Hacı Bektaşı Veli’nin Fatiha Tefsiri

Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Fatiha Tefsiri” yirmi yıl sonra İngiltere’de bulundu. Sultan el-Hacı Bektâşü’l-Horasânî rahmetullâhi aleyh ol din çerâğı, îmân nurınun bağı, erenlerün turağı, şöyle beyân kılur kim” diye başlıyor Hacı Bektaş-ı Velî’ye nisbet edilen Fatiha Tefsiri. 

Kayıp olduğu bilinen eser, yaklaşık yirmi yıl süren bir gayret neticesinde İngiltere’de British Museum Library’de bulundu ve Horasan Yayınları’nca okura sunuldu.

Fatiha Tefsiri, küçük hacimli bir eser olsa da hayatı sözlü gelenek içinde belirsizliklere bürünen Hacı Bektaş-ı Veli’den kalma bir kayıt olması hasebiyle önem taşıyor.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât, Besmele Tefsiri, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, Şathiyye, Nasihatlar, Üssü’l-Hakika, Kitâbü’l-Fevâid, Kırk Hadis gibi eserlerinin varlığı biliniyor. Bu eserlerden en meşhur olanı Makâlât. Pek çok baskısı yapılan Makâlât üzerinde ilk ciddi çalışma ise Prof. Dr. Esad Coşan tarafından gerçekleştirilmişti. Baha Said, Fuad Köprülü, Esad Coşan, Bektaşî Babası Turgut Koca, son Bektaşî dedebabalarından Bedri Noyan gibi bu konularda araştırma yapan birçok isim, Hacı Bektaş’ın bir de Fatiha Tefsiri’nin olduğu üzerinde ittifak ediyorlar.

Baha Said, Türk Yurdu’nda yayımlanan makalesinde Tire Hacı Necip Paşa Kütüphanesi’nde mevcut olan ve kütüphaneyle birlikte yanan bu eserin bir nüshasının Manisa’da Valide Camii Kütüphanesi’nde bulunduğunu anlatmış. Halen Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Yard. Doç. Dr. Hüseyin Özcan da üniversite eğitimi sırasında hocası Prof. Dr. Abdurrahman Güzel’in teşvikleri ile Fatiha Tefsiri’ni araştırmaya başlamış. 2007 yılında gittiği İngiltere’de yolunun düştüğü her kütüphanede Fatiha Tefsiri’ni de aramış. En son British Museum Library’de yazma eserleri incelerken Makâlât’la birlikte tefsirin bir nüshasına rastlamış. Daha sonra 16 yapraklık bu eserin bir nüshasına Süleymaniye Kütüphanesi’nde de ulaşmış.

Miraç’a atıfla başlıyor

Fatiha Tefsiri’nde, eserin Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki nüshasının tıpkıbasımı, mevcut iki nüshasının transkripsiyonlu metinleri, sadeleştirilmiş metni ve Hüseyin Özcan’ın Hacı Bektaş, Bektaşîlik tarikatı ve Fatiha Tefsiri üzerine açıklamaları yer alıyor. Özcan, Fatiha Tefsiri’nin Hacı Bektaş-ı Velî’nin bir başka eseri olan Besmele Tefsiri’yle benzer özellikler taşıdığını söylüyor. Miraç hadisesine atıf yapılarak başlayan her iki eserde üslup ve kelimelerin yanı sıra anlatılan konular arasında da benzerlikler mevcut.

“Kığır”, “tamu”, “uçmak”, “dükelü”, “kandan”, “kulaguz”, “kangı” gibi eski Anadolu Türkçesine ait kelimelerin bol bol kullanıldığı eser, dil ve üslup olarak Hacı Bektaş’ın yaşadığı 14. asırda kaleme alındığı izlenimini veriyor. Hüseyin Özcan, bir akademisyen titizliğiyle delillerini sıraladıktan sonra “Bu tarz eserler için yaygın olan ihtiyat kaydını düşmekle birlikte Tefsir-i Fatiha isimli eserin Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olduğunu söyleyebiliriz.” diyor.

Hacı Bektâş-ı Velî’nin Fatiha Tefsiri’nde anlatıldığına göre Hazreti Peygamber (sas), Miraç Gecesi cehennemde dehşetli bir kuyu görür. Cebrail Aleyhisselâm bu kuyunun Hak Teâlâ’nın nimetlerini yiyip de dünyaya dalan, beş vakit namaz kılmayan kişilerin yeri olduğunu söyler. Bu nakilden sonra namaz kılmanın ehemmiyetiyle alâkalı bilgiler veriliyor ve iftitah tekbirinden başlayarak namazda okunan Fatiha Sûresi’nin ayet ayet açıklaması yapılıyor. Açıklamalar sırasında dikkat çeken bir husus da ayetlerin harf sayıları ile okunduğunda alınacak ecir arasında münasebet kurulması. Mesela, “Elhamdü”nün beş harf olduğu, kim bu beş harfi okursa beş vakitteki noksanlarının bağışlanacağı söyleniyor.

Osmanlı Devleti’nin teessüsünden evvel Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş-ı Velî, Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin talebesi Lokman Perende tarafından yetiştirilmiş. Baba İlyas ve Baba İshak’la görüştüğü, onların “Babai isyanı sebebiyle adımız çıktı” deyip bu hizmeti kendisinden yürütmesini istedikleri de rivayet edilir. Orhan Bey zamanında Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda dua ettiği, Yeniçeri askerlerinin başlarına giydikleri börklerin arkasındaki yatırmanın onun dua ederken sarkan yenini temsil ettiği rivayet edilir. Bu itibarla Yeniçerilerin piri kabul edilmiş, Bektaşi tarikatı ocakta her zaman bir Bektaşi babası ile temsil edilmiş.

Hacı Bektaş’a nisbet olunan Bektaşilik tarikatı ise bugünkü hüviyetiyle ikinci piri Balım Sultan zamanında şekillenmiş. Tarikat, Osmanlı’nın kuruluş döneminde Anadolu’da ve Rumeli’de kısa sürede yayılmış. Evliya Çelebi, Seyahatname’de pek çok Bektaşi tekkesinden takdirle bahseder. Hurufi, Kalenderî, Haydarî gibi batınî/heterodoks tarikat zümreleriyle kaynaşan tarikat zaman içinde farklı bir renge bürünmüş. Prof. Dr. Mustafa Kara bu konuda “Kendisine nispet edilen Bektaşilik tarikatının zaman içinde aldığı renk ile pir arasında doğrudan ilgi kurmak zordur. Arapça Makâlât isimli eseri de bunu göstermektedir.” diyor. II. Mahmud döneminde Yeniçeri ocağı lağvedilirken Bektaşi tarikatı de yasaklanmış. Bu konuda fetva alındığında ve zamanın diğer tarikat şeyhlerinin fikri sorulduğunda Hacı Bektaş-ı Velî’nin şahsiyetinin, yasaklanması istenen Bektaşi tarikatından ayrı tutulması dikkat çekicidir.

Kültürümüz için büyük kazanç
Bektaşi dervişleri ve babaları kültür dünyamızda fıkralara konu olan kalender meşrep, hazırcevap, nüktedan, pala bıyıkları, on iki imamı temsil eden on iki dilimli taçları, boynunda teslim taşları, dinin zahirî hükümlerine aldırmaz duruşları ile dikkat çeker. Tarîk-i Nazenîn, Hüseyniye olarak da adlandırılan Bektaşiliğin, tek renk mi olduğunu yoksa Vak’a-i Hayriye’den sonra resmî tarihe böyle mi geçtiğini bilmiyoruz. Ancak kaynaklarda farklı Bektaşî simalarına rastlamak mümkün. Meselâ Kethüdazade Mehmet Arif Efendi’nin Osmanlı Hayatından Kesitler adıyla İnsan Yayınları’ndan çıkan menakıbında bu tarz misaller mevcut.

Mehmed Şemseddin Efendi’nin Yadigâr-ı Şemsî’de anlattığı Bursa Ramazan Baba Dergâhı şeyhi Süleyman Bey Baba da böyle bir sima. Yaşlılığında camiye gidemediği için teravih kıldırması için imam tutan, cuma namazlarını Emir Sultan’da kılan Süleyman Baba, son senesinde muharrem ayında Hadikatü’s-Suada okuttuktan sonra “Seneye bu derviş Süleyman’ı duadan unutmayın” diyerek âleme veda etmiş. Bektaşiliğin İçyüzü kitabının yazarı, Battal Gazi, Şeyh Şüca gibi önemli Bektaşi dergâhlarının bulunduğu Eskişehir Bektaşilerinden M. Tevfik Oytam, iddia edildiği gibi -en azından kendi yöresinde- abdestten, namazdan uzak olmadıklarını; fakat Caferi mezhebince kıldıkları namaz yadırganmasın diye, ayrıca ibadetin gizlenmesi esas olduğundan ve Emeviler zamanındaki olaylar sebebiyle camilere sıcak bakmadıklarından namazlarını gizli kıldıklarını anlatır.

Menkıbeler arkasında gizlenmiş hayatını ve şahsiyetini anlamak için Fatiha Tefsiri gibi eserlerin bulunması ve bu eserlerin ilmin ışığında değerlendirilmesi Hacı Bektaş-ı Velî’yi sevenler ve onu merak edenler adına büyük kazanç olsa gerek.

Ayakta Su İçmek Caiz Midir, Günah Mıdır, Zararlı Mıdır?

Ayakta Su İçmek Zararlı Mıdır? Ayakta Su İçmek Caiz Mi? Ayakta Su İçmek Günah Mıdır?

Peygamberimiz ayakta su içmeyi yasaklamıştır ve bu konuda şu sözleri söylemiştir:
“Eğer ayakta su içen kimse midesine verdiği zararı bilseydi içtiği suyu şüphesiz ki geri kusardı” (Abdürrezzak 10/427 Hadis 19588).

“Sizden biriniz ayakta su içmesin. Her kim unutur da içerse kusmaya çalışsın” buyurmuştur (Müslim eşribe Hadis 116).

Peki peygamberimiz bu sözü neden söylemiştir. İşte bilimsel açıklaması:

İnsanın midesinin ayakta ve otururkenki pozisyonu farklıdır. Ayakta durup su içince veya sıvı bir gıda içtiğimiz şey doğrudan 12 parmak bağırsağına geçer.

Eğer sıvıyı oturarak içersek bu sıvı önce mideye geçer ve midede asitle karışır ve içindeki mikroplar ölür.  Sondan sonra 12 parmak bağırsağına geçer. Böylece sudaki zararlı mikroplardan yani hastalıklardan korunmuş oluruz. Bu sayede kolera dahil birçok mikrobik hastalıkları önlemiş oluruz.

ayakta su içmek caiz mi, ayakta su içmek caiz midir, ayakta su içmek zararlı mıdır, ayakta su içmenin hükmü, ayakta su içmenin zararları, oturarak su içmek, oturarak su içmenin faydaları, oturarak su içmenin yararları, su neden ayakta içilir, su niye ayakta içilir, suyu nasıl içmeliyiz, suyu niye ayakta içmeliyiz

At Eti Yemek Caiz mi? At Eti Neden Yenmez?

Anadolu coğrafyasında hakim mezhep olan Hanefilik mezhebine göre at eti yenmez. Tek tırnaklı olduğu için genel kaideye aykırıdır. Maliki mezhebinde de durum böyledir ancak diğer iki hak mezhebe göre at eti caizdir. Peki bu ihtilaf nasıl oluyor işte uzmanportal.com olarak sizler için araştırdık: İslam belli bir coğrafyanın, belli bir âdet ve alışkanlık sahiplerinin dini değildir.

Dünyanın her yanında her türlü âdet ve alışkanlıklara sahip olan tüm insanlar, bu geniş ve müsamahalı dinde yerlerini alabilirler. İslam hepsini de tatmin edecek esneklikte hükümlere sahiptir. Çünkü (dinin temelinde değil) teferruatında içtihad vardır. Geçmişte selahiyetli müçtehitlerimiz bu içtihadı yapmış, farklı ihtiyaçları karşılayacak esnek hükümler ortaya çıkarmışlardır…

Peygamberimiz (asm) bu farklı görüşleri yasaklamamış, tam aksine: “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!..” buyurarak, faydasına işarette de bulunmuştur.

İşte bu anlayış içinde baktığımızda görüyoruz ki, farklı içtihad sahibi İmam-ı Azam Hazretleri, “at etinin yenip sütünün içilmesine (haram) dememiş, ama (mekruh) olduğunu söylemekten de geri kalmamıştır.” Böyle ictihadda bulunmuştur.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed ise (mekruh değildir) demişler, “at etinin ihtiyaç halinde yenip kımızın da içilebileceği” içtihadında bulunmuşlardır. İmam Şafii Hazretleri de bu iki imamın görüşünü doğrulamıştır.

Hal böyle olunca ortaya fevkalade özel ve güzel, esnek ve müsamahalı bir cevap çıkmaktadır. İşte bu farklı ictihadlara bakararak denebilir ki:

Senin alışkanlığında at eti yemek, sütü kımızı içmek yok mudur?.. Sana haram gibi mi geliyor?.. Tartışmaya, ters düşmeye hiç gerek yoktur.. Sen İmam-ı Azam’ın görüşüyle amel et. At eti yeme, kımız da içme. Konuyu bitir.

Ötekinin alışkanlığında da bunlar yenir mi? Bunlara alışmışlar mı? Mutlaka at eti yeyip kımız mı içmek istiyorlar? Öyle ise buyursunlar onlar da yesin, içsinler. Çünkü onlar da iki imamla, İmam-ı Şafi’nin görüşüne göre amel etmiş olurlar, böyle huzur bulurlar.. Tartışmaya, ters düşmeye gerek olmadığı da böylece ortaya çıkmış olur.

Demek ki, kimsenin kimseye bir diyeceği yok! Herkes dilediğini tercih serbestisine sahiptir…

Öyle ise, hocaefendilerin verdikleri farklı cevaplar yanlış değildir. Ancak anlatımı eksiktir. Birileri, İmam-ı Azam’ın görüşünü anlatarak “olmaz” demişler. Ötekileri de iki imamla İmam-ı Şafi’nin görüşünü esas alarak “olur” demişler. Tercihi muhataplara bırakmışlar.

Peygamber Efendimizin Katıldığı Savaşlar

gazvelerİki cihan sultanı Hz Muhammed SAV efendimizin bizzat katıldıkları savaşları sizler için araştırdık. İslamın ilk yıllarında müslümanları savaşarak yok etmek isteyen müşriklere karşı yapılmıştır.Çoğunluğu savunma savaşıdır. Savaşların Kazanılanı da kaybedileni de mevcut. Bu durum bize örnek oluyor. Aranızda Allah Resulü olsa bile kaybedebilirsiniz. Bu yüzden sadece dil ile tevekkül yetmez, hayatın bütün mücadelesinde müslüman olarak elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. İşte uzmanportal.com olarak sizler için hazırladık:

623 Ebva gazvesi
Ebva köyüne yapıldı. Medine’den 23 mil uzakta bir köydü. Hicretin ikinci yılında Hz Muhammed’in bizzat komutan olarak katıldığı ilk gazvedir. Kureyşin ticaret kervanına yapılan saldırıdır.

623 Buvat gazvesi
200 kadar sahabiyle bir Kureyş kervanının önünü kesmek için yapılmıştı

624 Bedir Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı. Müslümanların Kesin zaferiyle sonuçlandı.

625 Uhud Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı. Savaş kaybedildi.

625 Beni Nadir ve Beni Kurayza Gazveleri
Medineli Yahudi kavimlerle Müslüman Kavimler arasında yapılan savaşlardır. Beni Nadir kavmi savaş sonrası sürülmüştür.

626 Dümetül Cendel ve 627 Beni Müstalik Gazveleri
Bazı Şam arab kabilelerine karşı yapıldı.

627 Hendek Gazvesi
Mekkeli Müşriklere karşı yapıldı.Müşrikelr geri çekilmek zorunda kaldı.

628 Hayber Gazvesi
Hendek savaşında müşriklerin tarafında olan yahudilere karşı yapıldı.Hayber Kalesi ele geçirildi.

629 Mute Seriyyesi
Romalı Hıristiyanlar, Gassanili Müşriklere karşı yapıldı. Savaş kaybedildi.

630 Mekke’nin Fethi
Kekkeli Müşriklere karşı yapıldı.Mekke Müslümanlarca fethedildi.

630 Huneyn Gazvesi
Taifli müşriklere karşı yapıldı.Taifliler geri çekildi.

630 Taif Gazvesi
Taifli müşriklere karşı yapıldı.Taif kuşatıldı. Sonuç alınamayınca kuşatma kaldırıldı. Bir yıl sonra Taif müslüman oldu.

630 Tebük Gazvesi
Romalılara karşı yapıldı. Romalılar Savaş meydanına çıkmadılar.

Eşek Sütü İçmek Helal midir? Haram mıdır?

Son günlerde gündenmde olan bir konu eşek sütü içilir mi? Kimi çevrelerce hastalığa iyi geldiği söylense de tıbben kesin bir bulgu bulunmuyor. Peki şifa niyetiyle eşek sütü içmek caiz midir?

Eşek sütü
Sual: Eşek sütünün, çocuklardaki öksürüğe iyi geldiği söyleniyor. Bunun için içirmek caiz olur mu?

Cevap:
Evcil eşek eti ve sütü, tahrimen mekruhtur. Yalnız Maliki mezhebinde helaldir. Öksürük için mubah ilaç bulunmazsa, iyi geldiği de kesinse içirilebilir, böyle bir ihtiyaçtan dolayı Maliki mezhebi taklit edilerek de içirilebilir.
dinimizislam com

2012 Kurban Bayramı Ne Zaman Kaç Gün Tatil?

2012 yılı Ramazan bayramının ardından sıra geldi Kurban Bayramına. Kurban Bayramı tatili Perşembe günü başlayacak ve Pazar günü sonra erecek. Kurban bayramı tatili şimdilik 4 gün ancak Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tatilin Cumhuriyet Bayramı ile birleştirlip 9 güne çıkmasını teklif edecek ve eğer meclis kabül ederse kurban bayramı tatili 9 güne çıkmış olacak.

2012 Kurban Bayramı 25 Ekim Perşembe ile 28 Ekim Pazar günleri arasında kutlanacak.

Allah’ın Sıfatları Nelerdir, Kaça Ayrılır ve Kaç Tanedir?

Yüceler Yücesi Allah’ı anmak, bilmek, öğrenmek hepimizin en başta gelen kulluk görevidir. O Allah ki, anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayandır. Ama Hazreti Peygamberimiz ve Kuran-ı Kerim sayesinde Allah’ın bazı sıfatlarını öğrenerek ve anlayarak Hazreti Allah’ın mahiyeti hakkında bazı bilgiler edinebilir ve manen mutluluk ve yücelmeyi elde edebiliriz.

 Allah’ın sıfatları iki kısma ayrılır ve 14 tanedir. Bunların 6 tanesı Sıfâtı zâtiye 8 tanesi Sıfâtı Subutiyyeddir.

Allah’ın Sıfatları, Zâtî Sıfatlar: Zâtî sıfatlara, Tenzihî ya da Selbî sıfatlar da denir. Mânâsı, kaçınmak, tenzih etmek, istisna etmek, hariç tutmaktır. Allah’ı bütün noksan (eksik, kusurlu, yaratıklara mahsus) sıfatlardan tenzih ederiz.

VÜCUD: Var olmak demektir. Onun varlığı kendinden olup, başka bir varlığa bağlı muhtaç ve bağlı değildir. Her şeyi yoktan yaratan Allah’tır. O (c.c) yaratır ama yaratılmamıştır. Bu yüzden Allahü Teala’ya Vâcibü’l-Vücûd denilmiştir. Herşeyi yoktan var eden ve zamanı gelince de tekrar yok edecek olan, sonra insanları tekrar diriltecek olan O (c.c)’dur.

KIDEM: Allah’ın varlığının ezeli olmasıdır. Varlığının başlangıcı yoktur ve zamana bağlı değildir. Yani önce yok iken sonradan var olmuş değildir. Bu durum ancak yaratıklar için geçerlidir. Allah sonradan yaratılanlar gibi değildir, ezelîdir, başlangıcı yoktur. Zamanı da, mekânı da yaratan da O (c.c)’dur. Her şey O’nun (c.c) tasarrufundadır. O (c.c) zaman ve mekân kayıtlarından münezzehtir.

BEKA: Allah(cc)’ın varlığının sonu olmaması. Hüvel bakî. Allah bakidir, onun ölümü (haşa) sonu yoktur. Varlığının başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Allah (c.c) her zaman vardı ve hep var olacak. Bütün kâinatı yok edecek ve sadece kendisi (c.c) kalacaktır. Sonra da dilediği şekilde yeniden insanları yaratacak, hesaba çekecektir. Geleceğe doğru ne kadar gidilirse gidilsin haşa Allah’ın yok olduğu veya varlığının sona erdiği hiç bir an olamaz.

VAHDANİYET: Allah’ın (c.c) bir ve tek olmasıdır. O’nun (c.c) dengi ve benzeri yoktur. Tektir. Allah’ın şeriği (ortağı), oğlu, kızı, bir benzeri yoktur. Sıfatlarında, ilâhlığında, yaratıcılığında, zatında… eşi, dengi, ortağı yoktur.

MUHALEFETÜN LİL-HAVÂDİS: Allah (c.c), sonradan yaratılan hiçbir varlığa benzemez. Her ne akla geliyorsa veya düşünülüyorsa o Allah değildir. Çünkü akla gelen ve düşünülen şeyler hep sonradan yaratılmış, yok iken Allah’ın dilemesiyle var olmuş şeylerdir. Yani her ne düşünülürse, yahut hayal edilirse edilsin bir mahlûk düşünülmüş olur ki, Allah bunların hiçbirine benzemez, o yaratıklarına benzemekten de münezzehtir.

KIYAM Bİ-NEFSİHÎ: Allah (c.c) hiçbir varlığa ihtiyaç duymaz. Allah (c.c), hiçbir şeye bağımlı ve muhtaç değildir. Bilakis yaratılan varlıklar ona muhtaçtır. Allah’ın bizim yaptığımız ibadetlere de ihtiyacı (haşa sümme haşa) yoktur. Bütün emirlerini kulları için, kullarının hayrı için vermiştir, bütün ibadetlere kulların ihtiyacı vardır. Allah her türlü ihtiyaçtan münezzehtir. Varlığının ve kudretinin hiçbir şeye bağımlılığı ve ihtiyacı yoktur.

Allah’ın Sıfatları, Subûtî Sıfatlar:

HAYAT: Allah’ın hayat sahibi olmasıdır. Allah diridir. Kulların diriliği, yahut hayatı gibi fani bir dirilik değil, bâkî bir hayat sahibidir O (c.c). Hayatın sahibidir. O her zaman vardır, birdir ve hayat sahibidir ve her zaman var olacaktır. Hayatının başlangıcı ve sonu yoktur.

İLİM: Allah(cc)’ın her şeyi bilmesidir. Allah (c.c) yegane ilim ve hikmet sahibidir. Alîmdir. Her şeyi bilendir. Kâinatı ve içindekileri ve bizim bilmediğimiz nice şeyleri yaratan O (c.c)’dur. Allah’ın (c.c) ilmi bütün kâinatı kuşatır. Bütün kâinattaki bilgi ve bilim, ilmin ulaşabileceği nihaî zirve dahi, Allah’ın (c.c) ilminden bir katre (damlacık) bile değildir.

SEMİ: Allah (c.c) her şeyi duyar, her şeyi işitir. O’na (c.c) gizli olan bir fısıltı, bir ses, bir iş olamaz. Allah’ın işitmesi kulların işitmesi gibi değildir. Allah’ın hiçbir sıfatı yahut fiili kullarınkine benzemez. O (c.c) her şeye hakkıyla kaadirdir. En uzak yerdeki bir şeyin sesini, fısıltısını duyar. Uzaklığı yakınlığı yaratan da Odur. Ona hiçbirşey uzak yahut gizli değildir.

BASAR: Allah (c.c) her şeyi görür. O’na (c.c) gizli olan hiçbir şey yoktur. Onun görmesi de bizim gibi (haşa) bir göz gibi sınırları olan bir organ yahut benzeri ile değildir. Allah’ın görmesi ne bir vasıtaya, ne bir ışığa muhtaçtır. O karanlık bir denizin dibindeki siyah bir taşın altındaki kara renkli bir balığı da görür, yer altındaki siyah renkli bir karıncayı da.. Allah (c.c) ne ışığa ne bir vasıtaya muhtaç değildir. Karanlık ve Aydınlık dahil olmak üzere onun görmesini hiçbir şey engelleyemez.

İRADE: Allah ne dilerse o olur. O’nun (c.c) “ol” demesi yeter. İradesi her şeyi kuşatır. Dilediğini dilediği şekilde, tarzda ve zamanda yaratmakta O’nu (c.c) engelleyebilecek hiçbir şey yoktur. İstediğini yaratır, istediğini öldürür, dilediğini yapar. Onun dileği sınırlı da değildir. Kâinatta olmuş ve olacak her şey, Allah’ın (c.c) dilemesiyle olmuş ve olacaktır. O’nun (c.c) dilediği muhakkak olur ve dilemediği de muhakkak olmaz.

KUDRET: Allah’ın (c.c) herşeye gücü yeter. Kâdir olan yegane Allah’tır. Sadece ve yalınız Allah (c.c) dilediğini dilediği tarzda yerine getirebilecek kuvvet ve kudrete sahiptir.

KELÂM: Allah’ın yaratılmışlar gibi ağız, harf, ses ve sair şeylere ihtiyacı olmaz, fakat kullarından (peygamberler yahut meleklerinden) diledikleriyle konuşabilir. O’nun (c.c) konuşması yahut kelâmı vahiydir, bizim idrak edip hayal edemeyeceğimiz bir tarzdaki konuşmadır. Allah’ın kelâmı, peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği ilâhî kitaplar ve gönderdiği ilhamlar hep Kelâm sıfatının neticesidir.

TEKVİN: Allah’ın (c.c) yaratmasıdır. O (c.c), gördüğümüz yahut görmediğimiz her şeyi yaratandır. Yegane yaratıcı Allah’tır. O’ndan (c.c) başka yaratan yoktur. Yaratmak Allah’a (c.c) mahsustur. O’nun (c.c) yaratmasına hiçbirşey engel olamaz. Ayrıca onun için, göğü yaratmak ile bir sivri sineği yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. İradesi neye yönelirse onu yaratır. Yaratan da yok eden de Allah’tır. O (c.c) yoktan var edebilendir.

İstiare’ye Nasıl Yatılır? İstihare Namazı Neden ve Nasıl Kılınır? İşte İstihare Duası

Birçok insan hayatını derinden etkileyecek konularda karar alırken tereddüt içerisinde kalır ve nasıl karar alacağını bir türlü bilemez. İşte bu durumlarda din büyüklerimiz istihare’ye yatılmasını önermişler ve nasıl istihareye yatılacağını ve sonucununda nasıl değerlendirileceğinide bize öğretmişlerdir. Bizde uzmanportal.com olarak, bu yazımızda istihare ve istihare namazına değinmek ve sizleri bu konuda bilgilendirmek istedik.

İstihare, bir kimsenin yapmak istediği bir şeyin kendisi için hayırlı olup-olmayacağı konusunda bir işarete kavuşmak maksadıyla yatmadan önce iki rekât namaz kılarak ALLAH’a dua etmesidir. İnsanlar, bazen kendileri için önemli bir karar verecekleri veya bir seçim yapacağı zaman dünya ve ahiret bakımından kendileri için hangisinin daha hayırlı olacağını kestiremezler. Bunu anlayabilmek için istişare ederler ve ALLAH’tan yardım dilerler. Bu bakımdan istihare, bir bakıma yapılacak işin hayırlı olmasını; hayırlı ise gerçekleşmesini ALLAH’tan dilemek ve O’ndan tercih konusunda yardım istemek demektir. Hz. Peygamber ashabına her işte istihareyi, Kur’an’ın bir suresini öğrettiği gibi öğretmiştir (Buhârî, Teheccüd, 25; Ebu Dâvûd, Vitir, 31).

İstihare namazı menduptur. Namazın birinci rekâtında Fatiha’dan sonra Kafirûn sûresi; ikinci rekâtında Fatiha’dan sonra İhlas sûresi okunur. Namaz

dan sonra istihare duası yapılır. Hz. Peygamber, istihârede şöyle dua edilmesini tavsiye etmiştir: “ALLAH’ım! Senden, ilminle hakkımda hayırlı olanı bana bildirmeni, kudretinle bana güç vermeni istiyorum. Senin büyük fazlı kereminden ihsan etmeni istiyorum. Senin her şeye gücün yeter, ben ise acizim; Sen her şeyi bilensin, ben ise bilmem; çünkü Sen bütün gizli şeyleri en iyi bilensin. ALLAH’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından hakkımda hayırlı olacaksa, bunu bana takdir eyle, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle! Eğer bu iş, benim dinim, yaşayışım, dünyam ve ahiretim bakımından kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Hayır, nerede ise, onu bana takdir et ve onunla beni hoşnut eyle!” (Buhârî, Da’avât: 48).

İbadet ve sevap işlemek gibi iyi olduğu, haram ve günah gibi kötü olduğu bilinen şeylerde istihare yapılmaz. İstihare, yapılmasının doğru olup-olmadığında tereddüt edilen şeylerde yapılır ve yedi kere tekrarlanır. İstihareden sonra, insanın gönlüne bir açıklık gelir ve ilk defa kalbe doğan şeyin hayırlı olduğu kabul edilerek ona göre hareket edilir. İstihareden sonra rüya görmenin ve bu rüyayı iyiye veya kötüye yormanın dayanağı yoktur. İstihare namazının kılınamaması halinde, sadece duası okunmakla yetinilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, Beyrut, 2000, II, 26-27).

Hazreti Ali’nin Annesi Fatma Binti Esed Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Yeryüzüne gelmiş en şerefli ve nasipli kadınlardan birisinin hayatına değineceğiz bu yazımızda. Yazımızın konusu olan Fatma Binti Esed, gerek geldiği soyun temizliği bakımından, gerek Hazreti Ali ve Hazreti Cafer-ül Tayyar’ın öz anneliği bakımından, gerek Hazreti Fatma’nın kayınvalideliği ve Hazreti Hasanla Hazreti Hüseyin’in ninesi olarak ve gerekse Hazreti Muhammed Mustafa’nın 8 yaşından itibaren bakımını üstlenerek bir nevi anneliğini yaparak, Hazreti Muhammed’in defalarca dualarına nail olarak çok ama çok üstün bir kadındır. Bizde uzmanportal.com olarak bu yazımızda bu şerefli hanımefendinin yaşamına değineceğiz inşallah…

Hz. Ali’nin annesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)’in amcası Ebu Talib’in hanımıdır. Kocası Ebu Talib amcasının oğludur. Annesi Hubey bint-i Herem olup Kureyş’lidir. Kendisinin soyu, Peygamberimizin (s.a.v) soyu ile Haşim’de birleşir. Ebu Talib’den Talib, Akîl, Ca’fer ve Ali adında dört oğlu ile Ümmü Hâni, Cümane, Rayta ve Esma adında dört kızı vardı.

Fatıma bint-i Esed (r.anha), Haşimoğulları kadınları içinde, Haşim erkek sulbünden ilk erkek çocuğu dünyaya getiren kadındır ve Halife anasıdır. Hz. Ali’ye Ali ismini Peygamberimiz (s.a.v.) koymuştur, annesi Fatıma ise Esed (Haydar) ismini koymuştur. Fatıma bint-i Esed (r.anha) ilk sıralarda müslüman olmuş, Medine’ye Peygamberimizin (s.a.v.) yanına Hicret etmiştir.

Peygamberimizin dedesi vefat ettikten sonra sekiz yaşından itibaren amcası Ebu Talib’in himayesinde hayatını devam ettirmeye başladı. Karısı Fatıma da ona annelik yaptı. Gerek Ebu Talib gerekse yengesi ona baba ve annelik yaptılar. Yetimlik acısını tattırmadılar. Her ikisi de son derece şefkatli, merhametli, müşfik ve âlicenap idiler. Öyle ki kendi çocuklarından önce onu doyurup gözetirlerdi. Her konuda onu çocuklarına tercih ederlerdi. Bilhassa Fatıma bint-i Esed’in iyiliklerini Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hiç unutamadı. Hicretin dördüncü yılında vefat ettiği zaman bu mübarek ve muhterem hanım sahâbi için şunları söyledi: “Bugün annem vefat etti. O benim annemdi. Beni doğuran annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarının üstleri başları tozlu topraklı dururken, o önce benim saçımı, başımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı. Ebu Talib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir kimse olmamıştır.”

Rasûlullah (s.a.v.), peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fatıma bint-i Esed’i çok üzüyor, kalbini hicrâna boğuyordu. Zira onun kadr ü kıymetini en iyi bilen ve takdir eden bir kadındı. Onun üstün hallerine yakinen vakıf olmuştu. Onun bereket, saâdet, selâmet ve âfiyet kaynağı olduğunun farkına iyiden iyiye varmıştı. Bir defasında oğlu Ali’nin Mekke’nin Ciyâd mahallesinde Hz. Peygamber ile birlikte namaz kıldığını duyunca ilk anda telâşa kapıldı. Sonra sakinleşip oğlunun durumunu babası Ebu Talib’e anlattı. Ebu Talib normal karşıladı ve amcasının oğluna arka çıkmasının ve ona yardımcı olmasının herkesten çok Ali’ye düştüğünü söyledi. Gönlü mutmain oldu. Her ne kadar Ebu Talib iman etmediyse de kendisi İslâmiyete girdi.

Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) her haline dikkat ettiği Peygamberimizin, sofrada kendi çocuklarının önündekilerini kapıştıklarını, onun ise elini uzatmadığını gördü. Hoşlanmadığı yemekleri yemediğini fark etti. Bu sebeple ona başka yemek hazırlamaya başladı. Bazan sofrada az yemek olmasına rağmen bereketlendiğinin farkına vardı. Ayrıca her yönüyle Hz. Muhammed (a.s.)’in yaşıtlarının üstünde bir gelişme gösterdiğini de anlamıştı.

Kureyş’in bayramlarından biri için neşeli olarak bayram yerine çıkmıştı. Onlar ilahlarının kendilerinden hoşnut kalmasını istiyorlardı. Ama Fatıma bint-i Esed, Peygamberimizi bayram yerinde değil, uzak bir yerde inzivaya çekilmiş bir halde gördü. O, bir kayanın yanına oturmuş ve gözünü semaya dikmişti. Devamlı ruhî bir gelişme içindeydi. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları taşlara secde etmelerini bir türlü kabul edemiyordu. Fatıma bint-i Esed’in buradan onu alıp bayram yapanların arasına götürme teklifine hayır cevabını verdi.

Ebu Talib fakirdi ama cömert biriydi. Bu yüzden seçim sıkıntısı çekiyordu. Peygamberimiz Hz. Hatice (r.anha) ile evlendikten sonra amcasına yardım maksadıyla diğer zengin olan amcası Abbas’la anlaşıp çocuklarından Ali’yi kendi yanına almakla beraber Ca’fer’i de onun yanına almasına razı etti. Böylece kendisi amcasının evinde yetiştiği gibi, Ali’yi de kendi evinde yetiştirdi. Daha sonraları ise, Allah’ın emriyle, kızı Fatıma’yı Hz. Ali (r.a.) ile evlendirdi. Mübarek soyu, torunları Hasan ve Hüseyin vasıtasıyla devam etti.

Medine-i Münevvere’de Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) oğlu Hz. Ali’nin evinde hayatını devam ettirdi. Peygamberimiz (s.a.v.) sık sık yengesini ziyaret ederdi. Zaman zaman orada öğle uykusuna yatardı. Zira o, üstün vasıflı bir İslâm kadını idi. Çok iyi halli ve ahlaklı idi. Onun Peygamberimiz (s.a.v.) yanında büyük bir mevkîi ve itibarı vardı.

Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma ile gelin kaynana olarak çok iyi geçiniyorlardı. Aralarında iş bölümü yaparak birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Bu haliyle de Rasûlullah’a vaktiyle yaptığı güzel annelik numûnesini bu sefer de Hz. Fatıma’ya karşı örnek kayınvalidelik yapmakla gösterdi.

Ecel ona Hicretin dördüncü yılında geldi. Hz. Peygamber (s.a.v.) sırtındaki gömleği çıkarıp ona kefen yaptı, cenaze namazını kıldırdı. Cenazenin üzerine yetmiş tekbir aldı. Kabrin kazılmasıyla bizzat ilgilendi. Kabrinin içine indi. Genişletilmesi için kabrin köşelerine işaret etti ve kabrin içine uzandı. Sonra kabirden çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Göz yaşları kabre damladı. “Ona Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine mûlayim ve kolay gelsin diye de kabirde yanına uzandım. Cebrail bana Rabbim’den onun Cennetlik olduğununa dâir haber getirdi.” buyurdu. Ayrıca Allahû Teâlâ’nın meleğin onun cenaze namazında hazır bulunmasını emrettiğini de söyledi. Sonrada şöyle diyerek onun dua etti: “Allah seni yargılasın ve hayırla mükafatlandırsın! Allah sana rahmet etsin ey annem! Sen benim annemden sonra annem idin. Kendin aç durur, beni doyururdun. Kendin çıplak durur, beni giydirirdin. Ben Peygamberin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı kabul buyur, ey merhâmetlilerin en merhâmetlisi olan Allah!”

Ramazanda Neden Hurma Yenir, Hurmanın Faydaları Nelerdir?

Bu gece ilk sahur gecemiz, yani bir ramazanın daha eşiğindeyiz. Ramazan denilincede akla hiç kuşkusuz gelen ilk şeylerden birisi hurmadır. Hurma, Efendimiz’in en sevdiği yiyeceklerinden birisi, Kuran-ı Kerim’de ismi geçen birkaç nimetten birisi ve insana sayısız faydası olan bir mücizedir resmen. Bizde bu yazımızda bu konuya değinip, neden hurma yediğimizi, neden hurma yememiz gerektiğine değineceğiz.

Hurmanın Faydaları

 

– Kalp ilacıdır: Acve hurması bulunamazsa Medine hurması çekirdekleriyle öğütülür, az badem içi ve hıyar çekirdeği öğütülür. Süt, zeytinyağı ve bal ile pişirilip macun yapılıp soğuk olarak yedirilir.Bu macun birçok hastalığa sifadır.

 

– Loğusa gıdası: Resulullah (s.a.v) Efendimiz “”Kadınlarınıza loğusa döneminde hurma yediriniz.Kim lohusalığında hurma yerse onun çocuğu AKILLI ve AĞIRBAŞLI olur.Çünkü hurma Hz.Meryem’in lohusalığındaki yiyeceği idi.Şayet (loğusa için) hurmadan daha iyi bir yiyecek olsa idi Allah (c.c) Onu Meryem’e ikram ederdi.”” buyurarak hurmanın önemini belirtmişlerdir. Tabipler yaptıkları araştırmalarda hurmanın antiseptik olduğunu, lohusalık yaralarını çabuk iyileştiren bir ilaç olduğunu, süt arttırdığını, bebeği beslediğini, içindeki potasyumun çocukların büyümesini sağlayan ideal besin olduğunu belirtmişlerdir. Bebe ilk doğunca damağına dünya gıdası olarak hurma ezip ovuşturmak, hurma ezmesi tattırmak sünnettir ve bebğin zeki olmasını sağlayan ilaçtır. Lohusa, hurmayı sade olarak yer, süte ıslayıp yer, bebeğe de hurma şıralı sütten yedirir.Polenli hurma macunu yapıp yer ve bebeğe de yedirir.””250gr. hurma, 100gr. polen, 50gr. badem içi, 50gr. ceviz içi, 100gr. zeytinyağı, 150gr. halis bal, 50gr. hıyar çekirdeği, 500gr. süt kaynatılıp macun kıvamına getirilir.””Soğutulup ömür boyu yenebilir.

 

– Diş etlerini kuvvetlendirir: Hurma ve hurma macunu yenir.

 

– Doğum Kolaylaştırıcı: Rahim adalesini kuvvetlendirir.Bu özellik doğumu kolaylaştırır.Hurma macunu 1/3′ü kadar defne tohumu öğütülüp karıştırılarak, doğuma 1 hafta kala yenmeye devam edilirse. Doğum ağrısız ve çok kolay olur.

 

– Vücuda kuvvet ve enerji verici: Yüksek derecede fruktoz ihtiva ettiğinden vücuda kuvvet ve bol enerji verir.

 

– Karaciğer güçlendirici: B1 ve B2 vitaminleri ihtiva ettiği için karaciğeri güçlendirir.Karaciğer soğuk tatlıları sever. Onun için hurmayı kavun, acur, hıyar gibi soğutucu gıdalarla yemek daha uygun olur.Sünnettir.Tabipler tabibi Efendimiz (s.a.v) hurmayı acurla yemişlerdir.

 

– Sarılık: Hurma, sarı olgun salatalıkla yenmeye devam edilir.

 

– Kısırlık: Hurma bol miktar fosfor ihtiva ettiği için kısırlık tedavisinde ilahi bir ilaçtır.Polenli hurma macunu yapılıp yenmeye devam edilir.

 

– İştah açıcı: Hurma yenmeye devam edilir.

 

– Bağırsak tembelliğini izale edici: Hurma veya hurma macunu yemek bağırsak tenmelliğini ortadan kaldırır.

 

– Göz hastalığı ilacı: Hurmada bol miktarda A vitamini olduğu için, göze kuvvet verir. Görme gücünü arttırır. Gözü ağrıyan Hz. Ali efendimize Resulullah (s.a.v) Efendimiz (bir müddet) hurma yemesini yasaklamıştır.(Ağrı esnasında ağrıyı arttırıcı olduğundan)

 

– Vücuttaki zehirleri atıcı: Hurma hem bağırsakları çalıştırı, hemde zehirli atıkları dışarı atar.

 

– Kan yapıcı: Hurmada bol miktarda demir olduğu için kan yapar. Üzüm, elma ve hurma marmelat yapılıp yenmeye devam edilirse, hastalara ne idüğü belirsiz kanlar verileceğine bu marmelat yadirilirse, ya da şurubu içirilirse çok daha iyi olur.

 

– Hazım kolaylaştırıcı: Hurma bol lifli olduğu için hazmı kolaylaştırır.

 

– Bebeğin büyümesini sağlayıcı: Hurmada potasyum miktarı bol olduğu için bebeğin gelişmesini, gürbüzleşmesini, hasta olmamasını sağlar. Hurmadaki potasyum oranı, bebeğim beslensin diye akla ilk gelen çikita muzdan 2.5 kat daha fazladır.Hurmanın muz gibi hazmı da zor değildir.

 

– Kolestrol: Çağın hastalığı, damar sertliği ve kolestrolü yok eder.

 

– Şeker: Vücuttaki şeker oranını ayarlayan (regüle eden) tek meyve hurmadır.

 

– Adaleleri kuvvetlendirici: Hurmada B1 vitamini olduğu için adaleleri kuvvetlendirir.Sporcu besinidir.

 

– Asabilik-sinir bozukluğu: Huram sinirleri teskin eder.

 

– Kan kesici: Hurma yemek iç kanamayı durdurur.Onun için loğusa yemeği olmuştur.Haricen kanayan yere konsa kanı durdurur.

 

– Saç Jölesi: Hurma suyu ile saçlar ıslatılıp taransa, jöle gibi tutkal değildir, fakat saçları istenilen yere yatırır.Jöle gibi saçları dökmez.Aksine saçları besler, dökülmesini önler.

 

– Cilt Bakımı: Hurma suyu ile Cilt pansuman edilirse cildi besler, hamilelik ve güneş lekelerini yok eder.

 

– Yara-bere-iltihap: Hurma ezmesi zeytinyağıyla krem yapılıp, yara, bere ve iltihaplara bağlanır.

 

– Mide kuvvetlendirici ve ülser: Hurma yenmeye devam edilir.Polenli hurma macunundaki aç karına 1′er tatlı kaşığı yenmeye devam edilir.

 

– Böbrek kumları iltihabı: Hurma yenmeye ve polenli hurma macunu yenmeye devam edilir.

 

– Zihni açıcı ve dinlendirici: Hurma yemek,polenli hurma macunu yemek, ya da hurma kahvesi içmek, fikir işçileri için ideal gıdadır.

 

– Hurma kahvesi: Hurma çekirdekleri kavrulup öğütülür.Afiyetle içilir.

 

– Balgam-öksürük-grip: Hurma yemek ya da polenli hurma macunu yemeksoğuktan mütevellid hastalıkları geçirir.

 

– Kanser (Lösemi): Hurma yemek, kansere karşı koruyucudur.

 

– Kemik veremi: Hurmada kalsiyum olduğu için kemiklerin gelişmesini sağlar, kemik veremini geçirir.

 

– Ağız içi yaraları: Hurma yemek ağıziçi yaraları geçirir.

 

– İshal: Hurma özü yedirilir.

 

– Kan tükürme: Hurma özü yedirilir.

 

– Yarayı çabuk iyileştirir: Hurma özü sürülür.Hurmanın yaprağı yakılıp külü basılır.Hurma zeytinyağıyla krem yapılıp sürülür.Hurma özü hurma ağacının tepesinde bulunur (çam sakızı gibi), beyaz renkli, süt tadındadır.

 

– Oruçlu gıdası: Orucu iftar ederken hurma ile iftar edilirki, vücudu beslesin.

 

– Hurma Fazla yenildiğinde baş ağrısı ve göz ağrısı yapar. Sıcak mizaçlı kişilerde hararet yapar. Telafisi: Baş ve göz ağrısı için badem içi, hararet için soğutucu gıdalar, Acur, Kavun, Karpuz, Hıyar yenebilir. Tüm yan etkilerine karşı sirkeli bal şerbeti Hurmanın şekeri şeker hastalarına zarar vermez.