde 10 – 15 civarında kişide ortaya çıkabilmektedir. Migren esas olarak beyinde hücresel düzeyde fonksiyonel bir bozukluktan kaynaklanır. Bu bozukluk belli bir süre devam ettikten sonra dönemini tamamlar ve iz bırakmadan düzelir. Migrenin süresi klasik olarak 3-72 saat civarında olmaktadır. Aslında beyinde hücresel düzeyde bir bozukluk başlamakta. Bu bozukluğun neticesinde beyin damarları ve beynin etrafını saran zarlar etkilenmekte. Bunu neticesinde de şiddetli zonklayıcı ağrı ortaya çıkmaktadır. Çoğu zaman ağrının bir periyod halinde gelişen bir hastalık zaman zaman ağrı dışındaki belirtilerle de kendini gösterebilmektedir.

Hatta tarihte şiddetli başağrılarının görme anormalliklerine neden olduğu migren hastalığının sadece dahilerde rastlanan bir hastalık olduğu inancı vardır. Çünkü Van Gogh, Claude Monet, Sezar, Napolyon, Virginia Wolfe, Lewis Carroll, Elvis Presley ve John F. Kennedy gibi tarihe adını yazdırmış bir çok önemli insan migren hastasıydı. Picasso migrenden (genellikle şiddetli başağrılarının başlangıcını işaret eden görme anormalliklerinden), Van Gogh ise ışığı hareli olarak algılamasına ve özellikle son dönemlerinde en çok sarı rengi seçebilmesine neden olan diyabetik katarakttan şikayetçiydi..“

Deha Hastalıkları : Migren
Londra’da gerçekleştirilen Başağrıları Dünyası Konferansı’nda Picasso’yla da ilgili şu ilginç açıklama yapıldı: Picasso, migrenden(genellikle şiddetli başağrılarının başlangıcını işaret eden görme anormalliklerinden) müztaripti.

Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dr. Michel Ferrari’ye göre Picasso’nun eserlerinden bazıları kriz esnasında yaşadıklarını resmeden migren hastalarının yaptıkları resimlerle inanılmaz benzerlikler gösteriyor. “Pablo Picasso’nun kadın yüzü resimlerinde görülen düşey yarıklar ve yüz parçalarının kayık olması figürleri migren hastalarının gördüğü biçimlere farkedilir derecede benziyor” diye belirtiyor Ferrari. “Migrenin sonuçlarından biri olan görme anormalliklerinin en temel özelliği zaman içerisinde artmasıdır. Şekillerinden dolayı (Ortaçağa ait bir köye havadan bakar gibi) ‘hendek ya da siperlerle çevrilmiş spektrumlar’ olarak da bilinir.” diye devam ediyor.

Ferrari, görme anormalliklerinin çok çeşitli türleri olduğunu, şeritli desenlerden parıldayan noktalara kadar genellikle bu “hendeklerle çevrilmiş köy” görüntüsünde olduklarını belirtiyor. Ferrari’ye göre hastaların yüzde 20’si ila yüzde 30’u başağrısından önce görme anormallikleri yaşıyor ve hatta hastalardan bazılarında her seferinde başağrısı olmaksızın yaklaşık bir saat boyunca bu görme anormallikleri sürüyor.

Picasso’nun migren hastası olduğuna dair resmi bir kayıt olmamasına rağmen “o da başağrısı olmaksızın sadece migrenden kaynaklanan görme anormalliklerinden şikayetçiyse bu nokta rahatlıkla gözden kaçmış olabilir” diye belirtiyor Ferrari. Teksas A&M Üniversitesi’ndeki Online Picasso Projesi’nden Dr. Enrique Mallen ile birlikte Ferrari, migren hastalarının yaptığı çizim, resim, boyama ve diğer sanatsal çalışmalardan birçok örnekler toplamışlardır. Bu hastaların görsel dünyalarının aldatıcı kırılmaları Picasso’nun çalışmalarına o kadar benziyordu ki araştırmacılar sanatçının migrenden kaynaklanan görme anormallikleri yaşadığı kanısına vardılar. Araştırmacılar hipotezlerini sınamak için halk arasında anket yaptılar. Yakın zamanda İspanyol televizyonunda yayınlanan bir programda Ferrari katılan kişilere “ankete katılan kişilerin yüzde 70’inin migren hastalarının yaptığı çeşitli resimleri gerçekten Picasso’nun eserleri olduğunu düşündüklerini” söyledi.

Migren genel olarak klinik planda auralı migren ve aurasız migren olarak ayrılmaktadır. Bunun dışında daha nadir görülen oftalmik migren, hemiplejik migren, komplike migren gibi türleri de vardır.

Migrenin belirtileri ve sebepleri neler?
En önde gelen belirti zonklayıcı başağrısıdır. Bunu genellikle bulantı ve kusma eşlik eder. Eş zamanlı olarak ses ve ışık hassasiyeti, koku hassasiyeti ve bu ana belirtilerle birlikte ikincil olarak gelişen otonomik bozukluk belirtileri gelişir. Uyku hali, açlık hissi, esneme, gaz birikim, geğirme, başdönmesi. Öncül veya eşlik eden belirtilerden olabilir.

Migrenin temel olarak sebebi bilinmemektedir. Ancak yukarıda sözü edilen peşisıra bozukluklarnı birbirini tetiklediği bilinmektedir. Başlangıç hücresel düzeydeki mekanizmalarla olmaktadır. Bu düzeyde biriken bazı inflamatuar maddeler başka reaksiyonları tetiklemekte. Beyin hücrelerinin ve bazen de kan damarlarının işlevleri bozulabilmektedir. Bütün bunları izleyerekde genellikle başağrısı ortaya çıkmaktadır.

Migrene nasıl tanı konur?
Başağrısı genel bir başlık olduğu için bunu alt gruplarından biri migren olmaktadır. Başağrısı büyük başlığı altında migren dışında bir çok hastalık vardır. Örneğin küme tipi başağrısı, dolaşım bozuklukları, beyin tümörleri, beyin kanamalarında başağrısı büyük başlığı altında irdelenebilecek hastalıklardandır.

Migrene tanı genellikle öykü özelliklerine dayanılarak konur. Çünkü atak sırasında yapılabilecek bazı özel laboratuvar tetkikleri dışında migren hastalığının ortaya koyabilecek bir tetkik yoktur. Çoğu zaman olmayana ergi yöntemiyle diğer hastalıklar dışlanmak yöntemiyle tanı konur.

Migren, hastaların yaşamlarını nasıl etkiler?
Migren aslında önemli bir toplumsal sorundur. Migren hastalığının neden olduğu iş gücü ve üretim kaybı yüksek oranlardadır. Hastanın kendisi açısından da yoğun ağrılı ve diğer ek belirtilerin olduğu dönemler yoğun sıkıntı verici düzeydedir ve çoğu zaman yatarak istirahati gerektirir.

Migren atakları yukarıda anlatılan mekanizma ile ortaya çıkar. Auralı migrende genel olarak 1 saat civarında süren öncül belirti olup, bunu izleyen başağrısı gelişir. Aurasız migrende ise genellikle öncül belirti ortaya çıkmaz ve başağrısı daha uzun sürer. Migren ataklarının sıklığı ve şiddeti hastadan hastaya büyük değişkenlik gösterebileceği gibi aynı kişide değişik dönemlerde sıklık ve şiddet değişkenlikleri görülebilir. Hayat boyu ancak birkaç kez migren tipi ağrısı olan insanlar olduğu gibi hemen hergün migren ağrısı ile yaşamak zorunda kalan olgularla vardır. Migren ağrısı sırasında kişi genellikle sessiz ve karanlık bir ortamda yatmayı tercih eder. Atak döneminde olduğu için bu dönemi kırmakta kullanılan ilaç uygulamaları yardımcı olur.

Migren nasıl tedavi edilir?
Migren tedavisi asıl olarak iki başlıkla irdelenebilir. – Atak tedavisi: Şiddetli ağrı sırasında uygulanacak ilaçlar ve yardımcı yöntemler, – Ağrı olmaksızın uygulanan ağrıyı önleyici ilaçlar ve yöntemler (koruyucu tedavi)

Kurumsalhaber