Kategoriler
Genel Kültür

Zaman Nedir Kısaca Tanımı

ZAMAN NEDİR?

Hepimizin sahip olupta değerini bilmediği ve aslında ne olduğu hakkında pekde bilgimizin olmadığı bir olgudur zaman! Herkese bambaşka bir açıdan baktıracak bir yazı okumaya ne dersiniz? Bu yazıyı okuduğunuzda zamana artık çok farklı bakacaksınız ve umarız ki artık zamanın değerini çok daha iyi anlarız. Bu tadına doyulmaz için yazı için Çetin Bal’a teşekkürümüzü bir borç biliriz. Zaman, iki hareket arasındaki süredir. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirir. Zamanın olmadığı yerde , nesnellikte yoktur! Bu nedenle zaman cismin kesinlikle belirleyici faktörüdür. Hareketin hızı zamanın da hızıdır. Görelilik ve kuantum varsayımlarına göre zaman ile uzay birbirleriyle doğrudan ilişkili ve bağlantılıdır. Zaten zaman ile uzay birlikte anlamlıdır. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bunu şöyle özetleyelim : elektrik yükünün çevresindeki elektrik alanı , o elektrik yükünün bir bağlantısıdır. Tıpkı bunun gibi geometri ile kinamatik ‘den oluşan eğri yada düz uzay-zaman metrik alanı da özdeğin (maddenin) bir bağlantısıdır. Elektrik yükü olmadıkca, elektrik alanı nasıl olmaz ise ; maddesiz bir ” metrik alan”, eş anlamıyla ” uzay-zaman ” da varolamaz. uzayla zaman, düşünsel tasarımlar değil , maddesel nesnenin içinde bulunan nesnel zaman-uzay madde somutluğundan oluşmuş bir bütündür. Böylece uzayın boyutları kadar zaman boyutunun kendiside uzay boyutlarının bir devamı niteliğinde bir nesnel uzam boyutu olarak varolmaktadır. Madde özünde ışıma kuatlarından oluşma bir yapıdır. Bu ışıma kuantları kendilerini özde zamansal bir varoluş olarak, bir frekans olarak bir zaman yapısı olarak ortaya koyarlar. Zaten Birleşik Alanlar Teoreminin özündeki ana fikir ‘de ışık kuantları düzeyinde elektrik alanı – manyetik alanı ve gravitasyon alanlarını tek bir alan yapısı altında formüllemekten başka bir şey değildir. Bu ise elektro-gravitasyon alanı denebilecek yeni bir alan anlayışını öngörecektir. Eğer elektrik- manyetik ve gravitik alanlar içerisinden zaman kayması -boyut değişimi hadiselerini açıklayabilirsek bir Birleşik Alan Kuramı anlayışına sahibiz demektir.

Einstein izafiyet teorisini ortaya attığından bu yana, fizikçiler dünya üzerinde dört boyut bulunduğunu kabül ediyorlar.(Hatta yerçekiminin kendisi bile üç boyutlu uzayın bir dördüncü boyuta doğru eğim yaparak bükülmesidir.)O zamana kadar bilinen ve kabül gören üç boyut olan uzunluk, yükseklik ve genişliğe ek olan diğer fiziksel boyut ise zaman olarak biliniyor.Matematiksel olarak da kabül gören 4’üncü boyut, diğer üç boyuta eşit değer taşıyor.Ancak insanlar dünya üzerinde üç boyutta, her yönde hareket edebiliyorlar yani, yukarı ve aşağı, sola ve sağa, ileri ve geri. Ancak zamanda sadece ileri doğru hareket edebiliyorlar, zamanda geriye doğru hareket hiçbir zaman gerçekleşmiyor.Fakat fizik kanunlarında, zamanın geriye doğru hareket edemeyeceğini söyleyen bir kural mevcut değil.Zaten Einstein’in bu konuda ispatladığı hareket denklemi de zaman geriye döndürüldüğünde gayet iyi çalışıyor.Ancak henüz hiç kimse zamanda geriye seyahat etmeyi başaramadı.

İzafiyet Teorisi nedir?

Tam Türkçesi ”Görecelik Teorisi” olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır.Bir bölümü çeşitli hızlardaki araölar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunu varsayan bir teoridir.Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü.Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım.10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır.Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.

Zaman, değişmeyen değişimler bütünüdür!

Diğer bir tanıma göre: …Pekala, bakın siz insanlar zamanı doğrusal (lineer) biçimde algılıyorsunuz. Zaman aslında doğrusal değildir.Bilmelisiniz ki zaman, uzay gibi eğrilebilir-katlanabilir-genişleyebilir, daraltılabilir bir yapıdır.Zaman çok esnek ve çok boyutlu olan plastiksi bir akımdır(eğer onu doğrusal bir akış gibi görürsek). Ve zaman üstüste bindirilip katlanabilir bir yapıdır. Bir zaman noktası bir frekans yapısında olup başka zaman frekanslarıyla senkonize biçimde örtüştürülüp çakıştırılabilir.Bir bakıma zaman, toplumumuzun onu ölçtüğü gibi doğrusal biçimden çok daha farklı ve karmaşık olan bir şeydir.

”Zaman Makinesi ” romanında bile H.G. Wells, zamanın dördüncü boyut olduğunu ve nasıl balonlarla iki boyutlu yer düzleminden kurtulup bir üçüncüsünde gezebiliyorsak, zaman makinesiyle de dördüncü boyut olan zamanda dolaşılabileceğini söyleyerek zamanın ve yolculuğun esaslarını anlatır.

Zaman kimilerine göre kendi üstüne doğru bir sarmal çizerek geleceğe ve geçmişe uzanan sonsuz bir sarmal yapıdadır(Zaman akımı salyangozun eğri sarmal çizğileri gibi kendi üstüne bükülüp kapanarak sonsuza uzanan çizğilermidir?). Zamanı daha iyi tanımlayabilmek için bir kutu içindeki bir filim rulosunu düşünün. O ruloda birbirinden ayrı kareler(zaman çerçeveleri) içinde görüntüler vardır.Tüm zamanları içine alan ”sonsuz şimdi” ye bir rula halinde baktığımızda, böyle ayrı ayrı zaman dilimi çerçevelerinin olduğunu görmek kolaydır.Bununla birlikte eğer onlardaki sürekliliği anlamak isterseniz, dördüncü boyutta duran bu üç boyutlu filim rulosunu bir projektörden geçirmek zorundasınız.Böylece dördüncü boyut üstünde hareket eden bilincinizin bir tür projektör olduğunu söyleyebiliriz ve o filim kareleri ister geçmişinize ait olsun, ister bu yaşamınıza ait olsun ister gelecekteki görüntülere ait yaşamlar olsun, o filim rulosundaki karelerden birine her ne zaman bakarsanız, o çerçeve içindeki donmuş resmi görebilirsiniz.Ancak, sürekliliği görmek isterseniz, filim rulosundaki her bir karenin birbiri ardına başından sonuna dek dördüncü boyut doğrultusunda ilerleyen bilincimizin üstüne yansıtılarak göz önünden geçirilmesi lazım.Fakat zaten tüm zaman kareleri(zaman dilimleri)nin hepsi o filim rulosunda mevcuttur.

Bir çok kez ben şimdiden söz ederken, bu ”şimdi” sizin için çok daha ileri bir tarihte yaşanacaktır. Ben bir dördüncü boyut varlığı olarak üçboyutlu olayları hepsi aynı anda oluyormuş gibi görürüm. Yaşanan olaylar dizisi sizin için bir yol boyunca doğrusal bir yer işgal etmiştir. Sizin bu kavramı hemen kavramanızı bekleyemem, ama size bu konuda basit bir benzetme sunabilirim: Eğer elinize bir sinama filminin rulosunu alırsanız, o bakıldığında doğrusal zamanın bir kronolojisini temsil edecektir. Ancak o sizin elinizdeyken, potansiyel zamanın tümü aynı anda sizin elinizdedir; onun tümü şimdi’ dedir.Filmin yirmibeşinci dakikasında ne olabileceği hakkında konuştuğunuzda, onu görmek için yirmi beş dakika beklemeniz gerekmez. Bir başkasının geçmişinin olduğu gibi, geleceğinin o bölümü de şimdi sizin elinizdedir.Bu bakış açısında ”zaman” kapalı dairesel bir realite olarak karşımıza çıkar.]
Zaten kendi evrenimizin boyutları içerisinde zaman fenomeninide içerisine alacak bir Birleşik Alan Kuramı sonucunda üst boyutlara geçebilmek ve başka zaman yada uzay noktalarına geçit verebilecek fizik dinamiklerindede değişmeler yaratabilecek bilgiye sahip olmuş oluruz. Zaman yolculuğunun mümkün olması için klasik anlamda lineer olarak düşündüğümüz sürekli /kesintisiz bir zaman çizğisi anlayışı yerine, zaman çizğisini oluşturan her bir noktasal AN ‘ ın birbiri ardına sıralanmasından oluşmuş kesikli bir zaman çizğisi anlayışını kabül etmeliyiz. Yani zaman akışı sürekli bir akış değil kesikli /titreşimli bir akıştır. Her bir AN bir dalga vuruşunu ifade eder. Aslında zaman ‘ ın fizik yapısıyla ışık enerjisinin fizik yapısı arasında doğrudan benzer bir ilişki vardır. Bu gibi zaman akımının kendiside hem dört boyutlu bir bakış açısında kendi içinde kesiksiz bir bütünlüktür. Hemde üçboyutlu bir bakış açısı içerisinde parçacıklı / kesikli bir akıştır. Bu durum ışıgın bir parçacık akımımı yoksa sürekli bir dalga akımımı olduğu sorusuyla benzer bir tartışma sorusudur. Hatta aynı meselenin bir diğer şeklidir desekte yanlış olmaz. çünkü zaman akımı ışık enerjisiyle fiziksel ve matematiksel bir bağa sahiptir. Hareket, zaman ve mekan içinde tanımlanır. Zaman ise mekanı (uzayda bir noktayı) temsil eden enerji dalgasının dördüncü boyut çizğisi boyunca yer alan önceki ve sonraki salınım değerlerinin bir toplamıdır.Geçmiş – gelecek ve şimdi olmak üzere üç zaman dalgası vardır.

Bu üç zaman dalgası bir dördüncü boyut uzayında yanyana gelirler. Üç boyutlu uzayda ise farklı zaman boyutları iç-içe geçmiş yada üs-üste binmiş frekanslar manzumesi olarak algılanır. Zamanın bir çok tanımı vardır. Peki ZAMAN ‘ın bir alt sınırı, yani elemanter bir zaman varmı dır? Enerjiyi kuantlaştırabildiğimize göre evrendeki sinyallerin maksimum bir hızı olduğuna göre bu gayet mantıklı bir sorudur. En kısa zaman var mıdır? sorusu, sinyallerin yayılma hızının sınırlı oluşu yüzünden, en kısa mesafenin var olup olmadığı sorusuyla aynı şeydir.

En kısa zamana en yüksek frekans tekabül ettiğinden, en kısa zaman sorusu, aynı zamanda enerji kuantumu için bir tavan değeri olası gerekir. Ve bu en yüksek frekans değeri ışık hızında titreşen bir foton noktasını temsil eder.Ve foton lineer hız olarak(ışık hızı) zamanın akış hızıyla eşdeş bir hıza sahiptir eğer bir foton hız frekansı olarak yaklaşık 12,3 x 10 * üzeri 22 Hz / sn ‘lik bir titreşim hızına erişir ve bu frekansın ötesine geçerse bizim boyutumuzu terk eder. Yani bir üst boyuta bir üst hız frekansı denen başka bir zaman akış hızı içerisine girer. Işığa ait dalga boyunun kısalmasıyla ışığın frekansıyla doğru orantılı olan enerji değeri de büyür.Kısaca dalga uzunlığunun giderek kısalması ile enerji değeride giderek yükselir. Ve ışığın en yüksek titreşim hızı olan ışık hızına karşılık gelen yüksek frekans düzeyinde ışık vibrasyonları en yüksek hızda titreşirler ve en yüksek enerji değerine ulaşırlar. Ve bu enerji düzeyi bizim boyutumuzun kuantum enerji düzeyini simgeler. Bu enerji duvarının bir frekans sıçraması ile aşılması ile bir başka kuantum enerji düzeyini ifade eden bir üst boyutun kuantum enerji havuzuna yani üst evrene geçmiş oluruz. Nasıl ‘ki enerjinin kendi içerisinde frekanslar şeklinde kuantum enerji fazları şeklinde geçişler varsa boyutsal düzlemler arasında da enerji yasalarına dayalı bir geçişten bahsedebiliriz. Ve bu yeni boyutta en kısa zamanın genişliği bizim boyutumuzun iki katıdır.Bir foton yada ışık dalgası ışığın hız duvarını üç boyutlu uzayda lineer bir yayılma hızıyla geçemez. Ama bir dördüncü boyut doğrultusunda açılım gösteren ışığın iç titreşim hızı sayesinde yerinde titreşimler şeklinde bir hızlanmayla ışık titreşimleri kendi yayılma hızını(ışık hızını) aşarak bir üst uzaya sıçrayabilir.Böylece üçboyutlu küresel bir enerji havuzu oluştururcasına yayılan ışık dalgası bir dördüncü boyuta doğru saparak ortadan kaybolur. Ve bir foton bu hızı aşarsa kendini geçmiş ve geleceğe doğru yayarak zamanda sıçramalar yapar.

KUANTUM ALAN KURAMI: Bir kaç cümle ile kuantum alan kuramı şöyle anlatılabilir: Kütle ve enerji Einstein ‘ın E= m.c2 formülüne göre birbirine çevrilebilir. Boş uzay gerçekte o kadar da boş değildir( casimir etkisi). Saniyenin 10 milyar kere tirilyonda biri (10* üzeri 22) süresince ortaya çıkıp kaybolan parçacıklarla doludur. İki temel parçacık aralarında kuantum alanını ileten parçacık yani” kuantum alanının kuantumu ”( Aslında bir parçacıgın alansal yapısını yine bir parçacık cinsinden elemanter parçacık kümeleri etkisi ve dağılımıyla açıklamak bir paradokstur) alış verişi yaparak etkileşirler. Bu yorumla boş uzayda bile parçacık karşıt parçacık çiftlerinin sürgit kendiliklerinden oluşup – yokolmaları (vakum çalkalanmaları) açıklanabilmektedir. Kuantum alan kuramında parçacıkların (proton, nötron,elektron,pozitronlar, mezonlar…) kuantum vakumunda nasıl ortaya çıkıp kayboldukları henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Ama Einstein’ ın genel görecelik ve Maxwell ‘in elektromanyetik kuramları çerçevesinde salt uzay-zaman levhasındaki mikroskopik noktalarda meydana gelen bükülmelerin atom altı ölçeklerde yeni parçacıkların oluşmasını sağlayabileceğini biliyoruz. Bu bağlamda kuantum kuramının genel görecelik kuramının ayakları üstünde durduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki ama salt uzay-zaman levhası nedir. Işığın içerisinden yayıldığı ortam tam olarak nedir. Işık gerçekten bir şey içinde mi yayılır. Yada zaman ve uzayın çizgileri ışığın elektromanyetik alansal çizğilerinin bir ifadesimidir? kuantum alan kuramı; ışık fotonlarının yada dalgalarının yada elektron, proton, nötron.. gibi atom parçacıklarının ortaya çıkış ve kayboluş süreci hakkında tam bir fikir sahibi olmasada bu iki süreç arasında her tür parçacığın saçınıp dağılması esnasındaki devinim süreci boyunca bu parçacıklara ait davranışların bir dizi olasılık hesapları (kuantum dalga fonksiyonu) cinsinden ifade edilmesine yarayan matematiksel bir teknik dildir.

Eğer Zaman ve Işık üzerine tam bir bilğiye sahip olsaydık uzay/zaman da solucan deliklerini, boyut değiştirmeyi, karşıt yerçekimi dalgalarını, zaman kayması fenomenini, zaman yolculuğunu tam olarak anlayabilirdik. Ve uzay gemilerimizi ışık hızı ve üstü hızlarda zaman akımları boyunca yürütebilirdik. Uzay/zaman’ın düz çizğilerini istediğimiz gibi eğip -bükebilirdik. Boşluk dediğimiz alana hayali mikroskoplarımızı yöneltip baktığımızda orda bir ışık frekansı havuzunu görecektik. Mikroskopun görüş gücünü arttırdığımızda karşımıza salt uzay/zaman çizğilerine bürünmüş elektromanyetik bir köpük çıkacaktı ! Ve bu boşlukta bir var olan bir yok olan parçaçık bulutuyla karşılaşacaktık. Bu durumda kendimize sorarız ”bir şeye ne zaman tam olarak parçacık denir ve ne zaman bu parçacıklar boş uzayın bir ögesi olarak ele alınabilir ?” İşte fiziğin tüm gizemi bu atom altı ölçekteki dünyada gizlidir. Tam bu noktada ‘alan’ parçacığa, parçacık ‘ta alan ‘a dönüşür. Ve uzay-zaman çizğileri birbirine karışır. Kuantum köpüğünde, kuantum fiziğinin denklemleriyle genel görecelik denklemleri birbiri içerisinde eriyerek tek bir ”etki kuantumunun” gizli ve derin yapısını anlatan yeni bir denkleme dönüşür.Bu yeni denklemler parçaçıkları; üçboyutlu uzay-zaman kafes çizğilerinin bir dördüncü boyut doğrultusunda kendi üstüne çöküp girdaplaşarak oluşan üçboyutlu küresel ışık vorteksleri olarak tanımlar. Bu durum enerjinin maddesel bir parçacığa dönüşmesidir.Buna göre bir parçacığın yok olması o parçacığı oluşturan ‘kendi üstüne düğümlenen uzay-zaman çizğilerinin’ açılıp serbest kalması anlamına gelir.Bu bir başka anlamda maddenin enerjiye çevrilmesidir. İyi ama bu durum kendi uzay yada zaman boyutumuzun dışına çıkmak anlamına gelmez! Peki bir parçacık orijinal haliyle zaman-uzayın kapalı çizğileri boyunca nasıl yerdeğiştirebilir.Parçacıkla birlikte parçacığı yansıtan uzay-zaman çerçevesini kesip başka bir uzay-zaman çerçevesi ile kaynaştırıp birleştirmek nasıl mümkün olabilir.Belli büyüklükteki bir parçacık için kuantum vakumu dalgalanmaları hissedilmeyecek kadar zayıftır.Böyle bir parçacık kendi çevresindeki uzay-zaman kafesini bozup yönlendirerek kendisini yerçekimsel bir dalga üstünde uzay-zamanın kafes çizğileri boyunca sörf yaparcasına kaydırıp sevk edebilir.

Işığın davranışını anlamak için hiperuzaya ve yüksek boyutlara açılmaktan başka çare yoktur. Benim araştırmalarım göstermiştir ‘ki ışık enerjisi uzayda yer işgal eden ve uzay dan ayrı bir dalga formu değildir. Işık enerjisi uzay dokusu yada alanı denebilecek vakum enerjisinin kendisidir. Yani buna göre ışık, uzayda yayılan bir şey değildir. Işık, zaman akımı boyunca uzaysal enerji dokusunun ”kaynatılarak köpükleştirilip dalgalar biçiminde” geçen zaman içerisinde uzayda yayılıyormuş gibi gösterime sokulan bir zaman dalgalanmasıdır. Işığın yayılması, üç boyutlu enerjinin kendini üst boyuta doğru( kendi boyutunu) açarak kendisini titreşimler biçimde uzatıp-açarak-genişleterek- enerjinin sürdürülen hareketi biçiminde kendisini bir zaman akımı olarak -göstermesinden ibarettir. Zaman akımı ve ışığın yayılması -içsel titreşim döngüsü- arasında bir bağlantı vardır.Bu formüle edilebilirse zaman akımının fiziksel bir gerçek olduğu ortaya konulabilir. Işık enerjisinin iç titreşim modlarına doğrudan bir etki ile fiziksel olarak zaman akımını yavaşlatmak hızlandırmak yada zaman akımının ilerisine ve gerisine doğru uzay/zaman da bükülmeler yaratmak olası hale gelir.

Bu kuramın kuantum biçimindeyse kabaca uzayın her noktasında bir kuantum harmonik osilatörü bulunur. Ve bu ”nokta” zaman ‘ la özdeşleştirilebilecek bir parametredir. Zamanın akım hızı ve bu harmonik osilatörün temel ışık hızıyla özdeş hız frekansı birbirine senkronizedir. Enerji ile zaman ilişkisine dair zamanın, enerjinin üretilme ”ritmi” ne daha doğrusu enerjinin kendi değerini aynen-tekrarlama (yani kendini aynen-yeniden- üretme) frekansına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Alan, her yere dağılmış fiziksel bir sistem olduğu için, her noktada aynı dalga frekansı ”f ” geçerlidir; böylece her noktada (uzay-zaman noktası) enerjileri h x f ‘ nin tam sayı katları olan ”alan tanecikleri ” yani fotonlar üretilebilir.Ve alanı yaratanda yada düz uzay/zaman levhasına neden olan şeyde bu her bir nokta arasındaki eşzamanlılık uyumudur. Evrendeki herşey bu ışık titreşimlerinden bu foton noktalarından oluşur. Titreşim frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Ancak, bilindiği gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Işığa ait her bir renk bandı yada frekansı farklı bir hızda titreşir. Bilim adamları ışığı yada evren denen bu elektromanyetik ışık havuzunu birbirinden ayrı bant ve dalga boylarındaki ışıma gamlarından ve hız frekanslarından oluşmuş bir frekans havuzu gibi görüyorlar. Biz bu alana sıfır nokta enerjisi yada kuantum boşluğu adını veriyoruz. Eğer evreni ışık hızı frekansında titreşen tek bir ışık frekansı ve dalga boyu bandı gibi görebilirsek ( tek bir evrensel dalga fonksiyonu= ZAMAN DALGASI = Bir AN ) ve evreni tek bir bütünsel yapı olarak görebilirsek Einstein’ ın salt uzay -zaman alanına ulaşabiliriz.

Böylece zaman ‘ ın akış hızı zaman/uzay salt alanının temel titreşim oranına (frekansına) ve devir adedine bağlı olmuş olur. İşte zaman/uzay salt alanının bu temel titreşim devrindeki harmonik sapmalar salt uzay/zaman geometrisinde boyutsal bir faz değişimi olan uzay/zaman eğriliği olarak karşımıza çıkar bu bağlamda yerçekiminide uzay/zamanla birlikte varolabilen bir fenomen olarak ortaya koymuş oluruz. Bir bakıma yerçekimi zaman içerisinde meydana gelen hafif bir zaman kaymasıdır. Yani yerçekimi denen uzay eğriliği, uzay alanı içerisindeki kuantum vakumuna ait her bir noktanın diğer bir noktayla olan eşzamanlılık uyumunun yitirilerek zamansal bir faz farkınının meydana gelmesi olayıdır.Ve bu da kütleçekiminin kuantum harmonik osilatöründeki titreşimsel bir sapma olarak ortaya çıktığını göstermiş olur. Böylece ”uzay/zaman çizğilerine bağlı bir maddeyi” oluşturan atom-altı zerrelerin elektromanyetik enerjisini hızlandırarak bir tür zaman kayması etkisi denebilecek boyutsal bir faz değişimi yaratabiliriz. Ve böylelikle PHİLADELPHİA DENEYİ’ nde sözü edilen geminin, ”alansal enerjilerin karşılıklı rezonansı ve çatıştırılması ilkesiyle” maddenin (geminin) zaman fazında da bir değişme yaratabilmemiz ve geminin ortadan kaybolması olanaklı hale gelmektedir. Bu deney bir yalan yada bir fantezi ürünü olsada bu düşünce bir gerçektir!

Zamanın zaman yolculuğuna ilişkin niteliğini açıklarken şu iki soru vardır: Birincisi zaman nelerden oluşur sorusu -birbirine kopmaz zincirlerle bağlı tarih örgüsünden mi ya da üstüste veya yanyana konmuş “AN” lardan mı?

Bir dördüncü boyutta üst-üste binen ya da yanyana gelen iki ayrı zaman dilimindeki- iki ayrı olayı -üç boyutlu zihnimizle hayal edebilmek oldukça güçtür.Zaman’ı fiziksel bir uzunluk olarak görebilmeyi başardığımızda onu eğip-bükerek geçmişin ve geleceğin fiziksel noktalarıyla bitiştirebileceğimiz gerçeği ortaya çıkar. Zaman, çok plastiksi bükülüp-katlanılabilen bir akıştır, bir boyuttur ya da bir uzamdır derken ‘zaman fenomeninin’ enerji alanlarına bağlı bir titreşimsel ritmin yansıması olduğunu bilmeliyiz.Uzaya bağlı bu farklı zaman frekanslarının -birbirine devreden zaman titreşimlerinin- uzayda yaratılacak güçlü elektromanyetik uyaranlar karşısında birbirleriyle senkron hale gelebileceğini ve bu frekansların üstüste binip çatışabileceğini ifade etmek istiyorum.Dev elektromanyetik düzeneklerce ‘uzay-zamanın enerji vakumu’ içerisinde yaratılan çatışma alanlarının ortasına düşen insanlar ve cisimler, gemiler ve uçaklarda uzay-zamanın makroskopik ölçeklerde kendi üstüne bükülüp- eğrilen çizğilerince zamanda ya da mekanda kaymalara uğrayabilirler. Aslında zaman boyutlarının dördüncü boyutta asılı duran elektromanyetik bir frekanslar bütünü olduğunu kavradığımızda, katı sandığımız, gerçek dediğimiz tüm yaşamımızı paylaştığımız herşey tüm binalar, bu gezegen, yıldızlar, hatta uzay boşluğunun kendisi bile ve hatta tüm bunları yansıtan-içine alan ‘Geçmiş-Şimdi-Gelecek’ dediğimiz zaman kalıplarının bile dev bir elektromanyetik seraptan başka bir şey olmadığını idrak ederiz.Bu bilgi bize kendi zaman boyutumuzu nasıl etkileyerek değiştirebileceğimize dair derin bir öngörü sunar! Sonuçta basit bir anlamda zaman makinesi modeli yüksek güç ve frekanslarda elektromanyetik alanlar üreten bir araç olarak karşımıza çıkar. Bu araç kendi alansal enerjisiyle ”bir alan frekansı yapısında olan zaman’a” doğrudan etki ederek bir tür frekans bandı yapısında olan zaman dalgaları(boyutu) içerisinde ileri ve geri yerdeğiştirebilir.

-Dördüncü boyut içinde yer alan zaman dalgaları-

Zaman’ın, maddeyi oluşturan enerjinin titreşimsel bir ritmi oluşu, zaman’ın maddeden ayrılmaz olması anlamına gelir.Zaman burada, maddesel oluşumun yapısına karışan bir öğe durumundadır.Öyleyse enerji denetimi ile zaman’ın akışıda(ritmi) denetlenebilir.Ayrıca konuya şöyle bir yaklaşımda da bulunabiliriz; Evren, doğa, insan ve zamanı ayrı ayrı düşünmek yerine, hepsini içiçe düşünmek ve bir bütünün parçaları gibi algılamak gerekir.Öncesiz ve sonrasız zamanı, evrenin yaratılışına paralel olarak düşündüğümüzde ortaya evrensel zaman çıkmaktadır.Bu zaman kavramı, herşeyi içine alan bir karekterdedir.Zaman deyince, insan aklının sınırlarını zorlayan zaman kavramı budur.Aslında tüm evren tek bir evrensel zaman dalgası kalıbı içerisnde kendini gösterir.Fakat zaman o kadar plastiksi bir yapıdadır ki evrendeki madde ve enerji dağılımına bağlı olarak farklı yerlerde farklı hızlarda akarak zaman/uzay çerçevesini delmeyecek şekilde esneklikler gösterebilmektedir.Yani temel zaman dalgası harmonik sapmalar ve esnemeler yapmaktadır.Ama hiç bir madde ve enerji olağan koşullar zorlamadıkça temel zaman alanının dışına çıkmaz.

Her varlığın yapı ve konumları itibariyle, izafi zamanları vardır.Zaman, evren boyunca ne kadar esneyip kasılsada ”zaman’ı” heryerde geçerli olmak üzere genel bir an olarak nitelemek yerinde olur.Buradan hareketle, doğası açısından zamanın tekliği ve sabitliği söylenebilir.Zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterir.Bizim için çok önemli olan zaman olgusu, farklı bir boyutta belki hiç önemli olmayacaktır.An,evrenin heryerinde şimdi değildir.Her yerin, her sistemin kendine özgü bir zamanı vardır.Bu nedenle, bir olayla ilgili, her sistemin yaşamakta olduğu zamanı, bu sistemin diğer sistemlere olan relatif, yani izafi durumunu belirlemezsek,o olayın şimdi ve bu anda olduğunu söylememiz imkansız olur.Bizim için şimdi ve sonra kavramları, başka bir boyutta, farklı bir şimdi ve sonra kavramı haline dönüşür.O halde bizim için “an” şimdi olmakla birlikte,başka bir boyutta şimdi değildir.Acaba evren insanın bildiği üç boyuttanmı oluşmuştur?Başka boyutlar varmıdır?Ancak zaman, mekan içinde bir dördüncü boyuttur.Evet başka zaman/uzay süreklilikleride vardır.Zaten boyut farkına neden olan şey farklı zaman akış hızları yada farklı zaman fazları denen şeydir.

Aslında ne ilginçtirki kendi zaman ve mekanlarına sahip farklı boyutlar burda bizim zamanımızda kesişiyorlar. Yani iç-içe farklı boyutsal realiteler vardır.Ve her boyut bir temel titreşim düzeyini(temel zaman alanını) ifade eder.Buna göre bu boyutlardan birine ait bir maddenin titreşim frekansının bir şekilde diğer boyutlardan etkilenerek bir anda diğerine atlaması anlaşılmaz birşey değil! Cisimler bir anda başka bir boyuta geçiyor ve sonra yeniden kendi boyutunun frekansına dönüyor.Zaman frekansları bizim şu anımızdan geçmiş ve geleceğe doğru açılan bir zaman çizgisini oluşturmakla birlikte, Şu AN’ın zaman frekası dalgasını genişletecek olursak bizim geçmiş ve geleceğimizde yer almayan farklı bir uzay/zaman sürekliliği içerisine doğru kendimizi kaydırmış oluruz.Bu zamanda yolculuk değildir.Sadece farklı bir paralel evrene geçiştir.Oranın kendine göre farklı bir zaman akış hızı vardır. O boyut bizim zaman/uzay sürekliliğimizden ayrı bir maddesel realitedir.

wpe10.jpg (35454 bytes)

Bilinmelidir ki geçmiş, gelecek ve şimdi, ardardına gelen, devreler halinde birbirini takip eden titreşimler serisidir.Şimdi’ki zaman’ı belirleyen titreşim dalgasının genliği-dalga boyu ve vuruş genişliği üstünde bir sapma yaratarak zaman frekansları arasında karışıklık yaratarak bir zaman diliminden diğerine sıçrayabiliriz. Zaman çizğisinin kendisi üst- üste binen üç boyutlu elektromanyetik frekanslardan kurulu bir hologramlar bütününü temsil eder. Her bir AN bir uzay/zaman hologramı’nı ifade eder. Bu hologramın fiziksel yapısı ‘üç boyutlu elektromanyetik bir ışık havuzu’ olarak görülmeli. Matematiksel olarak nokta hareketle çizğiyi, çizği hareketle yüzeyi meydana getirdiği gibi AN’sal noktalar( biribirine devreden titreşimsel atmalar)da hareketle zaman çizğisini meydana getirir. Ve böylece üstüste binerek, yanyana gelerek birbirini tamamlayan boyutlar silsilesi ortaya çıkar.

Aslında içinde bulunduğumuz gerçeklik zaman yolcuları tarafından binlerce kez değiştirilmiş orijinal gerçekliğin çarpıtılmış bir hali olabilir.İnsan anıları ve belleği de zaman ve uzay matriksinin bir parçası olduğu için zamanın içindeki insan bu değişikliği asla fark edemez! Bize sanki geçmiş hep aynı geçmiş gibi gelir.Ama ‘gerçek’ görmek istemeyeceğiniz kadar esnek, kaotik ve plastiksi bir yapıdır. Sonsuz geçmiş ve gelecek birbiriyle kuvantum vakumu düzeyinde grift bir bağlantı içerisindedir. Geçmiş ve gelecek iç içe frekanslar halinde yaşanır. Geçmiştekiler bizi kendi ”şimdi” lerinden algılayabilecekleri gibi bizde şimdiden geleceğe ait görüntü, ses ve bilgileri yakalayabiliriz. Tarihin değiştirilebileceği düşüncesi çatallaşan zaman/tarih düşüncesini de beraberinde getirir. Yani geçmişi değiştirirseniz, özgün zaman akışına -ki özgünlügü her zaman bir soru işareti taşır zaman yolculuğu olasılığının kabullenilmesiyle beraber- paralel yeni bir zaman akışı oluşabilir.. Nazi Almanya’sının dünya savaşını kazandığı bir tarih bunun olmadığı bir tarihle yanyana ayrı bir evren olarak var olabilir. Bunlara en iyi örnekler “alternatif tarih” öyküleridir. “Paralel dünyalar” ya da “paralel zamanlar” evrenin ve zamanın, zaman yolculuğuna izin veren yapısını açıklar.Aslında bir gerçeklik ve tek bir dünya vardır.Fakat olası potansiyeller sonsuzdur.Yani belki dünyada ilk söyleyen kişilerden biri olacağım fakat zamanın derin sırrını anlayanlar sanıldığı gibi aynı AN’da bir çok alternatif dünyanın illede bir arada olmasına gerek olmadığını anlayabilirler.Sanıldığı gibi bir yerlerde varolduğu sanılan ”alternatif zaman çizğileri” sadece matematiksel olarak evrenin olası eğilimleri dizgesinin soyut bir ölçümü olarakta varolabilir. Fakat gerçekte olan tek bir dünyadır, bir çok dünya gerçeği değil..! Söz konusu olan tek bir gerçekliktir.

wpe11.jpg (35571 bytes)

Çok güçlü elektromanyetik dalgalarla uzay/zamanın bir noktasında yaratılacak elektromanyetik fırtınalar uzay/zaman geometrisini bozarak başka boyutlara doğru yerçekimsel bir tünel etkisi denen uzay/zamansal bükülmeleri yaratabilir.Yoğun elektromanyetik alanlar altında uzay/zamanın düz çizğileri bir dördüncü boyuta doğru ”eğrilip sipiralleşerek / bükülerek” uzay/zaman çizğilerinin burulmasından oluşmuş yerçekimsel bir girdap etkisi ya da bir çeşit tünel etkisi’ ne (solucan deliği) neden olur.

“Zaman’ın var olduğu hangi anlamda söylenebilir?”
Çünkü Aristo’ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir.Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir.Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu “hareketlerin sayısıdır zaman”.Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır.Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez.
Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar.Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir ancak sayılarla “numaralanan” şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil,hareket zamana ihtiyaç duyar.Çünkü hareket bir cismin sürekli bir “anlar serisi” içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir.Yani Plotinus’a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder,hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz.
Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar:”Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla…”

“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji – madde ve mekan üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde – enerji – mekan sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor. “Olay” dediğimiz kavram, bir enerji akımı veya aktarımını yansıtır. Sokaktaki insanların ve diğer öğelerin bir an için her türlü enerji dönüşümünü kestiklerini düşünün: Hiçbir insanın hiçbir hücresi enerji alış-verişi yapmayacak; dolayısıyla hiçbir organı hareket etmeyecek ve insanlar bir heykel gibi o anki konumlarında donup kalacaklar; dünya dönmeyecek, sıcaklık değişmeyecek, hava hep aynı aydınlık derecesinde kalacak, rüzgar olmayacak, vs.. Bunun anlamı, her türlü enerji akışının durmuş olması ve hiçbir “olay” olmamasıdır. Düşünün, yukarıda anlatılan film şeridinde sahnelerde hiç bir değişiklik olmasa, her sahne bir diğerinin aynı olsa, “zaman” denilen farklılaşma belirtisi nasıl algılanabilirdi? Bir insan hiç değişmese, çevresindeki hiç bir şey değişmese, güneş hep aynı konumunda kalsa, ağaçlar büyümese, rüzgar esmese, kısacası, her şey bir resim gibi dondurulmuş olsa, zaman kavramıyla neyi kastedecektik? Dolayısıyla, “zaman”, madde -enerji- mekan üçlüsü arasındaki değişim ve dönüşümün göstergesidir. Değişim ve dönüşüm, enerjinin bir yerden başka bir yere akması sonucu oluşan bir olaydır. Bu değişim ve dönüşüm hem canlılar hem de cansızlar aleminde vardır; değişim ve dönüşümün kısa tanımı da “EVRİM” olduğuna göre, evrim hem canlılar aleminde, hem de cansızlar aleminde söz konusudur. Dolayısıyla, evrim(değişim) zaman kavramının eş anlamlısı olmaktadır.Bu anlamda ”hareket -enerji ve zaman” aynı şeyi ifade eden üç kavramdır.Bu üç kavram tek bir kavramda birleşir bu kavram IŞIK ‘tır.

Çetin BAL

Kategoriler
Genel Kültür

Kara Delik Nedir? Kısaca Kara Delikler ve Özellikleri

Bilim ve teknolojide geldiğimiz inanılmaz noktalara rağmen, hala bilgimizin yetersiz olduğu konulardan birisi de kara deliklerdir.

Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

 

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

 

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

 

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı ya da akmadığı tahmin edilmektedir.

 

Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir.

 

Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) bilimsel topluluğun hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

Kategoriler
Genel Kültür

TAI Nedir? Ne Demektir?Açılım ve Trihçesi

TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. (TAI), 15 Mayıs 1984 tarihinde Türk Ticaret Kanunu ve Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu uyarınca kurulmuştur.

12 Ocak 2005 tarihinde TAI tesislerinde imzalanan “Hisse Satış Anlaşması” ile TAI’deki Lockheed Martin of Turkey (%42) ve General Electric International (%7) şirketlerine ait hisseler Türk Uçak Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından satın alınmıştır.

Türk Uçak Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) ve TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAI) şirketleri 28 Nisan 2005 tarihinde TAI (Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş) çatısı altında birleşmiş olup, TAI, tasarım üretim altyapısı ile insan kaynakları yönünden oldukça etkili bir güç oluşturacak ve “Havacılık Merkezi” olarak hizmet verecektir. TAI’nin hissedarları Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV), Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) ve Türk Hava Kurumu (THK)’dur.

TAI tesisleri 186.000 metrekaresi kapalı olmak üzere toplam 5.000.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Şirketin Akıncı, Ankara’da bulunan yüksek teknoloji ürünü makine ve teçhizatla donatılmış modern uçak üretim tesisi, parça imalatından uçak montajı, uçuş testleri ve teslimine kadar geniş üretim kabiliyetlerine sahiptir. TAI kalite sistemi dünyaca kabul görmüş NATO AQAP-110, ISO-9001:2000, AS EN 9100 ile AECMA-EASE standartlarını karşılamaktadır.

TAI’nin mevcut deneyimi F-16 Savaşan Şahinler, CN-235 hafif nakliye/deniz karakol/gözetleme uçakları, SF-260D eğitim uçakları, Cougar AS-532 arama kurtarma (SAR), silahlı arama kurtarma (CSAR) ve genel maksat helikopterlerinin ortak üretiminin yanı sıra, kendi tasarımı olan insansız hava aracı, hedef uçağı ve zirai ilaçlama uçağı gibi ürün geliştirme programlarını kapsamaktadır.

TAI’nin ana faaliyet alanları arasında Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerin envanterinde bulunan sabit ve döner kanatlı askeri ve ticari hava platformlarının modernizasyon, modifikasyon ve sistem entegrasyonu programları ile satış sonrası hizmetleri de bulunmaktadır. Hv.K.K. F-16’larının elektronik harp ve yapısal tadilatları, S-2E Tracker Deniz Karakol Uçakları’nın Yangın Söndürme Uçağı’na dönüştürülmesi, CN-235 uçağı ve Black Hawk Helikopteri’nin Özel Kuvvetler için modifikasyonları, Cougar AS-532 helikopterinin modernizasyonu, S-70 helikopterinin dijital kokpit modifikasyonu, CN-235 platformlarının Dz.K.K. ve S.G.K.’nın Deniz Karakol/Gözetleme görevleri için yapısal ve aviyonik modifikasyonu ile B737-700 uçağının Havadan Erken İhbar ve Kontrol Uçağı’na (HİK) dönüştürülmesindeki tüm yapısal tadilatları ile sistem entegrasyon faaliyetleri bulunmaktadır.

TAI, 1984 yılında serüvenine çok az kişiyle başladı, askeri projelerden kazandığı deneyimleri ticari projelere aktararak, bugün 3000’in üstünde kalifiye çalışanı ve 50’ye yakın farklı projesi ile bir Dünya Şirketi olma hedefine ulaştı.

TAI ayrıca, Milli Sanayi Kuruluşu olarak Airbus Military S.L.’ye ortak olup, Airbus (Fransa, Almanya, İspanya ve İngiltere), EADS CASA (İspanya) ve FLABEL (Belçika) havacılık firmalarıyla birlikte A400M uçağının tasarım ve geliştirme faaliyetlerine katılmaktadır.

Dünyadaki son teknolojik gelişmeleri yakından izleyerek havacılık alanında öncü kuruluşlar arasında yer almaya kararlı olan TAI, Türkiye’de 21. yüzyılda yeni ufuklar açmayı hedeflemektedir.

Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş (TAI) şirketi, 3 Kasım 2005 senesinde RUAG Aerospace (RA) ile imzalanan bir antlaşma gereğince, Airbus A380´ne tam sipariş adeti kadar, D-Nose Panel Gerdirme Kabuklarını Türkiye´de kendi tesislerinde üretecektir.[1][2]

TAI tarafından son yıllarda artık Türkiye dışı kaynaklardan bağımsız özgün tasarım hava araçları da yapılmaya başlanmıştır. bunlardan ilki ZIU Zirai İlaçlama Uçağı tamamen TAI tarafından tasarlanmış ve uçmuştur. Bunu takiben yürülükte pek çok özgün tasarım projesi mevcuttur. 2008 yılı itibari ile Gözcü (antiterör amaçlı insansız gözlem uçağı), Keklik ve Turna-g (her ikisi de avcı pilotları için hedef uçak) insansız uçakları TAI tasarımı uçaklar olarak TuAF envanterinde yer almaktadırlar. Gözcünün yeni bir modeli halen tasarlanmaktadır. İnsansız hava araçları İHAlar dışında HÜRKUŞ adı verilen bir eğitim uçağı tasarımı (jet uçağı ile aynı kontrollere sahip ama jet motoru içermeyen maliyeti düşürülmüş uçak tipi) ile taktik amaçlı insansız hava aracı TİHA tasarım projesi de devam etmektedir.

T-38 ve C-130 Hercules uçaklarının modernizasyonları da devam etmektedir. Türkiye’ nin Aviyonik Entegrasyon Merkezi konumundaki TAI, bu alandaki rekabet gücünü her geçen gün artırmaktadır.

TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. (TAI), 15 Mayıs 1984 tarihinde Türk Ticaret Kanunu ve Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu uyarınca kurulmuştur.

12 Ocak 2005 tarihinde TAI tesislerinde imzalanan “Hisse Satış Anlaşması” ile TAI’deki Lockheed Martin of Turkey (%42) ve General Electric International (%7) şirketlerine ait hisseler Türk Uçak Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) tarafından satın alınmıştır.

Türk Uçak Sanayii A.Ş. (TUSAŞ) ve TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAI) şirketleri 28 Nisan 2005 tarihinde TAI (Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş) çatısı altında birleşmiş olup, TAI, tasarım üretim altyapısı ile insan kaynakları yönünden oldukça etkili bir güç oluşturacak ve “Havacılık Merkezi” olarak hizmet verecektir. TAI’nin hissedarları Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV), Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) ve Türk Hava Kurumu (THK)’dur.

TAI tesisleri 186.000 metrekaresi kapalı olmak üzere toplam 5.000.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuştur. Şirketin Akıncı, Ankara’da bulunan yüksek teknoloji ürünü makine ve teçhizatla donatılmış modern uçak üretim tesisi, parça imalatından uçak montajı, uçuş testleri ve teslimine kadar geniş üretim kabiliyetlerine sahiptir. TAI kalite sistemi dünyaca kabul görmüş NATO AQAP-110, ISO-9001:2000, AS EN 9100 ile AECMA-EASE standartlarını karşılamaktadır.

TAI’nin mevcut deneyimi F-16 Savaşan Şahinler, CN-235 hafif nakliye/deniz karakol/gözetleme uçakları, SF-260D eğitim uçakları, Cougar AS-532 arama kurtarma (SAR), silahlı arama kurtarma (CSAR) ve genel maksat helikopterlerinin ortak üretiminin yanı sıra, kendi tasarımı olan insansız hava aracı, hedef uçağı ve zirai ilaçlama uçağı gibi ürün geliştirme programlarını kapsamaktadır.

TAI’nin ana faaliyet alanları arasında Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerin envanterinde bulunan sabit ve döner kanatlı askeri ve ticari hava platformlarının modernizasyon, modifikasyon ve sistem entegrasyonu programları ile satış sonrası hizmetleri de bulunmaktadır. Hv.K.K. F-16’larının elektronik harp ve yapısal tadilatları, S-2E Tracker Deniz Karakol Uçakları’nın Yangın Söndürme Uçağı’na dönüştürülmesi, CN-235 uçağı ve Black Hawk Helikopteri’nin Özel Kuvvetler için modifikasyonları, Cougar AS-532 helikopterinin modernizasyonu, S-70 helikopterinin dijital kokpit modifikasyonu, CN-235 platformlarının Dz.K.K. ve S.G.K.’nın Deniz Karakol/Gözetleme görevleri için yapısal ve aviyonik modifikasyonu ile B737-700 uçağının Havadan Erken İhbar ve Kontrol Uçağı’na (HİK) dönüştürülmesindeki tüm yapısal tadilatları ile sistem entegrasyon faaliyetleri bulunmaktadır.

TAI, 1984 yılında serüvenine çok az kişiyle başladı, askeri projelerden kazandığı deneyimleri ticari projelere aktararak, bugün 3000’in üstünde kalifiye çalışanı ve 50’ye yakın farklı projesi ile bir Dünya Şirketi olma hedefine ulaştı.

TAI ayrıca, Milli Sanayi Kuruluşu olarak Airbus Military S.L.’ye ortak olup, Airbus (Fransa, Almanya, İspanya ve İngiltere), EADS CASA (İspanya) ve FLABEL (Belçika) havacılık firmalarıyla birlikte A400M uçağının tasarım ve geliştirme faaliyetlerine katılmaktadır.

Dünyadaki son teknolojik gelişmeleri yakından izleyerek havacılık alanında öncü kuruluşlar arasında yer almaya kararlı olan TAI, Türkiye’de 21. yüzyılda yeni ufuklar açmayı hedeflemektedir.

Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş (TAI) şirketi, 3 Kasım 2005 senesinde RUAG Aerospace (RA) ile imzalanan bir antlaşma gereğince, Airbus A380´ne tam sipariş adeti kadar, D-Nose Panel Gerdirme Kabuklarını Türkiye´de kendi tesislerinde üretecektir.[1][2]

TAI tarafından son yıllarda artık Türkiye dışı kaynaklardan bağımsız özgün tasarım hava araçları da yapılmaya başlanmıştır. bunlardan ilki ZIU Zirai İlaçlama Uçağı tamamen TAI tarafından tasarlanmış ve uçmuştur. Bunu takiben yürülükte pek çok özgün tasarım projesi mevcuttur. 2008 yılı itibari ile Gözcü (antiterör amaçlı insansız gözlem uçağı), Keklik ve Turna-g (her ikisi de avcı pilotları için hedef uçak) insansız uçakları TAI tasarımı uçaklar olarak TuAF envanterinde yer almaktadırlar. Gözcünün yeni bir modeli halen tasarlanmaktadır. İnsansız hava araçları İHAlar dışında HÜRKUŞ adı verilen bir eğitim uçağı tasarımı (jet uçağı ile aynı kontrollere sahip ama jet motoru içermeyen maliyeti düşürülmüş uçak tipi) ile taktik amaçlı insansız hava aracı TİHA tasarım projesi de devam etmektedir.

T-38 ve C-130 Hercules uçaklarının modernizasyonları da devam etmektedir. Türkiye’ nin Aviyonik Entegrasyon Merkezi konumundaki TAI, bu alandaki rekabet gücünü her geçen gün artırmaktadır.

Kategoriler
Genel Kültür MERAKLILAR BURAYA

Dünya, Ay ve Güneş’in Özellikleri ve Birbirlerine Olan Etkileri

Sümerlilerden bu yana insanoğlu her zaman evreni, uzayı ve uzaya ait kavramlar olan dünya, ay, güneşi anlamaya ve açıklamaya çalışmışlardır.  Her çağda dünya, güneş ve ay ne işe yarar, aralarında ne tür ilişkiler olduğu hep merak edilmiş ve elde olan bilgilerle bu tür sorular cevaplanmaya çalışılmıştır. Bizde bu yazımızda her insanı ilgilendiren bu üç temel kavramı ve aralarındaki ilişkiye kısaca değineceğiz.

Dünya  ve Ay

Eskiler neden Dünya’nın düz olduğunu düşünürlermiş ki? Ay tutulması sırasında, Dünyanın Aya düşen gölgesinin çember şeklinde olması bile Dünyanın yuvarlak olduğunu göstermeğe yeterdi…

Ama, tabiatıyla bunu düşünebilmek için, önce merkezinde Güneşin, onun çevresinde gezegenlerin, gezegenlerin çevresinde ise kendi uydularının döndüğü bir “Güneş sistemini” kavramlaştırabilmek ve “Ay tutulmasını” cinlerle perilerle değil bir “doğa olayı” olarak açıklayabilmek gerekiyordu.

Dünya gezegeni (Terra), Güneş sisteminin içten dışa doğru üçüncü gezegenidir. 4.5 milyar yıl (4.5×109) kadar önce oluştuğu hesaplanıyor. Güneş sisteminde varlığını saptadığımız tek biyolojik yaşam yuvasıdır.

Hayallerimizde, kendimizi uzayın derinliklerine yol alan bir uzay gemisinde, fantastik serüvenlerin kahramanları olarak canlandırırız. Gerçekte, bizler hepimiz birer uzay yolcusuyuz. Gemimizin adı, Dünya Gezegeni… Uzayda, saatte 108 000 km (67 000 mil) hızla yol alıyoruz.

Ne var ki bu yolculuğu, çevremizdeki gök cisimlerinden bağımsız, kendi seçtiğimiz yönlerde değil; dev bir uçak içinde biteviye dönen bir sinek gibi, Güneş ve Gökada sistemimiz ile birlikte gerçekleştiriyoruz. Daha kendi gezegenimizin çekim alanından bile kurtulup bağımsız bir rota çizebilmemiz için, 11.18 km/sn’lik (ekvatorda) bir kaçış hızı üretebilmemiz gerekiyor.

Gezegenimizin hızla dönmesi ve erimiş nikel-demir çekirdeği sayesinde oluşturduğu manyetik alan, ve yoğun atmosferimiz de eklendiğinde, bizleri Güneş ve diğer yıldızlardan gelen zararlı ışınlardan koruyor. Uzayda serseri gezen göktaşlarına karşı da koruyor; bunların büyük çoğunluğu, hava tabakaları ile sürtünmeden dolayı, yüzeye düşemeden yanıp buhar oluyor… Burası bizim uzay gemimiz ve bildiğimiz tek yaşam yuvası…

Ve düşününüz ki, yol açtığımız çevre sorunları ve kaynaklarınımızı hesapsız harcamamız sonucunda, kendi yaşam yuvasını yok eden farelerden farkımız yok…

Gezegenimiz, Kuzey ve Güney kutuplarını birleştiren eksen çevresinde 23 saat 56 dakika 4.09 saniyede döner… Güneşin çevresinde, saniyede ortalama yaklaşık 30 kilometre (tam olarak, 29.79 km/sn) hızla, turunu 365.2564 günde tamamlar…

Dünya gezegeninin doğal tek uydusu Ay’dır. Ay, Dünyanın çevresindeki bir turunu 271/3 günde tamamlar. Kuzey kutbundan bakıldığında, Dünyanın ve Ayın kendi eksenleri çevresindeki dönüşü saatin ters yönündedir.

Dünyanın ekseni, Güneş çevresindeki yörüngesine göre 23.5 (tam olarak: 23.45) derece eğiktir. Mevsimler bu sayede oluşur…

Dünya-Ay düzlemi de, Dünya-Güneş düzlemine göre yaklaşık 5 derece eğiktir; öyle olmasaydı her ay mutlaka bir kez ay tutulması oluşurdu…

Dünya gezegeninin yarıçapı ekvatorda 6,378.14 kilometre; kitlesi 5.976e+24 kg, ortalama yoğunluğu 5.515 g/cm3 olup, böylece Güneş sistemi üyeleri arasındaki en yüksek yoğunluğa sahiptir. En düşük yoğunlukta olan gezegen ise Satürn’dür. (0.69 g/cm3). [Referans için, sıvı suyun 1 g/cm3 kabul edilen değerini düşünün.]

Gezegenimizin ortalama yoğunluk olarak dev Satürn veya Jüpiter’in üstünde olması çok doğal: Biz ayağımızı sağlam kayalara basıyor, gemilerimiz denizler üstünde yol alıyor iken, o dev gezegenler ise büyük ölçüde gaz bulutlarından oluşuyor… Unutmayalım: Evrende bildiğimiz tür teknolojik uygarlıkların oluşması için ilk koşul, birilerinin sağlam bir zemin üzerinde “ayakları” üstünde doğrulup, “ellerinin” serbest kalabilmesi…

Soluduğumuz havanın yaklaşık %21’i oksijen, %78’i azot olup, diğer gazların toplamı geri kalan %1’i oluşturur… (Kimi kaynaklarda, son iki değer, yaklaşık %77 ve %2 olarak verilmektedir.) Oksijenin hemen tamamı canlı organizmaların ürünüdür.

Dünyanın “Hill” alanı 1.5 Gm (930 bin mil) yarıçapındadır ve uydusu Ayın yörüngesi tabiatıyla bu alan içindedir. Hill alanı, bir gök cisminin, çevresinde döndüğü daha ağır bir gökcisminin etkisine rağmen — burada Güneş — egemen olduğu yerçekim alanıdır.

Ay, Dünya’dan yaklaşık 234 bin mil (376 bin kilometre) uzaklıktadır. Ayın yerçekimi Dünyanın altıda biri kadardır. Dolayısıyla, Dünyada 95 kilo ağırlığında olan bendeniz, Ay yüzeyinde 18 kiloya düşer, panterler gibi sıçrayabilir, ceylanlar gibi zıplayabilirdim…

Ayın kütlesi, Dünyanın seksende biri kadardır… Dünya ve Ay’ın birbirleri üzerinde yerçekimi etkileri vardır. Tabiatıyla, Ayın Dünyanın kendisine bakan yakın yüzündeki çekim etkisi, o sırada arkada kalan yüzüne göre daha fazladır. Bu çekim karalar üzerinde farkedilebilir pek bir etki göstermez; ama okyanuslar ve denizler Aya doğru yaklaşık 60-65 santimetre “uzarlar”… Sonuçta günde iki kez oluşan gelgit hareketleri meydana gelir…

Ay Dünyanın çevresinde saniyede yaklaşık 800 kilometre hızla dönmektedir. Bu hız giderek yavaşlamakta ve uydumuz giderek bizden uzaklaşmaktadır. Ay, Dünyaya her yıl yaklaşık 3 cm daha uzaktadır…

Gerek kendi ekseni çevresindeki dönüşünü, gerekse Dünya çevresindeki yörüngesini — her ikisini de — 27.3 günde tamamladığı için, Ayın Dünyamıza daima aynı yüzü dönüktür…

Ayı, Güneşten yansıttığı ışık dolayısıyla görebiliyoruz. Dolayısıyla hilalden dolunaya ve yeniden hilale değişimler, Ay’ın Güneş ve Dünyaya göre olan konumundan kaynaklanmaktadır…

Bir takvim ayı içinde iki kez dolunay durumu kabaca 23/4 yılda bir ortaya çıkar.

Güneş

Bir yıldız olarak, Güneşimiz, kütle, büyüklük, ısı, vb. açısından, gökadamızda ortalama ve sıradan bir yıldızdır. Bu grup yıldızlar “sarı cüceler” sınıfında yer alır.

Yaşının 4.6 milyar yıl olduğu, bir aksilikle süpernova haline filan dönüşmezse bir beş milyar yıl kadar daha parlamağa devam edeceği hesaplanmaktadır!…

Çekirdek ısısının 15 milyon derece santigrad olduğu düşünülmektedir!! Burada hidrojen füzyonu ile helyum oluşurken, sürecin oluşturduğu enerji, atomaltı parçacıklarla çarpışa çarpışa çetin bir yolculuktan sonra yüzeye ulaşır ve bu cehennem fırınını sonunda terkeder; çevreye ısı ve ışık şeklinde yayılır.

Güneşimiz, Güneş sistemi toplam kütlesinin %99.86’ını oluşturur. Başka bir deyişle, dev gezegen Jüpiter dahil, gezegenler, astroidler, vb. hep birlikte sistemdeki toplam kütlenin yalnızca %0.14’ünü oluşturuyor.

Güneş’ten bize ulaşan enerji, aslında binlerce yıl öncesinden bu yıldızın çekirdek bölgesinden yola çıkmış olan enerjidir. Bu sürenin tamamına yakınını, Güneşi oluşturan yoğun atomların arasından geçerken harcamış, Güneş’i terkettikten sonra yalnızca sekiz dakika içinde bize ulaşmıştır…

Güneş lekelerinin koyu renkli görülmesinin nedeni, çevrelerindeki alanlara göre ısının daha düşük olmasıdır. Güneş ortalaması olan 5800 santigrad ısıya karşılık, güneş lekelerindeki ısı 3800 santigrad derecededir… Güneş lekeleri 11 yıl döngülük bir enerji salınım örüntüsü izlerler.

Güneşin, Pluto gezegeninden, Dünyadakine kıyasla 1600 kez daha sönük görüneceği hesaplanmaktadır.

Çoğu eski uygarlıklarda insanlar Güneşe Tanrı olarak tapmış; güneş tutulmasını Tanrının öfkesi olarak yorumlamışlardır. Bu öfkeden sakınmak amacıyla da dua ve kurban verme ritüellerine yönelmişlerdir.

Bugün bile, bizim ülkemizde halk arasında, ay tutulmasının öteki milletlere, güneş tutulmasının ise Türklere uğursuzluk getireceği inancı yaygındır

Kategoriler
Genel Kültür

Albert Einstein ve Dehası

Albert Einstein, modern zamanların en ünlü ve en büyük bilim insanı… Hakkında o kadar çok merak edilen konu, o kadar tartışma var ki, belki de bunların çokluğu Leonardo Da Vinci’den bu yana sadece ona hastır. Son yüyyılın btün tartışma konularında hep o var. Onu bu kadar tartışmalı bir kişilik haline getiren birçok özelliğide kendinde topmamış biri O! İnanılmaz bir zekaya sahip olması, ilkokulda başarısız olması, yahudi oluşu, Alman vatandaşı olması, Amerika’ya gidip yerleşmesi, atom bombasının imalında imzası olması hep tartışılan özellikleri ve daha niceleri…

Uzay, mekân ve zaman kavramlarını değiştiren bir fizikçi. “E=mc2” formülünün yaratıcısı olarak, sadece o güne kadar süregelen fizik yasalarını alt üst etmekle kalmamış, nükleer güce ve atom bombasına giden yolu açarak, tarihi de yeniden şekillendirmişti. Ancak, hep nükleer silahların engellenmesi için çalıştı. Adını taşıyan bir kimyasal element bile var: “einstenyum” . Şimdi, dağınık saçları ve çorapsız giydiği ayakkabılarıyla hep göze batan bu çok yönlü bilim insanının gizli kalmış dünyasında yolculuğa başlıyoruz…

Einstein, bilim dışındaki insanlara iletilmesi için habercilere Görelilik Kuramı’nı şöyle tanımlamıştır:

“Hoş bir kızla beraber parkta bir saat oturmak bir dakika gibi geçer,

ama sıcak bir sobanın üzerinde bir dakika oturmak bir saat gibi gelir.”

Eyvah, eyvah… Ne olacak bu çocuğun hali? Konuşmuyor, içine kapanık…

Einstein, 1879 yılında güney Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda bu korkularının gereksizliği anlaşılacaktı. Giderek meraklı, hayal gücü zengin bir çocuk olarak büyüyordu.

Okulu hiçbir zaman sevemedi
Gerçekten de, genç Einstein’ın ileride ortaya çıkacak dehasının temelleri, kendisinin de sonradan belirttiği gibi, okulda değil başka yerlerde atılmıştı: “Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklid geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kişinin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir! ” 1955’te Princeton’da hayata gözlerini yumana kadar bilim dünyasına çok şey kattı. 1916’da yayımladığı “Genel Görelilik Kuramı”, 1921’de “fotoelektrik etki ve kuramsal fizik” alanında çalışmalarıyla aldığı Nobel Fizik Ödülü, dahinin en önemli başarılarından sadece ikisi; ya bilinmeyen dünyası…

İnsanlar telepatik yollarla iletişim kurabilecek
Einstein ve X-files… Öteki bilim insanlarının aksine, X-files adı verilen normalüstü konulara çok meraklıydı. 1920’li yıllarda, fizik üzerine amatör araştırmalar yapan Amerikalı yazar Upton Sinclair’in, telepatiyi konu alan “Zihinsel Radyo” (Mental Radio) adlı kitabına önsöz yazmıştı. Einstein, Sinclair’in “altıncı his” ile ilgili kanıtlarının göz ardı edilemeyeceğine inanıyordu. Hatta, insanların telepatik yollarla iletişim kurabileceklerini de açıklamıştı Bu savlarını, zihinsel yeteneklerini geliştirmek için katıldığı seanslara, yani kişisel deneyimlerine dayandırıyordu. 1930’da, Alman Otto Reiman’ın düzenlediği ruhsal testlere katıldı.

Naziler nükleer silah yapabilir
1939’da ABD başkanı Franklin Roosevelt’e bir mektup yazarak, Nazilerin nükleer silahlar geliştirebileceği uyarısında bulundu. Bu mektup, müttefiklerin ilk atom bombasını yapmalarında önemli rol oynadı.

Einstein’in 20’li yaşlarında Berlin’de verdiği konferanslar dolup taşıyordu. Ancak, kimi zaman Yahudi karşıtı gösterilerle engellenemeye çalışılıyordu. Einstein, komünistlikle ve ajanlıkla da suçlandı…

E=mc2 denkleminin fikir babası olmasına rağmen, hiçbir zaman Manhattan Projesi (ABD’nin gizli atom bombası yapma planı) içinde yer almadı. Amerikalı tarihçi Richard Schwartz’ın 1983 yılında açıkladığı belgeler, Einstein’ın neden ajanlıkla suçlandığını ortaya koyuyor. Öldüğü yıl olan 1955’te FBI’ın hakkında yürüttüğü araştırma dosyaları 1.500 sayfayı bulmuştu. Bu dosyaların çoğu komünistlerle bağlantılar kurmak ve Almanya’daki evin haberleşme merkezi olarak kullanmaktan suçlanıyordu somut dayanakları var mıydı? 1930’lu yıllarda Einstein, emperyalizm karşıtı eylemler yapan ve ulusal bağımsızlığı savunan sol eğilimli bir örgütün onursal başkanıydı. Aynı zamanda, komünist ajanlar Hilaire Noulans ile eşinin saklanmasına yardımcı olmuştu. Tüm bunlara rağmen, Sovyetler Birliği’ni eleştirdiği pek çok kamuoyu açıklaması yaptı ve Yahudilere karşı tavırlarından dolayı onlar için çalışmayı reddetti.

Ölüm ışınını keşfetmiş miydi?
FBI raporlarında geçen en ilginç konulardan biri de, çok büyük güce sahip bir ışın makinesi icat ettiği iddiasıydı, iddia az da olsa gerçeğe dayanıyordu. Soruşturma, 1940’ın Aralık ayında yayılan dedikodularla başladı. Einstein’ın arkadaşı Gustav Bucky’nin komşusu, Einstein ve Bucky’nin Manhattan’daki geçici laboratuvarda “ölüm ışını makinesi” üzerinde çalıştıklarını ileri sürmüştü. Yetkililer, laboratuarda makineyle ilgili hiçbir ipucuna rastlayamadılar. Ancak laboratuvar yıkılmıştı, dolayısıyla bu durumdan kuşkulanmışlardı. Gerçekten de Einstein, ölüm ışınını farkında olmadan keşfetmişti; ama bu iddialardan çok önce… 1916 yılında, atomdaki elektronların, yüksek enerji seviyesine sıçradığında, enerjilerini tek frekanslı ışık atılımı şeklinde serbest bırakarak bir araya toplandıklarını gösterdi. Bu ışın demeti incelendiğinde, barındırdığı yoğun gücün bir metali bile kesebileceği anlaşıldı. Bu araştırması, günümüzde kullanılan ölüm ışını, lazerin atası kabul ediliyor.

Einstein teori üretmesinin yanında, sıkı bir kaşifti de…

1925’te bir gün, buzdolabından sızan ölümcül soğutucu gaz nedeniyle yaşamını kaybeden bir ailenin haberini okudu. Endüstri kimyagerleri henüz güvenli soğutucu gazını bulamamıştı. Bunun üzerine Einstein, fizikçi arkadaşı Leo Szilard’la bir ekip oluşturarak daha güvenli buzdolabını tasarlamaya koyuldular. Sonuç dahiyaneydi: Sodyum ve potasyum karışımını borulara pompalamak için elektromanyetik alanı kullanan ve sıvıya dönüşmeden önce soğutucu kimyasal maddeyi sıkıştıran bir tasarım…

Soğutucu madde buzdolabının içinde dolanırken ısınıyor, tekrar gaz haline dönüşüyor ve buzdolabı içindeki sıcaklığı alıyordu. Hiçbir mekanik parça gerektirmediğinden, tehlikeli kimyasal madde, borular içinde güvenli bir şekilde dolaşıyordu. Einstein ile Szilard bir başka buluşa daha imza attılar (musluk suyunun gücünü kullanarak günlük kullanım suyunu soğutan cihazı ekleyerek) ve bu soğutucunun patentini Electrolux’e sattılar. Ancak, buzdolabı ticari amaçla satışa sunulmadı. Kimyagerler daha sonra, güvenli soğutucu freonu (ozon tabakasına zarar verdiği ileri sürüldü) geliştirdiler.

Einstein ve kadınlar…
Dahinin kadınlar üzerindeki manyetik etkisi tartışılmazdı. Bunun en açık kanıtı, iki evliliği sırasında yaşadıkları ilişkilerdi. Mileva kendisinden hamile kaldıktan sonra onunla evlenmiş; ancak, kuzeni Elsa’yla evlenebilmek için de ondan boşanmıştı. İkinci evliliği Elsa’nın ölümüne kadar sürmüş olsa da, bu arada aşk maceraları yaşamaktan geri kalmadı. Birlikte olduğu kadınların kimlikleri ve ilişkilerin yoğunluğu tarihçilerce tartışıla dursun, Roger Highfield ve Paul Carter adlı yazarlar önemli kanıtlara ulaştılar. Onlara göre; sekreteri Betty Neumann, Avusturyalı güzel sarışın Margarette Lebach ve iki zengin kadın Elsa Mendel ile Estetla lenbogen, beraber olduğu kadınlar arasında.

Einstein öldükten sonra beyni çıkarıldı
Beyniyle ilgili garip hikâye, hakkındaki son bilinmeyen.. . Einstein öldükten sonra beyni çıkarıldı ve halen ABD, Wichita’daki yaşlı doktorun evinde, bir kavanozda saklanıyor. Dr. Thomas Harvey, 1955 yılındaki otopsi sırasında, dehasıyla ilgili ipuçları bulabilmek amacıyla Einstein’m beynini çıkarmıştı. Beyniyle ilgili temel bilgiler çok da farklı değil. Beyni, normal koşullarda 1,4 kg. olan insan beyninden yüzde 12 oranında daha hafif. Beyninden alınan örnekleri inceleyen nörologlar, ilgi çekici Özelliklere rastladılar. Örneğin, düşünce için gerekli sinirleri besleyen “gliyal hücre” sayısının normal sayılandan daha fazla olduğunu belirlediler. 1999 yılında Kanada, McMaster Üniversitesi’ nden uzmanların yaptığı araştırmalarda da, Sylvian fısürünün (yarığı) gelişmiş ve alt parietal lobunun normale göre yüzde 15 daha geniş olduğu tespit edildi. Uzmanlar, gelişmiş Sylvian fisürünün, beyindeki bilgi alışverişini kolaylaştırdığını; parietal lobun ise, matematikle ilgili yeteneği ve uzay-mekân bağlantısı kurma yetisini artırdığını belirtiyorlar.