Kategoriler
Genel Kültür

NATO Nedir? Tarihçesi Nato Üyesi Ülkeler

Birzamanların soğuk savaşının vazgeçilmez askeri birliği olan NATO, aslında Komunizm ve SSCB ne karşı kurulmuş bir birlikti. Bugün komunizm tehtidi ve SSCB nin ortada olmadığından dolayı artık varlık nedeni sorgulanan NATO hala genişlemeye devam ediyor. NATO (İngilizce resmi: North Atlantic Treaty Organization, Fransızca resmi: Organisation du Traité de l’Atlantique Nord (“OTAN”) ve Türkçe: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün kısaltması), resmen açıklanmasa da II. Dünya Savaşı sonrası oluşan politik ayrımda, İngiliz Lord Ismay’ın deyişi ile “Rusları dışarıda, Almanya’yı alaşağı edilmiş halde ve ABD’yi içeride” tutmak için kurulmuştur. Yani amaç salt SSCB’ye karşı güvenlik değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin katkı koymasını sağlamak, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasını bölgeye tehdit oluşturmadan gerçekleştirmektir. Çünkü bilindiği gibi o dönemde ABD kongresi ve kamuoyu ülkenin Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkilere karışmasını istemiyordu.

9 Nisan 1949′da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kollektif savunma örgütü olarak bilinmektedir. Kurucu 720px-nato_expansion1antlaşmanın özellikle üçüncü, dördüncü ve beşinci maddeleri önemlidir. Bu maddelerle üye ülkeler, ortak savunma için yeteneklerini geliştirmeye, herhangi bir üyenin toprak bütünlüğü, siyasî bağımsızlık ve güvenliği tehlikede olduğunda bir araya gelmeyi ve herhangi birine saldırıldığında bu saldırıya hepsine karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt etmişlerdir.
Avrupa, artık iki büyük gücün desteği olmadan kendi ekonomik sorunlarını çözemeyecek ve savaşı izleyen birkaç yıl içinde, bu iki gücün kontrolüne girecek bir duruma düşmüştür. Savaş sonrası Avrupa’sının içine düştüğü durum, faşizm tehlikesi nedeniyle nihai hesaplaşma sürecini ertelemiş olan iki ideolojinin ve onların en güçlü temsilcilerinin (ABD ve SSCB), yeni bir güç mücadelesine girmesi, uluslararası sistemde iki kutuplu bir yapının doğmasına ve “soğuk savaş”ın başlamasına neden olmuştur. Aslında bu durum bir sürpriz değildi. Savaşın getirdiği zorunlu işbirliğinin bile değiştiremediği bir biçimde öncelikle SSCB, tarihsel olarak batı dünyasından bir tehdit beklemekteydi.
Batılı güçlerin gerek Bolşevik devrimi sonrasında yaşanan iç savaşta “Devrimi Evinde Boğma” çabaları, gerekse İkinci Dünya Savaşı öncesinde işbirliği çağrılarına kulak tıkayarak SSCB’yi adeta Nazi Almanya’sının kucağına itmeleri göz önüne alındığında, SSCB’nin bu güvensizliğinin pekte yersiz olmadığı açık bir biçimde ortaya çıkmaktaydı. Bu güvensizlik nedeniyle SSCB’nin kendi batısında işgalden kurtardığı ülkelerde sosyalist rejimler kurdurmaya başlaması, ABD’de SSCB’ye duyulan güvensizliğin artmasına neden oldu. Aslında Yalta Konferansında yayımlanan “Kurtarılmış Avrupa Demeci” ile işgal edilen Avrupa ülkelerinde “demokratik rejimlerin” kurulacağı ilan edilmişti.
Bu husus demokratik rejim kavramını kendine göre yorumlayan SSCB ile batı güçlerinin karşı karşıya kalacakları anlaşmazlıklar açısından büyük bir öneme sahipti. Her iki taraf da 4-11 Şubat 1945 Yalta Konferansı sonuç bildirgesinin sonuçlarını kendi kontrol alanlarındaki tasarruflarına dayandırmaya çalışacaklardı. SSCB’nin “tek ülke sosyalizm” politikasını terk ederek “sosyalist merkezin savunulabilmesi” için çevresine yayılmaya başlaması, eş zamanlı olarak SSCB gibi izolasyonist bir dış politika anlayışına sahip olmasına rağmen bu politikasını terk etmeye başlayan ABD’nin küresel yayılmasıyla doğal bir karşıtlık yarattı.

natoBu karşıtlığın sonucu, iki büyük devletin kendi ekonomik, siyasal, askeri ve ideolojik alt sistemlerini yaratarak “soğuk savaş”ı başlatmaları oldu. İşte NATO bu mücadele ortamının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İki taraf arasındaki anlaşmazlıkların artık geri dönülmesi çok zor bir aşamaya geldiğinin görülmesi sonucunda mücadele 1947’de daha da sertleşmiştir.

NATO’nun kuruluşuna karşı, SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri, kendi savunma anlaşmalarını yapmışlar ve Soğuk Savaşın yol açtığı kutuplaşma iyice belirginleşmiştir. Varşova Paktı olarak bilinen bu anlaşma, 1955′ten 1991′e kadar varlığını sürdürmüştür.
Türkiye ve Yunanistan 1952 yılında eş zamanlı olarak NATO’ya kabul edilmiştir. Batı Almanya da 1955 yılında Türkiye’nin onayı alınarak NATO’ya üye olarak kabul edilmiştir. Sadece demokrasi ile yönetilen Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin bulunduğu bu ittifaka, İspanya, Franko diktatörlüğü yıkıldıktan sonra, 1982 yılında katılmıştır.
NATO’nun etkinlği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950′li yıllarda İtalya’dan başlayarak NATO ülkelerinde gizli Özel Harekat daireleri kurulmuştur. Gladio adı ile anılan bu birimler ülkelerdeki devrimci sol hareketler başta olmak üzere her tür muhalefete karşı bir önlem olarak oluşturulmuştur. Bu birimler aynı zamanda Derin Devlet kavramının da ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. Pek çok ülkede daha sonra bu birimler ortaya çıkarılarak sorumluları yargılandıysa da, Türkiye dahil çoğu ülke bu süreci henüz yaşamamıştır. NATO, Soğuk Savaş sonrası Gladio kurumlarının dağıtıldığını iddia etse de, bu birimlerin şu anki durumu hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Günümüzde NATO ve savunduğu değerler tartışılmakta, kuruluş amacı olan SSCB ve Doğu Bloğu’nun dağılması nedeni ile kendisine yeni amaçlar aramaktadır. Artan uluslararası terör olaylarına karşı etkin rol oynaması, şu durumda olasılığı en fazla olan yeni misyondur. Doğal afetlere müdahalede harekete geçirilmesi de 2005 yılında art arda gelen doğal afetler sonucunda gündeme gelmiştir. Bununla birlikte Bosna katliamına müdahale etmekte geç davranmış, Kosova’da ise daha başarılı olmuştur.
Özellikle Gladio birimlerinin teker teker ortaya çıkması ve ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinde oynadığı rol, NATO’ya ciddi eleştiriler yöneltilmesine sebep olmuştur. Ayrıca, BM kararlarının NATO’ya herhangi bir etkisinin olmadığı görüldükten sonra, pek çok grup NATO’ya karşı muhalefeti arttırmışlardır. 21. yüzyıla girilirken, NATO’nun geleceği konusunda tartışmalar hala devam etmektedir.


Teşkilat Yapısı:240px-nato-2002-summit1
Teşkilatın askeri yapısı, üye ülkelerin Genelkurmay Başkanlarından veya onlar adına daimi görev yapan temsilci askeri personelden oluşur. Konseye karşı sorumlu olan Askeri Komite, ittifakın en üst düzeydeki askeri merciidir. Konseye ve Savunma ve Planlama Komitesine askeri konularda bilgi sağlayan ve önerilerde bulunan Askeri Komite, iki büyük Nato Komutanlığına direktif verebilmektedir.

• İttifak, savunma amaçlıdır.
• Caydırma için yeterli bir gücü muhafaza etmek esastır.
• Üyelerin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı garanti edilerek dünya barışına katkı devam ettirilir.
• Üye ülkelerden birine yapılan tecavüz, tamamına yapılmış kabul edilir. (5 nci madde)
• İttifak, Avrupa’da ABD’nin konvansiyonel ve nükleer askeri varlığını zaruri sayar.
• NATO Savunmasının kollektif tabiatı, işbirliğine ve entegrasyonuna istinad eder.
• Nükleer silahlarda sıfır çözüme ulaşıncaya kadar, konvansiyonel ve nükleer silahların uygun bir kombinasyonunu kullanmaya devamı zorunlu görür. Nükleer silahların amacı siyasi olup, ittifakın güvenliğinin en önemli garantisidir. Bu kuvvetler savaşı ve dengeyi korumak için asgari düzeyde tutulur.

Kategoriler
Genel Kültür

İnsanlar Neden Farklı Dil Konuşur? Dillerin Tarihi ve Oluşumu

Çoğumuzun aklına takılmıştır.İnsanlar bir atadan geldiğine göre neden diller farklılık gösterir diye. Aslında dikkat edilirse birbirinden çok farklı gibi görünen diller yapı olarak benzerlikler göstermektedir. Bu da aslında dillerin aynı kökenden geldiğini gösterir. Uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık.Dünyadaki 6 milyar kişinin konuştuğu
3000′den fazla dil vardır ama dünya nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca
15′ini konuşmaktadır. En çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin’deki Mandarin
dilidir. Yazı dili bütün Çin’de aynı olmasına rağmen halkın yüzde 70′i Mandarin
dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi güneydekinin konuştuğunu anlamaz.

Afrika’da 1000′e yakın dil konuşulmaktadır fakat l milyondan çok kişinin
konuştuğu dillerin sayısı 30′u geçmez. Hindistan’da 800′den fazla dil
konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12 kilometre gittikçe lisanın
değiştiği söylenmektedir.

Genetik bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük bir
olasılıkla Yakın Doğu’da doğarak yayıldığı ve dünya üzerindeki iki toplum
coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa genetik yapılarının da o kadar farklı
olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri
genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara, Ortadoğululara
ve Hintlilere daha yakındırlar.

Dünyanın bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı paralellik
gösterir. Teoriye göre milattan önce 7500 yıllarında tarımın başlaması ve
hayvancılığın gelişmesi ile birlikte Yakın Doğu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya
ve Hindistan’a büyük göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil
gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.

Diller arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel oluşumuna
dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden kaynaklandıkları varsayılan
diller aynı öbeğe konulmuştur. Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması
yapılamamasına rağmen bu üç dil grubu şunlardır: (1) Hint-Avrupa dilleri, (2)
Ural-Altay dilleri, (3) Hami-Sami dilleri.

Türk dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil öbeklerinin
dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore, Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden
gösterilir. Hami-Sami dillerinin en belirgin örneği Arapça’dır. Çin-Tibet ve
Kafkasya dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana
sınıflandırmanın dışındadırlar.

Diller ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:
(1) Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);
(2) Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);
(3) Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);
(4) Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde “takusariartorumagaluarnerpa” kelimesi “onun bununla uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz” anlamına gelir.

Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin, daha az
kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani daha kısa olmalarıdır.
Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda vücudun kısımlarının ve organlarının
isimlerinin bir çoğu kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe’deki baş, bel, kaş,
göz, kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl, vb. gibi.

Lisanın zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün etkisi vardır.
Eskimo’lar ata, sadece at demekle yetinirken Türklerde atın cinsine, yaşına,
rengine göre değişik isimleri vardır. Ancak bizler de ‘kar’a sadece kar derken
Eskimo dilinde karı ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.

Hayvanlara sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu “bili-bili”
diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler tavuğu “çak-çak” (chuck), Finliler
“fibi-fibu” diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama
sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş, kiş-kiş…

Kategoriler
Genel Kültür

Kar Nasıl Yağar Kar Tanesindeki Sır

Kar Nedir? Nasıl Yağar?
Suyun, buza dönüşmüş haline “kar” denir. Buz, su gibi renksizdir. Her bir kar tanesi, birçok buz kristallerinden oluşur. Kristallerin ışığı yansıtan yüzeyleri karın beyaz olmasını sağlar. Çünkü kar ışığını güneşten alır. Kar, yüzeyine aldığı bu ışıkları geri yansıtır ve kendi rengi de güneş ışığı gibi beyaz olur.

Kar, özellikle kış aylarında yağar. Çünkü kış aylarında güneş ışınları, pek güçlü değildir. Bu nedenle bulutların bulunduğu yerlerde hava sıcaklığı daha düşük olur. Yerden yükselen su buharı, bulutların üstünde sıvı haline gelmeden buz kristali haline dönüşür. Buz kristalleri de birbirlerine yapışarak kar tanelerini oluştururlar.

Yer ile bulut arasındaki hava biraz ısınırsa, kar taneleri yere düşerken sıvı haline geçebilir. O zaman da karla karışık yağmur yağar. Yani karın; yere kar tanesi olarak düşmesi, yer ile bulut arasındaki havaya bağlıdır. Kar taneleri o kadar hafiftir ki 3000 metreden yere inmeleri yaklaşık 2 saat sürebilir.

Kar Tanesinin Yapısındaki Bilinmeyenler
Birbirleriyle gevşek bir şekilde bağlanarak kar tanesini meydana getiren kristaller birbirlerinden o kadar farklı şekillerde oluşurlar ki, hiçbir kar tanesi bir diğerine benzemez. Karlı bir günde sadece bir büyüteçle bile kar tanelerinin birbirlerinden tamamen farklı şekillere sahip olduğunu açıkça görebilirsiniz.
Yeryüzüne birbirinin aynısı olan bir çift kar tanesinin düşme ihtimali oldukça zordur. Şimdi sadece bulunduğunuz yere yılda ne kadar kar tanesinin düştüğünü bir düşünün. Bol kar yağan dağları ve her zaman sıfırın altındaki sıcaklığı ile kutupları bir düşünün. Bütün bunları bir kenara bırakıp bir genelleme yapın ve her yıl dünyaya düşen kar miktarını bir düşünün. Şaşırtıcı olan şudur: Elinizde bir imkanınız olsa ve bütün bu yağan tanelerini biraraya getirip inceleyebilseniz hepsinin birbirlerinden tamamen farklı olduklarını görürsünüz. Bunun nedeni, kar tanelerini meydana getiren su moleküllerinin moleküler özelliği ve kar kristallerinin buna bağlı olarak farklı geometrik yapılarda oluşmalarıdır.

Bir kar tanesi küçük bir toz tanesi etrafında oluşmaya başlar. Bu sadece birkaç mikron büyüklüğündedir. Meydana gelen bu mikroskobik şekil altıgendir ve bu yapı buzun kendi yapısından yani suyun moleküler özelliklerinden kaynaklanır. Oluşan bu kristal gitgide büyür ve köşelerinden itibaren küçük kollar oluşmaya başlar. Hava soğudukça bu kolların büyümesi biraz daha hızlanır. Hava değişimlerine maruz kaldıkça, oluşan bu yapı üzerinde kılcal uzantılar gelişir. Kar çevreye savruldukça ve değişik koşullara maruz kaldıkça bu yapılanma devam eder ve her koşula uygun farklı bir özellik kazanmaya başlar. Tek bir kar tanesindeki her kol aynı gelişmeyi yaşadığından bütün kollar birbirine benzer ve son derece kompleks bir yapı meydana gelir. Meydana gelen altıgenle bağlantılı olarak altının katlarına bağlı bir simetri oluşur ve kristal üç boyutlu yapısını kazanmış olur.

Kar taneleri mükemmel geometrik şekilleriyle adeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. Bir tanesini bile en dahi mimar dakikalarca uğraşmadan çizemeyeceği halde, Allah milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda kesip yeryüzüne gönderiyor. İngiliz bilim adamı 24 bin kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada hiçbirisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin harikulade motiflerle süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. Yağmur ve kar, fırtınalı havalarda dahi yağarken birbirleriyle çarpışmaz. Eğer çarpışsalar yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar vereceklerdi. Bu da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassasiyette birbirine eşit olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken, ağır olanı daha hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir ve kar tanelerinde de birleşme özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi.
İngiliz bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada hiç birisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde motiflerle süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. Yağmakta olan kar tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller görmek kaçınılmaz. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını, özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte ve desende Bedî ismiyle, orijinal biçimde yaratmanın hiç de zor olmadığını, günümüz bilimi, görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.
Orijinal kar kristallerinin bu gizemli ve ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra, bunların fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir.

Kategoriler
SAGLIK

Kısaca Karaciğer Nedir, Ne işe Yarar, Görevleri ve Yapısı

Bedenimizi oluşturan bütün organlarımız sağlığımız açısından çok önemliyken, bazılarını apayrı tutmalıyız. Örneğin beyin, kalp ve karaciğer vücudumuzun herşeyidir desek yanılmamış oluruz sanırım. Karaciğerin neler yaptığını, görevlerini ve faydalarını saymakla bitiremeyiz. Ama biz uzmanportal.com burada merak edenler için, karaciğeri kısaca tanıtmaya çalıştık. İşte KARACİĞER’in kısaca yapısı, şekli ve görevleri;

Karaciğerin Yapısı

Karaciğer, diyaframın hemen altında, sağ tarafta, yaklaşık olarak 2 kilogram ağırlığında koyu kırmızı renkte yumuşak bir organdır. Yaşamak için gerekli olan birçok kimyasal olay burada meydana gelir.

Karaciğerin Görevleri:

  • Günde yaklaşık olarak 4 su bardağı (1 litre) safra salgılar.
  • Yağ, protein ve şeker metabolizmasını düzenler.
  • Vücudun ısısını ayarlar.
  • Vücudun ihtiyacı olan su ve vitaminleri yapar.
  • Yağ, protein, şeker ve kan yapımı için gerekli olan maddeleri depolar.
  • Kandaki şeker miktarını ayarlar.
  • Hormonların görevleri üzerinde etkili olur.

Karaciğer yukarıda belirtilen görevlerinden herhangi birini yapamaz hale gelecek olursa, çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Bunların en önemlileri, karaciğer yetersizliği, karaciğer iltihaplanması, karaciğer sirozudur.

Karaciğer hastalıklarının ortak belirtileri:

Ensede ağrı hisseder. Çarpıntı, iştahsızlık vardır. İdrarın rengi sabahları sarı ve koyu, daha sonraki saatlerde ise, duru ve açıktır. Sık sık idrara gider. Baldır kasları ağrır. El ve ayaklarında şişlik görülür. Geceleri uyumak istemez. Görme ve işitme duyguları da zayıflar. Halsizlik hat safadadır.

Kaynak: wikipedia.org

Kategoriler
Genel Kültür

Kauçuk Nedir? Kauçuk Nasıl Elde Edilir? Kauçuk Nerelerde Kullanılır?

Gündelik hayatımızda sıkça kullandığımız bir materyal olan kauçuk Sonderece kullanışlı ve bir o kadarda zararsız bir maddedir. Bundan yüzyıllarca Önce,Güney Amerika’da, Brezilya’nın şimdi bulunduğu kesimde Amazon bölgesinde yaşayan yerliler, kabuğu baltayla kesilen bir ağacın içinden beyaz, yapışkan, süt gibi bir sıvının damla damla aktığını görmüşlerdi.

Bunu gözyaşına benzeten kızılderililer, bu ağaca kızılderili dilinde “Ağlayan ağaç” anlamına gelen “kauçi” adını verdiler. Sonradan bu sıvıyı toplayıp kurutmayı,çocuklarına şimdiki “top”lar gibi zıplayan oyuncaklar yapmayı öğrendiler.

Amerika’ya yaptığı ikinci seyahat esnasında, Kristof Kolomb kızılderili çocukların ellerinde gördüğü bu oyuncaklarla çok ilgilendi. Aradan 300 yıl geçtikten sonra, aynı maddeyi Avrupalılar da kullanmaya başlamışlardı. Dünya piyasasındaki ilgi yoğunlaşınca,İngilizler ve Hollandalı’lar,Brezilya’nın kauçuk için koyduğu “ihraç yasağı”nı önemsemediler. Çeşitli kolonilerde aynı bitkiyi yetiştirme yoluna gittiler.

Dünyada kullanılan tabii lastik:ihtiyacının % 99′unun kauçuk bitkisi tarafından sağlandığını söyleyecek olursak, kauçuğun önemi ve “tabii lastik” diye tanımlanmasının sebebi kendiliğinden anlaşılacaktır.

Oto iç ve dış lastiği,kükürt katılarak esnekliği azaltılan sertliği artan kauçuğun “ebonit” hali,kablolar, kaplamalar, bu ham maddenin endüstri alanındaki en yaygın ve en önemli kullanılışlarıdır.

Kauçuk uzun ve ince bir ağaçtır. Sıcak ve bol yağışlı bölgelerde yetişir. Tropik bölgeler, zaman zaman esen sert rüzgarlar nedeniyle bu ağacın yetiştirilmesi için uygun bir ortam sayılmaz. Ağacın gövdesi açık renk ve düzdür. Uzunluğu ortalama 20-25 metreyi, gövdesinin çevresi de 75-100 santimi bulur. Ağaç Temmuz, Ağustos aylarında çiçeklenir. Çiçeği açık yeşil renktedir. Sıvı halindeki kauçuk sütü,ağacın gövdesi ile kabuğu arasındadır. Süte benzeyişi dolayısıyla,Latince “süt” anlamına “latex” kelimesiyle tanımlanır. Ağaç 5 yaşına kadar az kauçuk verir,en verimli çağı 7-12 yaş arasıdır. Ham kauçuk almak için, ağacın kabuğu yarılır. Buradan alınan-özel kaplarda toplanan -kauçuk sütü,aynı durumda saklanabilmek için amonyak, formaldehit ve sodyum fosfat katılarak işlem görür. Kauçuğun ayrılması, ayrıştırılması amacıyla, belirli yerlerde bol duman verecek ateşler yakılır. Uzun sopalara tutturulmuş levhalar,kauçuk sütüne batırıldıktan sonra dumana tutulur. Levhadaki kauçuk 20-30 gram kadar olunca,kesilip levhadan alınır. Bir süre havada kurumaya bırakılır. Ardından, değişik hızlarda dönen demir silindirler arasından geçirilerek suyla yıkanır. Böylece, yassı, yüzeyi pürüzlü “krep kauçuk” elde edilmiş olur.

Esnek bir cisim olan kauçuk ısıtılınca yumuşar, 180°de yapışkan bir hal alır. 220° de erir. Damıtılması bu dereceden sonra başlar. Damıtılmadan elde edilen ürün, akıcı, yağımsı görünüşte bir sıvıdır. Buna “kauçuk yağı” adı verilir ve kauçuğun en iyi çözücüsüdür.

Havadan oksijen almak,kauçuk için en zararlı etkidir.Işık etkisi bu olayı arttırır. Kauçuğun fiziksel özellikleri, esnekliği,plastik durum alabilmesi ve elektrik akımını yalıtmasıdır.

Başka türlü söylemek gerekirse,elektrik akımı için “iletken” değildir. Bu yüzden,elektriğe karşı “izolasyon- yalıtma -tecrit” uygulamalarında geniş ölçüde kullanılır.

Kategoriler
Genel Kültür

Güneş Sisteminin Oluşumu, Dünyanın Oluşumu

Her geçen gün daha da yaşlanan dünyamızın yapısını incelediğizde çok şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşıyoruz. Gerek oluşumu gerekse de mevcut hali bizi kendisine hayran bırakıyor. Teknoloji geliştikçe Güneş sistemimiz ve Dünyamız hakkında daha birçok bilinmeyeni öğrenmeye devam edeceğiz.

Güneş Sistemi’nin Oluşumu Güneş Sistemi’nin oluşumu ile ilgili farklı teoriler ortaya atılmıştır. En geçerli teori sayılan Kant-Laplace teorisine Nebula teorisi de denir. Bu teoriye göre, Nebula adı verilen kızgın gaz kütlesi ekseni çevresinde sarmal bir hareketle dönerken, zamanla soğuyarak küçülmüştür. Bu dönüş etkisiyle oluşan çekim merkezinde Güneş oluşmuştur.

Gazlardan hafif olanları Güneş tarafından çekilmiş, çekim etkisi dışındakiler uzay boşluğuna dağılmış ağır olanlar da Güneş’ten farklı uzaklıklarda soğuyarak gezegenleri oluşturmuşlardır.

Dünya’nın Oluşumu
Dünya, Güneş Sistemi oluştuğunda kızgın bir gaz kütlesi halindeydi. Zamanla ekseni çevresindeki dönüşünün etkisiyle, dıştan içe doğru soğumuş, böylece iç içe geçmiş farklı sıcaklıktaki katmanlar oluşmuştur. Günümüzde iç kısımlarda yüksek sıcaklık korunmaktadır. Dünya’nın oluşumundan bugüne kadar geçen zaman ve Dünya’nın yapısı jeolojik zamanlar yardımıyla belirlenir.

Jeolojik Zamanlar
Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan Dünya, günümüze kadar çeşitli evrelerden geçmiştir. Jeolojik zamanlar adı verilen bu evrelerin her birinde , değişik canlı türleri ve iklim koşulları görülmüştür.
Dünya’nın yapısını inceleyen jeoloji bilimi, jeolojik zamanlar belirlenirken fosillerden ve tortul tabakaların özelliklerinden yararlanılır.
Jeolojik zamanlar günümüze en yakın zaman en üstte olacak şekilde sıralanır.

Dördüncü Zaman
Üçüncü Zaman
İkinci Zaman
Birinci Zaman
İlkel Zaman

İlkel Zaman
Günümüzden yaklaşık 600 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır.
İlkel zamanın yaklaşık 4 milyar yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :
Sularda tek hücreli canlıların ortaya çıkışı
En eski kıta çekirdeklerinin oluşumu

İlkel zamanı karakterize eden canlılar alg ve radiolariadır.

Birinci Zaman (Paleozoik)

Günümüzden yaklaşık 225 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Birinci zamanın yaklaşık 375 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :
Kaledonya ve Hersinya kıvrımlarının oluşumu
Özellikle karbon devrinde kömür yataklarının oluşumu
İlk kara bitkilerinin ortaya çıkışı
Balığa benzer ilk organizmaların ortaya çıkışı
Birinci zamanı karakterize eden canlılar graptolith ve trilobittir.

İkinci Zaman (Mezozoik)
Günümüzden yaklaşık 65 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. İkinci zamanın yaklaşık 160 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir. İkinci zamanı karakterize eden dinazor ve ammonitler bu zamanın sonunda yok olmuşlardır.

Zamanın önemli olayları :
Ekvatoral ve soğuk iklimlerin belirmesi
Kimmeridge ve Avustrien kıvrımlarının oluşumu
İkinci zamanı karakterize eden canlılar ammonit ve dinazordur.

Üçüncü Zaman (Neozoik)
Günümüzden yaklaşık 2 milyon yıl önce sona erdiği varsayılan jeolojik zamandır. Üçüncü zamanın yaklaşık 63 milyon yıl sürdüğü tahmin edilmektedir.

Zamanın önemli olayları :
§ Kıtaların bugünkü görünümünü kazanmaya başlaması
§ Linyit havzalarının oluşumu
§ Bugünkü iklim bölgelerinin ve bitki topluluklarının belirmeye başlaması
§ Alp kıvrım sisteminin gelişmesi
§ Nümmilitler ve memelilerin ortaya çıkışı
Üçüncü zamanı karakterize eden canlılar nummilit, hipparion, elephas ve mastadondur.

Dördüncü Zaman (Kuaterner)
Günümüzden 2 milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır.
Zamanın önemli olayları :
İklimde büyük değişikliklerin ve dört buzul döneminin (Günz, Mindel, Riss, Würm) yaşanması
İnsanın ortaya çıkışı
Dördüncü zamanı karakterize eden canlılar mamut ve insandır.

Dünya’nın İç YapısıDünya, kalınlık, yoğunluk ve sıcaklıkları farklı, iç içe geçmiş çeşitli katmanlardan oluşmuştur. Bu katmanların özellikleri hakkında bilgi edinilirken deprem dalgalarından yararlanılır.

Çekirdek
Manto
Taşküre (Litosfer)

Deprem Dalgaları
Deprem dalgaları farklı dalga boylarını göstermektedir. Deprem dalgaları yoğun tabakalardan geçerken dalga boyları küçülür, titreşim sayısı artar. Yoğunluğu az olan tabakalarda ise dalga boyu uzar, titreşim sayısı azalır.

Çekirdek
Yoğunluk ve ağırlık bakımından en ağır elementlerin bulunduğu bölümdür. Dünya’nın en iç bölümünü oluşturan çekirdeğin, 5120-2890 km’ler arasındaki kısmına dış çekirdek, 6371-5150 km’ler arasındaki kısmına iç çekirdek denir. İç çekirdekte bulunan demir-nikel karışımı çok yüksek basınç ve sıcaklık etkisiyle kristal haldedir. Dış çekirdekte ise bu karışım ergimiş haldedir.

Manto
Litosfer ile çekirdek arasındaki katmandır. 100-2890 km’ler arasında bulunan mantonun yoğunluğu 3,3-5,5 g/cm3 sıcaklığı 1900-3700 °C arasında değişir. Manto, yer hacminin en büyük bölümünü oluşturur. Yapısında silisyum, magnezyum , nikel ve demir bulunmaktadır. Mantonun üst kesimi yüksek sıcaklık ve basınçtan dolayı plastiki özellik gösterir. Alt kesimleri ise sıvı halde bulunur. Bu nedenle mantoda sürekli olarak alçalıcı-yükselici hareketler görülür.

Mantodaki Alçalıcı-Yükselici Hareketler
Mantonun alt ve üst kısımlarındaki yoğunluk farkı nedeniyle magma adı verilen kızgın akıcı madde yerkabuğuna doğru yükselir. Yoğunluğun arttığı bölümlerde ise magma yerin içine doğru sokulur.

Taşküre (Litosfer)
Mantonun üstünde yer alan ve yeryüzüne kadar uzanan katmandır.
Kalınlığı ortalama 100 km’dir.
Taşküre’nin ortalama 35 km’lik üst bölümüne yerkabuğu denir.
Daha çok silisyum ve alüminyum bileşimindeki taşlardan oluşması nedeniyle sial de denir.
Yerkabuğunun altındaki bölüme ise silisyum ve magnezyumdan oluştuğu için sima denir.
Sial, okyanus tabanlarında incelir yer yer kaybolur.
Örneğin Büyük Okyanus tabanının bazı bölümlerinde sial görülmez.
Yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe 33 m’de bir sıcaklık 1 °C artar. Buna jeoterm basamağı denir.

Kıtalar ve Okyanuslar
Yeryüzünün üst bölümü kara parçalarından ve su kütlelerinden oluşmuştur. Denizlerin ortasında çok büyük birer ada gibi duran kara kütlelerine kıta denir. Kuzey Yarım Küre’de karalar, Güney Yarım Küre’den daha geniş yer kaplar. Asya, Avrupa, Kuzey Amerika’nın tamamı ve Afrika’nın büyük bir bölümü Kuzey Yarım Küre’de yer alır. Güney Amerika’nın ve Afrika’nın büyük bir bölümü, Avustralya ve çevresindeki adalarla Antartika kıtası Güney Yarım Küre’de bulunur. Yeryüzünün yaklaşık ¾’ü sularla kaplıdır. Kıtaların birbirinden ayıran büyük su kütlelerine okyanus denir.

Kara ve Denizlerin Farklı Dağılışının SonuçlarıKaraların Kuzey Yarım Küre’de daha fazla yer kaplaması nedeniyle, Kuzey Yarım Küre’de;
Yıllık sıcaklık ortalaması daha yüksektir.
Sıcaklık farkları daha belirgindir.
Eş sıcaklık eğrileri enlemlerden daha fazla sapma gösterir.
Kıtalar arası ulaşım daha kolaydır.
Nüfus daha kalabalıktır.
Kültürlerin gelişmesi ve yayılması daha kolaydır.
Ekonomi daha hızlı ve daha çok gelişmiştir.

Hipsografik Eğri
Yeryüzünün yükseklik ve derinlik basamaklarını gösteren eğridir.
Kıta Platformu: Derin deniz platformundan sonra yüksek dağlar ile kıyı ovaları arasındaki en geniş bölümdür.
Karaların Ortalama Yüksekliği: Karaların ortalama yüksekliği 1000 m dir. Dünya’nın en yüksek yeri deniz seviyesinden 8840 m yükseklikteki Everest Tepesi’dir.
Kıta Sahanlığı: Deniz seviyesinin altında, kıyı çizgisinden -200 m derine kadar inen bölüme kıta sahanlığı (şelf) denir. Şelf kıtaların su altında kalmış bölümleri sayılır.
Kıta Yamacı: Şelf ile derin deniz platformunu birbirine bağlayan bölümdür.
Denizlerin Ortalama Derinliği: Denizlerin ortalama derinliği 4000 m dir. Dünya’nın en derin yeri olan Mariana Çukuru denzi seviyesinden 11.035 m derinliktedir.
Derin Deniz Platformu: Kıta yamaçları ile çevrelenmiş, ortalama derinliği 6000 m olan yeryüzünün en geniş bölümüdür.
Derin Deniz Çukurları: Sima üzerinde hareket eden kıtaların, birbirine çarptıkları yerlerde bulunur. Yeryüzünün en dar bölümüdür.