Müslüm Gürsesin Hayatı, Müslüm Gürses Kimdir?

müslüm-gürses_son_durum_kimdir_hayatıArabesk müziğin duayenlerinden olan Müslüm Gürses’in hayatını siz uzmanportal.com takipçileri iiçn araştırdık ve derledik. Acı tatlı bütün olaylarıyla ve Albümleriyle İşte Müslüm Babanın hayatı:

7 Mayıs 1953’te Şanlıurfa`nın Halfeti ilçesinin Fıstıközü Köyü’nde Emine ve Mehmet Akbaş çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası rençberlik yapardı, bağlama çalmayı bilirdi. Daha sonra Ahmet ve Zeyno adında bir erkek bir de kız çocukları oldu.
Çocukluğunun ilk yıllarını Şanlı Urfa`da geçirdikten sonra, ekonomik nedenlerden dolayı ailecek Adana’ya göç ettiler. Daha sonra annesi Emine hanım ve ardından da erkek kardeşi Ahmet hayata veda etti. 1968 yılında henüz 15 yaşındayken , bir çay bahçesinde şarkılar söylemeye başladı. Terzi çıraklığı yaptı, o yıllarda şans eseri bir gazinoda sahneye çıkarak sanat yaşamının kapısını araladı.

Müslüm Gürses, şarkıcılığa 1965 yilinda, kücük yasta Adana’da bir çay bahçesinde şarkılar söyleyerek başladı, ayni zamanda Halkevine de gitti. Terzi çıraklığı ve kunduracılık yaptı, o yıllarda bir gazinoda sahneye çıktı. Ayrica ilkokuldan mezun olduktan sonra 14 yaşındayken, 1967 yilinda Adana Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen yarışmaya katıldı ve birinci oldu. Sesiyle küçük yaşlarda dikkat çeken Gürses kendisiyle yapılan bir röportajda o dönemle ilgili olarak şunları söylemiştir: “İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım Halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum”.

Soyadını da orada çalışırken “Gürses“ olarak değiştirirler.

1967 yılından itibaren TRT-Adana-Çukurova Radyosunda da her hafta Cumartesi günü canlı olarak türküler söyledi. 1968 yılından itibaren piyasaya ilk 45’likleri çıkarmaya başladı. İlk plağı 1968 tarihli “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” plağıdır ve Ömür Plak , Adana basımıdır. Ömür Plak ile toplam 4 adet 45’lik yaptı.

İstanbul’a gelen Gürses, Selahattin Sarıkaya ‘nin sahibi oldugu Sarıkaya Plak ile 2 adet 45’lik Plak yaptı: “Giyin Kusan Selvi Boylum/Hayatimi Sen Mahvettin” ile “Gitme Gel Gel/Haram Ask”.

Daha sonra 1969 yılında yine İstanbul’da Palandöken firması ile çıkış parçası olan “Sevda Yüklü Kervanlar”ı içeren “Sevda Yüklü Kervanlar/Vurma Güzel Vurma” isimli 45’lik Plağı çıktı. Bu plak tam 300.000 adet satarak rekor kırmıştır.

Gürses, bu plaktan sonra askerliğini yaptı, tekrar İstanbul’a gelerek aynı firmada plaklarını çıkarmaya devam etti. Palandöken firması ile tam 13, sonra Bestefon firmasi ile tam 4, daha sonra Hülya Plak ile tam 15 ve nihayet Çın Çın Plak ile tam 2 adet 45’lik plak yapti.

Müslüm Baba`nın hayatındaki en talihsiz olaylardan biri Tarsus`tan Adana`ya dönerken geçirdiği trafik kazasıdır. 1978 yılında vuku bulan bu kazada Müslüm Gürses ölümden döndü. Alnı çok ciddi biçimde zedelendiğinden dolayı, kafasına beynini koruyacak plaka takıldı. Bu kazadan dolayı koku alma duyusunu neredeyse tamamiyle yitirdi. İşitme duyusu da ciddi biçimde zarar gördü. Sorulara geç veya ilgili görünmeyen cevaplar vermesi, sanıldığının aksine sürekli alkollü olduğundan değil, hastalığından dolayıdır.Ayrıca Müslüm baba bu talihsiz kazadan sonra öldü sanılarak Adana’da bir hastanenin morguna konulmuştur.Ancak Müslüm Baba bunun da üstesinden gelmeyi bilmiş ve morgdan kendi çabasıyla çıkmayı başarmıştır.

Daha sonra hayata sıkı sıkı tutunan Müslüm Gürses, oyuncu Muhterem Nur`la hayatını birleştirdi. Muhterem Nur da daha çok Muhterem Hanım olarak bilinir. Ard arda çıkardığı kasetler sayesinde şöhreti gün geçtikçe yayılan Müslüm Gürses, zamanla arabeskin babası oldu. Piyasada kaç tane kaseti olduğu tam olarak bilinememekle beraber, yasal 75 civarı korsanla birlikte 100`lerce olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca en çok satan albümünün de Küskünüm`ün olduğu sanılmaktadır.

Müslüm Gürsesin Albümleri
Aldatılanlar
Ayrılık Acı Bir Şey
Açık Hava Konserleri 1
Ah Gülüm
Altın Şarkılarım
Anlatamadım
Arkadaş Kurbanıyım, Benim Kaderim
Arkadaşım
Aşk Tesadüfleri Sever
Bakma
Bekle Sevgilim – Nerelerdesin
Benim Meselem
Bir de Benden Dinleyin
Bir Bilebilsen – Zalim
Bir Fırtına Kopacak
Bir Kadeh Daha Ver
Biz Babadan Böyle Gördük
Bizi Kimse Ayıramaz
Canım Dediklerim
Dağlarda Kar Olsaydım
Dertler İnsanı
Dünya Yalan
Düşenin Dostu Olmaz
Esrarlı Gözler
Garipler
Gitme
Gönlünüzdeki Altın Şarkılar
Gönül Teknem
Güldür Yüzümü
Güle Güle Git
Hani Söz Vermiştin
Herşey Yalan
İkimizin Yerine
İsyankar
Kısmetim Kapanmış
Küskünüm
Müslüm Gürses Konseri
Mahsun Kul
Maziden Bir Demet
Meyhaneci – Kırık Sazım
Mutlu Ol Yeter
Müslümce turkuler
Müzik Ziyafeti
Müslümce 92
Nerelerdesin
Öldürdüğün Yetmedi mi
Paramparça
Sadece Türk Sanat Müziği
Senden Vazgeçmem
Sevda Yolu
Sultanım
Talihsizler
Tanrı İstemezse
Topraktan Bedene
Tövbe Etmek – Bir Avuç Gözyaşı
Usta – Ne Yazar
Uyanma Zamanı – Kıyak Bitti
Vay Canım Vay
Vefasız Alem
Yanarım
Yanlış Yaptın
Yaranamadım
Yıkıla Yıkıla
Zavallım
Zincirli Kuyu

Müşfik Kenter Kimdir? Kısaca Hayatı ve Oynadığı Oyunlar

Gün geçtikçe her gün yeni bir çınarımızı kaybediyoruz. Bugün yaşamış olduğu rahatsızlığa yeni düşüp ölen son sanatçımız Müşfik Kenter oldu. Müşfik Kenter oynadığı oyunlarla, filmlerle ve yetiştirdiği sanatçılarla sanat dünyamıza imza atan büyük çınarlardan biri oldu.

Müşfik Kenter, 8 Eylül 1932 yılında İstanbul’da doğdu. Tiyatrocu Yıldız Kenter’in kardeşidir. Ablası ile birlikte Kent Oyuncuları’nı kurmuştur.

Diplomat Ahmet Naci Kenter ve Olga Cynthia’nın oğlu olarak 1932 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1947’de Ankara Devlet Tiyatrosu Çocuk bölümünde tiyatroya başladı. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim gördü. Okulu 1955 yılında yüksek derece ile bitirdi ve devlet tiyatrosuna girdi. Sanat yaşamı, devlet tiyatrosunda oynadığı Oğuz Ata oyunu ile başladı.

Müşfik Kenter, 1959 yılında Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı, İstanbul’a giderek kardeşi Yıldız Kenter ile beraber Muhsin Ertuğrul ile çalıştı. Küçük Sahne’de oyunlar sergilediler. Şükran Güngör ve Kamuran Yüce ile bu dönemde biraraya geldiler ve dörtlü olarak birlikte uzun yıllar tiyatro yaptılar.

1960-1961 yılları arasında Site Tiyatrosu’nu kurdular. 1962’de adını Kent Oyuncuları olarak değiştirdiler. İki kardeş ve Şükran Güngör, 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladılar.

Müşfik Kenter, İngiliz Kültür Heyeti ve Rockefeller’den burslar alarak Amerika ve İngiltere’de tiyatro araştırmaları yapmış ve incelemelerde bulunmuştur.

İngiltere, Amerika, Fransa, Almanya, Yugoslavya, Kıbrıs gibi bir çok ülkede oyunlar sergiledi.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan emekli olduktan sonra, Haliç Üniversitesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanlığını ve Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği görevlerinde bulundu.

Tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinema oyunculuğu da yaptı. 1966 Antalya Film Festivali’nde, Bozuk Düzen filmiyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” ödülünü kazandı. Yerli ve yabancı TV filmlerinde seslendirme yaptı. Mehlika Kenter ve Gülsüm Kamu ile evlenip ayrıldı. Kadriye Kenter’le evlidir.

Oynadığı Bazı Tiyatro Oyunları

  • Nasrettin Hoca Birgün
  • Çözüm
  • Kuvayi Milliye
  • Huysuz İhtiyar
  • Anlat Şehrazat (Binbir Gece Hikayeleri)
  • Martı
  • Helen Helen
  • Martı
  • Lütfen Kızımla Evlenirmisin
  • İvanov
  • Nükte
  • Ramiz İle Jülide
  • Ver Elini Brodvey
  • Konken Partisi
  • Görünmez Dostlar
  • Van Gogh
  • Kim Kimi Kiminle
  • Kökler
  • Kahramanlar Ve Soytarılar
  • Arzu Tranvayı
  • Vanya Dayı
  • Çöl Fresi
  • Buzlar Çözülmeden
  • Ders
  • İnsan Denen Garip Hayvan
  • Ayak Takımı Arasında
  • Sanalyeler
  • İçerdekiler
  • Salıncakta İki Kişi
  • Bedel
  • Üç Kız Kardeş
  • Bir Garip Orhan Veli
  • Üç Kuruşluk Opera
  • Kapıcı
  • Yarın Cumartesi
  • Öfke
  • Nalınlar
  • Mary-Mary

Antigone

Mikadonun Çöpleri

Cyrano De Berjerak

Hamlet

On İkici Gece

Deli İbrahim

Hazreti Ali’nin Annesi Fatma Binti Esed Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Yeryüzüne gelmiş en şerefli ve nasipli kadınlardan birisinin hayatına değineceğiz bu yazımızda. Yazımızın konusu olan Fatma Binti Esed, gerek geldiği soyun temizliği bakımından, gerek Hazreti Ali ve Hazreti Cafer-ül Tayyar’ın öz anneliği bakımından, gerek Hazreti Fatma’nın kayınvalideliği ve Hazreti Hasanla Hazreti Hüseyin’in ninesi olarak ve gerekse Hazreti Muhammed Mustafa’nın 8 yaşından itibaren bakımını üstlenerek bir nevi anneliğini yaparak, Hazreti Muhammed’in defalarca dualarına nail olarak çok ama çok üstün bir kadındır. Bizde uzmanportal.com olarak bu yazımızda bu şerefli hanımefendinin yaşamına değineceğiz inşallah…

Hz. Ali’nin annesidir. Peygamberimiz(s.a.v.)’in amcası Ebu Talib’in hanımıdır. Kocası Ebu Talib amcasının oğludur. Annesi Hubey bint-i Herem olup Kureyş’lidir. Kendisinin soyu, Peygamberimizin (s.a.v) soyu ile Haşim’de birleşir. Ebu Talib’den Talib, Akîl, Ca’fer ve Ali adında dört oğlu ile Ümmü Hâni, Cümane, Rayta ve Esma adında dört kızı vardı.

Fatıma bint-i Esed (r.anha), Haşimoğulları kadınları içinde, Haşim erkek sulbünden ilk erkek çocuğu dünyaya getiren kadındır ve Halife anasıdır. Hz. Ali’ye Ali ismini Peygamberimiz (s.a.v.) koymuştur, annesi Fatıma ise Esed (Haydar) ismini koymuştur. Fatıma bint-i Esed (r.anha) ilk sıralarda müslüman olmuş, Medine’ye Peygamberimizin (s.a.v.) yanına Hicret etmiştir.

Peygamberimizin dedesi vefat ettikten sonra sekiz yaşından itibaren amcası Ebu Talib’in himayesinde hayatını devam ettirmeye başladı. Karısı Fatıma da ona annelik yaptı. Gerek Ebu Talib gerekse yengesi ona baba ve annelik yaptılar. Yetimlik acısını tattırmadılar. Her ikisi de son derece şefkatli, merhametli, müşfik ve âlicenap idiler. Öyle ki kendi çocuklarından önce onu doyurup gözetirlerdi. Her konuda onu çocuklarına tercih ederlerdi. Bilhassa Fatıma bint-i Esed’in iyiliklerini Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hiç unutamadı. Hicretin dördüncü yılında vefat ettiği zaman bu mübarek ve muhterem hanım sahâbi için şunları söyledi: “Bugün annem vefat etti. O benim annemdi. Beni doğuran annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç dururken önce benim karnımı doyururdu. Kendi çocuklarının üstleri başları tozlu topraklı dururken, o önce benim saçımı, başımı tarar ve gül yağlarıyla yağlardı. Ebu Talib’den sonra bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan bir kimse olmamıştır.”

Rasûlullah (s.a.v.), peygamberlikle vazifelendirildiğinde müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kalmıştı. Bu durum Hz. Fatıma bint-i Esed’i çok üzüyor, kalbini hicrâna boğuyordu. Zira onun kadr ü kıymetini en iyi bilen ve takdir eden bir kadındı. Onun üstün hallerine yakinen vakıf olmuştu. Onun bereket, saâdet, selâmet ve âfiyet kaynağı olduğunun farkına iyiden iyiye varmıştı. Bir defasında oğlu Ali’nin Mekke’nin Ciyâd mahallesinde Hz. Peygamber ile birlikte namaz kıldığını duyunca ilk anda telâşa kapıldı. Sonra sakinleşip oğlunun durumunu babası Ebu Talib’e anlattı. Ebu Talib normal karşıladı ve amcasının oğluna arka çıkmasının ve ona yardımcı olmasının herkesten çok Ali’ye düştüğünü söyledi. Gönlü mutmain oldu. Her ne kadar Ebu Talib iman etmediyse de kendisi İslâmiyete girdi.

Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) her haline dikkat ettiği Peygamberimizin, sofrada kendi çocuklarının önündekilerini kapıştıklarını, onun ise elini uzatmadığını gördü. Hoşlanmadığı yemekleri yemediğini fark etti. Bu sebeple ona başka yemek hazırlamaya başladı. Bazan sofrada az yemek olmasına rağmen bereketlendiğinin farkına vardı. Ayrıca her yönüyle Hz. Muhammed (a.s.)’in yaşıtlarının üstünde bir gelişme gösterdiğini de anlamıştı.

Kureyş’in bayramlarından biri için neşeli olarak bayram yerine çıkmıştı. Onlar ilahlarının kendilerinden hoşnut kalmasını istiyorlardı. Ama Fatıma bint-i Esed, Peygamberimizi bayram yerinde değil, uzak bir yerde inzivaya çekilmiş bir halde gördü. O, bir kayanın yanına oturmuş ve gözünü semaya dikmişti. Devamlı ruhî bir gelişme içindeydi. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları taşlara secde etmelerini bir türlü kabul edemiyordu. Fatıma bint-i Esed’in buradan onu alıp bayram yapanların arasına götürme teklifine hayır cevabını verdi.

Ebu Talib fakirdi ama cömert biriydi. Bu yüzden seçim sıkıntısı çekiyordu. Peygamberimiz Hz. Hatice (r.anha) ile evlendikten sonra amcasına yardım maksadıyla diğer zengin olan amcası Abbas’la anlaşıp çocuklarından Ali’yi kendi yanına almakla beraber Ca’fer’i de onun yanına almasına razı etti. Böylece kendisi amcasının evinde yetiştiği gibi, Ali’yi de kendi evinde yetiştirdi. Daha sonraları ise, Allah’ın emriyle, kızı Fatıma’yı Hz. Ali (r.a.) ile evlendirdi. Mübarek soyu, torunları Hasan ve Hüseyin vasıtasıyla devam etti.

Medine-i Münevvere’de Hz. Fatıma bint-i Esed (r.anha) oğlu Hz. Ali’nin evinde hayatını devam ettirdi. Peygamberimiz (s.a.v.) sık sık yengesini ziyaret ederdi. Zaman zaman orada öğle uykusuna yatardı. Zira o, üstün vasıflı bir İslâm kadını idi. Çok iyi halli ve ahlaklı idi. Onun Peygamberimiz (s.a.v.) yanında büyük bir mevkîi ve itibarı vardı.

Peygamberimizin kızı Hz. Fatıma ile gelin kaynana olarak çok iyi geçiniyorlardı. Aralarında iş bölümü yaparak birbirlerine yardımcı oluyorlardı. Bu haliyle de Rasûlullah’a vaktiyle yaptığı güzel annelik numûnesini bu sefer de Hz. Fatıma’ya karşı örnek kayınvalidelik yapmakla gösterdi.

Ecel ona Hicretin dördüncü yılında geldi. Hz. Peygamber (s.a.v.) sırtındaki gömleği çıkarıp ona kefen yaptı, cenaze namazını kıldırdı. Cenazenin üzerine yetmiş tekbir aldı. Kabrin kazılmasıyla bizzat ilgilendi. Kabrinin içine indi. Genişletilmesi için kabrin köşelerine işaret etti ve kabrin içine uzandı. Sonra kabirden çıktı. Gözleri yaşarmıştı. Göz yaşları kabre damladı. “Ona Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim. Kabir hayatı kendisine mûlayim ve kolay gelsin diye de kabirde yanına uzandım. Cebrail bana Rabbim’den onun Cennetlik olduğununa dâir haber getirdi.” buyurdu. Ayrıca Allahû Teâlâ’nın meleğin onun cenaze namazında hazır bulunmasını emrettiğini de söyledi. Sonrada şöyle diyerek onun dua etti: “Allah seni yargılasın ve hayırla mükafatlandırsın! Allah sana rahmet etsin ey annem! Sen benim annemden sonra annem idin. Kendin aç durur, beni doyururdun. Kendin çıplak durur, beni giydirirdin. Ben Peygamberin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için, duamı kabul buyur, ey merhâmetlilerin en merhâmetlisi olan Allah!”

Deniz Gezmiş Kimdir? Kısaca Hayatı, Eylemleri, Yakalanışı ve İdamı

Türk solunun kuşkusuz bir numaralı ismi Deniz Gezmiş’tir. İnandığı dava uğruna iki arkadaşıyla beraber asılmayı göze alması, savunmasından bir nebze geri adım atmamasıyla, uzun boyu ve yeşil kapşonlu parkasıyla  inanılmaz bir figürdür. Uzmanportal.com’un bu yazısında bu simge ismin hayatını ve yaşadıklarını paylaşmak istedik sizlerle;

Deniz Gezmiş’in Hayatı

1965’den sonra Türkiye’de gelişen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)’nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmiş 24 Şubat 1947’de Ankara’nın Ayaş ilçesinde doğdu. Öğretmen bir ailenin çocuğu olması sebebiyle ilk ve ortaöğrenimini Sivas’da liseyi İstanbul’da okudu. Gezmiş henüz lise öğrencisiyken sol düşünceyle tanıştı ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965’de Türkiye İşçi Partisi (TİP)’nin Üsküdar ilçesine üye oldu. İlk kez 31 Ağustos1966’da Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında isçileri destekleyen ve Türk-İş yöneticilerini protesto eden gösteri sırasında gözaltına alındı. 7 Kasım1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. Ardından 19 Ocak1967’de Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) binasının yedd-i emine verilmesi sırasında çıkan olaylarda yakalandı ve bir gün sonra iki arkadaşıyla çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. 22 Kasım 1967’de öğrenci örgütlerinin düzenlediği Kıbrıs Mitingi sırasında Aşık İhsani ile birlikte ABD 30 Ocak 1968’de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantısında konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto ettiği için tutuklandı. 2 Mayıs’a kadar tutuklu kalan Gezmiş 30 Mayıs’ta 6. Filo’yu protesto ettiği için yargılandı ve beraat etti. Öğrenci eylemleri içinde etkinliği giderek artan Deniz Gezmiş 12 Haziran 1968’de İstanbul Üniversitesi’nin işgal edilmesinde önderlik etti. İşgal Konseyi adına İÜ Senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı; öğrenci haklarının elde edilip işgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. İşgalden kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen 6. Filo’yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmiş 30 Temmuz’da bu eylemlerden dolayı tutuklandı ve 20 Eylül’de serbest bırakıldı.

TİP içinde yoğunlaşarak ayrılıklara ve tartışmalara yol açan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim (MDD) görüşünü benimseyen Deniz Gezmiş bu görüşün özellikle devrimci öğrenciler arasında yayılmasında etkili oldu. Ekim 1968’de eylemlerde birlikte olduğu Cihan Alptekin Mustafa İlker Gürkan Mustafa Lütfi Kıyıcı Cevat Ercişli M. Mehdi Beşpınar Selahattin Okur Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan’la birlikte Devrimci Öğrenci Birliği1 Kasım 1968’de TMGT AÜTB ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve bir süre sonra serbest bırakıldı.

İstanbul Üniversitesi’nde sağcı güçlerin 16 Mart 1969’da girişmiş olduğu hareketlere öğrenci kitlesiyle birlikte karşı koyan Gezmiş bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart’ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan’a kadar hapis yattı. Ardından 31 Mayıs 1969’da İÜ Hukuk Fakültesi öğrencilerinin reform tasarısının gerçekleşmemesini protesto için giriştikleri işgale önderlik etti. Üniversitenin kapatılıp polise teslim edilmesi nedeniyle çıkan çatışmalarda yaralandı. Hakkında gıyabi tutuklama kararı olmasına rağmen hastaneden kaçan Gezmiş Haziran’ın sonunda Filistin’e gitti. Filistin’e gitmeden önce 23 Haziran 1969’da TMGT’nin topladığı 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayı’na kendisi gibi haklarında tutuklama kararı olan FKF Genel Başkanı Yusuf Küpeli1 Eylül 1969’da 10 Haziran’da “üniversiteyi işgal” ettiği gerekçesiyle Hukuk Fakültesi’nden ihraç edildi. Hakkında tutuklama kararının olduğu bu dönemde gazetecilere gizlendiği yerden demeçler verdi. 23 Eylül 1969’da Hukuk Fakültesi’nde olduğu sırada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmiş 25 Kasım’da serbest bırakıldı. Ancak Yıldız Devlet ve Mühendislik Akademisi’nde Battal Mehetoğlu’nun sağcılar tarafından öldürülmesinden sonra okulda yapılan aramada ele geçirilen dürbünlü bir tüfeğin Gezmiş’e ait olduğu öne sürülerek hakkında yeniden tutuklama kararı alındı. 20 Aralık 1969’da yakalanan Gezmiş kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin’le birlikte 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı. Bundan sonra öğrenci eylemlerinden uzaklaşarak mücadelesini değişik alanlarda sürdürdü. Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte THKO’yu kurdu. 11 Ocak 1971’de THKO adına Ankaraİş Bankası Emek Şubesi’nin soygununu gerçekleştirenler arasında yeraldı. 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin Balgat’taki Tuslog Tesisleri’nden kaçırılması eyleminde de bulundu. Kaçırılan erler daha sonra serbest bırakıldı.

Deniz Gezmiş’in Yakalanışı ve İdamı

12 Mart darbesinin ilk günlerinde Yusuf Aslan ile birlikte Sivas’a gitmekte iken motorsikletleri bozulur. Bir ihbar sonucu polislerin gelmesi üzerine çıkan çatışmada Yusuf Aslan ile birbirlerini kaybederler. Yusuf Arslan o esnada Deniz Gezmiş ise 16 Kasım 1971 salı günü Sivas’ın Sarkışla ilçesinin Gemerek

Mahkeme 16 Temmuz 1971 günü Altındağ Veteriner Okulu binası’nda Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Mahkemesi’nde başladı ve 9 Ekim 1971 günü bitti. Deniz ve arkadaşları 16 Temmuz 1971’de başlayan THKO-1 Davası’nda TCK’nin 146. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle 9 Ekim 1971’de idam cezasına çarptırıldı.

Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972 tarihinde Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi.

İdam edilmeden önce son isteğinin Rodrigo’nun Aranjuez konçertosunu (muhtemelen Adagio’sunu) dinlemek ve bir bardak demli çay içmek olduğu söylenir ama bu isteğinin yerine getirilmediği bilinmektedir. İdam kemendi boynundan geçirilirken de hücresinden alınıp apar topar darağacına götürülürken giymesine izin verilmeyen botlarının askerlere bırakılmamasını ailesinden birinin almasını istediğini belirtmişti. Son sözleri: “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler köylüler! Kahrolsun Emperyalizm!” oldu.

Ses belgeleri ve mahkeme savunmasından bölümler

  • “Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye’nin bağımsızlığını temin edemedik. Bugüne kadar da bu özlem içinde kaldık.”
  • “Öteden beri arz etmiş olduğum gibi bu ülkede Anayasa’yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa’yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa’nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa’yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler.”
  • “Yaptıklarımızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.”
  • “Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye’nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika’nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye’de Amerika var oldukça toplum kalkınamayacak fakat büyük zenginler komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika yurdumuzda var oldukça kalkınma değil tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır.”
  • Fikir özgürlüğünü ve anayasayı paravan yapanlar önceleri Atatürkçü geçinirkenonun fikir ve şahsiyetinide küçük görmeye başladılar şeklinde ve sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı şeklinde bir cümle mevcuttu.Bunu kesin olarak reddediyorum asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez bu kasten tahrif edilmek isteniyorgerçekler örtülmek isteniyor. Bu cümle art niyetle hazırlanmıştır.Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.

Eylemleri

  • İstanbul Üniversitesi’nin 12 Haziran 1968’de işgaline önderlik etti. İşgal konseyi adına üniversite senatosu ile Baltalimanı’nda yapılan görüşmelere katılan öğrenci heyetinin içinde yer aldı.
  • 1 Kasım 1968’de TMGT AÜTB ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü düzenledi.
  • 11 Ocak 1971’de THKO adına Ankara İşbankası Emek Şubesi’ndeki silahlı soygunu gerçekleştirenler arasında yeraldı.
  • 16 Mart 1971’de Ankara’daki Balgat Amerikan Üssü’nden dört ABD’li erin kaçırılması eyleminde bulundu. Bu eylemden sonra Sivas’ın Gemerek ilçesi girişinde yakalandı.

Mevlana Celaleddin Rumi Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri ve Sözleri

Hazreti Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Eyaleti’nin Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlana’nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultanü’I-Ulema 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.

Sultanü’I-Ulema’nın ilk durağı Nişabur olmuştur. Nişabur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlana burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultanü’I Ulema Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Ka’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Larende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsa’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultanü’/-Ulema ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlana 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlana’nın Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlana bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlana’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alaeddin Keykubad idi. Alaeddin Keykubad Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alaeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultanü’l-Ulema 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultanü’I-Ulema ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlana’nın çevresinde toplandılar. Mevlana’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlana büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlana 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlana Şems’de “mutlak kemalin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlana Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selahaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlana 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlana’nın cenaze namazını Mevlana’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlana’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlana ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlana ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

“Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir”

Mevlana’nın Sözleri

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,

İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,

Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

 

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız

Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir…

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde

Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim

Gece esen ve suçsuzların ahına karışan

Yüz rüzgarı olmak isterdim….

 

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…

 

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz

Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeyiz biz…

 

Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir

Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır…

 

Biz güzeliz, sen de güzelleş, beze kendini

Bizim huyumuzla huylan, bize alış başkalarına değil…

 

Bir katre olma, kendini deniz haline getir

Madem ki denizi özlüyorsun, katreliği yok et gitsin

 

Beri gel, beri !

Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?

Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…

 

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol…

 

Mevlananın Eserleri;

  • Mesnevi
  • Divanı Kebir
  • Mektubat
  • Fihi Mafih
  • Mecalis-i Seba

Kemal Sunal Kimdir? Kısaca Hayatı ve Filmleri

11 Kasım 1944’te doğan sanatçı, Malatya’nın Doğanyol ilçesindendir. Vefa Lisesi’nden mezun oldu. 1964 yılında İstanbul Sarıyer Kalender Orduevi’nde askerliğini yaptı. Sanat hayatı, “Zoraki Tabip” adlı tiyatro oyunuyla başladı. 1 yıl kadar Kenterler Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda görev aldı. 1973 yılında Ertem Eğilmez’in yönettiği bir filmle sinemaya adımını attı ve kalabalık kadrolu filmlerde rol almaya başladı.

 

Türk sinemasında başta İnek Şaban tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 7’den 70’e herkesin sevgisini kazandı.

 

Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri olan Sunal, peş peşe çevirdiği filmlerle ticari açıdan büyük başarı kazandı. Filmlerde çoğu zaman saf, şanslı ama iyi yürekli karakterlerin rollerine girdi. 1974 yılında evlendi. Ali ve Ezo adlarında, biri kız diğeri erkek iki çocuğu oldu. 1977’de Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alan Sunal, oyunculuğu ve özellikle değişik tiplemesiyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirdi. 1990’lı yıllardan itibaren filmleri kesintisiz olarak televizyonlarda yayımlanmaya başlandı; ama kendisi bu gösterimlerden hiç para almadı.

 

12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’nden mezun olarak 1995 yılında bitirdi ve yüksek lisans yapmaya başladı. Hayatı boyunca toplam 82 filmde rol aldı. 3 Temmuz 2000 tarihinde Balalayka adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon’a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu.

 

Kemal Sunal Filmlerinin İsimleri

  • Propaganda 1999
  • Bay Kamber 1996
  • Şaban ile Şirin 1995
  • Şaban Askerde 1993
  • Saygılar Bizden 1993
  • Varyemez 1991
  • Boynu Bükük Küheylan 1990
  • Koltuk Belası 1990
  • Abuk Sabuk Bir Film 1990
  • Talih Kuşu 1989
  • Zehir Hafiye 1989
  • Gülen Adam 1989
  • Bıçkın 1988
  • Düttürü Dünya 1988
  • İnatçı 1988
  • Uyanık Gazeteci 1988
  • Öğretmen 1988
  • Polizei 1988
  • Sevimli Hırsız 1988
  • Yakışıklı 1987
  • Kiracı 1987
  • Japon İşi 1987
  • Davacı 1986
  • Deli Deli Küpeli 1986
  • Garip 1986
  • Yoksul 1986
  • Tarzan Rıfkı 1986
  • Sosyete Şaban 1985
  • Gurbetçi Şaban 1985
  • Şendul Şaban 1985
  • Katma Değer Şaban 1985
  • Keriz 1985
  • Şaban Pabucu Yarım 1985
  • Sosyete Şaban 1985
  • Şabaniye 1984
  • Postacı 1984
  • Atla Gel Şaban 1984
  • Ortadirek Şaban 1984
  • Çarıklı Milyoner 1983
  • En Büyük Şaban 1983
  • Kılıbık 1983
  • Tokatçı 1983
  • Yedi Bela Hüsnü 1982
  • Doktor Civanım 1982
  • Kanlı Nigar 1981
  • Üç Kağıtçı 1981
  • Davaro 1981
  • Gol Kralı 1980
  • Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım 1980
  • Gerzek Şaban 1980
  • Zübük 1980
  • Devlet Kuşu 1980
  • Bekçiler Kralı 1979
  • Şark Bülbülü 1979
  • Umudumuz Şaban 1979
  • Dokunmayın Şabanıma 1979
  • Korkusuz Korkak 1979
  • İnek Şaban 1978
  • Yüz Numaralı Adam 1978
  • Kibar Feyzo 1978
  • İyi Aile Çocuğu 1978
  • Köşeyi Dönen Adam 1978
  • İnek Şaban 1978
  • Avanak Apti 1978
  • Güllüşah İle İbo 1977
  • Hababam Sınıfı Tatilde 1977
  • Sakar Şakir 1977
  • Çöpçüler Kralı 1977
  • Şabanoğlu Şaban 1977
  • Tosun Paşa 1976
  • Sahte Kabadayı 1976
  • Meraklı Köfteci 1976
  • Hababam Sınıfı Uyanıyor 1976
  • Kapıcılar Kralı 1976
  • Süt Kardeşler 1976
  • Şaşkın Damat 1975
  • Hababam Sınıfı 1975
  • Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı 1975
  • Hanzo 1975
  • Mavi Boncuk 1974
  • Salako 1974
  • Salak Milyoner 1974
  • Köyden İndim Şehire 1974
  • Hasret 1974
  • Yalancı Yarim 1973
  • Canım Kardeşim 1973
  • Güllü Geliyor Güllü 1973
  • Oh Olsun 1973
  • Tatlı Dillim 1972

İndira Gandhi Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

İsmi biz Türklerin sürekli dilinde olan, hatta hafifçe ti-ye aldığımız İndira Gandhi, dünya siyaset tarihinin en önemli ve ünlü şahsiyetlerinden birisidir. İndira Gandhi, Hintli kadın siyasetçidir. (Doğumu Allahabad, Uttar Pradeş eyaleti, 1917 yılın- ölümü Delhi şehri, 1984 yılıdır). Hemen belirtelim ki, İndira Gandi’nin, Mahatma Gandhi ile herhangi bir akrabalığı yoktur.

 

Hintli devlet adamı Sri Cavaharlal Nehru’nun kızı olan ve çocukluğu Allahabad’da geçen İndira Gandhi (bu soyad, Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı bulunmayan kocası Feroze Gandhi’nin soyadıdır), küçük yaşta Hindistan’ın bağımsızlığı hareketine katıldı, Mahatma Gandhi’nin görüşlerine büyük hayranlık duyarak Gandhi’nin partisinin (Kongre Partisi) hizmetine giren 6 bin çocuktan oluşmuş bir topluluk kurdu. İsviçre ve İngiltere’de öğrenim gördükten sonra Santiniketan Üniversitesi’ne yazıldı ve orada Tagor’un etkisinde kaldı. Ardından, bir yıl Oxford’da okuyup, 1938’de Kongre Partisi’ne girdi.

 

İkinci Dünya savaşı sırasında, Quit India (Hindistan’dan Çıkın) hareketine katılınca tutuklandı; 1957’den sonra babasının yanında yer alarak kendini tümüyle siyasete verdi. 1955’te Kongre Partisi’nin yürütme kurulu üyesi, 1959’da da başkanı oldu. Muhalefet tarafından eş-dost kayırıcılığı yapmakla suçlanınca, Kongre Partisi’ni yenileyip gençleştirdi. Hastalığı sırasında zaman zaman babasının görevlerini yerine getirdi. Nehru 1964’te ölünce, Lal Bahadur Şastri’nin kurduğu hükümete basın-yayın bakanı oldu; Şastri’nin 1966’da apansız ölümü üzerine de Ocak 1967’de, başbakanlığa getirildi. Kendinden önce gelenlerin bağımsızlık siyasetini izledi ama, başlıca amacı halkının karnını doyurmaktı (yeşil devrim).

 

1970’te Kongre Partisindeki sol kanadın başına geçince, sağ kanat partiden ayrıldı; Mart 1971’de yapılan genel seçimlerde İndira Gandhi büyük başarı kazandı (bu seçimlerde Sovyet yanlısı Komünist Partisi’nden de destek gördü). Bangladeş’in bağımsızlığı için girişilen mücadeleyi destekledi ve Pakistan’a karşı sürdürülen 1971 savaşı sayesinde ulusal bir kahraman haline geldi. Aynı yıl S.S.C.B. ile bir dostluk anlaşması imzaladı (bu anlaşmayla babasının izlediği yansızlık siyasetine uymamış oldu; 1974’te Hindistan ilk atom bombasını patlattı). 1975’te, halkçı önder, J. P. Narayan’ın çevresinde toplanan muhalefetin suçlamaları ve Allahabad mahkemesinin, 1971’deki seçim kampanyası sırasında anayasaya aykırı davrandığını ileri sürmesi üzerine, olağanüstü hal ilan etti, basına sansür koydu ve muhalefetin önde gelenlerini tutuklattı; ama Mart 1977’de yapılan genel seçimlerde Canata Partisi çevresinde ve Morarci Desai yönetiminde toplanan muhalefete yenik düştü. Ekim 1977’de içişleri bakanı tarafından tutuklandıysa da, bir gün sonra serbest bırakıldı.

 

Ocak 1978’de Kongre Partisi içinde yeni bir bölünmeye yol açarak “İndira” Kongre Partisi’ni (Kongre “İ”) kurdu ve bu sayede, Ocak 1980’de yapılan genel seçimleri kazanarak yeniden başbakanlık görevine getirildi. Pencab’da özerklik isteğiyle ayaklanan Sihlerin Altın Tapınak’ına ordu birlikleri gönderilmesinden (çatışmada bini aşkın Sih öldü), kısa süre sonra (1984 Haziranı), özel muhafızları arasındaki iki Sih tarafından öldürüldü. Ölümünden sonra yerine başbakanlığa getirilen oğlu Raciv Gandhi (Bombay 1944-Sriperumpur 1991) de, seçim kampanyası sırasında düzenlenen bombalı bir suikastte öldü (22 Mayıs 1991).

 

 

Usame Bin Ladin Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Usame Bin Ladin, 10 Mart 1957’de Yemen’de doğan, kökten dinci bir grup olan El Kaide’nin kurucusu ve lideridir.

Çok zengin Suudi Arabistanlı bir ailenin çocuklarından biridir. Usame bin Ladin’in kökü Güney Yemen’de Hadramut’tur. Babası Muhammed 1930’da geldiği Suudi Arabistan’da hızla yükseldi ve zamanla Ortadoğu’nun en büyük müteahhitlerinden biri oldu. 1968’de kaza sonucu öldüğünde mirası 11 milyar dolardı. Oğulları hep Suud prensleriyle birlikte büyümüş ve okumuştu.

Genç yaşta Müslüman Kardeşler teşkilatının fikirlerinden etkilenen Usame bin Laden, 1979 Aralık ayında, arkadaşı, Suudi Gizli Servisi Şefi Prens Turki bin Faysal tarafından Pakistan Peşaver’e yollandı. Buradaki kamplarda, başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir tarafındaki İslâmcı gençler birer uzman savaşçıya çevriliyordu. Beş ülkenin birlikte üstlendiği bu çalışmanın sorumluluğu Pakistan Gizli Servisi ISI’deydi, yürütücüsüyse Filistin asıllı Abdullah Azzam’dı.

Azzam’a asistanlık yapan Usame bin Ladin, bizzat savaştı, hatta Celalabad yakınlarında yaralandı. 1986’da kendi kamplarını kurdu. Kurumsallaşmasının temelini 1988’e doğru gönüllüler hakkında bilgileri içeren bir veritabanı kurarak attı. Bu bilgisayar kayıtlarından hareketle ‘El Kaide’ adlı bir yapılanma ortaya çıktı. Suud rejimi, cihadı her yere yaymak isteyen bu kişiden korkmaya başladı ve 1989’da pasaportuna el konuldu.

Haziran 1990’da Saddam Kuveyt’e girince Usame bin Ladin, Suudi sınırlarının korunması görevinin kendisi ve tabanına verilmesini istedi. Kral Fahd Amerikan askerlerini çağırınca çok öfkelendi; önce Pakistan’a, ardından Afganistan ve nihayet Sudan’a gitti. Artık Pakistan’da istenmeyen ve kendilerine yer arayan binlerce cihatçıyı Sudan ve Yemen’e yerleştirdi, onlara birçok ülkede iş buldu.

ABD’ye karşı ilk cepheyi Somali’de açan ve 1994’te Suud vatandaşlığından çıkarılan Usame bin Ladin, uzun bir süredir, iktidarı almalarına epey yardımcı olduğu Taliban’ın himayesinde Afganistan’da yaşıyor. ABD’nin, yakalanması için 25 milyon dolar ödül koyduğu Usame bin Ladin, hiçbir eylemi açıkça üstlenmiş değil, ama hiçbirini kınamış da değil. Zaten Usame bin Ladin’in adı yapılandan çok, yapılacağı iddia edilen eylemlerle anılıyor. 11 Eylül 2001 saldırılarının faili olduğu iddia edilmektedir ve bir kaset yayınlamıştır ve büyük zaferle karşılanmıştır. Fakat bu kasetteki kişinin Usame bin ladin olduğu süphelidir. İslâmî hareketlerde bulunmuş Cihatı yaymaya çalışmıştır.South park adlı dizide bir çok kez öldürülmüştür.

11 Eylül saldırılarından sonra hedef haline gelen Ladin öldürülme ihtimaline karşılık yazdığı vasiyetinde El Kaide’nin devamı için en uygun gördüğü ismi Halid bin Kasım olarak belirtmiştir.

1 Mayıs 2011 tarihinde El Kaide lideri Usame Bin Ladin Pakistan’da İslamad yakınlarında bulunan bir evde yapılan bir operasyonla öldürüldü.

Muaviye Kimdir? Kısaca Hazreti Muaviye’nin Hayatı ve Yaptıkları

Günümüzde hala tartışılan isimlerin başında gelmektedir Muaviye bin Ebu Süfyan! Yaşadığı yılların üstünden 1400 yıl geçmesine rağmen, yaşadığımız şu günlerde bazılarının Hazreti Ali  ile giriştiği halifelik mücadelesinden dolayı küfür ettiği, bazılarının, özellikle de sünni kesimin Hazreti Muaviye diye yücelttiği bir şahsiyettir Muaviye. İşte bizde her yönden İslam tarihi için çok önemli olan bu şahsiyetin hayatına değineceğiz kısaca.

Muaviye bin Ebu Süfyan, Ashab-ı kiramın büyüklerindendir. Emevi Devletinin kurucusudur. Hicretten 19 yıl evvel (Miladi 604) Mekke’de doğdu. Babası, Ebu Süfyan bin Harb bin Ümeyye, annesi Hind’dir. Peygamberimizin kayın biraderi olup, Mekke fethedildiği gün babası ile beraber Müslüman oldu. Sonra Medine’ye yerleşerek, Peygamberimizin; “Ya Rabbi! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl”, “Ya Rabbi! Muaviye’ye yazı ve kitap öğret! Onu azabından koru!”, “Ya Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl!” dualarıyla şereflendi. Vahy kâtipliğine alınması, Cebrail aleyhiselamın bildirmesiyle olmuştur. Cebrail’in getirdiği Kur’an-ı Kerim’i ve Peygamberimizin mektuplarını yazardı. Peygamber efendimiz namazda rükudan kalkarken; “Semiallahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan hazret-i Muaviye; “Rabbena lekelhamd” derdi. Resulullah efendimiz bu hareketi beğenip tasvip ettiği için, bunu söylemek, bütün Müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hazret-i Muaviye, Huneyn Gazasında Resulullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesine katıldı. Veda Haccında bulundu.

 

Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer zamanlarında Suriye taraflarındaki muharebelere katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hazret-i Osman, halifeliği sırasında bütün Suriye’yi onun emrine verdi. Hazret-i Ömer zamanında dört yıl, hazret-i Osman devrinde on iki yıl, hazret-i Ali’nin hilafeti esnasında beş yıl, İmam-ı Hasan zamanında altı ay Şam valiliği yaptı.

 

Hazret-i Muaviye, Miladi 661 yılında Kufe’de halife seçildi. Hazret-i Hasan hilafeti bıraktıktan sonra, bütün İslam memleketlerinde meşru halife oldu. On dokuz buçuk sene hilafet ve saltanat sürdü. İslamiyet’in yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Miladi 662 senesinde Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kabil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u aldı. 668 senesinde gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Konstantin zamanında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Konstantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. 673 senesinde Ubeydullah bin Ziyad’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun Nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hazret-i Ömer tarafından fethedilen Kudüs Hıristiyanlara geçince, hazret-i Muaviye şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayrevan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Maveraünnehr’e hakim olup, büyük bir saltanata kavuştu ve çok sevildi. Peygamber efendimiz, hazret-i Muaviye’ye; “Ey Muaviye! Memleketlere hakim olduğun zaman, iyilik et!” buyurmuştur. Resulullah’ın sohbeti ve hayır dualarının bereketiyle, İslamiyet’in tesir sahasını çok genişletti. 680 senesinin Recep ayında Şam’da vefat etti. Kabri Şam’dadır. Bugün kabrinin taşları bile olmayıp bakıma muhtaçtır.

 

Hazret-i Muaviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetliydi. Güzel konuşur, adaletli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimliydi. Arabistan’da meşhur olmuş dört dahi Sahabiden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hatta hazret-i Ömer, hazret-i Muaviye’ye her bakışta; “Bu, ne güzel bir Arap sultanıdır.” derdi. Cins atlara biner, kıymetli elbiseler giyerdi. Resulullah’ın sohbetinin bereketiyle şeriatten hiç ayrılmazdı. Hazret-i Ali onun hakkında; “Muaviye’nin hakimliğini kötülemeyiniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz.” buyurmuştur.

 

Ali bin Ahmed hazretleri, Fedail-üs-Sahabe adlı risalesinde, Muaviye bin Ebu Süfyan’ın üstünlüklerini şöyle anlatıyor: “İbn-i Abbas radıyallahü anh şöyle anlatır: “Peygamber efendimizin mescidinde bir grup Sahabeyle oturmuş, birbirimizin, Resulullah zamanındaki üstünlüklerini konuşuyorduk. Bu arada içeriye Muaviye radıyallahü anh girerek bize selam verdi. Selamını aldık. Yanımıza oturdu ve; “Ey Ashab-ı Resulullah! Görüyorum ki, Allahü Teâlâ sizi hayır için bir araya getirmiş bulunuyor” dedi. Biz de ona; “Sen de bizimlesin” dedik. Bize; “Niçin toplandınız?” diye sorunca, biz de; “Resulullah zamanındaki faziletlerimizi konuşuyoruz.” diye cevap verdik. “Senin de tespit ettiğin faziletin var mı?” diye ona sorduğumuzda; “Evet! Ben sizin hiçbirinizde bulunmayan altı hasletle faziletli kılındım.” dedi. “Bu üstünlüklerini bize anlat. Belki içimizden bunları bilen vardır.” dedik. Muaviye bin Ebu Süfyan radıyallahü anh bunun üzerine anlatmaya başladı: “Ben altı hasletle sizden faziletli oldum. Birincisi; Bir gün Resulullah’ın hanımı olan kız kardeşim Ümmü Habibe’nin evindeydim. Saçımı taramış, gözlerime sürme çekmiş bir haldeyken uyku bastırdı ve kız kardeşimin dizine başımı koyup uyudum. Bu arada Peygamber efendimiz içeri girince, kardeşim başımı dizlerinin üzerinden kaldırıp, yastığa koymak istediğinde, Resul-i ekrem; “Dizlerinin üzerinde kalsın, ya Ümmü Habibe!” dedikten sonra; “Ey Ümmü Habibe! Onu çok mu seviyorsun?” buyurmuş. Kız kardeşim de; “Evet ya Resulallah! Nasıl sevmeyeyim? O kardeşimdir.” dediğinde, Resulullah; “Ey Ümmü Habibe, onu sev! Çünkü onu Allah seviyor, melekleri ve Resulü seviyor.” buyurmuştur.” dedi. Anlattıklarını dinledikten sonra, biz de ona, doğru söyledin dedik.

 

“İkincisi; bir gün Resulullah efendimizle birlikte bir sefere çıkmıştık. Resul-i ekrem bir hayvana binmiş, ben de arkalarından yürüyordum. Çok şiddetli bir sıcak vardı. Resulullah bana doğru baktı. Sıcağın şiddetinden iki gözüm ve yanaklarım kızarmıştı. Yanaklarımdan ter dökülüyordu. Resul-i Ekrem bana; “Ya Muaviye, yanıma yaklaş!” buyurdu. Yanına yaklaşınca beni hayvanın terkisine aldı. Sonra; “Neren bana temas ediyor?” diye sordu. Ben de; “Karnım, ya Resulallah!” dedim. O zaman; “Allahü Teâlâ karnını ilim ve yumuşak huyla doldursun.” buyurdu.” deyince, biz de ona; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Üçüncüsü; Resulullah’a bir tabak ayva hediye edilmişti. Herkese bir tane verdi. En sonunda bir ayva kalmıştı. Sadece Resul-i Ekrem ve ben almamıştık. Kalan bu ayva, Resulullah efendimizin elinden düştü. Yerden alıp kendisine vermek istediğimde; “Onu al ya Muaviye! Yarın kıyamet gününde, o ayva elinde olarak bana kavuşursun.” buyurdu.” deyince, biz de; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Dördüncüsü ise; Resul-i Ekrem, Sahabe-i kiram ile birlikte Tebük Gazvesinden dönerken, Hudeybiye mevkiine geldik. Şiddetli bir sıcak vardı ve çok susamıştık. Neredeyse susuzluktan helak olacaktık. Resul-i Ekrem’in yanına giderek; “Ya Resulallah! Musa aleyhisselamın kavmine istediği gibi, sen de Rabbinden su talep etmez misin!” dedim. Bana; “Ya Muaviye! Bak şurada bir kaya görüyorsun.” buyurduklarında, güneş ışınlarıyla parlayan beyaz bir kaya gördüm. Peygamber efendimiz elime, ortadan yarılmış bir çubuk verdi ve; “Ey Muaviye! O kayanın yanına git ve ona bu çubukla vur. Musa bin İmran, senin Peygamberinden daha cömert değildir.” buyurdu. Gösterdikleri yere gidip taşa vurunca, baldan tatlı, buz gibi bir su fışkırdı. Hemen içmeye teşebbüs ettim. Bu sırada Sevgili Peygamberimizi ve Ashabını hatırladım ve geri çekildim. Arkama bakınca, onları arkamda bekler gördüm. Resul-i Akrem bana; “Ey Muaviye, iç! Allahü Teâlâ bu suyu senin için yarattı.” buyurdu.” deyince, biz yine; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Beşincisi de; Resulullah, mescid-i saadetlerinde bulundukları bir sırada Cebrail aleyhisselam geldi. Havada durup; “Esselamü aleyke ya Ahmed! Allahü Teâlâ size selam ediyor. Bugün de sana ve ümmetine ikram olarak bir fazilet verildi.” deyince, Resul-i Ekrem; “Ey Kardeşim Cebrail! Bu fazilet nedir?” diye sual etti. Cebrail de cevap olarak; “Sana, Ayet-el-kürsi’yi ihsan etti.” deyince, Resulullah; “Bu ayeti kim yazacaktır?” buyurdu. Cebrail aleyhisselam; “Şu kapıdan içeriye ilk giren kişi.” dedi. O kapıdan Resul-i Ekrem’in yanına giren ilk şahıs ben oldum. Resulullah bana; “Ya Muaviye! Cenab-ı Hak bugünkü fazileti sana nasib etti.” buyurunca; “Nedir o, ya Resulallah?” dedim. Bunun üzerine; “Sana, ayet-el-kürsi’yi tahsis kıldı.” buyurdu. Sonra beyaz bir kağıt ve kırmızı yakuttan bir kalemi bana uzatarak; “Ey Muaviye! Ayet-el-kürsi’yi yaz!” buyurdu. Ben de; “Ya Resulallah! Eve gidip hokka ve mürekkep getireyim mi?” diye sorunca, Resul-i ekrem; “Ya Muaviye yaz! Zira Allahü teala kalemi de Ayet-el-kürsi’den yaratmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine yazmaya başladım. Yazma işini bitirince, Resul-i Ekrem elimde bulunan kağıtları aldı. Sonra, Resulullah efendimiz ayet-el-kürsiyi okumaya başladı. Her harf üzerinde duruyor ve onları çok güzel telaffuz ediyordu. Ben de kendilerini dinledim.” deyince, biz yine; “Doğru söyledin.” dedik.

 

“Altıncısı ise; bir gün Peygamber efendimizin arkasında namaz kılıyorduk. Resul-i Ekrem, Fatiha suresini okuyup “Veleddallin” dediklerinde, peşinden; “Amin” dedim. Namazdan sonra mihraptan Ashab-ı kirama; “Ey Müslümanlar! Hanginiz “Amin” dedi?” buyurunca, hiç kimse cevap vermedi. Ben de cevap vermekten korktum. Resul-i Ekrem aynı soruyu iki üç defa tekrarladılar. Fakat yine kimseden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine ben; “Ya Resulallah! Ondan ne istiyorsunuz?” dediğimde; “Onu ve ona tabi olanları Cennetle müjdelemek istiyorum.” buyurdu. O zaman; “Ya Resulallah! Ben söyledim.” deyince; “Ya Muaviye müjdeler olsun!Onun ve kıyamete kadar onu söyleyenlerin sevabı sanadır.” buyurdu.” deyince, biz de ona; “Doğru söyledin.” dedik.”

 

Hazret-i Muaviye buyurdu ki:

 

Herkesi memnun etmek, mümkündür; yalnız hasetçi olanı memnun etmek zordur. Çünkü o ancak haset ettiği şeyin yok olmasıyla sevinir.

 

Yumuşaklık gösterip tahammül ediniz ki, fırsat daima elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz affedersiniz.

 

Büyük İslam alimi Abdullah ibni Mübarek’e; “Hazret-i Muaviye ile Ömer bin Abdülaziz’den hangisi efdaldir?” diye sorulunca; “Resulullah’ın yanında giderken, hazreti Muaviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülaziz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir.” buyurmuştur. Hazret-i Muaviye, Peygamberimizden çok hadis rivayet etmiştir. Bu hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

 

Allahü Teâlâ kime iyilik murad ederse, onu din alimi yapar ve dinine zarar verecek şeyleri ona bildirir. Ona doğruyu gösterir.

 

Ahmed, Nesai ve Ebu Davud’un, hazret-i Muaviye’den alarak bildirdiklerine göre; “Bütün günahları Allah’ın bağışlaması umulur, yalnız müşrik olarak ölen ve kasten bir mümini öldüren müstesna.”

 

 

Seyyid Kutub Kimdir, Kısaca Hayatı, Yaptıkları ve Eserleri

Sevgili uzmanportal.com takipçileri bu yazımızda 20. yüzyılın en büyük ve en önemli düşünürlerinden biri olan, fikirleriyle çevresine ve tüm dünyaya ışık saçan, inancı uğruna türlü eziyetlere göğüs geren, hatta bu uğurda canını veren Seyyid Kutub’un hayatından ve önemli eserlerinden bahsedeceğiz.

 

Hayatı ve Müslüman Kardeşlerle Tanışması

1906 yılında Mısır’ın Asyut kasabasısında, dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Orta ve lise tahsilini el-Ezher de bitirdi. Kahire Üniversitesi’nin Darul Ulum fakültesine girdi. 1933 yılında mezun oldugu fakülteye aynı yıl öğretim görevlisi olarak tayin oldu. 1939 ve sonrasında İslami düşünceye yöneldi. 1946′da yayımladığı Konum Dersleri isimli makalesini yayımladı. Çoğuna göre bu makalesi onun İslami düşünceye girişini temsil eder. Makalesinde toplumun ıslahının ve Müslümanların bu yönde çalışmasının Kur’an’ın emri olduğunu savunuyor, Mısır’ın o dönemki toplumsal yapısını ve geçirmekte olduğu dejenerasyonu eleştiriyordu.

 

1949 yılında ABD’ye gitmiştir. Bu dönem boyunca Amerikan yaşam tarzını ve toplumunu, tanık olduğu ırkçılığı eleştirmiş ve Amerikan medeniyetini primitif olarak görmüş ve reddetmiştir. Ayrıca, 1949 yılında, o yurtdışındayken, İslam’da Sosyal Adalet isimli eseri yayımlanmıştır. Bu eserinde gerçek sosyal adaletin İslam’da olduğunu öne sürmüştür. Ayrıca yine ABD’deki yıllarında, daha önce kaleme almış olduğu edebi makale ve eserleri eleştiriyor, o dönemlerde sahip olduğu daha seküler olarak tanımlanabilecek edebiyat anlayışından ziyade edebiyatın da kaynak olarak en başta İslam’ı alması gerektiğini savunuyordu.

 

Kitaplarında, genellikle geleneksel İslam’a karşı, sahih bir çizgiyi savundu. Tasavvufta var olan hurafeleri eleştirdi. Mısır’a döndüğünde, kamu hizmetinden ayrılıp Müslüman Kardeşler teşkilatına katılmıştır. Teşkilatın gazete ve dergilerinden devamlı olarak düşüncelerini aktarmaya çalışırken, teşkilatın genel düşüncesiyle kendi fikirleri arasındaki bazı farklılıklar ortaya çıksa da, Müslüman Kardeşler ile olan ilşkisi devam etti.

 

Hapishane Dönemi

1954 yılında Cemal Abdül Nasır’a düzenlenen suikast sonrasında diğer Müslüman Kardeşler gibi göz altına alındı ve ardından hapishaneye atıldı. Hapishane cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalması sonucunda mide ve bağırsak kanamasına maruz kaldı. Buna rağmen cellatlar eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır’a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub’un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları temsilcisinin Mısır’dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest bırakıldı. Ama kendi evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.

 

1965′te “Yoldaki İşaretler” adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez üç – dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60′a dayanmıştı. Cellatlar tam dört gün boyunca onu bağladılar, yiyecek ve içecekten de mahrum bıraktılar. Su istediğinde cellatlar suyu getiriyor ancak ona vermiyor, daha fazla eziyet çektirmek için getirilen suyu gözleri önünde yere döküyorlardı. (1) Yapılan bunca işkenceye rağmen onu davasından vazgeçiremeyince bu kez psikolojik işkence yapmaya başladılar. 25 yaşındaki mühendis yeğeni Rıfat Bekr eş-Şafii’yi getirerek gözleri önünde ona akıl almaz işkenceler yaptılar. İşkencelere dayanamayan Rıfat dayısının gözleri önünde şehit oldu. (2) Bu yolla da Kutub’u vazgeçiremeyince bu kez Azmi adındaki diğer yeğenini getirerek abisi Rıfat gibi şiddetli işkencelere tabi tuttular. Az daha o da abisi gibi şehit olacaktı. Cellatlar bununla da yetinmeyerek Şehit Rıfat’ın annesi Nefise Kutub ile Seyyid Kutub’un diğer kız kardeşi Emine Kutub’a da dehşet verici işkenceler yaptılar. Oğlu Rıfat şehit edildikten sonra Nefise hanım serbest bırakıldı. Kız kardeşi Emine Kutub’un tutukluluk hali ise devam etti. Daha sonra sözde mahkemeye çıkarılan Emine Kutub 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve bir bölümü askeri hapishanede diğer bölümü de Kanatir cezaevinde olmak üzere toplam altı yıl dört ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı.

 

 

Onu Ölümsüzleştiren Söz “Zalimlerden Özür Dilemem”

Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub’u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır.” Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub’un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: “Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”

 

Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı.

 

Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş’la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966′da infaz edildi.

 

Türkçeye Çevrilen Eserleri

  • Fi-Zilalil Kuran (tefsir)(10 Cild),
  • Yoldaki İşaretler,
  • İslamda Sosyal Adalet,
  • Din Budur,
  • İslam Düşüncesi İlkeleri-Esasları(3 cild),
  • İstikbal İslamındır,
  • Kadın ve Aile.
  • İSLAM VE EMPERYALİZM – ŞELALE YAYINLARI – 1991
  • İslam-Kapitalizm Çatışması.