Kösem Sultan Kimdir Kısaca Hayatı, Nasıl Öldü?

Kösem Sultan Kimdir Kısaca Hayatı. Kösem Sultan Nasıl Öldü? Kösem Sultan Ne Zaman Öldü? Kösem Sultan’ın Kısaca Hayatı. Kösem Sultanın Mezarı Nerede? Osmanlı tarihindeki en etkili kadınlardan biri olan Kösem Sultan 1590 yılında Yunanistan’da Anastasya ismiyle doğdu. 15 yaşında Osmanlı padişahı I. Ahmet in eşi olunca Mahpeyker adını alır. Cildinin güzelliği nedeniyle Kösem ismi verilir. V. Murad ve I. İbrahim’in annesidir. Kösem Sultan kıvrak zekası ile padişahı etkisi altına aldı ve bütün saraya gücünü kabül ettirdi. Kösem Sultan dört erkek çocuk doğurdu: Murad, Süleyman, İbrahim ve Kasım. Kızları ise Ayşe ve Fatma’dır. Okumaya devam et “Kösem Sultan Kimdir Kısaca Hayatı, Nasıl Öldü?”

İçki İçen Padişahlar Murat Bardakçı

Osmanlıda Hangi Padişahlar İçki İçerdi?
5 Mayıs Pazar Günkü yazısında Habertürk Gazetesi yazarı Murat Bardakçı nın kaleme aldığı makalesinde son halife Abdülmecid Efendinin yazdığı mektubu yayınladı. Burada önemli olan bu mektupta Abdülmecid Efendi dedeleri olan Osmanlı Padişahları içerisinden içki içenleri yazmıştır. Ayrıca yapılan hatalardan da bahsetmiştir. Uzmanportal.com olarak sizleri Murat Bardakçı’nın yazısındaki mektubu yayınlıyoruz:

“Osmanlı Devleti’nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı’na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur” sözleri ile başlıyor.
Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:
İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin oğlu olan İkinci Bayezid, pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya’da yıkılan Emevî Devleti’nin felâketine ve Avrupalılar’ın Müslümanlar’ı işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim’in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.
İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdı Şehzade Mustafa’yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi bir sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.
O zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlılar’ın Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa’da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedâkâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.
ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha “Osmanlı Devleti’nin amansız cellâdı” denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti’nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icad etmiştir.
DÖRDÜNCÜ MURAD: Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlılar’ı hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terkederek dünyadan çekilmişti.
ÜÇÜNCÜ AHMED: Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri’ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud’a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.
İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabam İkinci Mahmud’un iktidar yıllarıdır.
Osmanlı Devleti’ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.
Sultan Mahmud’un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!
Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır’ın Mehmed Ali Paşa vasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar’ı mağlûp etmesi, İkinci Mahmud Hazretleri’ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır’da kendisine karşı isyan eden Mehmed Ali Paşa’ya “Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı’yı ihyâ edelim” diyeceği yerde Paşa’yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü “Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!” olmuştu.
SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat’ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı’nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.
Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.
SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah’a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.
Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.
ABDÜLMECİD’İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad’ı, İkinci Abdülhamid’i, Sultan Reşad’ı ve Sultan Vahideddin’i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi’ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

Mimar Sinan Kimdir? Mimar Sinan Kiminle Evleniyor?

1489 yılında doğan büyük usta 1511 yılında yeniçeri ocağına alınır. 1538 yılında Hassa başmimarı olan Sinan , baş mimarlık görevini I. Süleyman,II. Selim ve III. Murat zamanında 49 yıl süre ile yapmıştır.
Mimar Sinan’ın, Mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar: Halep’te Husreviye Külliyesi, Gebze’de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul’da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir. Halep’teki Hüsreviye Külliyesinde, tek kubbeli cami tarzı ile, bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekânlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa’daki eserlerine uyulmuştur. Külliyede ayrıca, avlu, medrese, hamam, imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır. Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür. Külliyede cami, türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan’ın İstanbul’daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi, devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami, medrese, sübyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami, diğer kısımlardan tamamen ayrıdır.
Mimar Sinan’ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul’daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii, daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde, 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.
Mimar Sinan’ın en büyük eseri ise, 86 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” diye takdim ettiği, Edirne’deki Selimiye Camiidir (1575).
Mimar Sinan, Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine, takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkânların yıkımını sağladı.
İstanbul caddelerinin genişliği, evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul’un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.
Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü, onun aynı zamanda mütevazı kişiliğini de yansıtmaktadır. Mühür şöyledir:
« El-fakiru l-Hakir Ser Mimaranı Hassa ”
(Değersiz ve muhtac kul, Saray özel mimarlarının başkanı) »
Eserlerinin bir kısmı İstanbul’dadır. 1588’de İstanbul’da vefat eden Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’nin yanında kendi yaptığı sade türbeye defnedilmiştir.
Mimar Sinan Türbesi, İstanbul Müftülüğü’nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda, iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu başında sağda, Süleymaniye Camii’nin Haliç duvarının önünde, beyaz taşlı sade bir türbedir.
Mezarı 1935 yılında Türk Tarihini Araştırma Kurumu üyeleri tarafından kazılmış ve kafatası incelenmek üzere alınmış ancak sonraki restorasyon kazısında kafatasının yerinde olmadığı görülmüştür. 1976’da Uluslararası Astronomi Birliği’nin aldığı kararla Merkür’deki bir krater Sinan Kreteri olarak isimlendirilmiştir.

Hitler Kimdir? Hitlerin Hayatı

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Yukarı Avusturya’nın Braunau kasabasında doğdu. Bir gümrük memuru olan Alois Hitler (1837–1903) ve Klara Pölzl (1860-1907) ‘ün altı çocuğundan dördüncüsüdür.

0 yüzyıla damgasını vuran diktatörlerden Adolf Hitler, 20 Nisan 1889’da Yukarı Avusturya’da küçük bir kasaba olan Braunau am Inn’de doğdu

Annesi Klara ev hanımı, babası Alois ise gümrük memuruydu Klara, Alois Hitler’in ikinci dereceden kuzeni ve 3 eşiydi Bu akrabalık nedeniyle kilisenin özel izniyle evlenebilen çiftin Adolf’tan önceki ilk 2 ve sonraki 1 çocukları henüz bebek yaşta hayata gözlerini yumdu

Kız kardeşi Paula Hitler ise 21 Ocak 1896’da Adolf 7 yaşındayken dünyaya geldi

Hitler, ilkokul eğitimini babasının tayinleri nedeniyle çeşitli okullarda tamamlamak durumunda kaldı ancak oldukça başarılı bir öğrenciydi

Babasının ölümünden önceki son durakları Linz’de liseye başladı Memur olmasını isteyen babasının tüm çabasına karşın Adolf ressam olmak istiyordu

Sürekli çizim yapan Adolf’un I Dünya Savaşı’na katılmadan önce 2000’in üstünde resmi vardı O zamanki tek hayali Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmekti

3 Ocak 1903’te babası tüberküloz hastalığı nedeniyle öldü Babasını kaybeden Hitler, ciğerlerinden rahatsızlanıp okula ara verdi ancak sonrasında da maddi sıkıntılar nedeniyle okula devam edemedi

Siyasi fikirlerinin oluşması

Yetimler pansiyonunda kalan ve ailesinin geçimi için inşaatlarda çalışmaya başlayan Hitler’in siyasi fikirlerinin temeli bu dönemlerde oluşmaya başladı

Okuduğu kitaplardan ve kendi gözlemlerinden yola çıkarak Yahudilerin her yerde birbirlerini kolladıklarını düşünmeye başladı Hitler önceleri reddetse de yavaş yavaş anti-semitist (Yahudi düşmanı) düşünceler geliştirmeye başladı

1907 yılında Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne başvurdu ancak ressamlığa uygun olmadığı gerekçesiyle okula alınmadı Hocaların tavsiyesi yeteneğini mimarlığa yönlendirmesi yolundaydı Ancak bunun için lise diploması olmalıydı

13 yaşında babasını kaybeden Hitler 19 yaşına geldiğinde ise annesinin ölümüyle yıkıldı 21 Aralık 1907’de annesi göğüs kanserine yenik düştü Annesine çok bağlı olan Hitler, bu acı ile sarsıldı ve artık tek istediği Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmekti

Annesinin ölümünden 1 yıl sonra Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne bir daha başvurdu ancak yine reddedildi

Yetim maaşının kendi payına düşen kısmını da kız kardeşi Paula’ya verdi ve 1909’da evsizler yurduna, 1910 yılında ise çalışan fakir insanların kaldığı bir eve yerleşti

I Dünya Savaşı

1912 yılında Viyana’dan ayrıldı ve Münih’e yerleşti Ressamlık hayalleri suya düşen Hitler, 1914’te I Dünya Savaşı’nın başlamasıyla orduya katılmaya karar verdi Bavyera ordusuna gönüllü olarak katılmak için başvurdu ve kabul edildi

Batı cephesinde (Fransa ve Belçika’da) 16 Bavyera Yedek Alayı Karargahı’nda haberci olarak görev aldı Hiçbir zaman askeriyedeki zor koşullardan şikayet etmeyen Hitler, görevini de son derece başarılı şekilde yerine getiriyordu Askerlikteki bu başarısı nedeniyle 1914’te önce İkinci Sınıf Demir Haç, ardından 1918’de Birinci Sınıf Demir Haç madalyasını aldı

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin kuruluşu

Almanya’nın I Dünya Savaşı’nda mağlup olmasının ardından Hitler, Alman İşçi Partisi’ne katıldı ve kısa bir süre sonra partinin lideri oldu

29 Temmuz 1923’te partinin adını Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirdi ve bu partinin taraftarlarına da Nazi ismi verildi

9 Kasım 1923’te Mussolini’nin Roma Yürüyüşü’ne benzer bir girişimle hükümeti devirmeye çalıştı Tarihe Birahane Darbesi olarak geçen bu girişim Bavyera hükümeti tarafından bastırıldı ve Hitler 5 yıl hapse mahkum edildi ancak 20 Ekim 1924’te tahliye oldu

Kavgam (Mein Kamp) kitabını da hapishanedeyken yazdı Kitap, partinin faaliyetlerine yön veren bir kaynakça niteliğindeydi

Merkezi Münih’te yer alan parti çok büyük mitingler düzenliyor, Hitler binlerce kişinin önünde hararetli konuşmalar yapıyordu

Alman vatandaşı olmamasına rağmen Alman sempatizanı olan Hitler’in milliyetçi duyguları savaş sırasında daha da artmıştı Alman kanı taşıyanların Alman vatandaşı olması gerektiğini parti programının en önemli maddelerinden biri yaptı

İktidara geçiş

Büyük Buhran’ın (1929 Dünya Ekonomik Krizi) ardından 1930 seçimlerinde Hitler’in partisi %18 oy alarak parlamentoya girdi 1932 yılında yapılan seçimlerde ise oyların %37’sini aldı ve 1 yıl sonra Katolik Merkez Parti ile koalisyon kurması için Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından başbakan olarak atandı Ancak anlaşma sağlanamadı ve Hitler tekrar genel seçime gitmek istedi

Hitler seçim çalışmalarına aralıksız devam ediyordu ve 1933’te Reichstag’ta çıkan yangını kullanarak Hinderburg’a bir kararname imzalattı Bu kararname anayasadaki kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili maddeleri ortadan kaldırıyordu ve kendi partisi dışındaki tüm seçim çalışmalarının durdurulmasını sağlıyordu

Böylece 1933 yılında seçime girildiğinde Hitler, oylarını %44’e yükseltti Hitler diğer partilerin faaliyetlerini yasakladı ve ikna kabiliyeti sayesinde Alman halkını Nazi bayrağı altında birleştirdi Artık Almanya’nın büyük lideri Hitler’di

II Dünya Savaşı

Hitler’in üstün Alman ırkı hedefinin diğer ayağı tüm Almanca konuşan halkları tek bir çatı altında toplamaktı Bu hedef doğrultusunda Avusturya, Çekoslavakya ve Polonya’yı işgal etti

Bu işgaller Batı Avrupa ve Rusya’yı ayaklandırdı Başlangıcı Alman ordularının Polonya’ya saldırdığı 1 Eylül 1939 olarak kabul edilen II Dünya Savaşı tam 6 yıl sürdü

Kızıl Ordu 1944 yılının sonunda Alman askerî birliklerini Sovyetlerden temizlemiş, Batı güçleri de Almanya’ya hücum etmişti ancak Hitler yenilgiyi kabul etmiyordu Alman ordusu savaşmaya ve soykırımı gerçekleştirmeye devam ediyordu

Ancak 30 Nisan 1945’te Sovyet güçlerinin savaştaki üstünlüğünü ve Alman ordusunun yenilgisini tamamen kabul eden Hitler, eşi Eva Broun ile birlikte siyanür hapı içti ve hem karısını hem de kendisini vurarak intihar etti

1933 yılından itibaren Almanya’nın başbakanı, 1934 yılından itibaren ise lideri (Führer) olan Hitler, ülkenin bütün sorunlarını Yahudilere ve diğer azınlıklara bağlamıştı Halkın önünde yaptığı konuşmalarda Alman ırkının üstün ırk olduğunu söylemiş ve halkı kısa süre içinde buna inandırmıştı

Böylece Hitler diktatörlüğünde, Yahudiler için toplama kampları yapılmış ve tüm Avrupa’da yaklaşık 6 milyon Yahudi öldürülmüştü Alman ırkını iyileştirmek için de binlerce zihinsel engelli insanın hayatına son verilmişti.

Ayrıca:

Bugünlerde en çok aranan kişiler arasında yer alan Adolf Hitler KAVGAM adlı kitabıda satış rekorlarına koşuyor peki onu bukadar popiler yapan tarihin gördüğü en kanlı diktatörlerinden olan Adolf Hitler neden bukadar sevilmeye başladı. Adolf Hitler kimdir kısaca bir bakalım.

null

İlk tahsilini doğduğu kasabada, orta tahsilini Linz şehrinde yaptı. On üç yaşında tüberkülozdan babasını (Hitler’in memur olmasını isteyen babası Alois Hitler ile arası açılmıştı çünkü kendisi sanatçı olmak istiyordu), on sekiz yaşında (1907) annesini kaybetti. Orta öğrenimini başarısız bitirince ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girdi ancak başarısız oldu.

Alman Tarihi derslerinde Akademideki profesörlerin Yahudi olduğu, ve Yahudilere karşı ilk kinin burada oluştuğu anlatılır. Bir başka teze göre ise Hitler’in annesinin ölüm anında gelen doktor bir Yahudiydi. Adolf Hitler annesinin ölümünü kabullenemeyip, bu Yahudi doktoru sorumlu tuttu. Ve bir çok bilim adamlara göre Hitler’in babaannesi Yahudi’dir. Bu yüzden bütün doğduğu yerleri yakmıştır.

1912’de Viyana’dan Münih’e geldi. 1914’de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın adını NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiter Partei/ Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Taraftarlarına kısaca “Nazi” ismi verildi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen “Führer” lakabını verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya’yı Versay’ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesi lazım geleceği programın temel maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder. Völkischer Beobachter adlı gazeteyi yandaşları çıkarıyordu. Josef Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partisinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.

1924’de Münih’ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde “Mein Kampf” (Kavgam) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Şimdilerde bu kitap Almanya’da antisemitizme yol açtığı gerekçesiyle yasaklanmaya çalış çok sıkışıyordu. Bu kitapla birlikte yeni teşebbüslerine de yol gösterdi. 1924 ve 1929 yılları arasında partisi başarısız oldu. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden sonra daha fazla oy kazanabildi (1929). 1930 seçimlerinde yüzde 18 oy ile SPD’den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler’in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.

Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda anayasa değişikliği hakkını elde etti. Hemen ardından diğer partileri yasakladı. Almanya’da aşırı artık gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, iş sahası oluşturdu. Ülke genelinde büyük otobanlar inşa ettirdi. Batı Avrupa ülkelerini ve Rusya’yı karşısına aldı. Bu cephe genişliği II. Dünya Savaşı’nın sonucunu belirleyen en önemli etken oldu. Savaş sonucunda Almanya’nın yenilgisini gören Adolf Hitler ümitsizliğin iyice artması üzerine 30 Nisan 1945’te Berlin’de karısı Eva Braun’la birlikte aynı anda siyanür hapı içip, önce Eva Braun’u sonrada kendisini bir silah vasıtasıyla vurarak intihar etti. Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri yakılmıştır. Hitler’in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir.

Hitler ölmeden önce ikili vasiyetnamesini yazdırmıştır: Siyasi ve Özel Vasiyetname. Hitler’in siyasi vasiyetnamesi bir hınç çığlığıdır. Ona göre; Almanya bütün milletler için bir zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm’i kovalamaktan asla vazgeçmemelidir. Almanya’nın geleceğini tartışmasız bu olgu belirleyecektir. Hitler, savaşa girmekte haklı olduğunu savunuyor ve yenilgiden korkak yalancı generalleri sorumlu tutuyordu. Özel Vasiyetinde ise, tüm hayatı boyunca topladığı sanat eserleriyle doğduğu şehir olan Linz’de bir müze kurulmasını istedi. Tüm şahsi mallarını partiye eğer parti kalmamışsa devlete bıraktığını söylüyordu.

Kırım Savaşı Özeti Sonuçları

Kırım Savaşı, 1853-1856 yılları arasındaki Osmanlı-Rus Savaşıdır. İngiltere, Fransa ve Piyemote-Sardinya’nın Osmanlı tarafında savaşa dâhil olmasıyla savaş, Avrupalı devletlerin Rusya’yı Avrupa ve Akdeniz dışında tutmak amacıyla verdiği bir savaş halini almıştır. Savaş, müttefik güçlerin zaferiyle bitmiştir.

Rusya’nın İstanbul’da görevli elçisi Aleksandr Mençikof isteklerinin reddedilmesi üzerine 19 Mayıs 1853’te İstanbul’dan ayrıldı. Rus orduları savaş dahi ilan etmeden 22 Haziran 1853’de Eflak ve Boğdan’ı işgale başladılar. Çar, bu hareketinin bir savaş başlangıcı kabul edilmemesi gerektiğini açıkladı ve bu teşebbüsün bir güvenlik tedbiri olduğunu belirtti. Ancak, bu durum Avrupa’nın statüsünü değiştirmeye yönelikti. Bunun üzerine Avusturya’nın teklifi ile Viyana’da bir konferans toplandı. Fakat toplantıdan sonuç alınamadı. Bu sırada İstanbul’da, Rusya’ya karşı savaş ilanı için halk padişaha baskı yapmaya başladı. Ekim 1853’te Rusya’ya bir nota verildi ve Eflak ile Boğdan’ın 15 gün içinde boşaltılması istendi. Rusya bu notaya kayıtsız kaldı ve tanınan sürenin sonunda savaş fiilen başladı.
Savaşın başlangıcında Osmanlı ordusu Balkanlar’da başarılı oldu. Fakat Batum’a yardım götüren Osmanlı donanması 30 Kasım 1853’te Rus donanması tarafından Sinop açıklarında batırıldı. Rusların bu ani hareketi ve Karadeniz’de durum üstünlüğü sağlamaları Boğazlar’ı ve İstanbul’u tehlikeye düşürdü. Bu durum Avrupa devletlerini endişelendirdi. İngiltere ve Fransa devreye girerek tarafları uzlaştırmak istedi, ancak yapılan teklifi Rusya reddetti. Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, Rusya’ya bir ültimatom verdiler ve taraflardan şu isteklerde bulundular:

Eflak ve Boğdan’dan çekilmesi;
Osmanlı Devletinin ülke bütünlüğüne riayet etmesi;
Ortodoksların himayeciliği iddiasından vazgeçmesi istendi.
Osmanlı Devleti’nden;Vatandaşlarına eşit haklar tanıması ve tatbik etmesi;
Hıristiyanlara olumsuz muamelede bulunulmaması;
Karma mahkemeler kurulması;
Hıristiyan tebaadan vergi alınmaması talep edildi.

Çar, ültimatomu ve istekleri kabul etmedi ve Rus ordusuna Tuna nehrini geçerek ilerleme emrini verdi. İngiltere ve Fransa, 12 Mart 1854’te Rusya’ya savaş ilan ettiler.

İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti lehine savaşa girerken Avrupa kamuoyunu tatmin edecek ve özel menfaatler sağlayacak tedbirleri almayı da ihmal etmediler. Bu maksatla 12 Mart 1854’te İstanbul’da; 10 Mayıs 1854’te Londra’da ve 14 Haziran 1854’te de; Avusturya ile antlaşmalar imzaladılar. Avusturya ile yapılan antlaşma Tuna eyaletlerinin Rus ordusundan boşaltılmasını öngörüyordu ve Avusturya, gerekirse asker göndermeyi taahhüt etmekteydi. Bu nedenle 15 Mart 1855’te Sardenya’da ittifaka katıldığını açıkladı.

Kırım’a sevk edilmeyi bekleyen İngiliz Coldstream Muhafız Alayı askerleri Haydarpaşa sırtlarındaSavaş devam ederken Osmanlı ülkesinin Epir, Etolya ve Teselya eyaletlerinde Rum halkının isyan hareketleri başladı. Yapılan ikazlar dikkate alınmadı ve bunun üzerine Fransızlar Pire limanına asker çıkararak Yunanistan’ı abluka altına aldılar. Bu hareket Yunanistan’ı tarafsızlığa mecbur etti ve Rusya da bir müttefikini kaybetti.

Savaş Tuna, Kafkas ve Karadeniz’de yoğunluk kazandı. Tuna cephesinde durum önce Osmanlılar lehine gelişti. Fakat bir süre sonra Rus ordusu Silistre’ye kadar ilerledi. (Bkz. Silistre Kuşatması) Bunun üzerine İngiliz ve Fransızlar Gelibolu yarımadasına asker çıkardılar ve çıkan birlikleri Varna bölgesine sevk edildi. Bu sırada Avusturya’da Rusya’yı baskı altına aldı. Rus ordusu Silistre önlerinden çekilmeye mecbur kaldı. Müteakiben de Eflak ve Buğdan’ı tahliye ederek savunmaya geçti.

Müttefikler, Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım yarımadasında da bir cephe açmaya karar verdiler. 20 Eylül 1854’te 30 bin Fransız, 21 bin İngiliz ve 60 bin Türk askerinden oluşan müttefik kuvveti 89 harp ve 267 nakliye gemisiyle Kırım’a çıkarıldı. Ancak Kırım Savaşı düşünüldüğü gibi kısa sürede tamamlanamadı. 1855 ilkbaharında 140 bin kişilik bir müttefik kuvveti daha bölgeye çıkarıldı. Ruslar mağlup oldu ve çekilmek zorunda kaldılar. Kafkas cephesinde ise Ruslar başarı kazandılar ve Kars’ı ele geçirmeye muvaffak oldular. Bu sırada Çar I. Nikolay öldü, yerine geçen II. Aleksandr barış istemek zorunda kaldı. Barış şartlan Avusturya tarafından kendisine verilen bir ültimatomla bildirildi. II. Aleksandr istenen şartları esas tutarak barış teklifini kabul etti. Önce 15 Mayıs’dan 14 Haziran 1855’e kadar Viyana’da barış için hazırlık görüşmeleri yapıldı ve Paris Konferansı esasları tespit edildi.

Savaşın Sonuçları

Kâğıt üzerinde, savaşın galiplerinden olan Osmanlı devleti, aslında savaştan çok büyük zarar alarak çıkmıştır. Çok pahalı olan bu savaşı yürütebilmek için Osmanlı devleti, ödeme yeteneğinin çok üstünde borç almıştır. Endüstrileşmeyi kaçırdığı için ekonomisi çağdışı kalmış olan devlet, bu borçların altından kalkamayacak ve 1881 yılında II. Abdülhamit döneminde Düyunu Umumiye idaresinin kurulmasıyla, Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girip, yarı sömürge olacaktır. Özellikle Fransa’daki Yahudi Rothschild Ailesinin sahibi olduğu bankalardan alınan borçlar sonucunda, Yahudilerin vaat edilen topraklara yerleşmesine engel olunamamıştır.

Kırım Savaşı’nın sonunda ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı reform hareketlerinde çok önemli bir yer tutar. Islahat Fermanı’nın amacı, imparatorluk içindeki herkese Osmanlı yurttaşlığı vererek, yasalar önünde dine bakılmaksızın eşitlik sağlamaktı. Islahat Fermanı ile Batı’da dolaşan liberal düşünceler Osmanlı’ya girmeye başlayacaktır.

Kırım Savaşı, İtalya birliğine giden yolu hızlandırmıştır. Savaşa asker göndererek İngiltere’nin sempatisi ve Fransa’nın etkin desteğini kazanan Sardinya-Piemonte Krallığı, savaşı izleyen yıllarda İtalya birliğini kuracaktır.

Osmanlıda İlkler ve Enler

Osmanlı Tarihi ‘ndeki ilkleri bilmek ister miydiniz? Cumhuriyetimizden önceki şanlı imparatorloğun o kadar çok bilinmeyen özellikleri var ki! Bizde bu yazımızda birazcık bunlara değinelim istedik…

 

-Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

-Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

– Osman Bey in ele geçirdiği ilk kale Kolca Hisar Kalesi dir (1285).

-Osman Bey in ilk askeri anlaşması 1306 yılında Ulubad Tekfuru ile yapılan anlaşmadır.

– İlk fethedilen ada, 1308 yılında alınan İmralı Adası dır.

– İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

– “Rumeli” adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu da Orhan Gazi nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.

– “Sikke” adı verilen ilk Osmanlı madeni parası Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.

– İlk daimi ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey in emriyle kurulmuş olup bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

– Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed in babası İkinci Murad dır.

– Osmanlı padişahlarından İstanbul u ilk kuşatan Yıldırım Bayezid dir (1391).

– Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad dır (1389). (1. Kosovo Savaşı)

– İstanbul a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed dir.

– Fethin sembolü olan Ayasofya da ilk Cuma Namazı fetihten üç gün sonra 1 Haziran 1453 günü Akşemseddin tarafından kıldırılmış olup cemaat arasında Fatih ve O nun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır.

– Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul a tayin edilen ilk vali Karıştıran Süleyman Bey dir.

– İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup; bugünkü Kadıköy semti O na tahsis edildiği için bu adı almıştır.

– Devşirmelerden olup da Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından tayin edilen Mahmud Paşa dır.

– Önceleri Asya ve Avrupa da toprakları bulunan Osmanlı İmparatorluğu na ilk defa Afrika da toprak kazandıran padişah Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim dir.

– İstanbul da öldürülen ilk padişah, “Genç Osman” adıyla bilinen İkinci Osman dır.

– “Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim in hanımı ve Üçüncü Murad ın anası olan Nur Banu dur.

– Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1727 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası dır.

– İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında “Buğu gemisi” adıyla anılmıştır.

– İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe ilmiye sınıfına ayrılmış olup devlet memurlarının fes, setre, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırılmıştır.

– İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi dir.

– Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Mecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Londra da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

– Türkiye de ilk telgraf da yine Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir.

– Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz dir 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür.

– Türkiye nin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Londra da düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi dir.

– Türkiye de ilk sergi ise 27 şubat 1863 tarihinde Sultan Ahmed Meydanı nda Sultan Abdülaziz in de katıldığı bir törenle açılan “Sergi-i Osmani” dir. Çeşitli el sanatları ile tarım ve sanayi ürünlerinin yer aldığı bu sergiye İmparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerden olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinden de katılımlar oldu.

– İstanbul a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

– Türkiye de Meşrutiyet in ilk ilanı, 23 Aralık 1876 (Sultan İkinci Abdülhamid).

– İlk olarak Sultan İkinci Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversite), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi.

– Haydarpaşa – İzmit – Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında İkinci Abdülhamid in Almanya dan aldığı mâli destekle gerçekleştirildi. Ankara – Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi.

– İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa dan kalkan bir tren Bağdat a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.

 

Navarin Deniz Savaşının Sonuçları

19. yüzyılFransız devriminin sonunda başlayan milliyetçilik akımının bir sonucu olarak balkanlardaki milletler ayaklanmalara başlamıştı bunların en kuvvetlisi olan yunan ayaklanmasıdır.Bu sıralar Osmanlı Devleti en zayıf zamanını yaşamakta idi çağın cok gerisinde kalmıştı. Savaşmaktan çok talanla ilgilenen yeniçeri ordusunu kaldırmak isteyen 3.Selim yeniçerilerin bir askeri darbesi ile tahtan indirilmiş ve öldürülmüştü yerine gecen 2.Mahmut da amcası gibi yeniçerilerden nefret ediyor ve onları kaldırmak için uygun zamanı bekliyordu yeniçerileri bilerek güçsüz bırakıyor ve sayılarını azaltıyordu. İşte bu durumu bilen Rusya balkanlardaki ortodoks Hristiyanları Türk egemeniğinden cıkartıp kendi kanatları altın yeni hristiyan devletler yaratma cabası içersinde rumları devamlı süretle destekliyordu.1820 yılında başlayan yunan isyani 7 yıl geçmesine rağmen hala tam bir sonuca varamamıştı,Rusya ki o yıllarda Avrupanın en guclu devleti durmuna gelmişti(NAPOLYONU yenmeleri üzerine).Müdahale etmeye karar verdi fakat akdenizin bu önemli ucundan insiyatifi ruslara kaptırmak istemeyen ve rusyanın etkisi altında kuralacak bir Yunanistan’ın kendi çıkarlarına ters düştüğünü düşünen İngiltere ve Fransada kendi donanmalarını Rus donanmasıyla birleştirdiler.Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Yunanlılar da Fransız İhtilali’nin etkisi altında kalmışlardı. Rusya ve Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ile birlikte, Filiki Eterya Cemiyeti’nin çalışmaları sonucu Yunanlılar Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçtiler. Masonik esaslara ve şifrelere göre teşkilâtlanan ve faaliyetlerini arttıran bu cemiyetler, Avrupa’da ve Rusya’da bulunan Rum sermâyedarlar tarafından destekleniyordu. Etniki Eterya cemiyetinin amacı Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmaktı. Rus Çarının yaveri Alexander İpsilanti’nin kurduğu bu cemiyet Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın varlığından dolayı rahat hareket edemiyorlardı. Tepedelenli Ali Paşa’nın Osmanlı yönetimine karşı isyan etmesini fırsat bilen Yunanlılar ayaklandılar. Eflak’da başlayan bu ayaklanma kısa bir sürede bastırıldı.İkinci isyan 1821 yılında Mora’da çıktı. Kısa sürede genişleyen bu isyanı bastırması için, Osmanlı Sultanı II. Mahmut, başarılı olduğu takdirde Mora ve Girit valilikleri vaad ederek Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetli bir ordu ve donanmayı Mora’ya gönderdi. İbrahim Paşa Mora’daki Rum asileri, Rus subay ve askerleriyle, Avrupa devletlerinin gönüllü hümanistlerini mağlup edip, bölgeden attı ve isyanın bastırılmasını sağladı. Bu durum Fransa, İngiltere ile Rusya’nın birlik olarak Osmanlı Devletine karşı cephe almalarına yol açtı. Mora ve Girit’in Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın eline geçmesi İngiltere’nin işine gelmemişti. Zayıf bir Yunan Devleti’nin kurulması İngiltere ve Rusya’nın çıkarlarına daha uygundu. Mora’dan Osmanlı askerinin çekilmesini isteyen notayı, Sultan Mahmut Han, hükümranlık prensibiyle uyuşmadığı için reddetti. Zira bu durum, Osmanlıların bir iç meselesiydi. Savaşın Gelişmesi [değiştir]İngiltere, Rusya ve Fransa aralarında bir antlaşma yaparak Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini istediler. Sultan II. Mahmut’un bu isteği reddetmesi üzerine Baltık Denizine açılan Rus donanmasından bir filo, İngilizlerle birleşip, Akdeniz’e girdi. Rus-İngiliz gemilerine Fransız filosu da katıldı. İngiliz amirali Codrington kumandasındaki Fransa, İngiltere, Rusya müttefik donanması, Mısır’daki Kavalalı İbrahim Paşa kuvvetlerine karşı deniz harekâtı başlattı. Mora İsyanında, Osmanlı ve Mısır gemileri Navarin limanında bulunuyordu. Müttefik donanması, Navarin Limanını kuşattı. Osmanlılar ile deniz muharebesi yapmaya cesaret edemediler. Amiral Codrington, müttefikler adına, Osmanlı ve Mısır askerlerinin Yunanistan’dan çekilmesini istedi. Kabul edilmedi. Navarin’in açıklarındaki müttefik donanması, gayelerinin savaş olmadığını ileri sürerek, limana girmek istediler. 20 Ekimde dostane bir havayla Navarin Limanına girdiler. Osmanlı ve Mısır gemileri hilâl şeklinde birbirine rampa etmiş, üç sıra hâlindeydiler. Limana giren müttefik gemileri, savaş için bahane aramaya başladılar. Ateş gemisinin başka yere alınmasını istediler. Kabul edilmeyince, Mısır gemilerinden kendilerine ateş açıldığını ileri sürerek, savaşı başlattılar. Müttefik gemilerinin âni ateşi üç saat devam etti. 57 Osmanlı-Mısır gemisiyle 6.000 asker kaybedildi. Müttefiklerin kaybı ise 1.000 askerdi. Savaşın Sonuçları Navarin Faciasını Osmanlı hükümeti protesto edip, Fransa, İngiltere ve Rusya’dan tazminat istedi. Avrupa basını, fâciayı örtmek için, Osmanlı Devleti aleyhine kampanya açtılar. Fransa, İngiltere, Rusya’nın elçileri, İstanbul’u terk ettiler. Faciaya Osmanlı Devletinin sebep olduğunu ileri sürüp, Rusya, Osmanlı Devletine harp ilan etti. İngiltere parlamentosundaki sert tenkitler üzerine, İngiliz Amirali Codrington, görevinden alındı. Rusların, Balkanlardan ve Kafkaslardan saldırmaları üzerine iki cephe açıldı. Fransa, Mora’ya asker çıkardı. 1826 yılında, Yeniçeri Ocağı kaldırılıp, ordusu teşkilatlanıp kadrosunu bütünüyle tamamlayamayan Osmanlı Devleti, bütün imkânları seferber ederek, düşmanlarla mücadele etti. Fransa ve Rusya’nın Orta-Doğu ve Akdeniz’de güçlenmesini, menfaati icabı istemeyen İngiltere’nin araya girmesiyle anlaşma yapıldı. Navarin Faciası neticesinde; Avrupa devletleri Osmanlı Devletini rahat bırakmayarak, kısa zaman sonra Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasını sağladılar.

DereBey Nedir? Derebeylik Ne Demektir?

Ortaçağ Avrupasında doğan ve günümüze toprak ağalığı olarak dönüşen derebeyliği aslında belli bir yörenin en zengin toprak sahibine verilen addır. Avrupada Haçlı seferleri sırasında boşalan avrupa topraklarının yerini zengin avrupalı soylular aldı. Topraklar zenginlerin eline geçince de herbiri kendi beyliğini ilan etti. Politik olarak öyle güçlüydüler ki krallarla pazarlıklar bile yaabiliyorlardı. Derebeyi ağırlıklı olarak kırsal bölgelere hükmeder ve buna göre toprak sahibi olur. Köylüleri veya emrindekileri topraklarında çalıştırır ve belli bir ücret verirlerdi. Veya topraklarını bu köylülere kiralar. Dolayısıyla bu köylüler üzerinde aynı devlet gibi otorite kurarlardı. Eski çağlarda derebeyi altındakiler incil üzerine yemin ederek tebaa olurlarken günümüzde de benzer uygulamalar devam etmektedir. Derebeyi eski zamanlarda kendi bölgesinde tamamen serbest bir yönetim izlerdi. Buna göre tebaasında bulunanların cezalandırma, yönetme, evlendirme gibi işlerine de bakardı. Kral da bunu tanırdı. Ancak günümüzde merkeziyetçiliğin güçlenmesiyle bu tip iç yönetim daha gizli ve tebaa korkutularak yapılmaktadır. Feodal beyliklerde gelirler ve giderler tamamen derebeyi elinde toplanır ve paranın yönetimi daha doğrusu bütçe derebeyinin kontrolündedir. Ancak kendi adına para bastırmaz. Çünkü para bastırması krala veya merkezi yönetime tamamen başkaldırdığı anlamına gelir. Bu nedenle hangi ülkeye bağlı ise oranın parasını kullanır. Derebeylerinin yaşadıkları kale ve şatoların sağlamlığı yıllarca varlıklarını devam ettirmelerine neden olmuştur. Ancak daha yıkıcı silahların türemesi bu şatolarında yıkılıp yok olmalarına neden olduğundan derebeylik ortadan kalkmıştır.

Keltler Kimdirler? Keltler Nerede Yaşamıştır?

Kelt kelimesi (Latin Celtae, Galli ve Antik Yunanca Keltoi, Galatai) Tarihöncesi ve ilkçağ döneminde yaşayan Avrupa kavimlerinin bir bölümüdür. Dört bin yıl kadar önce Keltler, anavatanları olan Orta Avrupa’dan göç ederek özellikle Britanya Adaları’na, İspanya’ya ve Galya’ya yerleştiler. Savaşçı ve avcı oldukları kadar mükemmel çiftçiydiler. Tekerlekli pulluğu ve fıçıyı icat ettiler. Yayılmaları batıda, Bronz Çağı’nın sonuna ve Demir Çağı’nın başına denk gelir. Sayısız göçleri sırasında Yunanlıların, Etrüsklerin, İtalyotların tekniklerini benimsediler; kazancılığı ve çömlekçiliği geliştirdiler. Onların yaptığı yollara sonradan Romalılar taş döşeyecekti. Çoğu zaman birbirine rakip kabileler ve klanlar halinde toplanmış olan Keltler, gerek yaşama biçimi, gerek kültür yönünden özgün bir halktı. Ürünlerin koruyucusu sayılan kır tanrılarına taparlar, geleneklerin koruyucusu olan hem kâhin, hem yargıç niteliğindeki din adamlarının (druidler) yönetiminde yaşarlardı.
M.S. 1. yüzyılda Romalılar tarafından kısmen yıkılan Kelt uygarlığı, gene de, Orta Çağ’a kadar yaşayageldi. Bugün bile, bazı Breton ve İrlanda törelerinde bu uygarlığın varlığını sürdürdüğü görülür.

Keltlerin ilk kez keltoi tabiriyle anıldığı ilk yazılı kaynak Yunanlı tarihçi Hecataeus’a (MÖ517) aittir. Hecataeus, Kelt kabilelerini Rhenaina (Batı/Güneybatı Almanya) bölgesinde gösterir. Yunan mitolojisine göre Keltus Herakles ve Keltin’in oğlu, Bretannus’un kızkardeşidir. Keltus, Keltlerin ilk atası haline gelmiştir. Latince’de Celta Herodot’un Gauller için kullandığı bir terim haline gelir. Romalılar’ın kullandığı Celtae Goidheller ve Britonlar olarak ayrılan adalı Keltleri değil kıta Gaullere atıfla kullanılır.
Modern İngilizce’de terim (Edward Lhuyd’un yazılarında, 1707) kullanılır ve 17. yüzyılın diğer bilginleri bu terimi Büyük Britanya’nın ilk sakinlerinin tarihi ve dillerine atıfla kullanırlar.
Günümüzde “Kelt” ve “Keltik” terimi (Kelt ve Keltik olarak telaffuz edilir) belirli bir etnik grup ve bu grubun dillerine atıfla kullanılır. Seltik (Celtic şeklinde yazılış değişmez) diye telaffuz edilen kullanım ise belirli spor takımlarının (Boston Celtics, Celtic F.C. gibi) isimleriyle sınırlı olarak kullanılmaktadır.

Keltlerin Anadoludaki Varlıkları
M.Ö 5000 yıllarında ve belki de daha önceleri, Avrupa’da Keltçe denilen bir dil kullanan insanlar yaşardı. Bu insanların varlığı M.Ö 7. ve 6 yüzyıllarda tarihte kendini göstermeye başladı. Şimdiki Avusturya bölgesindeki Halstatt (M.Ö. 1200 – 475) ve Fransa-İsviçre sınırındaki La Tene (M.Ö. 500 – 50) kültürlerinde Keltlerin etkili olduğunu gösteren arkeolojik deliller mevcuttur. Bu bölgeler başta olmak üzere Avrupa’da birçok nehir, göl ve dağ gibi önemli yerlere Keltçe isimler verilmişti.
Avrupa’nın ilk topluluklarından biri olarak bilinen Keltlerin kendilerine has etkili savaş yöntemleri özellikle M.Ö 400 yıllarından sonra tüm Avrupa’da büyük ün ve korku salmıştı. Keltler orta Avrupa’da sıkışıp kalamamışlar, bitmeyen savaşlar, Roma hakimiyeti, nüfus artışı, yeni yer arayışları ve daha fazla zenginlik beklentisi gibi çeşitli nedenlerle, Kuzeyde Britanyanya’ya, Batı’da İspanya’ya, Doğuda Balkanlar’a ve sonra da Küçük Asya’ya göç etmişlerdir.
Tarihin ilerleyen sayfalarında, “Kelt” sözcüğü daha çok Britanya’ya giden İrlanda ve İskoçya’daki Keltler için kullanılmıştır. Orta Avrupa ve Kuzey İtalya’da yaşayanlara da, “Gal” denilmeye başlanmış ve bu bölgeler “Galya” olarak adlandırılmıştır. M.Ö. 278 yıllarında boğazları geçerek Anadolu’ya yerleşen Galyalılar için ise “Galat” sözcüğü kullanılmıştır. Galatlar orta Anadolu’da bugünkü Ankara ve çevresinde yerleşmişler ve bu bölgeye “Galatya” denilmiştir.

Keltler ticaret ve iletişim işlerinde yazıyı kullanmalarına rağmen kendilerine özgü ezoterik öğretilerinde yazıyı kullanmamışlardı. Druid öğretisi yazıyla değil, inisiye olan gençlere zaman içinde sözlü olarak verilirdi. Yazının beyni tembelliğe alıştırdığına, ezberleyerek bilgilerin daha kolay ve daha etkili kazanılıp saklanabildiğine inandıkları söylenir. Bu nedenle kendi tarihlerini, örf ve adetlerini, anlatan Kelt kaynaklı yazılara çok rastlanmamıştır.