Kategoriler
BİYOGRAFİ

Hayrettin Karaman Kimdir? Kısaca Hayatı ve Eserleri

Allah’ın bize verdiği ömrü en hayırlı nasıl geçirebiliriz diye sorsak, insanların vereceği bütün cevapları, kendi hayatında barındıran bir şahsiyettir Profesör Hayrettin Karaman. Eğitimiyle, davranış ve sözleriyle, insanları aydınlatmasıyla her zaman, herkese örnektir kesinlikle. İşte bu örnek şahsiyeti tanıtmak istedik biraz sizlere.

Hayrettin Karaman, Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 1934 yılında Çorum’da doğdu. İlkokulu burada bitirdikten sonra özel olarak Arapça ve İslâmî ilmler tahsil etti. Konya İmam Hatip Okulu’na girdi ve ikinci dönem mezunları arasında yer aldı (1959). Yeni açılan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde okudu ve ilk mezunlarından biri olarak 1963’te mezun oldu. İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulu’nda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştıktan sonra açılan imtihanları kazanarak İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne fıkıh asistanı oldu. Başlangıçtan Dördüncü Asra Kadar İslam Hukukunda İctihad konulu tezi ile fıkıh öğretmeni oldu (1971). Aynı yıl İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’ne tayin edildi. 1975’te tekrar İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne döndü. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakültesi’ne dönüşmesinin ardından doktor, doçent ve prorfesör oldu. Eylül 1976-Eylül 1980 yılları arasında yayımlanan Nesil dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üyeliğini sürdürmekte ve bireysel ilmi çalışmalarına devam etmektedir. Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Hayreddin Karaman’ın periyodik yazıları, Yeni Şafak Gazetesi, Gerçek Hayat Dergisi ve Eğitim-Bilim Dergisinde yayınlanmaktadır.

 

ESERLERİ

Arapça-Türkçe Yeni Kâmus (Bekir Topaloğlu ile birlikte 1966), Mukayeseli İslam Hukuku (I, 1974; II, 1982; III, 1991), İslam Hukuk Tarihi (1975), İslam Hukukunda İctihad (tez, 1975), İslam’ın Işığında Günün Meseleleri (2 c. 1975, genişletilmiş yeni baskı, I-II, 1988; III, 1992), Günlük Hayatımızda Haramlar Helaller (1979), İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri (1981), Anahatlarıyla İslam Hukuku (I. 1984; II, 1985; III, 1986), İslam’da Kadın ve Aile (I, 1993; II, 1994), İslamlaşmanın Önündeki Engeller (1995), Gerçek İslam’da Birlik (1996), İnsan Hakları (1996), Laik Düzende Dini Yaşamak (1997). Ders Kitapları: Arapça Sarf-Nahiv ve Arapça Metinler (Bekir Topaloğlu ile birlikte, 1964), Fıkıh Usûlü (1965), Hadis Usûlü (1965).Laik Düzende Dini yaşamak 1-2,Yeni Gelişmeler Karşısında İslam Hukuku.

 

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Charlie Chaplin Kimdir? Charlie Chaplin’in Kısaca Hayatı

Charlie Chaplin (d. 16 Nisan 1889 – 25 Aralık 1977), İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar. Asıl adı Charles Spencer Chaplin olmakla beraber, yarattığı “Şarlo” (Charlot) karakteri ile özdeşleşti ve öyle anıldı.

Londra’nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913′ te gittiği ABD’de sinemaya başlamıştı. 1914’teki ilk filmi Making A Living ‘in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan “Şarlo” tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında The Immigrant (1917), The Adventurer (1917) gibi ünlü filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği A Dog’s Life filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra Altına Hücum, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar, Sirk ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.

 

Filmlerinde dönem koşulları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin, komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgari düzeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir. Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bazı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

 

Yarattığı ‘modern palyaço’ Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, bir dönem kendisine açılan babalık davası, The Immigrant filminde bir ABD memurunu tekmelediği sahne ve son olarak Altına Hücum filmindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olayların etkisiyle sözde bir başarıya ulaştı ve Chaplin’in ABD’ye girmesi yasaklandı. Bunun üzerine karısı ve çocuklarıyla birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacağı İsviçre’ye yerleşen Chaplin, ancak 1972 yılında Oskar Özel Ödülü’nü almak için yıllar sonra ABD’ye geri döndü. Takip eden yılda City Lights adlı filme bir kez daha Oscar ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında 86 yaşında iken İngiltere Kraliçesi Alim Sütveren tarafından şövalye unvanına layık görülmüştür.

 

 

Charlie Chaplin’den Komik Video İzle

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Jean de La Fontaine (Lafonten) Kimdir? Kısaca Hayatı ve Eserleri

Jean de La Fontaine (okunuşu Lafonten), 8 Temmuz 1621 tarihinde Château-Thierry’de doğmuş,  13 Nisan 1695  yılında ise Paris’de ölmüştür. Fransızların en ünlü şair ve yazarlarındandır.

 

Çocukluğumuzda, özellikle de ilkokul yıllarımızda okuduğumuz eserlerin neredeyse çoğunun yazarıdır Türkçe okunuşuyla Lafonten. Yazdığı fabl türü eserleri ile tanınmıştır. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Paris’te kolejde okudu. Hukuk tahsili yaptı. Papaz yetiştirilmek istendi. Lisede kiliseden ayrıldı. Okul hayatında başarılı bir öğrenci olamadı. Gençliğinde baba mesleği olan orman ve su kanalları işleriyle uğraştı. Çeşitli memurluklarda bulunmuş, düzensiz bir hayat yaşamıştır.

 

1673 senesinde Madam de la Sablière’nin himayesine girerek burada ilim adamları, felsefeciler ve yazarlarla tanıştı. İlk masallarını burada yazdı. Çağdaşları, La Fontaine’i bir masal yazarı olarak görüyorlardı. Halbuki La Fontaine, yazdığı masallarda Dede Korkut masallarındaki uslupla hayvanlara ahlaki karakterler vererek onların şahıslarında bazı insan karakterlerini tenkid etmiş, bir ahlak dersi vermiştir. Buna edebiyatta teşhis ve intak sanatı denir. La Fontaine’in bu hususiyeti çok geç fark edilmiştir. Eserlerinde sadelik ve açıklık görülür. Konuşma şeklinde akıcı şiirleri, hayvanlar üzerinde tenkitleri, incitmeden iğneleme usulleri ile Fransız edebiyatına büyük eserler kazandırmıştır.

 

La Fontaine masallarındaki konular, şark klasiklerinden alınmadır. La Fontaine’den çok önceleri yazılmış Beydeba’nın Kelile ve Dimne eserindeki hikâyelerin 18 tanesi, bu Fransız edebiyatçısı tarafından şiir şeklinde tekrarlanmıştır. Masalları çoğunlukla herkesin anlayabileceği bir şekilde yazılmıştır. La Fontaine’in canlı, hızlı, incelik ve nükte dolu bir anlatımı vardır. Kişilerini hemen daima hayvanlar arasından seçerse de bazen insanları, bilhassa köylüleri de olaylara karıştırır. Sık sık bahsettiği hayvanlar aslan, kurt, tilki, eşek ve horozdur.

 

La Fontaine, kötüyü göstererek iyinin ne olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Ancak şiirlerini okuyan çocuklarda herhangi bir açıklama yapılmazsa tam ters etkinin hasıl olduğu da bir gerçektir.

 

Masalları toplam olarak 238 adet olup, 12 kitapta toplanmıştır. 1668’de basılan ilk altı kitabında 124 masal vardır ve bunlar birinci cildi meydana getirir. İkinci cilt 1678’de basılan beş kitaptır. En son 1694’de bastırdığı üçüncü cilt ise tek kitaptan ibarettir.

 

La Fontaine, roman ve piyes de yazmıştır. Nakaratlı uzunca şiirleri ve şiirli mektupları vardır. Hadım, Gülünç Macera, Floransalı, Büyük Maşrapa, Köy Sevdaları komedi türündeki eserlerindendir. Contes (Kont) isminde şiirli hikâyeler eserinden dolayı Fransız Akademisine kabul edildi.13 Nisan 1695’te Paris’te öldü.

 

Eserleri birçok dile tercüme edilmiştir.

 

Kategoriler
BİYOGRAFİ TARİH

Atatürk’ün Oğlu Var mı? İşte Atatürk’ün Oğlu Abdurrahim Tuncak ve Hayatı

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuğu oldu mu, oğlu var mıydı, varsa neden insanlardan saklandı, yoksa Atatürk neden hiç çocuk yapmadı gibi sorular on yıllarca hep insanların en çok merak ettiği sorulardan olmuştur. Yeni yazılan bir kitapla bu sorulara ve tartışmalara yepyeni bir boyut geldi. Yıllarca Atatürk’ün oğlu olduğu iddia edilen Abdurrahim Tuncak’ın gerçekten Atatürk’ün oğlu olduğu ispatlanmaya çalışılan kitapla ilgili buyrun detaylara;

Reha Muhtar’ın bugün Vatan gazetesinde yer alan köşe yazısı küllenmiş bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Muhtar, medyayı konuya ilgilisiz kalmakla suçluyor ve konuyu merak etmeyenlere de kızıyor…

 

Muhtar’ın konuyu gündeme taşımasının nedeni ile Latife Hanım’ın yeğeni Mehmet Sadık Öke’nin gazeteci Fatih Bayhan tarafından kitaplaştırılan anıları… Öke, Pegasus Yayınları’ndan çıkan “Teyzem Latife” isimli kitapta, Atatürk’ün eşi olan teyzesi Latife Hanım’ın bilinmeyenlerini anlatıyor…

 

Atatürk’le 2 yıl 5 ay evli kalan teyzesi Latife Hanım’ın, evlilik öncesinden sonrasına kadar yaşadıklarının detayları, çok önemli bir iddiayı tekrar gündeme getirdi: Mustafa Kemal Atatürk’e neredeyse tıpa tıp benzeyen ve Zübeyde Hanım tarafından büyütülen Abdurrahim Tuncak’ın gerçek oğlu olup olmadığı yeniden medya gündeminde…

 

Atatürk’ün çok fazla bilinmeyen bir manevi oğlu olarak tanınan Abdurrahim 1999 yılında 90 yaşında öldü. Benzerliği yüzünden onun Atatürk’ün gerçek oğlu olduğu söylentisi dilden dile dolaştı fakat bunu ne kendisi ne de Atatürk doğruladı.

 

FİKRİYE HANIM VE ATATÜRK’ÜN OĞLU İDDİASI

Mehmet Sadık Öke’nin bu iddia için yaptığı yorum ise bir hayli çarpıcı. Öke’ye göre Tuncak, Atatürk’ün Fikriye Hanım’la birlikteliğinden dünyaya gelmiş.

Öke’nin ifadeleri şöyle: “Fikriye Hanım Atatürk’ün üvey babası Ragıp Bey tarafından akrabası. Mesela Abdurrahim, Mustafa Kemal’e çok benzer. Abdurrahim Tuncak, Mustafa Kemal kabakulak geçirdiği zaman Zübeyde Hanım tarafından Halep’e götürülüyor. Bu kadar küçük bir çocuk, bu kadar yaşlı bir kadın, oğlu ölecek diye on yaşındaki çocuğu yanında götürüyor, bırakmıyor. Zübeyde Hanım’ın niçin bu çocuğu oraya götürdüğü soru işareti. Bize göre bu Abdurrahim Tuncak’ın Mustafa Kemal’in oğlu olduğununun önemli bir işareti. Aralarındaki benzerliğe bakılırsa onun Fikriye Hanım ile Mustafa Kemal’in oğlu olma ihtimali de var.”

 

REHA MUHTAR KONUYU MERAK ETMEYENLERE KIZDI

 

Vatan yazarı Reha Muhtar, “Atatürk’ün oğlunu bile merak etmeyenler!..” başlıklı bugünkü köşe yazısında medyayı bu konuyu araştırmamakla eleştirirken, “ Abdurrahim Tuncak, Atatürk’e benzerliğiyle, insanları hayrete düşürüyor…” yorumunu yaptı.

 

Abdurrahim Tuncak’la yıllar önce ilk röportajı yapan gazeteci Mete Akyol, bu konuyu Bütün Dünya dergisinde 2007 yılında gündeme getirmişti.

 

ATATÜRK’ÜN OĞLU MUSUNUZ DİYE SORULMUŞTU?

Akyol, Tuncak’a yönelttiği ““Atatürk’ün oğlu musunuz?” sorusuna aldığı yanıtı şöyle aktarıyordu: “Ben kendimi hatırladığımda üç, üçbuçuk yaşlarımdaydım… Akaretler’deki evimizdeydik ve Zübeyde annemin dizlerindeydim. Bana kimse ‘Sen Mustafa Kemal’in oğlusun’ demedi ki, ben de şimdi size ‘Ben Mustafa Kemal’in oğluyum’ diyebileyim… O nedenle, bilmiyorum…”

 

Akyol, Tuncak’la ilgili şu çarpıcı bilgileri veriyor: Mustafa Kemal Ankara’da TBMM kurma çalışmaları yaparken, Beşiktaş’taki okulunda kimi arkadaşları, “Sen padişahımıza başkaldıran Mustafa Kemal’in oğlusun” diyerek Abdurrahim Tuncak’ın üzerine yürümüşler, onu hatta dövmüşlerdi. Bu haber Ankara’ya ulaştığında Mustafa Kemal, annesini ve küçük Abdürrahim’i İnebolu ve Çankırı üzerinden Ankara’ya getirtmiş, o günden sonra Abdurrahim’i, Çankaya’da bir okula göndermişti

 

Mustafa Kemal Latife Hanım’la evlendikten sonra Abdurrahim’İ, öğrenimini İzmir’de sürdürmesi için Latife Hanım’ın babası Muammer Bey’e emanet etmişti. Öğrenimi süresince Muammer Bey’in konağında kalan Abdurrahim’İ Mustafa Kemal, Latife Hanım’dan ayrıldıktan sonra yeniden Ankara’ya getirtmiş, daha sonra da onu, silah arkadaşı Berlin Büyükelçisi Bekir Sami Paşa’nın yanına yollarak, öğrenimini Berlin Üniversitesi’nde tamamlamasını sağlamıştır.

 

ÇAN DÜNDAR’IN BELGESELİ DE KONUYA DEĞİNMİŞTİ…

 

İstanbul’da, Davut Paşa Kışlası’nda yedek subay olarak askerliğini yaptığı sürece Dolmabahçe Sarayı’nda kalan Abdurrahim Tuncak, görevine Dolmabahçe Sarayı’ndan gidip gelmiştir.”

 

Gazeteci Can Dündar’ın “Mustafa” belgelesinde yer verdiği Abdurrahim Tuncak’a yönelttiği soru karşısında aldığı yanıt ise “Atatürk’ün oğlu” iddialarını güçlendiriyor.

 

Can Dündar, Mehmet Ali Birand’ın “Abdürrahim Atatürk’ün gerçek oğlu muydu?” şeklindeki sorusu üzerine Tuncak’ın kendisine söylediklerini paylaştı: “Bazı sırlar vardır. Mezara kadar gider. Bu sır da benimle birlikte mezara kadar gidecek”

 

Abdurrahim Tuncak Kimdir?

Abdurrahim Tuncak, 1908’de Diyarbakır’da doğdu.  13 Ağustos 1999’da vefat eden Abdurrahim Tuncak, Atatürk’ün manevî oğludur.

Abdurrahim, 8 yaşında iken 1916 yılında Osmanlı-Rus Savaşı sırasında ailesini kaybetmişti. Mustafa Kemâl Paşa, Kafkas Cephesinde 2. Ordu Komutanlığına vekâleten atanmış ve komutanlığında Bitlis ve Muş illeri Rus işgâlinden kurtarılmıştı. Bu dönemde Mustafa Kemâl Paşa’ya aile bireyleri savaşta ölen öksüz ve yetimlerden bahsedilmişti. Bunlardan birisi de 8 yaşındaki Abdurrahim idi. Mustafa Kemâl Paşa, Abdurrahim’i evlâtlık edindi ve İstanbul’a yanında getirdi. Mustafa Kemâl Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gittiğinde Abdurrahim, İstanbul’da Beşiktaş Akaretler’deki evde annesinin yanında kaldı. Abdurrahim, Mustafa Kemâl Paşa’nın annesi Zübeyde Hanım ve kızkardeşinin yanında bakıldı ve büyüdü.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, öğrenimine yurtdışında devam etmesini uygun gördüğü Abdurrahim Tuncak, 1929 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’ne gitmiş ve tüm giderleri karşılanmıştır. 1934 yılından sonra Tuncak soyadını almıştır. Tuncak Savarona yatının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yapmıştır. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nda çalışmış ve oradan emekli olmuştur.

Fizikî olarak Atatürk’e çok benzemesi nedeniyle zaman zaman Atatürk’ün manevî değil öz oğlu olduğu şeklinde yanlış iddialar dile getirilmekle birlikte, bu iddiaları ortaya atan kişiler tarafından hiçbir zaman kanıtlanamamaktadır.

Kaynak: Wikipedia ve Haber7

Kategoriler
BİYOGRAFİ DİN

12 İmamdan İmam Zeynel Abidin Kimdir? Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Zeynel Âbidin, Ali Zeynelabidin (bazen Ali Zeyn el Abidin) veya Ali bin Hüseyin  (d. 654, Medine – ö. 713) ; tam künyesiyle Ebu Muhammed Ali bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib. Hazreti Muhammed’in torunu olan Hazreti Hüseyin’in oğullarından biridir. Annesi ise İran’ın fethinden sonra Müslüman olup, Hazreti Hüseyin’le evlenen Sasani-(İran) prensesi Şehr-i Banu Gazele’dir. Başlıca Şii mezhepleri onun imametini kabul eder; İsnaaşeriyye mezhebine göre dördüncü imamdır. Sünni mezhebinde ise İslam alimi olarak kabul edilir. Tabiinden olan Ali, birçok tanınmış sahabeyi görmüştür. Bir İslam alimi olan Ali, Kerbela Olayı sırasında Kerbela’da bulunup da sağ kalan nadir kişilerdendir. Siyasetten uzak durmuş, İslam ilimleri ve ibadeti siyasî faaliyetlere tercih etmiştir. 654 yılında Medine’de doğan Zeynel Abidin; İmam Hüseyin’ın oğlu ve İmam Muhammed Bakır’ın babasıdır. Şia inancına göre, Emevi halifesi Hişam’ın emriyle zehirletilip 713 yılında şehit edilmiştir.

Kategoriler
BİYOGRAFİ TARİH

Evliya Çelebi Kimdir? Kısaca Hayatı ve Eserleri (Seyahatnamesi)

Evliya Çelebi,  25 Mart 1611 tarihinda İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Osmanlı ve İslam tarihinin yetiştirdiği belkide en önemli seyyahtır. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl gelen gezginlerindendir. Kırk yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını gezmiş ve gördüklerini Seyahatname adlı eserinde toplamıştır.

25 Mart 1611’de İstanbul’un Unkapanı semtinde doğan Evliya Çelebi’nin babası Derviş Mehmed Zilli, I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş ve seferlere katılmıştır. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul’a yerleşmiştir.

Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun’a devam etti.

Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur’an, Arapça, güzel yazı, musiki, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur’an’ı ezberleyerek hafız oldu.

Evliya Çelebi, öğrenimini bitirdikten sonra sarayda görev aldı. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.

Evliya Çelebi’nin düşünceleri ise çok farklıydı. Daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu. Bu yüzden sarayda fazla kalamadı. Kendisinin anlattığına göre bir rüya üzerine meşhur gezilerine başladı.

İlk gezisini, İstanbul ve çevresine yaptı. Daha sonra İstanbul dışına çıktı. Artık, gezileri birbirini izliyordu. Tam elli yıl boyunca durmadan gezdi. Gezdiği yerler arasında o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen bütün yerler vardı.

Evliya Çelebi, bu gezileri sırasında çok ilginç yerler gördü. Yeni insanlarla tanıştı. Birçok olayla karşılaştı. Karşılaştığı ilginç olayları okuyucuya anlatarak kitabına renk kattı.Gezileri sırasında birçok kez ölümle burun buruna geldi. Savaşlara katılarak hem savaşları hemde o yerleri anlattı. Gezmek için gittiği son yer Mısır oldu. 1682 yılından sonra vefat etti.

Evliya Çelebi’nin bugün bile önemini taşıyan en önemli ve ölmez eseri Seyahatnamesi’dir. Seyahatname’nin ilk sekiz cildi, Arap harfleriyle (1898-1928); son iki cildi, Türkçe (1935-1938) olmak üzere on cilt halinde yayınlandı. Daha sonra tamamı Türkçe olarak basıldı. Bazı bölümleri İngilizce ve Macarca’ya çevrildi.

Evliya Çelebi’nin seyahate karşı duyduğu ilgi, çocukken babasından, yakınlarından dinlediği öykülerden, söylencelerden ve masallardan kaynaklanmaktadır. Seyahatname adlı eserinin girişinde seyahate karşı duyduğu ilgiyi anlatırken bir gece rüyasında Peygamber’i gördüğünü, ondan “şefaat ya Resulallah” diyecek yerde şaşırıp “seyahat ya Resulallah” dediğini, bunun üzerine Peygamber’in ona gönlünce gezme, uzak ülkeleri görme olanağı verdiğini yazmıştır. Bu rüya üzerine 1635′te, önce İstanbul’un bütün yörelerini gezmeye, gördüklerini, duyduklarını yazmaya başlamıştır. 1640′da Bursa, İzmit ve Trabzon yörelerini gezmiş, 1645′te Kırım’a Bahadır Giray’ın yanına gitmiştir. İlişki kurduğu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çıkmış, savaşlara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katılmıştır. 1645′te Yanya’nın alınmasıyla biten savaşta, Yusuf Paşa’nın yanında görevli bulunmuştur. 1646′da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa’nın muhasibi olmuştur. Doğu illerini, Azerbaycan’ın, Gürcistan’ın kimi yörelerini gezmiştir. Bir dönem Revan Hanı’nı mektup götürüp getirmekle görevlendirilmiş, bu nedenle Gümüşhane, Tortum yörelerini dolaşmıştır. 1648′te İstanbul’a dönerek Mustafa Paşa ile Şam’a gitmiş, üç yıl o civarda gezmiştir. 1651′den sonra Rumeli’yi gezmeye başlamış, bir ara Sofya’da bulunmuştur. 1667-1670 arasında Avusturya, Arnavutluk, Kandiye, Teselya, Gümülcine, Selanik yörelerini gezmiştir. Kaynaklara göre, Evliya Çelebi’nin gezi süresi 50 yılı bulmaktadır.

Evliya Çelebi’nin yaptığı bu geziler yalnız gözlemlere dayalı aktarmaları, anlatımları içermekle kalmaz, araştırmacılar için önemli inceleme ve yorumlara da fırsat verir. Seyahatname’nin içeriği, sadece belli bir çalışma alanını değil, insan düşüncesinin ortaya çıkardığı bütün başarıları kapsamaktadır. Bu özellikten dolayı Evliya Çelebi’nin eseri değişik açılardan bakılarak değerlendirilir.

Evliya Çelebi’nin eserini üslup bakımından ele aldığımızda, Evliya Çelebi’nin, o dönemdeki Osmanlı toplumunda, bilhassa Divan edebiyatında yaygın olan düzyazıya bağlı kalmadığını görmekteyiz. Divan edebiyatında düzyazı ayrı bir yaratı eseri kabul edilir, şiir gibi süslü, ayaklı-uyaklı bir biçimle ortaya konmaktaydı. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu geleneğe uymadı, günlük konuşma diline yakın, kolayca söylenip yazılan bir dil benimsedi. Bu dil akıcı, sürükleyici, yer yer eğlenceli ve alaycı bir dildir.

Evliya Çelebi gittiği yerlerde gördüklerini, duyduklarını yalnız aktarmakla kalmamış, onlara kendi yorumlarını, düşüncelerini de katarak gezi yazısına yeni bir içerik kazandırmıştır. Burada yazarın anlatım bakımından gösterdiği başarı uyguladığı yazma yönteminden kaynaklanmaktadır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlı kalmaz, geçmişle gelecek, şimdiki zamanla geçmiş zaman iç içe bulunmaktadır. Bu özellik anlatılan hikayelerden, söylencelerden dolayı yazarın zamanla istediği gibi oynaması sonucudur. Evliya Çelebi belli bir süre içinde, aynı zamanda geçen iki olayı, yerinde görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırmış olur.

Seyahatname adlı eserde, Evliya Çelebi’nin gezdiği, gördüğü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına bir araştırma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konmaktadır. Bunlar arasında hikayeler, türküler, halk şiirleri, deyimler, masallar, maniler, ağız ayrılıkları, halk oyunları, giyim-kuşam, düğün, dernek, eğlenceler, inançlar, karşılıklı insan ilişkileri, komşuluk bağlantıları, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat varlıkları önemli bir yer tutmaktadır.

Evliya Çelebi insanlarla ilgili bilgilerle birlikte, bölgenin evlerinden, cami, mescid, çeşme, manastır, han, saray, kilise, konak, hamam, kule, kale, sur, yol, havra gibi farklı yapılarından da söz etmektedir. Bunların yapılış tarihlerini, onarımlarını, yapan kişiyi, yaptıran kişiyi, onaran kişiyi anlatır. Yapının çevresinden, çevrenin havasından, suyundan söz eder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevreyle bütünlük kazandırmış olur.

Seyahatname’nin bir diğer özelliği de değişik yöre insanlarının yaşam biçimlerine, davranışlarına, tarımla ilgili çalışmalarından, süs eşyalarına, çalgılarına kadar ayrıntılarıyla geniş yer ayırmasıdır. Eserin bazı bölümlerinde, gezilen yörenin yönetiminden, eski ailelerinden, oyuncularından, önde gelen ünlü şahıslarından, şairlerinden, çeşitli kademelerdeki görevlilerinden ayrıntılı biçimde söz edilir.

Evliya Çelebi’nin eseri dil bakımından da önem taşır. Yazar, gezdiği yerlerde geçen olayları, onlarla ilgili gözlemlerini aktarırken kullanılan sözcüklerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil araştırmalarında, sözcüklerin kullanım ve yayılma alanını belirleme bakımından yararlı olmuştur. Bazı yabancı sözcüklerin söyleniş biçimi halk ağzına göre olduğundan bir dilci için bu durum bir yöre ağzının oluşumunu anlamaya yarar.

 

Kategoriler
BİYOGRAFİ DİN

Şeyh Abdülhakim Arvasi Kimdir? Kısaca Hayatı, Eserleri ve Fikirleri

Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük alim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerin otuz dördüncüsüdür.

1865 (H. 1281) yılında Van’ın Başkale ilçesinde doğdu. Babası Seyyid Mustafa Efendi’dir.

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alimleriydi İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak’taki şer’i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde nümune olmakla tanınmıştır. Aile, halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Daha sonra Arvas’a giderek, yüksek tahsilini, büyük alim Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad’, beyan, meani, bedi’, belagat, kelam, usul-i fıkh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Küfreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale’de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı.

 

1914 (H. 1332) yılında Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal edince, Başkale’den hicret edip, Irak’a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul’a geldi. Eyyub Sultan’da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen Ilahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.

 

Anadolu’da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu’ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir’e gönderildi. Zor şartlar altında Izmir’de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara’ya getirildi. Ankara’ya geldikten bir kaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde vefat etti.

 

Ankara’nın kuzeyinde bulunan Bağlum beldesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmektedir.

 

Çocukları ve torunları

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin üç oğlu ve iki kızı vardır. Kızlarından Şefia Hanım, hicrette Musul’da vefat etti. Enver Medeni de hicret esnasında 1918 (H. 1336)de Eskişehir’de vefat etti. İkinci oğlu Ahmet Neyyir Mekki Üçışık Efendi uzun zaman Üsküdar ve Kadıköy müftülüğü yaptı. Kadıköy müftüsüyken 1967 (H. 1387) yılında İstanbul’da vefat etti.

 

Üçüncü oğlu Seyyid Münir Üçışık, İstanbul Belediyesinde satış memurluğunda çalıştı. Doğruluğu, çalışkanlığı ve güzel ahlakıyla etrafının sevgisini kazanmıştı. 1979 (H. 1400)da İzmir’de vefat edip Ankara Bağlum’a defnedildi.

 

İkinci kızı Maide Hanım, eski Van mebusu Seyyid İbrahim’in zevcesiydi. Seyyid Ibrahim Arvas vefat etmiştir. Maide Hanım, Ankara’da damadı Seyyid M. Emin Garbi ve kızı Ümmü Gülsüm hanımefendi ile birlikte yaşadı.

 

Görünüşü

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi, vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zaifçe olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

 

Yaşayışı

 

Her hali ve hareketi ile İslamiyete uyardı. Çok mütevazi olup; “Ben” dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazi, pek alçak gönüllüydü.

 

Ders verdiği camiler

 

Eyyub Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu’nda Ağa Camiileri kürsülerinde senelerce ilim neşretmiştir.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi ayrıca Vefa Lisesi’nde öğretmenlik yaptı. Sultan Selim Camii yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır.

 

1943 (H. 1362)te Ankara’da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. 1943 (H. 1362)te Ankara’da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır.

 

ESERLERİ:

 

Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde çeşitli mektupları vardır.

 

Mevlid okunmasının ve tespih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahabe-i Kiram ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

 

Görüşleri

 

Abdülhakim Arvasi’nin kıymetli görüşlerinden biri şöyledir: “İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk’a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesad karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz.Hakk’ı tanımadıkça, Hakk’ı sevmedikçe, Hak tealayı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak’dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.”

 

HAKKINDA YAZILANLAR

 

Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929′dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve Ingilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi’den aldığını eserlerinde belirtmektedir.

 

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Yalçın Küçük Kimdir? Kısaca Hayatı ve Kitapları

Kimilerine göre Ergenekon terör örgütünün en kilit adamlarından birisi, kimilerine göre de ülkenin en sağlam, en değerli yazarlarından birisidir Yalçın Küçük. Bugün yapılan bir baskın ile tekrar polis tarafından göz altına alınan Yalçın Küçük, hiç kuşku yok ki, yaşamıyla, kitaplarıyla, yazılarıyla ve misyonuyla çok ilginç bir noktada durmaktadır şuanda. Biz uzmanportal.com olarak kısaca Yalçın Küçük’ün hayatını sizlerle paylaşıp, yorumunu sizlere bırakacağız.

Yalçın Küçük 1 Temmuz 1938’de İskenderun’da doğan Türk sosyalist, yazar, düşünür, ekonomist, tarihçi, isim-bilimci, medya ve edebiyat eleştirmeni, Kürdolog, Sovyetolog, siyaset bilimci, teorisyen ve  gençlik önderidir.

Yalçın Küçük, İskenderun’a Halep’ten gelip yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. Baba tarafından Türkmen, anne tarafından ise Kafkasyalı bir aileye mensuptur. Kabataş Lisesi’nden mezun olmasının ardından, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki öğrencilik hayatı boyunca; Fikir Kulüpleri Federasyonu, ardından Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu, Dev-Genç ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi olan Fikir Kulübü Başkanlığı’nı yaptı. Siyasal Bilgiler’i 1960 senesinde birincilikle bitiren Küçük, 27 Mayıs Darbesinde, büyük öğrenci eylemlerinin başında yeraldı. 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nda görev aldı.Bir süre sonra Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürlüğüne getirildi, ardından istifa etti.Yalçın Küçük, buradan ayrılınca Amerika’ya gitti, Yale Üniversitesi’nde lisans eğitimi aldı. Ardından mülakatı kazanarak dört ay boyunca da Dünya Bankası’nda staj yaptı.

1966’da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başladı. Yön, Emek, Ant dergilerinde, Sosyalist Devrim yanlısı yazılar yazdı.

1968-70 yılları arasında Birmingham Üniversitesi Rus ve Doğu Avrupa Araştırmaları Merkezi’nde bulundu. Sovyetoloji araştırmalarını kitaplaştırdı. Bu kitaptan dolayı sekiz yıla mahkûm edildi.

1971’de doçent oldu. 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra görevden alındı. 1973-76 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinin ekonomi servisini yönetti. 1970’lerde, Türkiye İşçi Partisi’nin ikinci kez kuruluşu için çalışmalara katıldı, 1973 yılı sonlarında askere alındı.

Kıbrıs Harekâtına katıldı. Bu savaşta yaşadıklarını anlattığı bir anı-söyleşi kitabı bulunmaktadır. 1975’ten itibaren yayınlanan ve partiye yakınlığıyla bilinen Yürüyüş gazetesi’nin editörlüğünü yaptı. 1978’de partiden ihraç edildi. 1979’da kendisiyle beraber TİP’ten ihraç edilenlerle birlikte Sosyalist İktidar dergisi’ni çıkarmaya başladı. Aynı yıl Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğretim üyesi oldu. 12 Eylül Darbesi’nden sonra üniversiteden uzaklaştırıldı. 1983’te Bir Yeni Cumhuriyet İçin adlı yapıtından ötürü tutuklanarak cezaevine girdi; daha sonra aklandı. 1987’de Gazi Üniversitesi’nde profesör oldu ve 1994’te emekli oldu.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra aydınların yönetime karşı örgütlenmesinde büyük çaba gösterdi. Aziz Nesin ile birlikte “Aydınlar Dilekçesi Hareketi”ni örgütledi. 1987-1992 yılları arasında Toplumsal Kurtuluş adlı sosyalist bir aylık dergi çıkardı. Daha sonra bu dergi kapanarak yerine Hep İleri adlı bir dergi çıkmıştır. “Özgür Üniversite” adıyla bilinen “Özgür Ekin Derneği”nin kurucusudur. 1993’te Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olmasını ve Matild Manukyan’ın vergi rekortmeni olmasını öne sürerek Fransa’ya gitti. Küçük, burada öğrenci olur, İranoloji ve Kürdoloji okur; Kırmançi, Sorani, Farisi öğrenir. Onomastik üzerine çalışmalarına yoğunlaşır. Daha sonra gene 1993 yılında Suriye’de Bekaa Vadisi’ne giderek PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüştü. Bu görüşmeyi “söyleşi” adıyla kitaplaştırdı. Çeşitli sol dergiler çıkarttı. Bu arada PKK’nın medya organı olan MED-TV’de programlar yaptı. Bu dönemde dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından emredilen Abdullah Öcalan’ın yok edilmesi istihbaratını, dönemin muhalefet lideri Mesut Yılmaz’dan öğrenerek PKK’yı bilgilendirdiği ve olayı engellediği iddia edilmektedir.

28 Şubat sürecinde, 16 Eylül 1996’da yurtdışından Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na Refah Partisi’nin kapatılması için harekete geçmenin zorunluluğunu ifade eden bir dilekçe sundu. 29 Ekim 1998’de Türkiye’ye geri döndü ve “Kürtçülük Propagandası” yapmaktan suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000 yılında tahliye oldu.

2000’li yılların başından itibaren Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili iddialar ve eserler sunarak isimbilim araştırmalarına yöneldi. “Avdeti” kültürü, Sabetayizm, İbraniyet, kripto yahudilik (Crypto-Judaism), gizli din taşıma, çift dinlilik konuları ile ilgilendi.

7 Ocak 2009 tarihinde, Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara’da gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılmak üzere İstanbul’a sevk edilen Yalçın Küçük 11 Ocak 2009 tarihinde tutuklandı. 12 gün sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

Kitapları

  • 100 Soruda Planlama Kalkınma ve Türkiye (1971) (yeni basım: Planlama Kalkınma ve Türkiye, 1975, 1978)
  • Endüstrileşmenin Temel Sorunları: Sovyet Deneyimi, 1925-1940 (1975)
  • Türkiye üzerine Tezler I (1978)
  • Türkiye üzerine Tezler II (1979)
  • Bir Yeni Cumhuriyet için (1980)
  • Seçme Teknik Çalışmalar (1981)
  • Aydın Üzerine Tezler, 1830-1980 (1984-1987) (5 cilt)
  • Bilim ve Edebiyat (1985)
  • Quo Vadimus-Nereye Gidiyoruz? (1985)
  • Türkiye üzerine Tezler III (1986)
  • Küfür Romanları (1986)
  • Estetik Hesaplaşma (1987)
  • Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Kuruluşu (1987)
  • İtirafçıların İtirafları: TKP Pişmanları (1988)
  • Bir Soran Olursa (1987)
  • Yirmi Bir Yaşında Çocuk: Fatih Sultan Mehmet (1987)
  • Kurtuluş Yazısı (1988) (Çelik Bilgin ile birlikte)
  • Türkiye üzerine Tezler IV (1989)
  • Davalarım (1989)
  • Ermeni Rahiple Mektuplaşmalar (1989)
  • Kürtler Üzerine Tezler (1990)
  • Türkiye üzerine Tezler V (1991)
  • Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü (1991)
  • Emperyalist Türkiye (1992)
  • Marksist Damar (1992)
  • Kürt Bahçesinde Söyleşi (1993), (Abdullah Öcalan ile söyleşi)
  • Bir Dikine Ülke (1993)
  • Dirilişin Öyküsü (1993) (Abdullah Öcalan ile söyleşi)
  • Yürüyüş (1996)
  • Bakış (1996)
  • Tarihçe (1997)
  • Sicil (1997)
  • El Kitabı (1997)
  • Sol Marksizm (1998)
  • Aydınlık Zindan (2000), (Bilgesu Erenus ile birlikte)
  • Tekelistan (2000)
  • Sırlar (2001) (ikinci cilt: 2002)
  • Şebeke: Network (2002) (genişletilmiş basım: Şebeke-Network 1, 2004)
  • İsimlerin İbranileştirilmesi / Tekelistan 1 (2003) (2 cilt)
  • Tekeliyet 1 (2003)
  • Tekeliyet 2 (2003)
  • Putları Yıkıyorum – Önsözler 1 (2004)
  • İsyan 1 (2005)
  • İsyan 2 (2005)
  • Türkiye Büyülü Hapishanem (2005)
  • Gizli Tarih 1 (2006)
  • Ders 1: Küçülme Savaş (2006)
  • Devlet ve Hürriyet (2006)
  • Caligula: Saralı Cumhur (2007)
  • Sol Müdahale (2007)
  • Aforizmalar (2008)
  • Epilepsi ile Orgazm: Mediko-Politik (2008)
  • Çöküş (2010)
  • Haberci (2010)
  • Fitne (2010)
  • Hasta Despot (2010)
  • Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları (2011)
Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Osman Hamdi Bey Kimdir? Hayatı, Eserleri ve Tabloları

Türk müzeciliğinin babası, Türk resminin vazgeçilmez ismidir Osman Hamdi Bey. Ülkemizin sanat tarihine o kadar çok katkısı vardır ki, Osman Hamdi Bey’i anlatmak, yaşamını ve yaptıklarını saymak bu sayfalara asla sığmaz. Bizde kısaca burada elimizden geldiğince Osman Hamdi Bey’i dile getirmeye çalışacağız sizler için;

Osman Hamdi Bey’in Hayatı

Osman Hamdi Bey, 30 Aralık 1842’de İstanbul’da dünyaya geldi. Ülkenin ilk maden mühendislerinden olan babası İbrahim Ethem Bey, 1877’de sadrazamlığa kadar yükselen bir devlet adamıydı. Ailenin ikisi kız altı çocuğundan en büyüğü Osman Hamdi’dir. Erkek kardeşlerinden Mustafa Bey İstanbul gümrük müdürü, İsmail Galip Bey Türkiye’de nümizmatik biliminin kurucularından biri, Halil Ethem Bey ise müzeci olmuştur.

Osman Hamdi, ilkokul öğreniminin ardından, 1856 yılında Maarif-i Adliye okuluna başladı. Oğullarının yurtdışında öğrenim görmesini isteyen babası onu birkaç yıl sonra hukuk öğrenimi için Paris’e gönderdi. Paris’te kaldığı 12 yıl boyunca hukuk öğrenimini sürdürürken o dönemin ünlü ressamlarından olan Jean-Léon Gérôme ve Boulanger’in atölyelerinde çıraklık yaparak iyi bir resim eğitimi aldı. Onun Paris’te bulunduğu dönemde Osmanlı Devleti resim öğrenimi için Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid’i Paris’e göndermişti. Bu üç kişi, Türk resim sanatının ilk kuşağını oluşturdu. Osman Hamdi Bey, 1867 Paris Dünya Sergisi’ne bugün nerede oldukları bilinmeyen “Çingenelerin Molası”, “Pusuda Zeybek “ve “Zeybeğin Ölümü” adlı üç yapıtını gönderdi. Paris’te tanışıp evlendiği Marie adlı eşi ile 10 yıl evli kaldı, Fatma ve Hayriye adlı iki kızları oldu.

Yurda döndükten sonra devletin farklı kademelerinde görev aldı. İlk görevi Bağdat İli Yabancı İşler Müdürlüğü idi. Mithat Paşa’nın Bağdat’a vali olması nedeniyle geldiği bu şehrin çeşitli görünümlerini yansıtan tablolar yaptı, Bağdat tarihi ve arkeolojisi ile ilgilendi. O sırada vali Mithat Paşa’nın yardımcısı olan, geleceğin ünlü romancısı Ahmet Mithat Efendi ile tanışıp dost oldu.

İstanbul’a döndüğünde Saray Protokol Müdür Yardımcısı olan Osman Hamdi, bu sırada Viyana’da düzenlenen Uluslararası Sergi’ye komiser olarak katıldı. Viyana’da iken tanıştığı adı Marie olan bir başka Fransız hanımla ikinci evliliğini yaptı. Naile Hanım adını alan ikinci eşinden Melek, Leyla, Ethem, Nazlı adlı çocukları dünyaya geldi.

Osmanlı-Rus Harbi’nden sonra devlet memurluğundan ayrılan Osman Hamdi Bey, 1881’de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi) müdürü Anton Dethier’in ölümü üzerine padişahın şahsi emri ile müze müdürlüğüne atandı.

1 Ocak 1882’de padişah II. Abdülhamit, tarafından bir başka göreve daha atandı. Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulu olan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin müdürlüğü ile görevlendirilmişti. Okul binasını Mimar Vallaury ile birlikte tasarladı. Binanın inşası ve akademik kadronun kurulmasının ardından okulu 2 Mart 1883’te öğretime açtı.

Müze-i Hümayun müdürü olarak ilk işi eski eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklayan bir tüzük hazırlamaktı. Yürürlükte bulunan 1874 tarihli “Asar-ı Atika Nizamnamesi”ni 1883 yılında yeniden düzenledi ve yürürlüğe soktu. Bu yeni düzenleme ile Batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eski eser kaçırılmasını önledi.

Müze müdürlüğü sırasında ilk Türk bilimsel kazılarını başlatan Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina (Muğla, Yatağan) ve Sayda (Lübnan)’da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda’da yaptığı kazılarda bulduğu antik eserler arasında arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan İskender Lahiti de bulunmaktadır. Söz konusu eserler, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Osman Hamdi Bey, ona uluslar arası ün getiren bu kazılarla ilgili olarak arkeolog Salomon Reinach ile birlikte “ Une necropole a Sidon (Sayda Kral Mezarlığı)” adlı bir kitap yazmış ve 1892’de Paris’te yayımlatmıştır.

Osman Hamdi Bey, yakın çevresini de çeşitli kazılarda görevlendirmişti. Oğlu Mimar Ethem Bey’in Tralles natik kentinde (Güzelhisar, Aydın) yaptığı kazılarda Roma tanrısı Artemis’e atfedilmiş bir tapınağın frizleri ile daha birçok eser ortaya çıkarıldı ve Müze-i Hümayun’a getirildi. Aydın’da Alabanda ve Sidamara antik kentlerindeki kazılarının başında kardeşi Halil Ethem Bey’i görevlendirdi. Müze Memurlarından Makridi Bey, Rakka, Boğazköy, Alacahöyük, Akalan,Langaza, Rodos, Taşöz ve Notion kazılarını yürüttü.

Osman Hamdi Bey, kazılar neticesinde artan eserleri sergileyebilmek için yeni bir bina arayışına girdi. Eserler, Aya İrini’den sonra Çinili Köşk’e taşınmıştı ancak burası da yetersiz gelmekteydi. Devrin yöneticilerini ikna ederek bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi binasını inşa ettirdi. Üç aşamada tamamlanan müze binasının ilk kısmı 1899’da, ikinci kısmı 1903’de, üçüncü kısmı 1907 yılında ziyarete açıldı. Müzenin içinde fotoğrafhane, kütüphane, modelhane yaptırdı.

Müze-i Hümayun, arkeoloji ağırlıklı bir müze olmuştu. Koleksiyondaki silahlar ve askeri teçhizatlar Aya İrini’de bırakıldı ve “Esliha-i Askeriye Müzesi” adıyla düzenlendi. Bugünkü Askeri Müze’nin temeli olan bu yeni müze, 1908’de ziyarete açıldı. Osman Hamdi Bey’in İstanbul dışındaki kentlerde kurdurduğu eser depoları ilerde kurulacak bölge müzelerinin temeli oldu. Sanayi Nefise Mektebi öğrencilerinin eserlerini mektebin büyük salonunda toplayarak Güzel Sanatlar Müzesi’nin çekirdeğini oluşturmaya başladı. Tüm bu çabaları, onu çağdaş türk müzeciliğinin kurucusu yapmıştır.

Osman Hamdi Bey, müzecilik ve arkeoloji çalışmalarını sürdürürken resim yapmayı hiç bırakmadı. Resimlerini genellikle Eskihisar, Gebze’deki evinde geçirdiği yaz aylarında yaptı. Türk resminde ilk kez figürlü kompozisyonu kullanan ressamdı. Resimlerinde okuyan, tartışan, özlemini duyduğu Türk aydın tipini ve dışarıya açılmış kadın imgesini ele aldı. Dekor olarak tarihi yapıları, aksesuar olarak tarihi eşyaları kullandı. “Kaplumbağa Terbiyecisi” (1906), “Silah Taciri” (1908) Osman Hamdi’nin en ilgi çeken ve özgün eserlerindendir. Birçok resmi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Londra, Liverpool ve Boston müzelerinde sergilenmektedir.

Sanatçı, 24 Şubat 1910 tarihinde Kuruçeşme’de(İstanbul) yalısında hayatını kaybetti. Ayasofya’da kılınan cenaze namazının ardından müzenin bulunduğu Çinili Köşk’e getirilen cenazesi, vasiyeti üzerine Eskihisar’a götürülerek defnedildi. Mezarının başına Bakanlar Kurulu kararıyla iki isimsiz Selçuklu taşı kondu. Sanatçının Eskihisar’ daki köşkü 1987’den bu yana müze olarak hizmet verir.

Osman Hamdi Bey’in Eserleri

  • Kahve Ocağı (1879)
  • Haremden (1880)
  • İki Müzisyen Kız (1880)
  • Çarşaflanan Kadınlar (1880)
  • Vazo Yeren Kız (1881)
  • Gebze Manzara (1881)
  • Kız-Tevfika (1882)
  • Türbe ziyaretinde İki Genç Kız I
  • Türbe ziyaretinde iki Genç Kız II (1890)
  • Mihrap (1901)
  • Feraceli Kadınlar (1904)
  • Pembe Başlıklı Kız (1904)
  • Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)
  • Mimozalı Kadın (1906)
  • Şehzade Türbesinde Derviş (1908)
  • Silah Taciri (1908)
  • Beyaz Entarili Kız (1908)
  • Kahvedeki Bozayı (1908)

Tabloları ve Osman Hamdi Bey’in Kendisi

 

Kategoriler
BİYOGRAFİ GÜNCEL

İranlı Aref Ghafouri Kimdir, Aref Ghafouri’nin Hayatı

Sanal alemde ‘Yetenek Sizsiniz’in yıldızı İranlı Aref’in gösterilerinin sırrıyla ilgili tartışmalar sürüyor. Anadili gibi Türkçe konuşmayı 7 ay gibi kısa sürede öğrenen Aref’in Türkiye tercihi de ilginç. Aref’in kısa hikayesi:

İranlı Aref Ghafouri, ‘Yetenek Sizsiniz’de yaptığı gösterileriyle son günlerin en kafa karıştıran insanı. Sihirbazdan öte Ghafouri beyin okuyabiliyor, kaşık çatal bükmede üstüne yok… Aref Ghafouri David Copperfield i sadece seviyor. Amacı bu alemde kendi tarzını yaratmak.

Sanal alem kendisini ‘Yetenek Sizsiniz’in yıldızı İranlı Aref Ghafouri’nin gösterilerini çözmeye adadı. ODTÜ’de okuyan ve dört senedir Türkiye’de yaşayan Aref’in David Copperfield mertebesine ermesine az kaldı. Yarışmada sözünü ettiği bir alışveriş merkezini yok etme gösterisini yerine getirirse, Copperfield’ı da aşar. Hülya Avşar’ın “David Copperfield hakkında ne düşünüyorsun?” sorusuna verdiği “Seviyorum ama kendi tarzımla anılmak isterim” cevabı, fazla söze hacet bırakmıyor sanırız.

ODTÜ’de okuyan Ghafouri, son olarak üç yıldır üzerinde çalıştığı gösterisiyle ‘Yetenek Sizsiniz’ jürisini ve bütün ekran başındakileri şok etti. Jürinin el ele tutuşarak düşündükleri ve dile getirdikleri, Ghafouri’nin stüdyonun tavanına astığı kutucuğun içinden çıkıverdi.

Yarışmacılar arasından sahneye aldığı insanların da tuttuğu kartları, sayıları bir çırpıda biliyor kendisi. Mesela elindeki kartlardan seçilen kartın Brad Pitt olduğunu, jürinin tuttuğu kartın Maça kızı olduğunu bilmesi büyük Ghafouri zihinbazlıklarından…

Aref Ghafouri kendisine sihirbaz değil “zihinbaz” demeyi tercih ediyor. Daha bir afili adıyla mesleğine mentalist diyor. Yetenek Sizsiniz jüri üyelerinden Ali Taran’ın tabiriyle “cool”, Hülya Avşar’ın tabiriyle “cool ukala”, Acun Ilıcalı’nın görüşüyle “kendisine güvenli” birisi. Böyle olmasının da başarısında payı büyük elbet.

Aynı zamanda zeki de. Türkçeyi yedi ayda öğrenmiş. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen Türkiye’de okumaya karar vermesi de enteresan. Bir gün yolda yürürken “YÖS” (Yabancı öğrenci sınavı) yazısını görüyor ve sınava girip kazanıyor. En sevdiği kelime “Kader”. En sık sorduğu soru “Sizce kaderi değiştirebilir miyiz?”.

Başkalarınınkini değiştirebilir mi bilmiyoruz ama kendi kaderini değiştireceği aşikar. Tek bacağı üzerinde durmak gibi yetenekleri de olan Aref’i pek yakında çeşit çeşit firmanın reklamlarında görebiliriz. Mesela son günlerde haberlerde sıkça gördüğümüz Hollandalı yogi Ramana. Pek çok firmanın reklam filminde oynuyor. Alışveriş merkezlerinde, binaların duvarlarında, araba üzerinde tek bacağı üzerinde durarak para kazanıyor. (RADİKAL).