Kategoriler
SAGLIK

Abur Cubur Nedir? Zararları Nelerdir?

Abur cubur diye tanımladığımız fast-food tarzı kolay ve çabuk tüketilen, hiçbir besleyici değeri olmayan yiyecekler yağ içeriği çok yüksek, genellikle doymuş veya hidrojenize edilmiş trans yağ içeren, vitamin ve minerallerden fakir, lif-posa değeri çok düşük, raf ömrünün uzatılması için koruyucu madde içeren, görünümünün etkili olması için boyar madde içeren, tuz ve şeker oranı yüksek yiyeceklerdir.

İçeriğindeki katkı maddelerinden dolayı birçok hastalığı tetiklemektedir. Ayrıca şeker ve yağ oranının fazla olması, vitamin ve minerallerin de olmaması özellikle büyüme ve gelişme çağındaki çocuklar için oldukça zararlıdır.

Kansere zemin hazırlıyor

Kızartma işlemiyle yapılmasıyla kanser yapıcı nitroz bileşiklerin artmasına neden olabilmekte, ayrıca içeriğindeki koruyucu ve boyar maddeler nedeniyle de kansere zemin hazırlamaktadır.

Obezitede en büyük faktör

Abur cubur yiyeceklerin kalori değerinin ve yağ miktarının yüksek olması, posadan fakir olması çok sık tüketen kişilerde kilo artışına ve obeziteye neden olmaktadır.

İçeriğindeki katkı maddeleri kalp hastalığını tetikliyor

Trans yağ ve doymuş yağ içermesinden kalp hastalıklarına ve obeziteye zemin hazırlar, kızartma işlemiyle yapılması hem kalp hastalıklarına, hem de kansere neden olabilmektedir, aşırı tuz ve şeker tüketim sıklığına bağlı olarak hipertansiyon ve diyabet hastalığına neden olabilmektedir, lif-posa içermemesi sindirim rahatsızlıklarına ve çeşitli kanser türlerine neden olabilmektedir. Katkı maddelerinden dolayı bazı kişilerde alerjik reaksiyon da görülebilmektedir.

Çocuklardan uzak tutun

Çocuğun beyin gelişiminde onun nasıl beslendiği önemli. Yapılan çalışmalar sıklıkla abur cubur tüketen çocukların IQ’su nun daha düşük seviyede olduğunu ve öğrenme kapasitelerinin de etkilendiğini gösteriyor. Ayrıca bu tarz besinler çocuğu daha agresif hale getirip, konsantrasyon problemi, hiperaktivite, uyku problemleri de yaşatabilmektedir.

Tüketim miktarı önemli

Abur cuburlar tüketimi esnasında geçici mutluluk verse de ömür boyu kalıcı olabilecek hastalıklara zemin hazırlayabilmektedir. Burada tüketim sıklığı önemlidir. Hergün abur cubur tüketen kişilerle arada bir tüketenler aynı şekilde etkilenmeyebilir. Ama daha sağlıklı yaşamak için sağlıklı beslenmek önceliklidir.

Diyetisyen Özlem Sert Aydın
Milliyet
www.ozlemsert.com

Kategoriler
SAGLIK

Karaciğer Hastalarına Yağ, Yumurta, Et Zararlı mıdır? Karaciğer Hastaları İçin Yararlı ve Zararlı Besinler Nelerdir? Karaciğer Hastaları Ne Yemelidir?

Sağlık hepimizin sahip olduğu en büyük zenginliklir. Ama ister istemez bazen sağlığımızı yitiriyoruz maalesef. Sağlığımızı yitirdiğimiz zamanlarda da sağlığımızı tekrar kazanmak için çok dikkatli olmalı, yediğimiz, içtiğimiz besinlere, gıda maddelerine, olduğumuz ortamlara, yaptığımız faaliyetlere ve daha birçok etmene dikkat etmeliyiz.  Tam dengeli ve sağlıklı bir insan olmak hepimizi mutlu eder, bunun için tırnağımız bile sağlıklı olmalı iken (çünkü tırnağımız bile acısa inanılmaz canımız acır ve mutsuz oluruz), bazen çok daha büyük ve önemli sağlık sorunları yaşayabiliyoruz. Örneğin, en önemli organlarımızdan birisi olan KARACİĞERLE ilgili bir sorunumuz varsa, hayatımızdaki herşeye, yediğimiz, içtiğimiz şeylere bile dikkat etmeliyiz. 

Karaciğer vücudumuzun fabrikasıdır. Proteinler karaciğerde yapılır. Proteinin yapıtaşı amino asitlerden ayrılan amonyak karaciğerde üreye çevrilerek sıvılarla vücuttan atılır. Yağların sindirimi . için gerekli safra karaciğerde oluşur. Yağda eriyen vitaminler, demir, glikojen karaciğerde depolanır. Yine karaciğerde bütün besin öğelerinden enerji oluşur. Alkol karaciğerde enerjiye dönüşerek vücuttan atılır.

Bu kadar çok çalışan organın sağlığını koruması için yeterli ve dengeli beslenmesi zorunludur. Karaciğere en çok zarar alkolden gelir. Yine her türlü toksik madde karaciğeri bozar. Bazı mikroplar da karaciğerde hastalık yapar. Karaciğer haftalıklarının en çok bilineni tıp dilinde enfeksiyöz hepatit denen sarılık ve sirozdur.

Karaciğer hastalıklarının tedavisinde hastanın uygun şekilde beslenmesi önem taşır. Hastalarda iştah azlığı, bulantı ve kusma görülmesi besin alımını azaltabilir. Ayrıca hastalığın ilk döneminde, hasta karaciğer amonyağı üreye çeviremediğinden kanda amonyak yükselmesi olabilir. Yine sirozda amonyaklı su birikimi ile karın şişliği olabilir.

Hastalıkta, yıpranan karaciğer hücrelerinin onarımı için proteince zengin ve enerjisi yüksek diyet alınması gerekir. Karaciğer hastalığında diyet önemlidir. Et ve yumurta en iyi kalitede protein kaynaklarıdır. Ancak fazla alman yağ, karaciğeri safra yapmaya zorlar. Halbuki iyileşmede karaciğerin dinlenmesi önemlidir. Ayrıca fazla yağın sindirimi güçtür, zaten iştahsız olan hastanın bulantı ve kusmalarını arttırabilir.

Karaciğer hastalıklarında diyet hastalığın belirtilerine ve hastanın durumuna göre ayarlanmalıdır. Aşağıda, belirtilere göre yenecek besinlere örnekler verilmiştir:

  1. Kanda amonyak yüksek olduğu sırada proteinli besinler biraz azaltılmalıdır. Kaliteli protein kaynakları olan peynir, süt, yoğurt, yumurta, tavuk, balık ve et gibi besinler kullanılarak hem vücuda aşın protein vermekten sakınılmış olur, hem de bireyin protein ihtiyacı daha kolay karşılanır. Bunun yanında düşük kaliteli bitkisel proteinler biraz azaltılabilir. Yağı az olduğundan suda pişmiş tavuk eti özellikle tercih edilir. Sütlü tatlılar hem kaliteli protein hem enerji sağlarlar.
  2. Ödemli durumda tuz sınırlanır.
  3. Bunların dışındaki durumlarda yağı biraz az, kaliteli protein ve karbonhidratlardan zengin, hastanın kolayca yiyebileceği ve sindirimi kolay besinler verilir. Bu nitelikleri taşıyan besinlerin başında süt, yoğurt, peynir, sütlü tatlılar, et, tavuk ve balık, yumurta, meyve, pekmez, bal gelir. Yemekler suda, fırında veya ızgarada pişirilir, yağda kızartılmaz. Et konmuş yemeklere yağ eklenmez. Çok yağlı etlerden sakınılır.
Kategoriler
SAGLIK

GDO Nedir? GDO Hakkında Bilinmeyenler! GDO Nun Zararları!

Songünlerde gündemde bir GDO tartışması aldı başını gidiyor. İnsanlar arasında bu konunun bu kadar tartışılmasının nedeni, yiyeceklerin, besin maddelerinin sağlığımız üzerine direkt etki etmesidir. Biz de bu GDO nun ne olduğu hakkında bir araştırma yaptık ve bu araştırmayı sizlerle paylaşıyoruz. İşte GDO hakkında bilinmeyenler:

Genetik mühendisliğinin çeşitli teknikler kullanarak yaptığı müdahalelerle kalıtımsal değişikliğe uğrattığı organizmalar günümüzde, İngilizce’de GMO. (genetically modified organism), Türkçe’de G.D.O. (genetiği değiştirilmiş organizmalar) kısaltılmış adıyla ifade edilmektedir. Bu teknikler rekombinant DNA ya da “rekombinant DNA teknolojisi” olarak bilinirler. Rekombinant DNA teknolojisi sayesinde DNA molekülleri tüpte (In vitro), yani canlı organizmanın ya da hücrenin dışında, yeni bir tür yaratmak üzere bir molekül içinde bir araya getirilebilmektedir. Bu DNA da bir organizmaya aktarıldığında değiştirilmiş özellikleri ya da kendine özgü özellikleri olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Bu yolla ilk kez 1973’de bir bakteri yaratılmıştır.Bu olay bilimciler topluluğunda bu tür genetik uygulamaların potansiyel tehlikeleri olduğu konusunda kaygılara neden olmuş ve konu Pacific Grove’daki (Kaliforniya) Asilomar Konferansı’nda tartışmalara yol açmıştır. Rekombinant DNA teknolojisini kullanan ilk şirket Herbert Boyer tarafından kurulmuş ve şirket, 1978’de escherichia coli bakterisinin genetik manipülasyon yoluyla, insülin üreten bir türünü yarattığını açıklamıştır.

Sonraki yılllarda bu alandaki çalışmalar artan hızıyla devam etmiştir. Günümüzde bu yolla yaratılan mikroplara transjenik ( rekombinant DNA yöntemleriyle kalıtımsal olarak değiştirilmiş) mikroplar, hayvanlara transjenik hayvanlar, bitkilere ise transjenik bitkiler[8]denmektedir.

gdo
Genetik mühendisliği tarafından genleri değiştirilerek hayvanlara özel olan "ışıma"yı sağlayan bir tütün bitkisi

Genetik bilgilerinin uygulamaları kısaca şöyle özetlenebilir:

Genetik sayesinde, bazı hastalıkların önceden teşhis edilerek önlenmesinde, kişiye özel ilaç ve tedavi yöntemleri geliştirilebilmesinde önemli gelişmeler sağlanmıştır.
1970’li yıllardan itibaren insülin hormonu, büyüme hormonu gibi insana özgü gen ürünleri diğer canlılarda sentezlenebilmektedir.
Koyuna bir insan geni aktarılarak, koyun sütünde bir insan proteinin bulunması sağlanmıştır.
Sazan balığı gibi bazı canlıların daha hızlı büyümesi sağlanabilmektedir.
Günümüzde, genetik mühendisliği geni bir hücreden diğerine nakledebilmektedir, gen naklinin yapıldığı hücrelerden biri bitki, diğeri bir insan veya hayvan hücresi ya da bir mikroorganizma da olsa. Yani bir böceğin, bir balığın genleri bir bitki ya da mikroorganizmaya aktarılabilmektedir. Örneğin akrebin zehirini üreten gen bir virüse nakledilebilmekte, böcek öldüren bir bakterinin geni de bitkilere nakledilebilmektedir.Böylece, tarım ürünlerine verimin arttırılması, ürünlerin zararlılardan etkilenmemesi gibi çeşitli amaçlarla genetik müdahaleler yapılmaktadır.
Böylece, doğada daha önce hiç bulunmayan gen bileşimleri de üretilebilmektedir. (Bir genin farklı bir hücreye nakliyle o hücrenin işlevi artabilir, değişebilir veya salgıladığı kimyasal maddeler farklılaşabilir.) Böylece, şimdiye dek fare,tavşan, koyun, domuz, tavuk, balık gibi birçok hayvan üzerinde embriyonları tek hücre aşamasındayken yüzlerce değişik gen denenmiş ve değişik türler elde edilmiştir. Bu yolla elde edilen yalnızca fare türlerinin sayısı bini aşmıştır.
Kısaca günümüzde, bir organizmadaki genler parçalanabilmekte, kopyalanabilmekte, üretilebilmekte ve başka bir organizmaya nakledilebilmektedir.
Genetik mühendisliği bugünkü modern biyoteknolojinin temelini oluşturmuştur. İkisi arasındaki ilişki şöyle açıklanabilir: Genetik mühendisliği bilgileri bir ürün elde etmek üzere kullanıldıklarında, ürün ancak biyoteknolojik işlemlerle günlük yaşamın bir parçası olur. İlk biyoteknoloji patenti 1980’de ham petrolü parçalamak amacıyla genetik yapısı değiştirilmiş bir mikrop geliştiren, yani yaratan Dr. Ananda Chakrabarty’ye verilmiştir. Böylece tarihte ilk kez yaratılan bir canlı için patent hakkı doğmuştur.
G.D.O. karşıtlarının olası gördükleri tehlikeler

G.D.O. (genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar) uygulamalarına karşı olanlar, özellikle çevrecilerin bir kısmı ve I.Asimov, J. Naisbitt, P Aburden gibi bazı araştırmacı yazarlar, bilime karşı olmamakla birlikte, genetikteki veri ve buluşların uygulanmasıyla ilgili bazı konularda huzursuz olduklarını ifade ederek, şu gelişmelere işaret etmektedirler:

Çeşitli devletlerin denetimindeki bilimciler gen aktarımı yoluyla şimdiye dek yeryüzünde ilk kez meydana gelen yüzlerce yaratık meydana getirmişlerdir. Dolayısıyla istenmeden de olsa, insan türünü yok edecek bir mikroorganizma ya da bir türün yaratılmasına yol açılabilir.
Önceleri biyoteknolojinin özellikle tarım ürünleri konusunda büyük gelişmeler sağlayarak dünyada açlığın giderilmesinde devrim yaratacağı müjdesi veriliyordu; fakat günümüzde genetik mühendisliği, özellikle biyoteknoloji üniversitelerden özel şirketlere geçmiş ve bunlar büyük maddi kazanç getirecek başka çalışmalara yönelmiş durumda bulunmaktadırlar.
1987’de A.B.D. Patent Bürosu’nun genetik yapıları değiştirilmiş hayvanların da patent altına alınabileceğini açıklamasıyla, hayvanlar alemi çokuluslu şirketler ile eczacılık ve biyoteknoloji şirketlerinin eline bırakılmıştır. Günümüzde biyoteknoloji alanında binlerce şirket bulunmaktadır.

Atomu keşfetmiş, ardından atom bombasını icat etmiş insanoğlu bilimsel buluşları her zaman insanlığın yararına kullanmadığına göre, genetik mühendisliği ve biyoteknolojideki buluşların daima insanlığın yararına kullanıldığını ve kullanılacağını, örneğin bir biyolojik savaşta asla insanlığın zararına kullanılmayacağını kim garanti edebilir?
Bazı devletlerin, diğerlerine hükmedebilmeleri için, genetikteki çalışmaları gizlice insanlar üzerinde uygulamayacağını, örneğin sıcak bir savaşa bile gerek görmeden belirli uluslara ya da toplumlara ait insanların gizlice bazı yeteneklerini köreltmek veya onlara bazı davranış biçimlerini aşılamak gibi uygulamalarda bulunmayacağını kim garanti edebilir?
Genetik çalışmaları başlangıçta açıklandığı gibi, yalnızca kalıtsal hastalıkların teşhis ve tedavisine olanak sağlamaya yönelik olarak mı devam etmektedir? Yoksa gizlice sürdürülen araştırma ve uygulamalar var mıdır?
Genetik yapısı değiştirilmiş, yoldan çıkan bir bakteri hastalığa yol açarsa, daha önce doğada hiç karşılaşılmamış olduğundan muhtemelen insan vücudunun savunmasız olacağı bu bakterinin yol açacağı hastalıktan insanlığı biyoteknoloji kurtarabilecek midir?
Genetik yapısı değiştirilmiş bir hayvan ya da organizmanın, kısa vadede insanlar için yararlı bir potansiyel taşıyor görünse de, ileride olumsuz sonuçlar yaratmayacağından, çevreyle etkileşime girmeyeceğinden veya çok hassas dengeler üzerine kurulmuş doğada ekolojik dengeyi bozmayacağından nasıl emin olabiliriz?
Mutasyona uğratılmış virüs ve bakterilerin laboratuvar dışına salınmayacağını veya kazara da olsa laboratuvar dışına hiç çıkmayacağını kim garanti edebilir?

Pek çok GDO lu ürün var;
Mısır, patates, domates, pirinç, soya, buğday, kabak, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kolza, kasava, papaya.

Bunların dışında çalışmala,rın devam ettiği ürünler var;
Muz, ahududu, çilke, kiraz,ananas, biber, kavun, karpuz, kanola.

Üretimi sırasında GDO kullanılmış pek çok ürün var,

Mısır ve soya genleri ile oynanan ürünlerde ilk sırayı aldıklarında bu bitkilerden üretilen yan ürünlerin de GDO lu olma riski var.

*Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta,glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar günlük tüketim maddeleri arasında yer alıyor. Örneğin,;
Bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler,pudingler, bitkisel yağlar,bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler,hazır çorbalar,mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO lu olma riski taşıyor.

* Sadece mısırdan üretilen ve çeşitli gıdalarda bileşen veya katkı maddesi olarak kullanılan yan ürün sayısı 700’ü, soyadan üretilen türevlerinin sayısı ise 900’ü buluyor. Yani bu yan ürünleri içeriğinde kullanan her bir işlenmiş ürünün GDO’lu olma riski bulunuyor.