Son Yüzyılın Din Alimlerinin Üstad Bediüzzaman Hakkında Görüşleri

Bediüzzaman’ın talebesi Mehmed Kırkıncı Hoca’nın Nakşibendi Şeyhlerinden Trabzonlu Abdurrahman Beşikçi Hoca’dan aktardığı sözler: “Cihan harbinden önce Hazret, İstanbul’a giderken buraya uğradı ve bir müddet kalıp ulema ile görüşüp sohbet etti, kendilerini o zaman tanıdım. Sohbetlerinde İstanbul’a gidiş gayesinin şarkta bir Darü’l Fünun açılmasını padişaha teklif etmek olduğunu belirtiyordu. Bediüzzaman Hazretleri bu asrın müceddididir. O zat da çok çileler çekti, zulme maruz kaldı ve çok mağdur oldu. Halen hapiste midirler?” diye sordu. Biz de: “Şu anda hapiste değiller. Kendilerini ziyaret için Isparta’ya gidiyoruz.” dedik. “Benim yerime de selâm söyler ve elini öperseniz memnun olurum.” dedi.”

Veyiszade Mustafa Kurucu Efendi: Rıfat Filizer anlatıyor: “Konya’da Üstadı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu’nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu’dur. Üstadımız hakkında şöyle derdi: ‘O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.’ “Üstad Bediüzzaman da Hoca Veyiszade hakkında, ‘Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün’ demişti.

Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın oğlu Abdurahman Büyükkörükçü Hoca anlatıyor: Konyamızda Bediüzzaman Hazretlerinin kardeşi Abdülmecid Efendi öğretmenlik yapmış. Babacığımla tanışmışlar, sevişmişler. Abdülmecid Efendi’nin vefatında(1967) Kapı Camiinin Kürsüsünde namazdan önce babam vaaz etmiş. Biliyorsunuz, Abdülmecid Efendi Üçler Mezarlığında medfundur.. Babam derdi ki; “O gün güzel, bereketli bir vaaz oldu. Gece rüyamda Bediüzzaman hazretlerini gördüm. Hazretle bir yolda beraber yürüyoruz. Benim de onun da üzerinde pardösü var. Yan yanayız. Ellerimizi birbirine kenetlemişiz. Ama şöyle görüyorum. Kan onun vücudunda deveran ediyor. Kolundan gelip benim koluma giriyor. Aynı kan benim vücudumda deveran ediyor, Bediüzzaman hazretlerinin vücuduna geçiyor.” Babacığım bu rüyayı gözyaşlarıyla bize anlatırdı. Karşılıklı bir sevgi var ki, Cenab-ı Hak böyle bir rüyayı lütfetmiş. Bediüzzaman hazretlerinin o zor şartlardaki mücadelesine babam hayrandı. Mesela Bediüzzaman hazretleri sakal bırakmamış ve evlenmemiş. Sünnetlerin tatbiki konusunda babacığımın çok ciddi bir titizliği vardı. Bu konuda hayatı boyunca kimse taviz verdiğini ben duymadım. Ama Bediüzzaman hazretleri bu konuda müdafaa ediyor ve kendisinden naklen diyordu ki; “Ben nasıl evleneyim? Hayatımın yüzde doksanı cezaevlerinde, hapishanelerde geçmiş. Aile hukukuna riayet edemezdim ki. Onun için evlenemedim. Her girdiğimde sakalımı keseceklerdi. Resul-i Ekrem(Sallalahu aleyhi ve sellem) bir sünneti onların elinde ihanet aleti olmasın, oyuncak olmasın. Onun için sakal koymadım” ifadeleriyle Bediüzzaman hazretlerini, koca üstadı müdafaa ederdi.”

Son devir alimlerinden Süleyman Hilmi Tunahan: Süleyman Efendi’nin bendelerinden Arif Hikmet Köklü beyefendi 14.09.2001’de şu enteresan hatırayı anlatmışlardır; “Bazı kimseler Bediüzzaman Said Nursi aleyhinde neşriyatta bulunuyorlardı. Onların tesirinde kalarak Şeyh Süleyman Efendi hazretlerine “Biz Said Nursi’yi nasıl bileceğiz?” diye sordum. “Bu Bediüzzaman hazretleri Türkiye’de en sevdiğim zattır” dediler. Yanından bir zat çıkıyordu, onu kast ederek “Siz gelmeden önce bir zat gelmişti. Said Nursi hazretlerinin yanından gelmiş ve sohbetinde bulunmuş. Sohbette bizim bahsimiz olmuş. Ayağa kalkarak: “Ne kadar sevap kazanmışsam yarısını Şeyh Süleyman Efendiye veriyorum” dediğini bize nakletti. Biz de o zata dedik:”Biz de bu güne kadar sevap ve hayır namına ne kazandı isek hepsini Said Nursi hazretlerine hediye ediyoruz. Bunu kendisine bildirirsiniz.” …Yine Arif beyin nakline göre Süleyman Efendi şöyle buyurmuş: “Said Nursi’ye makamını bizzat Resulullah vermiştir. En yüksek dereceye çıkmıştır. Hz. Allah’ın ilham ettiği şekilde yazacak, onun hizmeti de öyle.

Ramazanoğlu Sami Efendi: Lütfi Eraslan anlatıyor; “Yunak müftüsü Süleyman Efendi bir gün M. Sami Üstadımıza sormuş: “Efendim, Said Nursi hazretleri o karanlık günlerde nasıl korkusuzca cihada devam etti?” Mahmud Sami Üstadımız cevaben buyurmuşlar ki: “Bir insanın Allah korkusu her tarafını ihata ederse, sair korkular onun bedenine girmeye yer bulamaz.”

Ömer Nasuhi Bilmen Hoca: Vehbi Vakkasoğlu anlatıyor: Cahil cesareti içinde, bu soruyu Ömer Nasuhi Bilmen Hocamıza bir “ilm-i kelâm” dersinde sorduk. Hepimiz adına soruyu seslendiren arkadaşımıza, o tatlı tebessümüyle bir süre baktı mübarek hocamız… Sonra da, şefkatini hissettiren bir üslûpla dedi ki: “Şimdi ders saatimiz. Mühim bir mevzu üzerindeyiz. Bu husus, sınıftaki herkesi de alâkadar etmeyebilir. Son dersten sonra gelirsen, sualinin cevabını alırsın.” Bizler 18 yaşın verdiği kabına sığmaz heyecanla onu takip ediyorduk. Nasuhi Efendi, dönüp arkasındaki kalabalık öğrenci grubunu gördükçe tebessüm edip yürüyordu. Arkadaşımız peşinde, biz de onun peşinde yokuşu indik. Hocamız Fatih’e gidecek olan troleybüse bindi. Biz de bindik. Oturduğu koltuğun etrafında bir yığın talebesini görünce arkadaşımıza eliyle işaret etti. O da eğilip kulağını hocamıza yaklaştırdı. Ancak onunla beraber birçok kafa da hocamızın üzerine eğildi. Mübarek adam baktı, tebessüm etti ve herhalde merakımızı hoş gördü ki, uzun sorumuza şu kısa cevabı verdi: “Evladım, biz müellifiz. Bir mevzuu araştırır, o husustaki bilgileri toplar, bir nizam içinde düzenler, yazarız. Fakat Bediüzzaman böyle değildir. O, ilhama mazhardır. Onun kulağına yukarıdan fısıldayan var. Biz ise, kendi emeğimizin mahsulünü, derleyip toplayıp yazıyoruz. Bu sebeple, bizimki böyle olur, onun ki de öyle olur.” Daha sonra öğrendik ki, hocamız, Bediüzzaman’ın eserleri aleyhindeki bir rapora imza atmamak için Diyanet İşleri Başkanlığından istifa etmiş.

20. asırda İslam aksiyonunun önemli temsilcilerinden Müfessir Mevdudi: 21.05.2006 tarihinde muhterem Abdülkadir Badıllı Bey, merhum Mevdudi ile alakalı şu hatırasını anlattı ve kayıt cihazımızla kaydettik: 1976’da İngilizce bilen bir arkadaşla Hindistan’a gitmek üzere yola çıktık. İran, Afganistan, Pakistan ve nihayet Hindistan’a geldik. Pakistan’a geldiğimizde dedik; “Madem buraya geldik, Mevdudi’yi ziyaret edelim” Sağdı o zaman. Lahor şehrine gittik. Orada Cemaat-i İslami’nin merkez binası var. Binanın bir tarafı medrese, bir tarafı cami, bir tarafı parti işlerine ayrılmıştı. Gittik, görüştük. Yaşlı bir zat. Arapça konuştum ben. Kendisine o sıralar Beyrut’ta tab ettirdiğimiz Arapça risalelerden birkaç tanesini hediye ettik. Eserleri kendisine verince çok iltifat etti ve “Bu kitaplar eskiden Türkiye’den teksirle gelirdi. Osmanlıca idiler. Biz bakar bakar, bir şey anlamaz öper bir tarafa koyardık. Ama madem şimdi Arapça tercüme edildi, bu risaleler dünyaya yayılır. Ben Allah’a şükür ediyorum bu risaleler geldiği için.”

Gümüşhanevi dergâhın Şeyhi Mehmed Zahid Kotku: Üstad Bediüzzaman’ın kendisini ziyaretini Prof. Dr. Cevat Akşit şöyle anlatıyor: İki defa ziyaretine geldiğini Hocaefendi bana söylemişti. Mesele nasıl açılmıştı hatırlayamıyorum. Yalnız şunu söyledi Hocaefendi; “İki defa geldi, ziyaret etti ve şunu söyledi; “Ben Gümüşhanevi hazretlerinin Mecmuat-ül Ahzab’ını okuyorum. Beni sekiz defa zehirlediler, ama bu duaların sayesinde zehir bana tesir etmedi” dedi. Bunu ben bizzat Hocaefendi’den duydum. Biz de Gümüşhanevi dergâhının adamıyız. Hocaefendi de oradan seçilmiş duaları okurdu sabah namazından sonra… Rahmetli Esad Coşan hocamız da aynı meseleye bir soru münasebetiyle şöyle değiniyor: “Benim hocam Mehmed Zâhid-i Bursevî’ye de, bir muhakemesi olduğu zaman gelmiş olduğunu hocam bana nakletmişti. “Hocam, ben de Evrâd-ı Bahâiyye’yi -Bahâeddîn-i Nakşıbend Hazretleri’nin evradını-okuyorum.” dediğini; “Bana dua edin, bugün mahkememiz var!” dediğini söylüyorlar.

Mehmed Kırkıncı Hoca Kırkıncı Hoca, Üstad Bediüzzaman’ı ziyaretindeki intibasını şöyle anlatmaktadır: “Üstad’ı hem büyük bir dikkatle dinliyor, hem de kendisini hayran hayran seyrediyordum. Konuşurken sağ elini yer yer sol dizine hafifçe vuruyordu. Her hareketi bir zarafet ve nezaket içindeydi. Tecessüm etmiş bir nur gibiydi. Sanki insanları tenvir için âlem-i Nur’dan rûy-i zemine inmiş bir cism-i latif idi. Mübarek çehrelerinden tecelli eden letafet nurunu görünce basiretim öyle açıldı ki, hissiyatım üzerine çöken gaflet bulutları birden bire zail oldu. Üstad’a dikkatle baktım. Sermedi bir nur ile tenevvür eden bu çehrede cihanı tenvir edecek bir güç, bir kuvve-i kudsiye açıkça hissediliyordu. O anda, vücuduma bir hiffet, ruhuma bir inşirah, idrakime bir intibah geldi. Yaşlı olmasına rağmen bir delikanlı kadar zindeydi. Kendinde yorgunluktan hiçbir eser görünmüyordu. Rengi hafif pembeydi. Boyu, ortanın üstündeydi. Zarif bir endamı vardı. Başındaki sarık adeta bir saâdet tacı, bir marifet sembolüydü. Bu helaket ve felâket asrının, onun yaşlanmış omuzlarına yüklediği, onca ıstırap ve meşakkat, belini bükememiş, endamını eğememişti. Dudaklarında tatlı bir tebessüm, gözlerinde şefkat pırıltıları vardı. Kaşlarında ise, heybetli bir celadet hâkimdi. Ensesinde ve şakaklarında aşağı doğru dökülen gür ve beyaz saçları dikkatimi çekti. Onun bir asra yakın çektiği çileler, ıstıraplar ve meşakkatler vücudundaki mevzun insicamı zedeleyememiş, sadece saçlarını ağartmıştı.”

İstiklal Marşı Şairimiz eski Mebus Mehmed Akif Ersoy: Bediüzzaman hazretleri 22.03.1951’de yazdığı bir mektubunda M. Akif’in İşarat-ül İcaz tefsiri hakkında değerlendirmesini bizzat nakletmektedir. Bu mektubun o kısmını derc ediyoruz: “İşarat-ül İ’caz umum Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i’caz-ı Kur’an’ın bir membaı olduğunu gördüm. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise fevkalade takdir etmiş ve “emsalsiz” demiş. Hatta Dar-ül Hikmette merhum şair Mehmed Akif demiş ki, “En büyük âlim odur ki, bu tefsiri anlasın… Değil ki, bir benzeri yapılabilsin.” Yine Dar-ül Hikmette iken bir mecliste Mehmed Akif demiş ki: “Bediüzzaman’ın konuştuğu yerde bize ancak sükût düşer.

Son devrin din adamlarından öğretmen, gazeteci, politikacı ve fikir adamı Hasan Basri Çantay: Eski gazetecilerden merhum Sinan Omur Bey anlatıyor: “Hasan Basri Çantay anlatmıştı. Mecliste Reisicumhur seçilirken Üstad da orada hazır bulunuyor. Reisicumhuru kasdederek, “Gideyim şuna birşeyler söyleyeyim” diyor. Bunun üzerine, başta Hasan Basri Çantay olmak üzere oradakiler korkuyorlar. “Şimdi gider, birşey söyler, bizi de tehlikeye atar” diye Bediüzzaman’a mani olmaya, onu zorla durdurmaya çalışıyorlar. Ama Üstad dinlemiyor, gidiyor. Paşa, “Buyurun, bir emriniz mi var?” diyor. “Estağfirullah, emrim filan yok. Sana söylüyorum: Halim ol, selim ol, refik ol, şefik ol. İşte sana söyleceğim budur.” Mustafa Kemal paşa “Teşekkür ederim” diyor, kendisini kapıya kadar uğurluyor. Bana yine Hasan Basri Çantay anlatmıştı: “Ondan sonra Mustafa Kemal, Bediüzzaman’a Şark vilayetleri müfettişliğini verdi. Diyanet İşleri Reisliğini verdi. Fakat Bediüzzaman bunların hiçbirini kabul etmedi. Mebusluk verdi. Yine reddetti. Büyük Üstad Bediüzzaman biliyordu ki, M.Kemal kendisini bu şekilde susturacak ve harcayacaktı. Zamanın müceddidi hiç kanar mı böyle tekliflere?” (Son Şahitler:1-s:99-100)

Halil Gönenç Hoca “Gerçekten insaflı olarak Risale-i Nur’u okuyan bir kimse, akla ve nakle uygun bir hakikatler manzumesiyle karşılaştığını görmektedir. Risale-i Nur asrın ihtiyacını karşılayacak bir şekilde gerçekleri ifade ettiği, zamanın bütün manevi hastalıklarına maruz beşerin kalplerine şifa verdiği için, okuyanlar bu şaheserlere boyun eğmektedir.”

Gönenli Mehmed (Öğütçü) Efendi Bediüzzaman hakkında bazı görüşleri şöyledir: “Üstad baştan aşağıya fevkalâde bir insandı. Baştan aşağı mükemmel, mine’l-bâb ilel-mihrâb… “Hareketleri, kıyafeti, garib ve misilsizdi. Eskiden beri bu zata fevkalâde hürmetim vardı. Eserlerini okuyor, vecizelerini ezberlemeye çalışıyordum. Gittikçe iştiyakım artıyordu. Tanıdıklara devamlı olarak soruyordum… “Bizim eskiden edebiyat, Arabiye hocamız İhsan Bey vardı. O zata ‘Nasıl bir zattır?’ diye Üstadı sormuştum. ‘Vallahi kardeşim, benim anlayabildiğim kadarıyla bu zat İbnü’l-vakittir’ dedi. Allah şefaatine nail eylesin. Hayatımın kıymetli yâdigârı olarak saklıyorum onunla görüşebildiğim zamanları…” Şahin Yılmaz Hocaefendi, merhum Gönenli Mehmed Efendi ile alakalı şu anısını anlattılar. Bir zaman, Allah Rahmet eylesin Taceddin Durmuş hocayla Sultanahmet Camiine gitmiştik. Gönenli Mehmed Efendi oranın imamı idi. Kendisine Üstadı sordum. Şöyle cevap verdi; “Hayatta en makbul amelim bu zatı tanımak biliyorum.”

Fethullah Gülen Hoca: Gülen bir eserinde Bediüzzaman’a şöyle hitap eder: Ey çağımızda insanlık mâyesinin özü ve hakikat ihtiyacıyla çırpınan gönüllerin rehberi! Şüphe ve tereddütler içinde kıvranan nesiller asırlarca seni bekleyip durdu. Senin imanına, irfanına muhtaç gönüller, daha sen gelmeden yollara dökülmüşlerdi! Henüz gök kubbede adın duyulmadan felek senin esrarına gebe kalmıştı. Doğduğun gün-o gün bizim için en kutlu günlerden biriydi-gölgen karanlık gönüllerin ziyası, ışığın da yedi iklimin ayı-güneşi oldu.

Emin Saraç Hocaefendi: Hayatını ilim ve irfan yolunda bezleden Emin Efendi, halen ders halkalarında etrafını tenvir etmeye devam etmektedir. Üstadla alakalı şöyle dedi; “O, hapishanedeki hayatında hiçbir zaman yes’e, ümitsizliğe kapılmadı. O günün zor şartları içerisinde imani esasları ihya ve beyan eden güzel eserler meydana getirmiştir. Bu herkesin yapabileceği iş değildir. Fevkalade bir hadisedir, o zor şartlar altında… O günkü o zor şartlar içerisinde, o eserleri yazmak büyük bir iman eseridir.”

Büyük Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır: Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Hayatım Hatıralarım adlı eserinde, Elmalılı merhumdan ders almış olan Erzurum ulemasından Mustafa Efendi’den naklen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın şöyle dediğini naklediyor: “Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir.”

Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Efendi Hazretleri: Bediüzzaman’ın talebelerinden Salih Özcan anlatıyor; “Erzurum’a gidiş tarihimi kat’i hatırlamıyorum. Üstad Emirdağında idi. Yanına gittim. Erzurum’a gideceğimi söyledim. O da; “Mehmed Alvarlı’ya benden selam söyleyin. Bana dua etsin. Ben onu duama aldım, dua ediyorum” dedi. Yanımda askerlik yapan Mehmed diye bir erimle Kasımpaşa camiinin müezzini Hafız Mehmed ile birlikte gittik. Beni tanıttılar. Kulağı ağır duyuyordu. Kulağına eğilerek, “üstadın selamı var, bana dua etsin diyor” dedim. Efe hazretleri yaşlı ve hasta olmasına rağmen birden bire doğruldu; “Bediüzzaman bizim medar-i iftiharımızdır. Biz onun duacısıyız. O da bize dua etsin” dedi. Bunu gelip Üstad’a anlatmıştım. O da memnuniyetini izhar etmişti. Merhum Osman Demirci Hoca, kendisiyle yaptığımız söyleşide anlatmıştı: “Efe hazretleri de bazen sorardı: “Oğul, o Bediüzzaman’dan ne haber? Gazeteler ne yazıyor?” diye ondan haber sorardı. Hulusi beyden bahsedilirdi. Albay Hulusi Bey o zaman Kars’ta Şube reisi idi. Gelip gidişte ondan bahsedilirdi. Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Zübeyir Gündüzalp ağabeye Alvar imamından şöyle bahsetmiş. “Hususan Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin sohbetlerine daima katıldığımızı, o zatın, üstadı çok sevip, hürmet ettiğini ve üstadın maruz kaldığı zulümlerden dolayı çok müteessir olduğunu anlattım.

Değerli mütefekkir, şair ve gönül adamı Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi: “1946’da Medine’de bir gün Arif Hikmet Kütüphanesine Eğinli Hacı Hafız Efendi’yi ziyarete gittiğimde kütüphaneye Sirac-ün Nur isminde, Osmanlıca taş baskısı bir kitap gelmişti. Kütüphane listesine kaydettikten sonra, kitabı kuşbakışı denecek kadar kısa bir tetkikim oldu. Kitabın müstesna fikirlerle dolu, imana ve İslami anlayışa yepyeni bir canlılık katan bir eser olduğunu anladım.” “Bu eserleri yazan insan mutlaka ilahi teyide mazhar oluyordu ki, yazdıkları, yanan bir gönülden çıktığı için okuyan insanların da gönlünü yakıyordu.” “Önsöz ulaşınca Üstadın davranışını şöyle anlatmışlardı: Kendi yazılarını bile bir defa okutur, dinler, bazı kelimelerini değiştirirdi. Yazdığınız önsözü üç defa okuttu, hiçbir kelimesine dokunmadan şöyle dedi; “Bu bir iltifat-ı Muhammediyedir, aynen basılsın.” “Artık o günden beri Üstad benim için yılmayan bir iman, sönmeyen bir ışık, kararmayan bir tarih ve kısılmayan bir ses idi.” “Bir de Risale-i Nurların hayretimi mucip olan, ruhumu yakan, beni kendisine âşık eden bir tarafı vardı ki, Üstad bu eserleri hapiste irka suretiyle yani dikte ettirerek yazdırıyordu. Ben ise kütüphanelerde bulunuyorum. Önümde binler kitap var, eser yazamıyorum. O, hapiste bunları yazıyor.” “Bilindiği gibi Üstad, uzun ve bereketli ömrünün bütün mesasini imanı kurtarmak gayesine teksif etmiştir. Risale-i Nur Külliyatının her satırında, dünya ve ahiret saadetinin imanda ve her türlü felaketin de inkârda olduğunu haykırmaları, basiret erbabı ariflerin, Allah tarafından dinin ihyasına memur edilen mücahidlerin, kalp gözleriyle sır perdelerinin arkasını görme halleridir.” “Risalelerin yazıldığı günlerde, anarşinin mevcut olmadığı zamanlarda “korkarım bu asil milletin evladları bir gün gelir anarşi çukuruna yuvarlanırlar”diyerek daha sonraki yıllarda hızla gelişen anarşinin ruhlarda bırakacağı tahribatı ta o günlerde işaret buyurmuşlardı.”

İstanbul-Fâtih-Çarşamba’daki Şeyh İsmet Efendi Dergâhının son şeyhi Ali Haydar Gürbüzler Efendi: Talebesi Emin Saraç anlatıyor: Ali Haydar Efendi demişti ki; “Bediüzzaman İstanbul’a ilk geldiğinde (1907) birçok ulema gibi ben de gittim. Kapısında “Burada her soruya cevap verilir, kimseye soru sorulmaz” yazılıydı. Mutavvel’den (Dersiamlık imtihanı bu kitaptan yapılırdı) çok zor bir sual hazırladım. Tereddütsüz ve çok isabetli, en doğru cevabı verdi. Gördüğüm en zeki insanlardandır.” Kemal Şenocak beyin hazırladığı “Ali Haydar Efendi” adlı eserde şöyle bir hatıra geçmektedir; “Ali Haydar Efendi(Rahimehullah) “Telif-i Mesail Heyeti” reisi iken, “Dar-ul Hikme” azalarından Bediüzzaman Said Nursi(Rahimehullah) ile de zaman zaman görüşürdü. Yıllar sonra-Cumhuriyer devrinde-Bediüzzaman Çarşamba’ya gelir. İsmailağa Camiinin önünden geçip, Mehmed Ağa Camii civarında ikamet eden talebesi Hâkim Selahaddin Efendi’yi ziyarete giderken, bir an durur ve etrafındakilere; “şu ileride İsmet Efendi Dergâhında Meşayih-i Kiram’dan Ali Haydar Efendi var, gidin, elini öpün, selamımı götürün” der.

Türkiye’yi ziyaretlerinde Bediüzzaman ile görüşen Pakistan Maarif Nâzır Vekili Seyyid Ali Ekber Şah: Emirdağ Lahikasındaki bir mektupa kendisinden şöyle bahsedilmektedir: “Geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistan’lı bir vekil, kırk-elli üniversite talebesine: “Kardeşlerim, ben âlem-i İslâm’da aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün âlem-i İslâm’ındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim âlem-i İslâm hakkında pekçok endişelerim ve Üstad’a pekçok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suallerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a âlem-i İslâm’ın mukadderatı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.

Abdülmecid Efendi (Bediüzzaman’ın na’şını yıkayan zat) Abdülkadir Badıllı anlatıyor: “Hazret-i Üstad’ın mübarek cenazesini yıkamak şerefine nail olmuş olan Molla Abdülhamid Efendi, aslen Erzurum’lu olup, Birinci Cihan Harbinde muhaceretle Urfa’ya gelmiş. İlk geldiğinde çok genç imiş. Memleketteki medrese tahsili yarıda kalmış. Urfa’ya geldikten sonra, Urfa’lı meşhur Buluntu Abdurrahman Hocadan tahsilini tamamlamıştır. Bu zat Urfa da herkesçe sevilen ve hürmet edilen ehl-i takva muhterem bir âlimdi. Molla Abdülhamid Efendi, Hazret-i Üstad’a çok muhabbet besliyen ve Üstad’ın Urfa’daki talebelerine şefkatle kucak açan ve himaye eden bir zattı. Sağlığında Üstad Hazretlerine birçok Arapça mektuplar yazdı. Kendisi Cizreli meşhur Şeyh Seyda hazretlerinin halifesi iken, Hazret-i Üstad’ın Risale-i Nur mesleğini benimsedi ve yalnız Hazret-i Üstad’ın vird edindiği dualarını okuyordu. Hazret-i Üstad’ın Urfa’ya gelişi ve vefatıyla ilgili rü’yası ve hatırası da şöyledir: (Molla Abdülhamid bu rü’yasını birçok defalar, hatta her görüştüğümüzde bize anlatırdı.) “Ben her sene Ramazanın yirmisinden sonra bir cami de i’tikafa girerdim. O sene yine Kadıoğlu camiinde i’tikafda idim. Hazret-i Üstad’ın Urfa’ya geldiği günde bana haber verdiler. Fakat ben i’tikafta olduğum için, şafiî mezhebinde “çok zarurî bir sebeb bulunmazsa i’tikafdan çıkılmaz” diye çıkma fetvası olmadığı için, çıkamadım. Amma çok üzgündüm. Birinci günü öyle geçti. İkinci gün kuşluk vakti oldu. Ben Üstad ı görmeye ve ziyaret etmeye çok çırpınıyor ve can atıyorum. Fakat i’tikafdan da çıkamıyorum. İki rek’at Duha namazını kıldım ve biraz yattım. Rü’yamda Üstad’ı gördüm kendisine: “Seyda, ben i’tikafdayım, çıkamadım, ziyaretinize gelemedim” dedim. Üstad mütebessim bir çehre ile bana Arapça olarak: “Fihi vechün” dedi. Başka bir şey demedi. Bunun Türkçesi: “Bir yolu, bir fetvası vardır” demektir. Uyandım, düşündüm; rü’ya olduğu için, rü’ya ile şer’î meseleler noktasından amel edilmediği için, yine çıkmaya cesaret edemedim. Hem Üstad Urfa’da çok kalacak zannediyorduk. O gün de çıkamadım ve akşam oldu. O gecenin sabahında Üstad’ın talebeleri gelip beni aldılar. Üstad’ın yanına götürdüler. Fakat eyvah Üstad’ı vefat etmiş buldum. Üstad’ın talebeleri vefatından şüphelenerek gelip bana haber vermişlerdi. Tabii artık gittiğimde her şey bitmişti.”

Doğu Vilayetlerinin ünlü alimi Şeyh Abdurrahman-ı “Tağî Hazretleri: Abdülkadir Badıllı, bu zatla alakalı şu hatırayı yazmaktadır: “Nurşin köyü bahsi münasebetiyle; Seyda lâkabıyla meşhur Şeyh Abdurrahman-ı Tağî (K.S.) Hazretleriyle, Bediüzzaman’ın küçüklüğünde cereyan etmiş manidar bir hatırasını nakletmeden geçemiyoruz. Şöyle ki: D. Bekir Hazro ilçesinden olup, uzun zaman Urfa’da merkez vaizliği yapmış, halen hayatta (1996’da vefat etti) Molla Derviş Efendi şöyle bir hatırayı anlattı. Bu hatırayı da, “Hazret” namıyla ma’ruf, Şeyh Abdurrahman-ı Taği’nin oğlu Muhammed Ziyaüddin Efendi’nin yeğeni Şeyh Mâsum’dan işitmiş. (Bu hatırayı ben ayrıca Şarklı birkaç âlimden de duymuşumdur.): Bediüzzaman Hazretleri henüz küçük bir talebe iken, “Nurşin” köyüne birkaç kez geldiği gibi, bir defasında yine Nurşin’e gelmekte iken, Seyda Hazretlerinin âniden divangâhından kalkarak, Nurşin köprüsüne dogru yürüdüğünü görürler. Bazı halifeleri de Seyda’nın arkasına düşerler. Görürler ki, uzaktan bir çocuk geliyor. Seyda Hazretlerinin o çocuğa doğru yürüdüğünü görürler. Sonra Seyda o çocuğun yanına gidip, elinden tutar, köye getirir. Beraber divana gelirler. Ve Seyda emreder: “Divanda kimse kalmasın.” Seyda Hazretleri küçük Said ile uzun müddet yalnız kalırlar. Bazıları anahtar deliğinden bakmaya cesaret eder, görürler ki; Seyda Hazretleri diz çökmüş, gözleri yumuk, murakabe halinde… Küçük Said ise, ayakta sapsarı kesilmiş, elpençe durur vaziyettedir. Sonra Seyda Hazretleri kapıları açar, talebeler divana gelirler. Seyda Hazretleri cemaate der ki: “Merak ettiğinizi biliyorum. Meseleyi anlatayım: “Cenab-ı Hak bu çocuğa ilim merhalelerini tayyettirdiği gibi maneviyatı da ona öyle tayy buyurmuştur” der.

Türkiye Neden 7 Bölgeye Ayrılmıştır? Türkiyenin Bölge ve Bölümleri Hakkında Yorumlar

Farklı zamanlarda Türkiyenin neden yedi bölgeye ayrıldığı sorusu kamuoyunu meşgul etmektedir. İklimsel olarak bölge içinde farklılıkların görünmesi ve komşu bölge illeri arasında yüksek iklim benzerlikleri bu sorunun sorulmassına neden oluyor. Uzmaportal.com olarak bu konuyu siz değerli okurlarımızın yorumlarına açıyoruz. Sizce Türkiyemizin yedi coğrafi bölgeye ayrılması doğru mudur? Bu soruyu yanıtlamak için önce mevcut durum hakkında aşağıdaki yazımızı okumalı ve yorum kısmına yorumlarınızı yapmalısınız. Yırumlarınızı bekliyoruz.

Doğal, beşerî ve ekonomik özellikler yönünden sınırları içinde benzerlik gösteren geniş alanlara bölge denir. Sınırları içinde benzerlikleri olan ancak bölgenin diğer yerlerinden farklı olan küçük alanlara ise bölüm denir. Birinci Coğrafya Kongresinde Türkiye coğrafi 7 bölgeye ve 21 bölüme ayrılmıştır. Aşağıda Bölge ve bölümler listelenmiştir:

  • Akdeniz Bölgesi:
Adana Bölümü, Antalya Bölümü
  • Doğu Anadolu Bölgesi:
Yukarı Fırat Bölümü, Erzurum – Kars Bölümü, Yukarı Murat – Van Bölümü, Hakkâri Bölümü
  • Ege Bölgesi:
Ege Bölümü, İç Batı Anadolu Bölümü
  • Güneydoğu Anadolu Bölgesi:
Orta Fırat Bölümü, Dicle Bölümü
  • İç Anadolu Bölgesi:
Konya Bölümü, Yukarı Sakarya Bölümü, Orta Kızılırmak Bölümü, Yukarı Kızılırmak Bölümü
  • Marmara Bölgesi:
Yıldız Bölümü, Ergene Bölümü, Çatalca – Kocaeli Bölümü, Güney Marmara Bölümü
  • Karadeniz Bölgesi:
Batı Karadeniz Bölümü, Orta Karadeniz Bölümü, Doğu Karadeniz Bölümü

Fifa 2012 mi? Yoksa PES 2012 mi? Hangisi Daha İyi? Karşılaştırma Sonuçları

Bilgisayar oyunu meraklılarının mutlaka futbol oyunu oynadığını herkes bilir. Peki futbol oyunlarının önde gelen iki ismi, Fifa ve Pes hangisi daha iyi? işte bu soru oynayıcıdan aynayıcıya değişiyor. Karar sizin biz sizler için iki oyunun da 2012 modellerinin tanıtım videolarını yayınlıyoruz. İyi seyirler:

Dünyanın en popüler konsol oyunlarından PES 2012 sonunda ortaya çıktı. Milyonlarca kişinin merakla beklediği Pes 2012’nin Konami tarafından tanıtım videosu yayınlandı.

Konami’nin futbol oyunu PES 2012’nin yeni yayımlanan ekran görüntüleri, çok detaylı yüz grafiklerine işaret ediyor. Oyunun grafikleri her yıl olduğu gibi bu yılda oldukça geliştirilmiş görünüyor.

Gamescom firmasından yapılan açıklamaya göre oyunun Türkiye’de piyasaya çıkış tarihi 29 Eylül 2011, oyunun demosunun çış tarihi ise 24 Ağustos 2011

PES 2012 Tanıtım Videosu

Merakla beklenen futbol oyunu FIFA 2012’in en son vidoesu kısa süre önce yayınlandı. İşte futbol severlerin merak ettiği oyun ve oyunculara sundukları. Oyun için yayınlanan fragmanda oynanış ve grafik kalitesini görmek mümkün.

FIFA 2012, Eylül’ün sonunda, PC, Xbox 360 ve PlayStation 3 için raflardaki yerini alacak.

Fifa 2012 Tanıtım Videosu

Milliyet

Hyundai Accent Blue 2011 Teknik Özellikleri ve Uygun Fiyatıyla Sizleri Bekliyor

İlk görüşte tutkunu olacağınız, tasarımı ve özellikleriyle sizi büyüleyecek muhteşm bir otomobil. Accent Blue 2011 i uzmanportal.com olarak sizler için inceledik:

Hyundai Accent Blue 2 motor seçeneği ile karşımıza geliyor. Bunlardan ilki 1.4 MPI, ikincisi ise 1.6 VGT.

1.4 MPI motora sahip modelde 5 ileri düz ve 4 ileri otomatik olmak üzere iki tip şanzıman seçeneği mevcut. 5 ileri düz şanzımana sahip model maksimum 185 km/saat, 4 ileri otomatik şanzımana sahip olan model maksimum 182 km/saat hıza ulaşabiliyor.

1.6 VGT motora sahip olan modelde de 6 ileri düz ve 4 ileri otomatik olmak üzere iki tip şanzıman seçeneği bulunuyor. Bu iki model maksimum 190 km/saat hıza ulaşabiliyor.

Hyundai Accent Blue‘nun tüm modellerinde yakıt tüketiminin 100 km’de ortalama 4.4 lt – 6.3 lt arasında olduğu belirtiliyor.

Fiyat Listesi:
1.4 CVVT MODE 33.900 TL
1.4 CVVT MODE OTM 36.400 TL
1.4 CVVT PRIME 36.900 TL
1.4 CVVT PRIME OTM 39.400 TL

Gran Turismo 5 ile Need For Speed Shift 2 Karşılaştıması Yorumları

En gelişmiş ralli oyunlarının karşılaştırılmasın sizler için yaptık. Yarumlarınızı bekliyoruz.

Çok uzun zamandır beklenen Gran Turismo 5, sadece PlayStation 3 hayranları için piyasaya sürüldüğü günden beri, “Yarış simülasyonlarında en iyi kim tartışması?” da aldı başını gitti. Forza Motorsport’un en büyük rakip olarak görüldüğü ve çıkmasına daha uzun zaman olduğu hesaba katılırsa, Gran Turismo tahtını en çok zorlayacak oyun olarak da Shift 2 gözüküyor.

Hazırlanan bir videoda, ekran ikiye bölünerek, bir yanda Gran Turismo 5, diğer yanda ise Shift 2: Unleashed konulmuş ve her iki oyun arasında ses geçişleri yapılarak kıyaslama düzenlenmiş. her iki oyunda da İtalya’nın ünlü Monza pisti ve Lamborghini Gallardo seçilmiş.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Hayatını Anlatan Hür Adam Filminin Fragmanını İzle

Said Nursi, ülkesinde ve dünyada islami yaşantının zayıflatılmaya ve yok edilmeye çalışıldığını görerek bir mücadeleye başlar. İslami ilimlerle yetişen idealist bir alim olan Said Nursi, iman hakikatlerini yazılı ve sözlü olarak yaymaya çalışır. Bu sebeple resmi makamlar tarafından hakkında soruşturma ve mahkeme süreci başlatılan Said Nursi, Isparta’nın Barla beldesine sürgüne gönderilir. Kendisini kabullenen birkaç talebe ile başlayan Barla hayatı, eserlerini yazıp, tüm dünyaya yaydığı Risale-i Nur Külliyatının ortaya çıkmasına zemin oluşturur. 7 Ocak 2011 de vizyonda…

Balıklardan Gelen Şifa:Sivas Kangal Balıklı Çermik Kaplıcası,Nerededir,Suyunun Özellikleri,Tedavi Edilebilen Hastalıklar?

Sivas Kangal Balıklı Çermik Nerededir, Özellikleri,Nasıl Gidilir ?

Balıklı kaplıca Sivas İli sınırları içerisinde; İl merkezine 90 km uzaklıktaki Kangal İlçesinin 13 km kuzey doğusunda bulunan Hamam Deresi (Topardıç Deresi) vadisinde yer alan, Balıklı Kaplıca- Yılanlı Çermik adlarıyla da anılan kaplıcadır. 

Balıklı Kaplıcanın bulunduğu vadi boyunca güneye doğru gidildikçe diğer bazı kaynaklara da rastlanmaktadır. Bunların debisi en fazla olanı; Kangal İlçesine bağlı Kalkım Köyünde bulunan Kalkım Kaplıcası’dır. Bu Kaynak suyunda da Kangal Balıklı Kaplıca da yaşayan aynı tür balıklara rastlanmaktadır. Rakımı 1425 m olan Balıklı Kaplıca da kaynaklar, kuzey-güney doğrultusunda dizilmiş olup 5 ayrı yerden kaynak almaktadır.

Kaplıca suyu aslında belirli bir kaynak noktasından çok, kum taşları arasından yaygın olarak yüzeye çıkmakta ve dere kenarı boyunca sızıntılar oluşmaktadır. 1917 yılında sazlık bir alan olan kaplıca, 1966 yılında dört adet havuz ve iki katlı 16 odalı bir motel ile hizmete açılmıştır. Günümüzde ise dört kısım otel, altı havuz, 16 adet özel banyo, lokanta, market ve çay bahçesi hizmet vermektedir.

Kangal balıklı kaplıca, ülkemizde deri hastalıklarından; Sedef Hastalığı (Psoriasis) Ve romatizmal hastalıkların tedavisinde ün yapmış bir kaplıcadır. Bu kaplıcamızın önemi; suyun kimyasal özelliklerinden ve içinde yaşayan balıklardan ileri gelmektedir. Kaplıca suyunun 35+ 0.5 olması ve kimyasal içeriği nedeniyle çeşitli hastalıkları tedavi edici yöre halkı tarafından bilinmekte olup, bu tedavi özelliğinin tüm ülke ve dünya geneline yaygınlaştırılmasına çalışılmaktadır. Diğer taraftan kaplıca suyunda yaşayan balıkların insan vücuduna saldırırcasına gelmeleri hastalıkların bu balıkların iyileştirdiği düşüncesi de oldukça yaygındır. Kaplıcanın bu yönü araştırıcıları fiziksel, kimyasal, jeolojik, biyolojik ve klinik bulgular elde etmeye yönlendirmiştir. Diğer taraftan pek çok cilt hastası ( Yurt içinden-Yurt dışından ) kaplıcaya gelmekte ve belirli sürelerle havuza girip “Balık-Su” tedavisi gördükten sonra iyileştiklerini ifade etmektedirler. Kaplıcanın 2003 tarihinde Sağlık Bakanlığı tarafından Sağlık tesisi olarak tescili yapılmıştır.

Kangal Balıklı Kaplıca; ülkemiz termal kaplıcaları içerisinde kendine özgü bir yeri vardır. Tedavi özelliği itibari ile dünyada bir benzerin bulmanın mümkün olmadığı kaplıca, ilmi ve tıbbi bir mucizeyi “Sedef Hastalığını tedavi ederek” sergilemektedir.

36-37 derece sıcaklıktaki kaplıca suyunda bulunan balıkların mucizevi bir şekilde tedavi yöntemi uygulaması bu kaplıcanın ününü ve özelliğini daha da artırmaktadır. Çünkü modern tıp da şimdiye kadar fayda görmeyen dünyanın her yerindeki cilt hastalıkları için Kangal balıklı kaplıcası en son ümit kaynağı olmaktadır.

Tahriş olmuş durumdaki veya herhangi bir enfeksiyondan oluşmuş cilt dokusundaki yaraları; egzama, cerahatli sivilceler ve hatta tıpta tedavisinin imkansız olduğu bilinen “Sedef” hastalığı gibi cilt hastalıkları 2-10 cm. büyüklüğündeki Cyprinide (Sazangiller) familyasından Cyprinion Macrostamus (Beni Balığı) ve Garra rufa (Yağlı Balık) türündeki balıklar tarafından iyileştirilmekte ve izleri kaybolmaktadır.  

Kaplıcada ilk kez yıkananlar ellerinde olmayarak tarifi mümkün olmayan bir ürperti yaşarlar. Çünkü suya girer girmez, ince, kahverengi, gri, bej rengindeki sazan ve kaya balığı türü balıkların hastanın etrafında dolaşmaya ve ciltte hastalık belirtisi olan yerleri temizlemeye başladıklarını görürler. Hastaların balıklara alışmaları 2-3 gün sürer. Dişleri olmayan bu balıklar, 36-37 derece sıcaklıktaki suyun yumuşatmış olduğu kabarık yara kabuklarını yavaş ağız (dudak) hareketleriyle acıtmadan ve kanatmadan kopararak cilt pürüzsüz hale gelinceye kadar temizler.

Tedaviden olumlu sonuç alınması için üç hafta (21 gün) süresince günde 2 seans şeklinde 4 er saat havuza girmek ve toplam 8 saat suda kalınması gerekmektedir. Ayrıca, sabahları aç karına birkaç bardak şifalı sudan içmeyi ihmal etmemek gerekir. Diğer taraftan yerden kaynayan su içindeki kabarcıkla ve balıkların vücut üzerinde yaptığı darbelerle vücutta bir gevşeme ve dinlenme görülmektedir. Tedavi tamamen yan etkisiz olup, kesinlikle herhangi bir ilaç kullanılmamaktadır.

Vücut ısısına eşdeğer olan 36-37 derece deki kaplıca suyu şifa özelliğinin yanı sıra berrak, kokusuz aktığı yerde hiç bir çökelti bırakmamaktadır. Kaplıca suyunda kalsiyum, magnezyum, selenyum ve bikarbonat gibi iyonlar çok miktarda bulunmakta olup, banyo için elverişli. Romatizmal hastalıklara, sinir hastalıklarına, kırık, çıkık, ezik ve bazı durumlarda kireçlenmeye, sabahları aç karnına şifalı su içmek (günde en az 1.5lt) ve banyo yapmak kaydıyla başta ülser olmak üzere böbrek hastalıklarına kesin tedavi sağlamaktadır.

Kaplıca kırsal bir alanda olup, yeşil bir vadi içerisindedir. Bayanlar ve erkekler için ayrı ayrı girilebilen iki adet üstü açık, iki adet üstü kapalı havuz ile iki adet yüzme havuzu ve soyunma yerleri mevcuttur. Havuzlar günde 1500 kişiye kadar hizmet verebilme kapasitesindedir

 

TEDAVİ EDİLEBİLEN HASTALIKLAR

Psöriasis (Sedef Hastalığı)
Hiperkeratozla seyreden dermatolojik rahatsızlıklar.
Kronik egzematöz lezyonların rezidüel ürtikerlerin ve nörodermtlerin tamamlayıcı tedavisinde,Romatizmal Hastalıklar
Inflamatuar Romatizmal Hastalıklar (Romatoid Artrit, Ankilozan Spondilit,Psoriatik Artrit,Kollajen doku hastalıkları vb.)
Dejeneratif Eklem Hastalıkları (Kireçlenmeler)
Romatizmal Kas ve Yumuşak doku Hastalıkları (Fibromiyalji, Periartrit, Tendinit,Bursit,Epikondilit vb.)
Bel-Boyun ve AğrılarıMoral Motivasyon ve Kondisyon Artırma Egzersiz Programları

Güz Sancısı

1955 yılında geçen filmde milliyetçi bir toprak ağasının oğlu olan Behçet, karşı komşusu Rum Elena’ya aşık olur ve 6 – 7 Eylül olaylarının panoramasında duygularıyla ve siyasi fikirleriyle bir iç hesaplaşmaya girişir. Türk siyasi hayatının ağır yükünü sırtlarında taşımak zorunda kalan bu iki sevgili, aşkın topraklarında “aynı”, yaşadıkları ülkenin topraklarında “farklı” taraflardadır.

null

Tür : Dram
Gösterim Tarihi : 23 Ocak 2009
Yönetmen : Tomris Giritlioğlu
Senaryo : Nilgün Öneş , Etyen Mahçupyan , Yılmaz Karakoyunlu (Kitap)
Yapım : 2008,

Oyuncular:
Murat Yıldırım (Behçet) , Beren Saat (Elena) , Okan Yalabık , Belçim Bilgin Erdoğan (Nemika) , İlker Aksum , Hüseyin Avni Danyal (Kenan Bey) , Umut Kurt , Avni Yalçın , Tuncel Kurtiz (Kamil Efendi) , Zeliha Berksoy

Vali (2008)

Vali Faruk Yazıcı’nın en son görev yeri Denizli merkezli olan filmin ana eksenine bir dünya ve Türkiye meselesi olan “enerji” konusu oturuyor. Bilindiği gibi Yeniçağ dünyasında gizli ve açık bir biçimde sergilenen politik oyunlar, komplolar ve uluslararası ilişkilerin çıkar noktasında enerji meselesi bulunuyor. Film, özellikle bu konuda Türkiye’nin ve Türk insanının içine çekilmeye çalışıldığı bir komploya dikkat çekecek.
null

Vizyon tarihi: 9 Ocak 2009

Yönetmen: M. Çağatay Tosun

Senaryo: M. Çağatay Tosun, Batur Emin Akyel

Görüntü yönetmeni: Ferhan Akgün

Yapım: Türkiye 2008 (Renkli)

Dil: Türkçe

Mustafa Filmi Yorumları

Topkapı Müzesi Müdürü, Tarih Profesörü İlber Ortaylı, Can Dündar’ın hazırladığı Mustafa filminin Atatürk hakkında yeni bir bilgi vermediğini söyledi. Ortaylı, ‘Atatürk’ün 2.5 yıl evli kaldığı Latife Hanım’ a yazdığı mektupların açıklanması dahi yeni bilgiler vermez’ dedi.

Topkapı Müzesi Müdürü Prof. İlber Ortaylı, Mustafa belgeselinin Atatürk hakkında yeni bir bilgi vermediğini söyledi. CHP lideri Deniz Baykal’ın “Atatürk günde bir büyük rakı içen, kadınlara zaafı olan birisi olarak gösterilmiş” diyerek eleştirdiği belgeseli değerlendiren Ortaylı, “Film olarak seyirci çekebiliyor mu ona bakmak lazım. Yoksa filmde ben yeni bir şey görmedim. İçki olayı da özel hayatıdır ve evet, Cumhurbaşkanımızın hayatı öyleydi. Bunu yeni duymuyoruz” dedi.

İÇKİ KONUSU YENİ DEĞİL

Filmi galasında son 5 dakikasına kadar izlediğini söyleyen Ortaylı, “İçki konusu yeni bir şey değil. Tarih adına bakıldığında belgesel bilinenleri ortaya koyuyor. Belgeleri harmanlamış ve özel hayatına ait gösterilenler bildiğimiz olaylar. ‘Gerçekçi değil, gerçeklere uygun değil’ diye bir eleştiri yapamam. Gayet tarihte bildiklerimize uygun. Atatürk’ün dehasına aykırı, herhangi bir hakaret de sözkonusu değil. Zaten yakın tarihte herşey açık ortada. Ama film olarak seyirci çekebiliyor mu ona bakmak lazım. Bunu da bir hafta sonra anlarız” dedi.

Atatürk’ün 2.5 yıl evli kaldığı Latife Hanım’ın Türk Tarih Kurumu’nda saklanan arşivine de değinen Ortaylı, “Bu filmde olduğu gibi Latife Hanım arşivinde de resmi tarihi değiştirecek bir şey çıkmaz. Başarısız bir evlilik sözkonusu. Latife Hanım Birinci Cumhurbaşkanımız’a layık olamamış bir kadın. Tamam İsviçre’de okumuş tahsilli ama bir mareşal eşi olmaya layık olamamış. Latife Hanım’ın ölümünden 50 yıl geçince o arşivin de açılma zamanı gelecek. O zaman yeni bir şey çıkmadığını herkes görecek. Neymiş efendim, Atatürk kimseyle konuşmadığı bir savaş konusunu Latife Hanım’a anlatmış. Bu mümkün mü..” diye konuştu.

TTK BAŞKANI TEPKİLİ

Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı Prof. Dr. Ali Birinci, varisleri izin verinceye kadar Latife Hanım’a ait arşivi gizli tutmaya devam edeceklerini söyledi. Birinci, Latife Hanım mektupları kadar diğer tarih belgelerinin ilgi görmemesinden yakındı.


Dündar, yasaklı kitaptan etkilenmiş
20 küsür yıl önce Amerika’da yaşayan Kıbrıslı öğretim görevlisi Prof. Vamık Volkan tarafından yayınlanan ‘Mustafa Kemal’in Çocukluğu’ adlı kitapta, bu detayların yer aldığını söyledi. Aytunç Altındal, o dönemde çok tartışılan ve eleştirilen kitapta, Mustafa Kemal’i annesiyle ilişkilerinin ve psikolojisinin anlatıldığını belirterek, ‘Bu kitap Mustafa Kemal çocukluğuyla ilgili bir sürü abuk laf etmişti. Dolayısıyla bu kitabı okuduktan sonra Can Dündar’dan fikir edinecek değilim’ dedi. Prof. Vamık Volkan tarafından yazılan bu kitabın, o dönemde çok eleştirildiğini de anlatan Aytunç Altındal, ‘Bu kişi Mustafa Kemal’le ilgili bir sürü ‘abuk’ laf etmişti. Ve bu kitap Türkiye’de yasaklanmıştı’ diye konuştu.
Dürüst özenli bir belgesel

Ali Murat Güven: (Yeni Şafak Gazetesi sinema eleştirmeni) Mustafa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun iç dünyasına ışık tutuyor. İçeriğine dindarlardan çok Ortodoks Kemalistlerin karşı çıkacağı kadar dürüst ve özenli bir belgesel.
Filmin hiçbir eksiği yoktu

Gencay Gürün: (İstanbul Şehir Tiyatroları eski Genel Sanat Yönetmeni) Filmi çok beğendim. Cumhuriyet’in kaçıncı yılındayız, ilk defa bir Atatürk filmi yapılıyor. Müthiş bir çalışma . Filmde Atatürk’ün asker yönü hep ön planda. Aleyte birşey yok.

Eleştirilere şaşırıyorum

Yılmaz Atadeniz: (Sinema Eserleri Sahipleri Meslek Birliği (SESAM) Başkanı) Atatürk’ün görülmeyen kısmı film yapılmış. Eleştirilen içki sofrası bir nevi imtihan sofrası. Akademik o sofra. Herkesi bir nevi imtihan ediyor.

ZAMAN