Kategoriler
DİN

Selman-ı Farisi Kimdir?

selmani_farisiEn yüce insanlardan olan sahabe-i kiramın hayatlarına yer vermeye Selma-ı Farisi veya Selman El Farisi denilen en büyük sahabeyle devam ediyoruz. Nereli olduğu ile ilgili çeşitli söylentilerin olmasına karşı İran (Acem) kökenli olduğu kabul görmüştür. Hendek Savaşı’ndaki hendek kazma fikrininde ona ait olduğu ve Efendimizin O’nun fikirlerine çok değer verdiği de bilinmektedir. 

 

SELMAN-I FARİSİ (r.a)

 

Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan’ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz’dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)’ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan’dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah’tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; “Ben; Selman b. İslam’ım” demiştir (İbn Sa’d Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)’ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul’da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul’a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin’de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin’deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye’de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye’ye gitti. Ammuriye’de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: “Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim’in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap” (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418.

Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)’ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz’a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura’ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)’a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura’da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye’deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura’da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları’ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine’ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Mekke’de peygamberlikle görevlendirilip Medine’ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba’ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec’in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)’ın sahibine (Evs ve Hacrec’i kastederek); “Allah Benu Kayle’ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke’den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar” dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: “Ben kendi kendime; “bu kesinlikle o peygamberdir” dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; “Ne diyor? Bu haber nedir?” diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; “Bundan sana ne! İşinin başına dön” diye bağırdı. Ben ona; “Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim” dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba’da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve ona; “Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm” dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına;

“Yiyin” dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; “Bu alametlerin biridir” dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu. Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)’in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)’in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye’deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)’ın İsfahan’daki köyünde başlayan ve müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa’d, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas’dan rivayet etmektedirler. İbn Sa’d’ın Kurre el-Kindî’den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)’ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam’a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms’a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz’a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine’de bir kadına satıldığı nakledilmektedir (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)’ın müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret’in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üçyüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: “Kardeşinize yardım edin ” dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: “Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım”dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı. Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)’ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): “Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?” demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır” dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim”. Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)’ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine’ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine’nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’e, “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk” deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)’ı sahiplenerek, “Selman bizdendir” dediler. Bunun üzerine muhacirler; “Hayır Selman bizdendir” demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); “Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir” diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir (Taberi, aynı yer; İbn Sa’d, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın Halifeliği zamanında da Medine’de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran’ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı. İranlılar, Kadisi’ye yenilgisinden sonra Medain’de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa’d b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa’d (r.a)’in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa’d (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ’nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ’ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm’a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa’d (r.a)’a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: “İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah’a yemin ederim ki müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır”. Gerçekten Selman (r.a)’ın dediği olmuş ve müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; “Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir” demekteydiler (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra’nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)’dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyle diyordu: “Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız” (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, “Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor” diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra’nın muhteşem sarayı müslümanların eline geçmiş oldu (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm’a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi (Taberi, aynı yer).

Sa’d (r.a) Medâin’de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa’d’a haber göndererek, müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)’ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi (17/638 (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528. Selman (r.a) İran’ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain’de vefat etmiştir (İbnul-İmad, Şezerâtu’z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa’d, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)’ın hilafetinin sonlarına doğru, (35) veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir (İbnul-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)’den, İbn Mes’ud’un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)’ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes’ud’un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)’ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî’nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)’ın mezarı, Bağdad’ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)’e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir:

“Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi” (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; “Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz” demiştir. Başka bir zaman da: “O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir” demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)’ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)’in söylediği; “Selman ilme doyuruldu” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ’ (r.a)’ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; “Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver” (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu’d-Derdâ’ bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)’e ilettiği zaman o; “Selman senden daha âlimdir” dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)’a şöyle sormuştu: “Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?”. Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; “Eğer sen müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun” (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu’l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)’a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, “Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor” diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: “Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah’ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır” diyerek cevapladılar (İbn Sa’d, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ’yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm’daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)’ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman” (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain’de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman’ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, “Bu validir” dediklerinde adam; “Seni tanımıyordum” diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, “Hayır bunları evine kadar götüreceğim” diyerek yoluna devam etti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; “Emiriniz budur” diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)’ın yanındaki adam ona, “Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?” dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: “Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur” (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 87-88. Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa’d, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa’d b. Malik ve Sa’d b. Mes’ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: “Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: “Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun “.

Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa’d b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa’d, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin’de Bukeyre adında bir hanımı vardı (İbn Sa’d, IV, 92). Selman (r.a), Medine’deyken Hz. Ömer (r.a)’in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs’ın bu konuda Selman (r.a)’ı kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir (İbn Abdırrabbih, Ikdu’l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)’ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)’in berberliğini yaptığı için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)’ın sahip olduğu haklı şöhreti, bütün müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela’dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkıntla rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler. Gulat-ı Şia ekollerinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)’den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali’yi, mim Muhammed (s.a.s)’i, sin ise Selman’ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman’dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had’dır. Durzîler ise, Kur’an’ın Selman’a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur’an’ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)’ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir.

Ömer TELLİOĞLU

Kategoriler
DİN

Hacı Bektaşı Veli’nin Fatiha Tefsiri

Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Fatiha Tefsiri” yirmi yıl sonra İngiltere’de bulundu. Sultan el-Hacı Bektâşü’l-Horasânî rahmetullâhi aleyh ol din çerâğı, îmân nurınun bağı, erenlerün turağı, şöyle beyân kılur kim” diye başlıyor Hacı Bektaş-ı Velî’ye nisbet edilen Fatiha Tefsiri. 

Kayıp olduğu bilinen eser, yaklaşık yirmi yıl süren bir gayret neticesinde İngiltere’de British Museum Library’de bulundu ve Horasan Yayınları’nca okura sunuldu.

Fatiha Tefsiri, küçük hacimli bir eser olsa da hayatı sözlü gelenek içinde belirsizliklere bürünen Hacı Bektaş-ı Veli’den kalma bir kayıt olması hasebiyle önem taşıyor.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât, Besmele Tefsiri, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, Şathiyye, Nasihatlar, Üssü’l-Hakika, Kitâbü’l-Fevâid, Kırk Hadis gibi eserlerinin varlığı biliniyor. Bu eserlerden en meşhur olanı Makâlât. Pek çok baskısı yapılan Makâlât üzerinde ilk ciddi çalışma ise Prof. Dr. Esad Coşan tarafından gerçekleştirilmişti. Baha Said, Fuad Köprülü, Esad Coşan, Bektaşî Babası Turgut Koca, son Bektaşî dedebabalarından Bedri Noyan gibi bu konularda araştırma yapan birçok isim, Hacı Bektaş’ın bir de Fatiha Tefsiri’nin olduğu üzerinde ittifak ediyorlar.

Baha Said, Türk Yurdu’nda yayımlanan makalesinde Tire Hacı Necip Paşa Kütüphanesi’nde mevcut olan ve kütüphaneyle birlikte yanan bu eserin bir nüshasının Manisa’da Valide Camii Kütüphanesi’nde bulunduğunu anlatmış. Halen Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Yard. Doç. Dr. Hüseyin Özcan da üniversite eğitimi sırasında hocası Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in teşvikleri ile Fatiha Tefsiri’ni araştırmaya başlamış. 2007 yılında gittiği İngiltere’de yolunun düştüğü her kütüphanede Fatiha Tefsiri’ni de aramış. En son British Museum Library’de yazma eserleri incelerken Makâlât’la birlikte tefsirin bir nüshasına rastlamış. Daha sonra 16 yapraklık bu eserin bir nüshasına Süleymaniye Kütüphanesi’nde de ulaşmış.

Miraç’a atıfla başlıyor

Fatiha Tefsiri’nde, eserin Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshasının tıpkıbasımı, mevcut iki nüshasının transkripsiyonlu metinleri, sadeleştirilmiş metni ve Hüseyin Özcan’ın Hacı Bektaş, Bektaşîlik tarikatı ve Fatiha Tefsiri üzerine açıklamaları yer alıyor. Özcan, Fatiha Tefsiri’nin Hacı Bektaş-ı Velî’nin bir başka eseri olan Besmele Tefsiri’yle benzer özellikler taşıdığını söylüyor. Miraç hadisesine atıf yapılarak başlayan her iki eserde üslup ve kelimelerin yanı sıra anlatılan konular arasında da benzerlikler mevcut.

“Kığır”, “tamu”, “uçmak”, “dükelü”, “kandan”, “kulaguz”, “kangı” gibi eski Anadolu Türkçesine ait kelimelerin bol bol kullanıldığı eser, dil ve üslup olarak Hacı Bektaş’ın yaşadığı 14. asırda kaleme alındığı izlenimini veriyor. Hüseyin Özcan, bir akademisyen titizliğiyle delillerini sıraladıktan sonra “Bu tarz eserler için yaygın olan ihtiyat kaydını düşmekle birlikte Tefsir-i Fatiha isimli eserin Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olduğunu söyleyebiliriz.” diyor.

Hacı Bektâş-ı Velî’nin Fatiha Tefsiri’nde anlatıldığına göre Hazreti Peygamber (sas), Miraç Gecesi cehennemde dehşetli bir kuyu görür. Cebrail Aleyhisselâm bu kuyunun Hak Teâlâ’nın nimetlerini yiyip de dünyaya dalan, beş vakit namaz kılmayan kişilerin yeri olduğunu söyler. Bu nakilden sonra namaz kılmanın ehemmiyetiyle alâkalı bilgiler veriliyor ve iftitah tekbirinden başlayarak namazda okunan Fatiha Sûresi’nin ayet ayet açıklaması yapılıyor. Açıklamalar sırasında dikkat çeken bir husus da ayetlerin harf sayıları ile okunduğunda alınacak ecir arasında münasebet kurulması. Mesela, “Elhamdü”nün beş harf olduğu, kim bu beş harfi okursa beş vakitteki noksanlarının bağışlanacağı söyleniyor.

Osmanlı Devleti’nin teessüsünden evvel Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Velî, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin talebesi Lokman Perende tarafından yetiştirilmiş. Baba İlyas ve Baba İshak’la görüştüğü, onların “Babai isyanı sebebiyle adımız çıktı” deyip bu hizmeti kendisinden yürütmesini istedikleri de rivayet edilir. Orhan Bey zamanında Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda dua ettiği, Yeniçeri askerlerinin başlarına giydikleri börklerin arkasındaki yatırmanın onun dua ederken sarkan yenini temsil ettiği rivayet edilir. Bu itibarla Yeniçerilerin piri kabul edilmiş, Bektaşi tarikatı ocakta her zaman bir Bektaşi babası ile temsil edilmiş.

Hacı Bektaş’a nisbet olunan Bektaşilik tarikatı ise bugünkü hüviyetiyle ikinci piri Balım Sultan zamanında şekillenmiş. Tarikat, Osmanlı’nın kuruluş döneminde Anadolu’da ve Rumeli’de kısa sürede yayılmış. Evliya Çelebi, Seyahatname’de pek çok Bektaşi tekkesinden takdirle bahseder. Hurufi, Kalenderî, Haydarî gibi batınî/heterodoks tarikat zümreleriyle kaynaşan tarikat zaman içinde farklı bir renge bürünmüş. Prof. Dr. Mustafa Kara bu konuda “Kendisine nispet edilen Bektaşilik tarikatının zaman içinde aldığı renk ile pir arasında doğrudan ilgi kurmak zordur. Arapça Makâlât isimli eseri de bunu göstermektedir.” diyor. II. Mahmud döneminde Yeniçeri ocağı lağvedilirken Bektaşi tarikatı de yasaklanmış. Bu konuda fetva alındığında ve zamanın diğer tarikat şeyhlerinin fikri sorulduğunda Hacı Bektaş-ı Velî’nin şahsiyetinin, yasaklanması istenen Bektaşi tarikatından ayrı tutulması dikkat çekicidir.

Kültürümüz için büyük kazanç
Bektaşi dervişleri ve babaları kültür dünyamızda fıkralara konu olan kalender meşrep, hazırcevap, nüktedan, pala bıyıkları, on iki imamı temsil eden on iki dilimli taçları, boynunda teslim taşları, dinin zahirî hükümlerine aldırmaz duruşları ile dikkat çeker. Tarîk-i Nazenîn, Hüseyniye olarak da adlandırılan Bektaşiliğin, tek renk mi olduğunu yoksa Vak’a-i Hayriye’den sonra resmî tarihe böyle mi geçtiğini bilmiyoruz. Ancak kaynaklarda farklı Bektaşî simalarına rastlamak mümkün. Meselâ Kethüdazade Mehmet Arif Efendi’nin Osmanlı Hayatından Kesitler adıyla İnsan Yayınları’ndan çıkan menakıbında bu tarz misaller mevcut.

Mehmed Şemseddin Efendi’nin Yadigâr-ı Şemsî’de anlattığı Bursa Ramazan Baba Dergâhı şeyhi Süleyman Bey Baba da böyle bir sima. Yaşlılığında camiye gidemediği için teravih kıldırması için imam tutan, cuma namazlarını Emir Sultan’da kılan Süleyman Baba, son senesinde muharrem ayında Hadikatü’s-Suada okuttuktan sonra “Seneye bu derviş Süleyman’ı duadan unutmayın” diyerek âleme veda etmiş. Bektaşiliğin İçyüzü kitabının yazarı, Battal Gazi, Şeyh Şüca gibi önemli Bektaşi dergâhlarının bulunduğu Eskişehir Bektaşilerinden M. Tevfik Oytam, iddia edildiği gibi -en azından kendi yöresinde- abdestten, namazdan uzak olmadıklarını; fakat Caferi mezhebince kıldıkları namaz yadırganmasın diye, ayrıca ibadetin gizlenmesi esas olduğundan ve Emeviler zamanındaki olaylar sebebiyle camilere sıcak bakmadıklarından namazlarını gizli kıldıklarını anlatır.

Menkıbeler arkasında gizlenmiş hayatını ve şahsiyetini anlamak için Fatiha Tefsiri gibi eserlerin bulunması ve bu eserlerin ilmin ışığında değerlendirilmesi Hacı Bektaş-ı Velî’yi sevenler ve onu merak edenler adına büyük kazanç olsa gerek.

Kategoriler
DİN

Ayakta Su İçmek Caiz Midir, Günah Mıdır, Zararlı Mıdır?

Ayakta Su İçmek Zararlı Mıdır? Ayakta Su İçmek Caiz Mi? Ayakta Su İçmek Günah Mıdır?

Peygamberimiz ayakta su içmeyi yasaklamıştır ve bu konuda şu sözleri söylemiştir:
“Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı” (Abdürrezzak 10/427 Hadis 19588).

“Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın” buyurmuştur (Müslim eşribe Hadis 116).

Peki peygamberimiz bu sözü neden söylemiştir. İşte bilimsel açıklaması:

İnsanın midesinin ayakta ve otururkenki pozisyonu farklıdır. Ayakta durup su içince veya sıvı bir gıda içtiğimiz şey doğrudan 12 parmak bağırsağına geçer.

Eğer sıvıyı oturarak içersek bu sıvı önce mideye geçer ve midede asitle karışır ve içindeki mikroplar ölür.  Sondan sonra 12 parmak bağırsağına geçer. Böylece sudaki zararlı mikroplardan yani hastalıklardan korunmuş oluruz. Bu sayede kolera dahil birçok mikrobik hastalıkları önlemiş oluruz.

ayakta su içmek caiz mi, ayakta su içmek caiz midir, ayakta su içmek zararlı mıdır, ayakta su içmenin hükmü, ayakta su içmenin zararları, oturarak su içmek, oturarak su içmenin faydaları, oturarak su içmenin yararları, su neden ayakta içilir, su niye ayakta içilir, suyu nasıl içmeliyiz, suyu niye ayakta içmeliyiz

Kategoriler
DİN

At Eti Yemek Caiz mi? At Eti Neden Yenmez?

Anadolu coğrafyasında hakim mezhep olan Hanefilik mezhebine göre at eti yenmez. Tek tırnaklı olduğu için genel kaideye aykırıdır. Maliki mezhebinde de durum böyledir ancak diğer iki hak mezhebe göre at eti caizdir. Peki bu ihtilaf nasıl oluyor işte uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık: İslam belli bir coğrafyanın, belli bir âdet ve alışkanlık sahiplerinin dini değildir.

Dünyanın her yanında her türlü âdet ve alışkanlıklara sahip olan tüm insanlar, bu geniş ve müsamahalı dinde yerlerini alabilirler. İslam hepsini de tatmin edecek esneklikte hükümlere sahiptir. Çünkü (dinin temelinde değil) teferruatında içtihad vardır. Geçmişte selahiyetli müçtehitlerimiz bu içtihadı yapmış, farklı ihtiyaçları karşılayacak esnek hükümler ortaya çıkarmışlardır…

Peygamberimiz (asm) bu farklı görüşleri yasaklamamış, tam aksine: “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!..” buyurarak, faydasına işarette de bulunmuştur.

İşte bu anlayış içinde baktığımızda görüyoruz ki, farklı içtihad sahibi İmam-ı Azam Hazretleri, “at etinin yenip sütünün içilmesine (haram) dememiş, ama (mekruh) olduğunu söylemekten de geri kalmamıştır.” Böyle ictihadda bulunmuştur.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed ise (mekruh değildir) demişler, “at etinin ihtiyaç halinde yenip kımızın da içilebileceği” içtihadında bulunmuşlardır. İmam Şafii Hazretleri de bu iki imamın görüşünü doğrulamıştır.

Hal böyle olunca ortaya fevkalade özel ve güzel, esnek ve müsamahalı bir cevap çıkmaktadır. İşte bu farklı ictihadlara bakararak denebilir ki:

Senin alışkanlığında at eti yemek, sütü kımızı içmek yok mudur?.. Sana haram gibi mi geliyor?.. Tartışmaya, ters düşmeye hiç gerek yoktur.. Sen İmam-ı Azam’ın görüşüyle amel et. At eti yeme, kımız da içme. Konuyu bitir.

Ötekinin alışkanlığında da bunlar yenir mi? Bunlara alışmışlar mı? Mutlaka at eti yeyip kımız mı içmek istiyorlar? Öyle ise buyursunlar onlar da yesin, içsinler. Çünkü onlar da iki imamla, İmam-ı Şafi’nin görüşüne göre amel etmiş olurlar, böyle huzur bulurlar.. Tartışmaya, ters düşmeye gerek olmadığı da böylece ortaya çıkmış olur.

Demek ki, kimsenin kimseye bir diyeceği yok! Herkes dilediğini tercih serbestisine sahiptir…

Öyle ise, hocaefendilerin verdikleri farklı cevaplar yanlış değildir. Ancak anlatımı eksiktir. Birileri, İmam-ı Azam’ın görüşünü anlatarak “olmaz” demişler. Ötekileri de iki imamla İmam-ı Şafi’nin görüşünü esas alarak “olur” demişler. Tercihi muhataplara bırakmışlar.

Kategoriler
DİN

Peygamber Efendimizin Katıldığı Savaşlar

gazvelerİki cihan sultanı Hz Muhammed SAV efendimizin bizzat katıldıkları savaşları sizler için araştırdık. İslamın ilk yıllarında müslümanları savaşarak yok etmek isteyen müşriklere karşı yapılmıştır.Çoğunluğu savunma savaşıdır. Savaşların Kazanılanı da kaybedileni de mevcut. Bu durum bize örnek oluyor. Aranızda Allah Resulü olsa bile kaybedebilirsiniz. Bu yüzden sadece dil ile tevekkül yetmez, hayatın bütün mücadelesinde müslüman olarak elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. İşte uzmanportal.com olarak sizler için hazırladık:

623 Ebva gazvesi
Ebva köyüne yapıldı. Medine’den 23 mil uzakta bir köydü. Hicretin ikinci yılında Hz Muhammed’in bizzat komutan olarak katıldığı ilk gazvedir. Kureyşin ticaret kervanına yapılan saldırıdır.

623 Buvat gazvesi
200 kadar sahabiyle bir Kureyş kervanının önünü kesmek için yapılmıştı

624 Bedir Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı. Müslümanların Kesin zaferiyle sonuçlandı.

625 Uhud Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı. Savaş kaybedildi.

625 Beni Nadir ve Beni Kurayza Gazveleri
Medineli Yahudi kavimlerle Müslüman Kavimler arasında yapılan savaşlardır. Beni Nadir kavmi savaş sonrası sürülmüştür.

626 Dümetül Cendel ve 627 Beni Müstalik Gazveleri
Bazı Şam arab kabilelerine karşı yapıldı.

627 Hendek Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı.Müşrikelr geri çekilmek zorunda kaldı.

628 Hayber Gazvesi
Hendek savaşında müşriklerin tarafında olan yahudilere karşı yapıldı.Hayber Kalesi ele geçirildi.

629 Mute Seriyyesi
Romalı Hıristiyanlar, Gassanili Müşriklere karşı yapıldı. Savaş kaybedildi.

630 Mekke’nin Fethi
Kekkeli Müşriklere karşı yapıldı.Mekke Müslümanlarca fethedildi.

630 Huneyn Gazvesi
Taifli müşriklere karşı yapıldı.Taifliler geri çekildi.

630 Taif Gazvesi
Taifli müşriklere karşı yapıldı.Taif kuşatıldı. Sonuç alınamayınca kuşatma kaldırıldı. Bir yıl sonra Taif müslüman oldu.

630 Tebük Gazvesi
Romalılara karşı yapıldı. Romalılar Savaş meydanına çıkmadılar.

Kategoriler
DİN

Eşek Sütü İçmek Helal midir? Haram mıdır?

Son günlerde gündenmde olan bir konu eşek sütü içilir mi? Kimi çevrelerce hastalığa iyi geldiği söylense de tıbben kesin bir bulgu bulunmuyor. Peki şifa niyetiyle eşek sütü içmek caiz midir?

Eşek sütü
Sual: Eşek sütünün, çocuklardaki öksürüğe iyi geldiği söyleniyor. Bunun için içirmek caiz olur mu?

Cevap:
Evcil eşek eti ve sütü, tahrimen mekruhtur. Yalnız Maliki mezhebinde helaldir. Öksürük için mubah ilaç bulunmazsa, iyi geldiği de kesinse içirilebilir, böyle bir ihtiyaçtan dolayı Maliki mezhebi taklit edilerek de içirilebilir.
dinimizislam com

Kategoriler
DİN GÜNCEL

2012 Kurban Bayramı Ne Zaman Kaç Gün Tatil?

2012 yılı Ramazan bayramının ardından sıra geldi Kurban Bayramına. Kurban Bayramı tatili Perşembe günü başlayacak ve Pazar günü sonra erecek. Kurban bayramı tatili şimdilik 4 gün ancak Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tatilin Cumhuriyet Bayramı ile birleştirlip 9 güne çıkmasını teklif edecek ve eğer meclis kabül ederse kurban bayramı tatili 9 güne çıkmış olacak.

2012 Kurban Bayramı 25 Ekim Perşembe ile 28 Ekim Pazar günleri arasında kutlanacak.

Kategoriler
DİN

Allah’ın Sıfatları Nelerdir, Kaça Ayrılır ve Kaç Tanedir?

Yüceler Yücesi Allah’ı anmak, bilmek, öğrenmek hepimizin en başta gelen kulluk görevidir. O Allah ki, anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayandır. Ama Hazreti Peygamberimiz ve Kuran-ı Kerim sayesinde Allah’ın bazı sıfatlarını öğrenerek ve anlayarak Hazreti Allah’ın mahiyeti hakkında bazı bilgiler edinebilir ve manen mutluluk ve yücelmeyi elde edebiliriz.

 Allah’ın sıfatları iki kısma ayrılır ve 14 tanedir. Bunların 6 tanesı Sıfâtı zâtiye 8 tanesi Sıfâtı Subutiyyeddir.

Allah’ın Sıfatları, Zâtî Sıfatlar: Zâtî sıfatlara, Tenzihî ya da Selbî sıfatlar da denir. Mânâsı, kaçınmak, tenzih etmek, istisna etmek, hariç tutmaktır. Allah’ı bütün noksan (eksik, kusurlu, yaratıklara mahsus) sıfatlardan tenzih ederiz.

VÜCUD: Var olmak demektir. Onun varlığı kendinden olup, başka bir varlığa bağlı muhtaç ve bağlı değildir. Her şeyi yoktan yaratan Allah’tır. O (c.c) yaratır ama yaratılmamıştır. Bu yüzden Allahü Teala’ya Vâcibü’l-Vücûd denilmiştir. Herşeyi yoktan var eden ve zamanı gelince de tekrar yok edecek olan, sonra insanları tekrar diriltecek olan O (c.c)’dur.

KIDEM: Allah’ın varlığının ezeli olmasıdır. Varlığının başlangıcı yoktur ve zamana bağlı değildir. Yani önce yok iken sonradan var olmuş değildir. Bu durum ancak yaratıklar için geçerlidir. Allah sonradan yaratılanlar gibi değildir, ezelîdir, başlangıcı yoktur. Zamanı da, mekânı da yaratan da O (c.c)’dur. Her şey O’nun (c.c) tasarrufundadır. O (c.c) zaman ve mekân kayıtlarından münezzehtir.

BEKA: Allah(cc)’ın varlığının sonu olmaması. Hüvel bakî. Allah bakidir, onun ölümü (haşa) sonu yoktur. Varlığının başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Allah (c.c) her zaman vardı ve hep var olacak. Bütün kâinatı yok edecek ve sadece kendisi (c.c) kalacaktır. Sonra da dilediği şekilde yeniden insanları yaratacak, hesaba çekecektir. Geleceğe doğru ne kadar gidilirse gidilsin haşa Allah’ın yok olduğu veya varlığının sona erdiği hiç bir an olamaz.

VAHDANİYET: Allah’ın (c.c) bir ve tek olmasıdır. O’nun (c.c) dengi ve benzeri yoktur. Tektir. Allah’ın şeriği (ortağı), oğlu, kızı, bir benzeri yoktur. Sıfatlarında, ilâhlığında, yaratıcılığında, zatında… eşi, dengi, ortağı yoktur.

MUHALEFETÜN LİL-HAVÂDİS: Allah (c.c), sonradan yaratılan hiçbir varlığa benzemez. Her ne akla geliyorsa veya düşünülüyorsa o Allah değildir. Çünkü akla gelen ve düşünülen şeyler hep sonradan yaratılmış, yok iken Allah’ın dilemesiyle var olmuş şeylerdir. Yani her ne düşünülürse, yahut hayal edilirse edilsin bir mahlûk düşünülmüş olur ki, Allah bunların hiçbirine benzemez, o yaratıklarına benzemekten de münezzehtir.

KIYAM Bİ-NEFSİHÎ: Allah (c.c) hiçbir varlığa ihtiyaç duymaz. Allah (c.c), hiçbir şeye bağımlı ve muhtaç değildir. Bilakis yaratılan varlıklar ona muhtaçtır. Allah’ın bizim yaptığımız ibadetlere de ihtiyacı (haşa sümme haşa) yoktur. Bütün emirlerini kulları için, kullarının hayrı için vermiştir, bütün ibadetlere kulların ihtiyacı vardır. Allah her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Varlığının ve kudretinin hiçbir şeye bağımlılığı ve ihtiyacı yoktur.

Allah’ın Sıfatları, Subûtî Sıfatlar:

HAYAT: Allah’ın hayat sahibi olmasıdır. Allah diridir. Kulların diriliği, yahut hayatı gibi fani bir dirilik değil, bâkî bir hayat sahibidir O (c.c). Hayatın sahibidir. O her zaman vardır, birdir ve hayat sahibidir ve her zaman var olacaktır. Hayatının başlangıcı ve sonu yoktur.

İLİM: Allah(cc)’ın her şeyi bilmesidir. Allah (c.c) yegane ilim ve hikmet sahibidir. Alîmdir. Her şeyi bilendir. Kâinatı ve içindekileri ve bizim bilmediğimiz nice şeyleri yaratan O (c.c)’dur. Allah’ın (c.c) ilmi bütün kâinatı kuşatır. Bütün kâinattaki bilgi ve bilim, ilmin ulaşabileceği nihaî zirve dahi, Allah’ın (c.c) ilminden bir katre (damlacık) bile değildir.

SEMİ: Allah (c.c) her şeyi duyar, her şeyi işitir. O’na (c.c) gizli olan bir fısıltı, bir ses, bir iş olamaz. Allah’ın işitmesi kulların işitmesi gibi değildir. Allah’ın hiçbir sıfatı yahut fiili kullarınkine benzemez. O (c.c) her şeye hakkıyla kaadirdir. En uzak yerdeki bir şeyin sesini, fısıltısını duyar. Uzaklığı yakınlığı yaratan da Odur. Ona hiçbirşey uzak yahut gizli değildir.

BASAR: Allah (c.c) her şeyi görür. O’na (c.c) gizli olan hiçbir şey yoktur. Onun görmesi de bizim gibi (haşa) bir göz gibi sınırları olan bir organ yahut benzeri ile değildir. Allah’ın görmesi ne bir vasıtaya, ne bir ışığa muhtaçtır. O karanlık bir denizin dibindeki siyah bir taşın altındaki kara renkli bir balığı da görür, yer altındaki siyah renkli bir karıncayı da.. Allah (c.c) ne ışığa ne bir vasıtaya muhtaç değildir. Karanlık ve Aydınlık dahil olmak üzere onun görmesini hiçbir şey engelleyemez.

İRADE: Allah ne dilerse o olur. O’nun (c.c) “ol” demesi yeter. İradesi her şeyi kuşatır. Dilediğini dilediği şekilde, tarzda ve zamanda yaratmakta O’nu (c.c) engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. İstediğini yaratır, istediğini öldürür, dilediğini yapar. Onun dileği sınırlı da değildir. Kâinatta olmuş ve olacak her şey, Allah’ın (c.c) dilemesiyle olmuş ve olacaktır. O’nun (c.c) dilediği muhakkak olur ve dilemediği de muhakkak olmaz.

KUDRET: Allah’ın (c.c) herşeye gücü yeter. Kâdir olan yegane Allah’tır. Sadece ve yalınız Allah (c.c) dilediğini dilediği tarzda yerine getirebilecek kuvvet ve kudrete sahiptir.

KELÂM: Allah’ın yaratılmışlar gibi ağız, harf, ses ve sair şeylere ihtiyacı olmaz, fakat kullarından (peygamberler yahut meleklerinden) diledikleriyle konuşabilir. O’nun (c.c) konuşması yahut kelâmı vahiydir, bizim idrak edip hayal edemeyeceğimiz bir tarzdaki konuşmadır. Allah’ın kelâmı, peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği ilâhî kitaplar ve gönderdiği ilhamlar hep Kelâm sıfatının neticesidir.

TEKVİN: Allah’ın (c.c) yaratmasıdır. O (c.c), gördüğümüz yahut görmediğimiz her şeyi yaratandır. Yegane yaratıcı Allah’tır. O’ndan (c.c) başka yaratan yoktur. Yaratmak Allah’a (c.c) mahsustur. O’nun (c.c) yaratmasına hiçbirşey engel olamaz. Ayrıca onun için, göğü yaratmak ile bir sivri sineği yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. İradesi neye yönelirse onu yaratır. Yaratan da yok eden de Allah’tır. O (c.c) yoktan var edebilendir.

Kategoriler
DİN

İstiare’ye Nasıl Yatılır? İstihare Namazı Neden ve Nasıl Kılınır? İşte İstihare Duası

Birçok insan hayatını derinden etkileyecek konularda karar alırken tereddüt içerisinde kalır ve nasıl karar alacağını bir türlü bilemez. İşte bu durumlarda din büyüklerimiz istihare’ye yatılmasını önermişler ve nasıl istihareye yatılacağını ve sonucununda nasıl değerlendirileceğinide bize öğretmişlerdir. Bizde uzmanportal.com olarak, bu yazımızda istihare ve istihare namazına değinmek ve sizleri bu konuda bilgilendirmek istedik.

İstihare, bir kimsenin yapmak istediği bir şeyin kendisi için hayırlı olup-olmayacağı konusunda bir işarete kavuşmak maksadıyla yatmadan önce iki rekât namaz kılarak ALLAH’a dua etmesidir. İnsanlar, bazen kendileri için önemli bir karar verecekleri veya bir seçim yapacağı zaman dünya ve ahiret bakımından kendileri için hangisinin daha hayırlı olacağını kestiremezler. Bunu anlayabilmek için istişare ederler ve ALLAH’tan yardım dilerler. Bu bakımdan istihare, bir bakıma yapılacak işin hayırlı olmasını; hayırlı ise gerçekleşmesini ALLAH’tan dilemek ve O’ndan tercih konusunda yardım istemek demektir. Hz. Peygamber ashabına her işte istihareyi, Kur’an’ın bir suresini öğrettiği gibi öğretmiştir (Buhârî, Teheccüd, 25; Ebu Dâvûd, Vitir, 31).

İstihare namazı menduptur. Namazın birinci rekâtında Fatiha’dan sonra Kafirûn sûresi; ikinci rekâtında Fatiha’dan sonra İhlas sûresi okunur. Namaz

dan sonra istihare duası yapılır. Hz. Peygamber, istihârede şöyle dua edilmesini tavsiye etmiştir: “ALLAH’ım! Senden, ilminle hakkımda hayırlı olanı bana bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni istiyorum. Senin büyük fazlı kereminden ihsan etmeni istiyorum. Senin her şeye gücün yeter, ben ise acizim; Sen her şeyi bilensin, ben ise bilmem; çünkü Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. ALLAH’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından hakkımda hayırlı olacaksa, bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle! Eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır, nerede ise, onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle!” (Buhârî, Da’avât: 48).

İbadet ve sevap işlemek gibi iyi olduğu, haram ve günah gibi kötü olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. İstihare, yapılmasının doğru olup-olmadığında tereddüt edilen şeylerde yapılır ve yedi kere tekrarlanır. İstihareden sonra, insanın gönlüne bir açıklık gelir ve ilk defa kalbe doğan şeyin hayırlı olduğu kabul edilerek ona göre hareket edilir. İstihareden sonra rüya görmenin ve bu rüyayı iyiye veya kötüye yormanın dayanağı yoktur. İstihare namazının kılınamaması halinde, sadece duası okunmakla yetinilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Beyrut, 2000, II, 26-27).

Kategoriler
BİYOGRAFİ DİN

Hazreti Ali’nin Annesi Fatma Binti Esed Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Yeryüzüne gelmiş en şerefli ve nasipli kadınlardan birisinin hayatına değineceğiz bu yazımızda. Yazımızın konusu olan Fatma Binti Esed, gerek geldiği soyun temizliği bakımından, gerek Hazreti Ali ve Hazreti Cafer-ül Tayyar’ın öz anneliği bakımından, gerek Hazreti Fatma’nın kayınvalideliği ve Hazreti Hasanla Hazreti Hüseyin’in ninesi olarak ve gerekse Hazreti Muhammed Mustafa’nın 8 yaşından itibaren bakımını üstlenerek bir nevi anneliğini yaparak, Hazreti Muhammed’in defalarca dualarına nail olarak çok ama çok üstün bir kadındır. Bizde uzmanportal.com olarak bu yazımızda bu şerefli hanımefendinin yaşamına değineceğiz inşallah…

Hz. Ali’nin annesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)’in amcası Ebu Talib’in hanımıdır. Kocası Ebu Talib amcasının oğludur. Annesi Hubey bint-i Herem olup Kureyş’lidir. Kendisinin soyu, Peygamberimizin (s.a.v) soyu ile Haşim’de birleşir. Ebu Talib’den Talib, Akîl, Ca’fer ve Ali adında dört oğlu ile Ümmü Hâni, Cümane, Rayta ve Esma adında dört kızı vardı.

Fatıma bint-i Esed (r.anha), Haşimoğulları kadınları içinde, Haşim erkek sulbünden ilk erkek çocuğu dünyaya getiren kadındır ve Halife anasıdır. Hz. Ali’ye Ali ismini Peygamberimiz (s.a.v.) koymuştur, annesi Fatıma ise Esed (Haydar) ismini koymuştur. Fatıma bint-i Esed (r.anha) ilk sıralarda müslüman olmuş, Medine’ye Peygamberimizin (s.a.v.) yanına Hicret etmiştir.

Peygamberimizin dedesi vefat ettikten sonra sekiz yaşından itibaren amcası Ebu Talib’in himayesinde hayatını devam ettirmeye başladı. Karısı Fatıma da ona annelik yaptı. Gerek Ebu Talib gerekse yengesi ona baba ve annelik yaptılar. Yetimlik acısını tattırmadılar. Her ikisi de son derece şefkatli, merhametli, müşfik ve âlicenap idiler. Öyle ki kendi çocuklarından önce onu doyurup gözetirlerdi. Her konuda onu çocuklarına tercih ederlerdi. Bilhassa Fatıma bint-i Esed’in iyiliklerini Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hiç unutamadı. Hicretin dördüncü yılında vefat ettiği zaman bu mübarek ve muhterem hanım sahâbi için şunları söyledi: “Bugün annem vefat etti. O benim annemdi. Beni doğuran annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarının üstleri başları tozlu topraklı dururken, o önce benim saçımı, başımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı. Ebu Talib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir kimse olmamıştır.”

Rasûlullah (s.a.v.), peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fatıma bint-i Esed’i çok üzüyor, kalbini hicrâna boğuyordu. Zira onun kadr ü kıymetini en iyi bilen ve takdir eden bir kadındı. Onun üstün hallerine yakinen vakıf olmuştu. Onun bereket, saâdet, selâmet ve âfiyet kaynağı olduğunun farkına iyiden iyiye varmıştı. Bir defasında oğlu Ali’nin Mekke’nin Ciyâd mahallesinde Hz. Peygamber ile birlikte namaz kıldığını duyunca ilk anda telâşa kapıldı. Sonra sakinleşip oğlunun durumunu babası Ebu Talib’e anlattı. Ebu Talib normal karşıladı ve amcasının oğluna arka çıkmasının ve ona yardımcı olmasının herkesten çok Ali’ye düştüğünü söyledi. Gönlü mutmain oldu. Her ne kadar Ebu Talib iman etmediyse de kendisi İslâmiyete girdi.

Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) her haline dikkat ettiği Peygamberimizin, sofrada kendi çocuklarının önündekilerini kapıştıklarını, onun ise elini uzatmadığını gördü. Hoşlanmadığı yemekleri yemediğini fark etti. Bu sebeple ona başka yemek hazırlamaya başladı. Bazan sofrada az yemek olmasına rağmen bereketlendiğinin farkına vardı. Ayrıca her yönüyle Hz. Muhammed (a.s.)’in yaşıtlarının üstünde bir gelişme gösterdiğini de anlamıştı.

Kureyş’in bayramlarından biri için neşeli olarak bayram yerine çıkmıştı. Onlar ilahlarının kendilerinden hoşnut kalmasını istiyorlardı. Ama Fatıma bint-i Esed, Peygamberimizi bayram yerinde değil, uzak bir yerde inzivaya çekilmiş bir halde gördü. O, bir kayanın yanına oturmuş ve gözünü semaya dikmişti. Devamlı ruhî bir gelişme içindeydi. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları taşlara secde etmelerini bir türlü kabul edemiyordu. Fatıma bint-i Esed’in buradan onu alıp bayram yapanların arasına götürme teklifine hayır cevabını verdi.

Ebu Talib fakirdi ama cömert biriydi. Bu yüzden seçim sıkıntısı çekiyordu. Peygamberimiz Hz. Hatice (r.anha) ile evlendikten sonra amcasına yardım maksadıyla diğer zengin olan amcası Abbas’la anlaşıp çocuklarından Ali’yi kendi yanına almakla beraber Ca’fer’i de onun yanına almasına razı etti. Böylece kendisi amcasının evinde yetiştiği gibi, Ali’yi de kendi evinde yetiştirdi. Daha sonraları ise, Allah’ın emriyle, kızı Fatıma’yı Hz. Ali (r.a.) ile evlendirdi. Mübarek soyu, torunları Hasan ve Hüseyin vasıtasıyla devam etti.

Medine-i Münevvere’de Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) oğlu Hz. Ali’nin evinde hayatını devam ettirdi. Peygamberimiz (s.a.v.) sık sık yengesini ziyaret ederdi. Zaman zaman orada öğle uykusuna yatardı. Zira o, üstün vasıflı bir İslâm kadını idi. Çok iyi halli ve ahlaklı idi. Onun Peygamberimiz (s.a.v.) yanında büyük bir mevkîi ve itibarı vardı.

Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma ile gelin kaynana olarak çok iyi geçiniyorlardı. Aralarında iş bölümü yaparak birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Bu haliyle de Rasûlullah’a vaktiyle yaptığı güzel annelik numûnesini bu sefer de Hz. Fatıma’ya karşı örnek kayınvalidelik yapmakla gösterdi.

Ecel ona Hicretin dördüncü yılında geldi. Hz. Peygamber (s.a.v.) sırtındaki gömleği çıkarıp ona kefen yaptı, cenaze namazını kıldırdı. Cenazenin üzerine yetmiş tekbir aldı. Kabrin kazılmasıyla bizzat ilgilendi. Kabrinin içine indi. Genişletilmesi için kabrin köşelerine işaret etti ve kabrin içine uzandı. Sonra kabirden çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Göz yaşları kabre damladı. “Ona Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine mûlayim ve kolay gelsin diye de kabirde yanına uzandım. Cebrail bana Rabbim’den onun Cennetlik olduğununa dâir haber getirdi.” buyurdu. Ayrıca Allahû Teâlâ’nın meleğin onun cenaze namazında hazır bulunmasını emrettiğini de söyledi. Sonrada şöyle diyerek onun dua etti: “Allah seni yargılasın ve hayırla mükafatlandırsın! Allah sana rahmet etsin ey annem! Sen benim annemden sonra annem idin. Kendin aç durur, beni doyururdun. Kendin çıplak durur, beni giydirirdin. Ben Peygamberin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı kabul buyur, ey merhâmetlilerin en merhâmetlisi olan Allah!”