Kategoriler
BİYOGRAFİ

Kısaca Ali Kuşçu Kimdir, Hayatı, Yaptıkları ve Eserleri

Ali Kuşçu, 15. yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur”un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey”in (1394-1449) doğancıbaşısı idi. “Kuşçu” lakabı buradan gelmektedir.

Ali Kuşçu, Semerkand”da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmi (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır.

Ali Kuşçu bir ara, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey”den habersiz Kirman”a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey”e armağan etmiş ve Ali Kuşçu”nun kendisinden izin almadan Kirman”a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.

Ali Kuşçu, Semerkand”a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi”nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmi”nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zici”nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey”in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand”dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan”ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih”e elçi olarak gönderilmiştir.

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu”ya İstanbul”da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz”e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul”a geri döner. İstanbul”a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu”yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü”d-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır.

İstanbul”a gelen Ali Kuşçu”ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya”ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi”nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir.

Ayrıca İstanbul”un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu”nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu”nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi 16. yüzyılda ürünlerini verecektir.

Ali Kuşçu”nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih”e sunulduğu için “Fethiye” adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer”in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer”e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir.

Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu”nun diğer önemli eseri ise, Fatih”in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Martin Luther King Kimdir, Neler Yapmıştır? Kısaca Hayatı ve Suikasti

Martin Luther King, Amerikalı zenci bir râhiptir. Güneyli siyah bir âileden olan Martin Luther 15 Ocak1929’da ABD’nin Georgia eyâletinin Atlanta şehrinde doğdu. Babası Baptist râhibi olduğu için köklü bir din tahsili gördü. 1951’de Chester’daki Crozer İlâhiyât Okulunu bitirdi. Boston Üniversitesinde başladığı doktora çalışmasını 1955’te tamamladı. Boston’dayken New England Konservatuvarında okuyan Alabamalı Coretta Scott’la tanışarak onunla evlendi.

Montgomery’de (Alabama) yurttaş haklarını savunan küçük bir grup, belediye otobüslerindeki ırk ayırımcılığını protesto kararı aldıklarında, Dexter Caddesi Baptist Kilisesinin vâizi olarak vazife yapan Martin Luther, Montgomery’nin ayırımcı taşıma sistemini boykot etmek gâyesiyle kurulan derneğin başkanı oldu. 1 Aralık 1955’te otobüste yerini bir beyaza vermeyi reddeden Rosa Parks, şehrin ayırımcı kânununu ihlâl ettiği için tutuklanınca, 381 gün süren bir taşıt boykotu düzenleyerek dikkatleri üzerine çekti. Martin Luther’in liderliğindeki direniş neticesinde belediye otobüslerindeki ayırımcı uygulamaya son verildi. 1957’de Güneyli Hıristiyan Liderler Konferansını kurdu. Ülkenin her tarafında konferanslar vererek renk ve ırk ayırımcılığının kötülüğünü anlattı. Gana ve Hindistan’a giderek devlet ve hükûmet başkanlarıyla görüştü. Şiddete başvurmaksızın pasif direnişle mücâdelesini sürdürdü.

1960’ta doğum yeri olan Atalanta’ya giderek bir baptist kilisesinde vâizlik yaptığı sırada yurttaş hakları hareketinin savunuculuğuna devam etti. Ekim 1960’ta faaliyetleri sebebiyle tutuklandı. Suçsuz bulunmasına rağmen, işlediği önemsiz bir trafik suçu sebebiyle hapse atıldı.

Kamuoyundaki tepkiler sebebiyle Demokrat başkan adayı John F. Kennedy’nin araya girmesiyle serbest bırakıldı. Kennedy bu davranışı sebebiyle siyahlardan büyük takdir toplayarak yapılan seçimlerde küçük bir oy farkıyla başkan seçildi.

1960-65 yılları arasında şöhreti ülkenin her tarafına yayılan Martin Luther’in oturma boykotu, protesto yürüyüşü gibi hareket biçimleri Kennedy ve Lyndon B. Johnson gibi başkanların desteğini kazandı. Bir ara taraftarlarıyla birlikte hapse atıldı. Irk ayırımına karşı olan ve yurttaş haklarını savunan diğer liderlerle birleşerek târihî önem taşıyan Washington yürüyüşünü düzenledi. 28 Ağustos 1963’te 200.000’i aşkın beyaz ve siyah, Lincoln Anıtının altında toplanarak kânun önünde bütün yurttaşlara eşitlik tanınmasını istedi. Medenî Haklar Kânununun 1964’te kabul edilmesini sağladı. Bu çalışmaları sebebiyle 1964 Nobel Barış Ödülünü kazandı. Ancak Vietnam Savaşı sebebiyle faaliyetleri zorlaştı. Vietnam Savaşına da karşı çıkan King bu hususta mitingler düzenledi. Daha geniş tabana seslenebilmek için ırk farkı gözetmeksizin bütün fakirleri birleştirmeye çalıştı. Washington’a kadar sürecek bir Fakir Halk Yürüyüşü düzenleme tasarısı 1968 baharında temizlik işçilerinin grevini desteklemek üzere Memphis’e (Tennessee) gitmesi sebebiyle ertelendi. Burada 4 Nisan 1968 günü arkadaşlarıyla birlikte kaldığı otelin balkonunda keskin nişancı bir kâtilin kurşunlarıyla öldürüldü.

Martin Luther King’in kaldırılmasını istediği ırk ayrımcılığını yüce dînimiz İslâmiyet, bundan 1400 sene önce kaldırmıştır. Yüce kitabımız Kur’ân-ı kerîm bütün müminlerin kardeş olduğunu, insanların birbirlerinden ancak takvâ, yâni Allahü teâlâya kulluk ve ibâdet sebebiyle üstün olabileceklerini bildirmiştir. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da Vedâ Haccı sırasında, 124.000 sahâbîye hitab ederek irâd buyurduğu ve bütün insanlığa seslendiği Vedâ Hutbesinde; “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takvâsı çok olanınızdır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.” buyurmuştur. Medenî olduğunu iddia eden Avrupa ve Amerika ise 1948’de hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesini kabul etmiştir. Bu beyannâmede temel insan hakları açıklanmış olmasına rağmen 1950 ve 1960’lı senelerde medenî olduğunu iddiâ eden bu ülkelerde ırk ayrımı uygulaması devam etmiştir. 1964 senesinde ABD’de Medenî Haklar Kânunu kabul edilinceye kadar ırk ayrımcılığı resmen devam etti. Yüksek Mahkeme 1967’de ırklar arası evliliği yasaklayan eyâlet kânunlarını anayasaya aykırı buldu. Daha sonraki yıllarda da çeşitli anlaşmazlıklara sebeb olan ırk ayrımcılığı birçok ülkede hâlen devam etmektedir.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Antoine Laurent de Lavoisier Kimdir? Modern Kimyanın Kurucusu Kimdir?

Kimyanın yüzyıllarca gelişmesini engelleyen Flogiston teorisinin doğru olmadığını kanıtlayarak yanma olayını açıklayan bilim adamı Antoine Laurent de Lavoisier modern kimyanın da kurucusu ilan edilebilir. Zira Flogiston teorisi kimyanın ve kimyacıların teorikte önlerini kapatan ve yanmayı bir türlü açıklayamamaya neden olan bir teoriydi. Bilim adamı kimliği dışında Lavoisier aynı zamanda Fransa ya medeniyetin bir simgesi olan tuvaleti de getirmişti. Fakat bu bilim adamının sonu hiç de hakettiği gibi olmadı.

Doğum: 26 Ağustos 1743, Paris – Ölüm: 8 Mayıs 1794, Paris

Yaşamında iki devrim görmüş bir kişidir. Devrimlerden biri, yüzyıllar boyunca “simya” adı altında sürdürülen çalışmaların, bugünkü anlamda, kimya bilimine dönüşmesidir. Lavoisier bu devrimin kahramanıdır. İkinci devrim, “1789 Fransız ihtilali” diye bilinir. Lavoisier bu devrimin getirdiği terörün kurbanıdır. Ayrıca Lavoisier, herkesçe bilindiği gibi, adapta geri kalmış Fransızlara tuvalet adabını da öğretmiştir. Kendisi bilimden çok böyle şeylerle uğraşmıştır. Fransa’ya tuvaleti getiren ilk kişidir
Antoine-Laurent Lavoisier Paris’li zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha küçük yaşında iken annesini yitiren Lavoisier babasının yakın ilgi ve bakımıyla büyür; başlangıçta belki de onun etkisiyle hukukçu olmaya yönelir. Ancak bu arada uyanan deneysel bilim merakı çok geçmeden bir tutkuya dönüşür. Yirmi bir yaşına yeni bastığında, Paris’in sokaklarını aydınlatma proje yarışmasında birinciliği alır, Fransız Bilim Akademisi’nce altın madalya ile ödüllendirilir.

25 yaşına geldiğinde, özellikle kimya alanındaki çalışmaları göz önüne alınarak Akademi’ye üye seçilir. Bu arada hükümetin özel bir komisyonunda görevlendirilen genç bilim adamı, metrik sistemin oluşturulması, Fransa’nın jeolojik haritasının çıkarılması gibi etkinliklerden tarımda verimin yükseltilmesine uzanan pek çok uygulamalı bilim çalışmalarını düzenler. Ayrıca o sırada bir tür abluka altında olan ülkesinin savunma ihtiyacı barutun üretim sorumluluğunu üstlenir. Genç bilim adamı bu kadarla da yetinmez; ilerde yaşamını yitirmesine yol açan bir işe, ülkenin bozuk vergi sistemini düzeltme işine el atar. Ama tüm bu uğraşlarına karşın Lavoisier kendisini asıl ilgilendiren bilimden kopmamıştır; her fırsatta özel laboratuvarına çekilip deneylerini sürdürmekten geri kalmaz.

Flogiston Teorisi
Lavoisier bilim dünyasında en başta yanma olayına ilişkin geliştirdiği yeni kura çekilerek şampiyonluk ligine üye oldu ve kazanır. Ne ki, simya devrimini oluşturmada başka önemli çalışmaları da vardır. Ayrıca, deneylerinde, özellikle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık, kendisini izleyen yeni kuşak araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur. Kimya dil, mantıksal düzen ve kuramsal açıklama yönlerinden bilimsel kimliğini Lavoisier’e borçludur. Tüm bu çalışmalarında ona büyük desteği eşi sağlar: deney şekillerini çizer, yabancı dillerden kaynak çeviriler yapar, makale ve kitaplarını yayıma hazırlar.

Lavoisier araştırmalarına başladığında, kimyada Antik Yunanlıların maddeye ilişkin dört element (toprak, su, ateş ve hava) öğretisinin yanı sıra yanmaya ilişkin flogiston kuramı geçerliydi. Bilindiği gibi, bir tahta ya da bez parçası yandığında duman ve alev çıkar, yanan nesne bir miktar kül bırakarak yok olur.

Yürürlükteki kurama göre, yanma, yanan nesnenin flogiston denen, ama ne olduğu bilinmeyen, gizemli bir madde çıkarması demekti. Odun kömürü gibi yandığında geriye en az kül bırakan nesneler flogiston bakımından en zengin nesnelerdi. Bilim adamlarının çoğunluk doyurucu bulduğu bu kurama ters düşen kimi gözlemler de yok değildi. Bunlardan biri yanma için havanın gerekliliğiydi. Bir diğeri, kurşun gibi madenlerin, erime derecesinde ısıtıldığında, yüzeylerinde oluşan “calx”ın, madenin eksilen bölümünden daha ağır olmasıydı. Aslında yanma olayını açıklamadaki güçlüğün bir nedeni gazlara ilişkin bilgi eksikliğiydi. 1756’da İskoç kimyageri Joseph Black “sabit gaz” dediği karbon dioksidi buluncaya dek bilinen tek gaz hava idi. İngiliz kimya bilgini Joseph Priestley daha sonra deneysel olarak on kadar yeni gaz keşfeder. Bunlardan biri onun “yetkin gaz” dediği, ilerde Lavoisier’in “oksijen” adını verdiği gazdır.

Priestley, oksijeni bulmasına karşın flogiston kuramından kopamaz. Üstün bir deneyci olan bu İngiliz bilim adamı, kuramsal yönden rakibi Lavoisier ile boy ölçüşecek yeterlikte değildi. Lavoisier yanma olayı ile 1770’lerin başında ilgilenmeye başlamıştı. Kapalı bir kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa kabı açtığında havanın içeri girmesiyle birlikte gazın ağırlığının az da olsa arttığını saptamıştı. Bu gözlemin yürürlükteki kurama uymadığı belliydi, ama daha doyurucu bir açıklaması da yoktu.

Kütlenin korunumu kanunu

Lavoisier aradığı açıklamanın ipucunu bir kaç yıl sonra Priestley’le Paris’te buluştuğunda elde eder. Priestley cıva oksit üzerindeki deneylerinden söz ederken bulduğu “yetkin gaz”ın özelliklerini belirtir. Lavoisier yayınlarının hiç birinde Priestley’e hakkı olan önceliği tanımaz; sadece bir kez, “Oksijeni Priestley’le hemen aynı zamanda keşfetmiştik,” demekle yetinir.

Doğrusu, oksijenin keşfinde öncelik Lavoisier’in değildi; ama bu gazın gerçek önemim ilk kavrayan bilim adamı oydu. Priestley’in deneylerini kendine özgü dikkat ve özenle tekrarlamaya koyulur. Belli miktarda havaya yer verilen bir kapta cıva ısıtıldığında, cıvanın kırmızı cıva okside dönüşmesiyle ağırlık kazandığı, havanın ise aynı ölçüde ağırlık yitirdiği görülür. Lavoisier deneylerinde bir adım daha ileri gider: cıvadan ayırdığı cıva oksidi (calx’ı) tarttıktan sonra daha fazla ısıtır; kora dönüşen kırmızı oksidin giderek yok olmaya yüz tuttuğunu, geriye belli sayıda cıva taneciğiyle, solunum ve yanma sürecinde atmosferik havadan daha etkili bir miktar “elastik akıcı” kaldığını saptar. Elastik akıcı Priestley’in “yetkin gaz” dediği şeydi.

Lavoisier üstelik bu artığın ağırlığı ile cıvanın ilk aşamadaki ısıtılmasından azalan hava ağırlığının da eşit olduğunu belirler. Dahası, cıva oksidin ısı altında cıvaya dönüşmesiyle kaybettiği ağırlık etkili bölümüyle (yani oksijenle) birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Başta önemsenmeyen bu kuram, suyun iki gazın birleşmesiyle oluştuğuna ilişkin Cavendish deney sonuçlarını da açıklayınca, bilim çevrelerinin dikkatini çekmede gecikmez. Cavendish deneylerinde, asitlerin metal üzerindeki etkisinden “yanıcı” dediği bir gaz elde etmiş, bunu flogiston sanmıştı. Ancak Priestley’in bir deneyi onu bu yanlış yorumdan kurtarır. Priestley, hidrojen ve oksijen karışımı bir gazı elektrik kıvılcımıyla patlattığında bir miktar çiyin oluştuğunu görmüştü. Aynı deneyi tekrarlayan Cavendish daha ileri giderek patlamada “yanıcı” gazın tümünün, normal havanın ise beşte birinin tüketildiğini, öylece oluşan çiyin ise an su olduğunu saptar.

“Mösyö Lavoisier ve Karısı” adlı portreFlogiston teorisi yıkılmıştı artık. Yeni teorinin benimsenmesi, kimi bağnaz çevrelerin direnmesine karşın, uzun sürmez. Kimyada geciken atılım sonunda gerçekleşmiş olur. Lavoisier ulaştığı sonucu Bilim Akademisi’ne bir bildiriyle sunar; ne var ki, tek kelimeyle de olsa Priestley, Cavendish, vb. deneycilerin katkılarından söz etmez. Lavoisier’in aslında ne yeni kimyasal bir nesne, ne de yeni kimyasal bir olgu keşfettiği söylenebilir.yeni ve işler bir sistem kurmaktı. 1789’da yayımlanan Traité Élémentaire de Chimie adlı yapıtı, kendi alanında, Newton’un Principia’sı sayılsa yeridir. Biri modern fiziğin, diğeri modern kimyanın temelini atmıştır.

Lavoisier’i unutulmaz yapan bir özelliği de nesnelerin kimyasal değişimlerini ölçmede gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı. Bu özelliği ona “Kütlenin Korunumu Yasası” diye bilinen çok önemli bilimsel bir ilkeyi ortaya koyma olanağı sağlar. Lavoisier kimi kez kendi adıyla da anılan bu ilkeyi şöyle dile getirmişti:

Doğanın tüm işleyişlerinde hiç bir şeyin yoktan var edilmediği, tüm deneysel dönüşümlerde maddenin miktar olarak aynı kaldığı, elementlerin tüm bileşimlerinde nicel ve nitel özelliklerini koruduğu gerçeğini tartışılmaz bir aksiyom olarak ortaya sürebiliriz.

1794’de solunum üzerinde deneylerini yapmakta olduğu bir sırada, Lavoisier Devrim Mahkemesi önüne çağrılır. İki suçlamaya hedef olmuştur:

devrim karşıtı olarak karalanan aristokrasiyle ilişkisi;
vergi toplamada yolsuzluk (Lavoisier topladığı vergilerin küçük bir bölümünü laboratuvar deneyleri için harcamıştı).
Lavoisier’i kurtarmak için dostları mahkemeye koşmuştu, ama tanık olarak bile dinlenmemişlerdi. “Yurttaş Lavoisier’in çalışmalarıyla Fransa’ya onur sağlayan büyük bir bilgin olduğunda hepimiz birleşiyor, bağışlanmasını diliyoruz,” dilekçesiyle başvuran günün seçkin bilim adamlarına yargıcın verdiği yanıt kesin ve çarpıcıdır: “Cumhuriyet’in bilginlere ihtiyacı yoktur!” Galileo yaşamının son on yılını Engizisyon’un göz hapsinde geçirmişti. Lavoisier’in sonu daha acıklı olur: elli bir yaşında iken “devrim” adına kafası giyotinle uçurulur. Lavoisier, boynunun vurulmasını beklerken kitap okuyordur. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde, Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için okuduğu kitabın arasına bir kitap ayracı koymuştur.

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Kısaca John Fitzgerald Kennedy Kimdir? Amerka Başkanı Kennedy’ye Neden, Niçin Nasıl Suikast Yapıldı? Kennedy Suikasti Hakkındaki Komplo Teorileri Nelerdir?

Dünya tarihindeki karanlıkta kalmış en önemli konularından birisidir Kennedy suikasti! Soğuk savaş zamanında Ameraki Birleşik Devletleri ile Rusya arasında her alanda müthiş bir çekişme yaşanırken, ortadoğuda İsrail-Filistin-Arap Dünyası karmakarışıkken, nükleer silahlanma hız kazanmışken, meydana geldi Kennedy suikasti. ABD 35. Başkanı olan Kennedy’nin neden, niçin ve kimler tarafından ölürüldüğü hala bir sır olarak durmaya devam ediyor. Bu konuda söylenmiş ve yazılmış onlarca komplo teorileri bulunuyor. Bizde uzmanportal.com olarak bu konudaki bazı komplo teorilerini ve sonuçlarını sizlerle paylaşmak istedik. İşte kısaca Kennedy’nin hayatı ve Kennedy suikasti;

John F. Kennedy Hayatı (D. 29 Mayıs 1917 – Ö. 22 Kasım 1963)

Tam ismi John Fitzgerald Kennedy’dir. Genellikle John F. Kennedy, hatta bazen kısaca JFK olarak anılır. Siyasi hayatına 1952 yılında Massachusetts eyaletinden senatör seçilerek başladı. 1953 yılında Jacqueline Lee Bouvier (Jackie Kennedy, sonradan Jackie Onassis) ile evlendi. 1960 yılında Demokrat partinin başkan adayı oldu. O zamanki başkan yardımcısı (sonradan kendisi de başkan seçilen) Richard Nixon’u seçimlerde yenerek 43 yaşında ABD’nin en genç başkanı oldu.

1961 yılında Kennedy Küba başkanı Fidel Castro’yu devirmek amacıyla 1500 kadar Amerika yanlısı Kübalıyı CIA yardımıyla Küba’ya çıkarttı. Domuzlar Körfezi Çıkartması, adı ile anılan çıkartma başarısızlığa uğradı. 1962 yılında Amerikan U2 casus uçakları Amerika’ya çok yakın bir ülke olan Küba’da Sovyet yapımı orta menzilli balistik füzelerin varlığını saptadılar. Bu durum Amerika ve Sovyetler Birliği’ni tarihin en büyük nükleer savaş tehlikesinin eşiğine getirdi. Uzun bir gerginlik sonrasında Kennedy ve Sovyetler Birliği’nin başbakanı Nikita Kruşçev anlaşmaya vardılar. Sovyetler Birliğinin füzelerini Küba’dan geri çekmesine karşılık, Amerika da kendi füzelerini Türkiye’den geri çekme güvencesi verdi.

1963 yılında Amerika’nın Dallas şehrine yaptığı bir ziyaret sırasında John F. Kennedy bir suikast sonucu öldürüldü. Söz konusu suikast Zapruder adlı bir kişi tarafından 8 mm’lik Bell&Howell kamerası ile görüntüledi tüm soruşturmaların ana inceleme dayanağı bu görüntüler oldu. Zapruder milyoner oldu bu sayede. Aynı gün içinde Lee Harvey Oswald suikast suçundan tutuklandı, fakat iki gün sonra Oswald’ın kendisi de Jack Ruby isimli bir kişi tarafından Dallas polis karakolunun bodrum katında vurularak öldürüldü. Suikastta İtalyan yapımı olan Manlicher Carcano dürbünlü tüfeğin kullanıldığı açıklandı. Kennedy üstü açık araba ile halkı selamlar iken ilk kurşun ensesinin altından girip kravat düğümünden çıkmış ikince mermi Dallas Valisi Connaly i sırtından ağır yaralamış üçüncü ve ölümcül darbe Kennedy nin kafasının üst bölümünü parçalamıştır. O şekilde araç doğrudan hastaneye yönlenmiş ancak Kennedy tüm çabalara karşın kurtarılamamıştır. İlk atış ile son atış arasında yaklaşık 5,6 saniye bulunmaktadır. Ancak olayı araştıran FBI ajanlarının hiçbirisi nişan almaksızın bile benzer şekilde ateş etme başarısını gösterememiştir. Kullanılan silahın en son olarak 1945 yılında üretilmiş olan ve mermilerin tek tek hazneye sürüldüğü kollu mekanizma ile çalışan bir silahtır. Üç merminin ayrı ayrı sürülmesi ve nişan alınması bu kadar sürede başarılamamıştır (suikast sırasında 5 atış olduğuda iddia edilir fakat bunların yankıdan kaynaklandığı varsayılmıştır).

John Fitzgerald Kennedy Suikasti

II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail Devleti’nde her şey, 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy’nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy, Amerikan tarihinin en genç başkanıdır ve aynı zamanda Amerikan başkanı olmuş ilk Katolik kişidir.. Kennedy’den önce Amerika’da Katolik bir başkan hiçbir zaman olmamıştır.. John Fitzgerald Kennedy’nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmış olan Katolik bir büyükelçiydi.. Ne babası, ne de başkan Kennedy; Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı.. Babası, büyükelçilik yaptığı dönemde Londra’da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldıklara maruz kalmıştı.. Kennedy de Amerika’da başkan seçilmeden önce Sigmund Rotschild’in kendisine yapmış olduğu ”başkan seçildiğinde Ortadoğu’da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında milyonlarca doları bulan seçim kampanyası masraflarını karşılayacaklarını” belirtmiştir..” Ancak Kennedy, böyle bir teklifin bir daha kendisine yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış gibi hissettiğini belirttirmiştir.. Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden anormal derecede rahatsız bir politikacıydı.. Kennedy’e göre lobilerin Amerika’daki faaliyetleri, Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi.. www.gizliilimler.tr.gg

 

KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURİON’UN NÜKLEER KAVGASI

İsrail, kurulduğu günden beri Ortadoğu’da hep süper bir güç olma hayaliyle hareket etmiştir.. Bu yüzden İsrail Devleti, Ortadoğu’da hızlı bir ”nükleer silahlanma programı” izlemeye başlamıştır.. İsrail’in Dimona çölünde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi, özellikle Başkan Kennedy’i son derecede rahatsız etmiştir.. İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması, Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır.. Kennedy, Ben Gurıon’a yazdığı sert bir uyarı mektubunda ”İsrail’in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını…” belirtmiştir.. Ben Gurıon da, cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy’e ”genç adam” diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur.. Bu mektuplaşmalar, iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür.. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurıon, istifa etmiştir.. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissenger, ”İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir.” diyerek Kennedy’i ikna etmeye çalışmış; ancak başarılı olamamıştır..

Kennedy, bununla da yetinmemiş 4 Haziran 1963’te Amerikan temsilciler meclisine danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan dolarını basma yetkisini Rotshild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve ”bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” belirterek kendi sonunu hazırlamıştır.. Federal Reserve Bank ve dolar, İsrail’in en büyük gelir kaynağıdır -tabiri caizse şah damarıdır.- Kennedy, doları basma yetkisini Federal Reserve Bank’ın elinden alarak adeta İsrail’in şah damarını kesmiştir.. Neticede İsrail için Kennedy’nin etkisiz hale getirilmesi, farz olmuştur..

Kennedy’nin seçimleri kaybetmesini beklemek, boş bir umuttu; çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu. Kennedy’e seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi.. Üstelik Kennedy’nin kardeşi de gelecek vaat eden bir politikacıydı.. Dünyada hiçbir aile, böylesine politik bir gücü elinde tutmayı başaramamıştı.. Tek bir çare gözüküyordu.. O da suikastti.. Kennedy, bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti.. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson’du.. Johnson, tam bir İsrail taraftarıydı.. Kendi politik hırsları yüzünden İsrail’e gözünü kırpmadan yardım edebilirdi.. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu. Söylentilere göre; Kennedy, kendisini kovmaya çalışıyordu..

İsrail, Kennedy yok etmek için suikast kararı alır ve kararı Amerikan derin devleti için derin bağlantılarını kullanarak çok gizli bir biçimde uygulamaya koyar.. Kennedy’i öldürmek için en uygun ortam, seçim kampanyaları için geleceği Dallas’tır.. Dallas’ta her zamanki gibi üstü açık arabayla halkı selamlayacak olan Kennedy’i korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti.. Böylece suikast çetesi, Kennedy’i rahatlıkla öldürebilecekti..

Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır.. Kimileri Kennedy’i Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileriyse Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder; ancak kesin olan bir şey var ki, Kennedy’i öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılar (sniper)’lardan oluşan bir suikast timiydi..

Kennedy, Dallas’ı ziyaret etmeden önce, akşam, yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas’ta gökten boşalırcasına yağmur yağmıştır..Ancak şehir halkı, buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır.. 22 Kasım 1963 sabahı, Washington D.C’den Air Force One uçağıyla Dallas’a gelen başkan Kennedy ve eşi, sabah 9’ta şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır.. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada başkan Kennedy ve Vali Connaly vardır.. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy’nin arabası Kortejle birlikte Elm Caddesi’nden Houston’a doğru beklenmedik bir dönüş yapar… O sırada silah sesleri yükselmeye başlar. Polisler, telsizle anons etmeye başlar; ”Korteje ateş ediyorlar yere yatın!” diye..Tam 6 el silah sesi duyulur.. Birinci mermi, arabayı komple ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar.. İkinci mermi, Kennedy’i tam omzundan vurur.. Üçüncü mermi Kennedy’i ıskalayıp ön koltuktaki Vali Connaly’i omzundan vurur.. Dördüncü mermi, Kennedy’i boynundan vurur. Aynı mermi, başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly’i sırtından vurur.. Beşinci mermi, arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar.. Ve Altıncı mermi… Altıncı mermi, başkan Kennedy’i tam kafasından vurur.. Başkanın kafasını parçalayan mermi, bulunamaz.. www.gizliilimler.tr.gg

Suikastten sonra yapılan araştırmalarda Kennedy’i sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald’ın vurduğu iddia edilir..Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald’ın tek katil olduğu görüşüne varılır.. İddialara göre Oswald, Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı Manlicher Caracano marka sniper tüfeği ile başkan Kennedy’i ve Vali Connaly’i altı kez vurarak başkanı öldürmeyi başarmıştır..

Sözde suikastçi sniper Lee Harvey Oswald’ın vurduğu başkan Kennedy, feci şekilde can vermiş ve Lee Harvey Oswald, apar topar hapsi boylamıştır.. Ortadaki deliller, birden çok keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen; İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti, suçu Lee Harvey Oswald’ın üzerine atarak delilleri bir bir yok etmiştir.. Suikasti gören 57 kişi, ya bir kaza ile ya da intihar ile ölü bulunmuştur..

Lee Hervey Oswald ise suikastten iki gün sonra mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür.. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald’ı öldürmesinin nedenini ise ”komünistlerden Amerika’nın aldığı intikam” olarak yorumlamıştır..

Birden çok keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy’nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi.. Ailesi, Kennedy’nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçilerin bulunmasını istediğindeyse Amerikan birimleri, konuyu şiddetle reddetmişlerdir.. Kennedy, apar topar gömülerek konu ört-bas edilmiştir..

Başkan Kennedy’nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür…

Kennedy Suikastı ve Derin Devlet Amerika

Amerika’nın kendi içindeki hesaplaşmasını, temiz, açık, dürüst, Amerikan devleti imgesini ortadan kaldıran olaylardan sadece biri. Dış politika, kültür ve tarih dergisi “Araştırma” tarafından Kennedy suikastı ile ilgili yayınlanan metne göre;

Akmakta olan bir nehrin akış yönü değiştirilmemişse, bunun sorumlusunu bulmak için nehrin yeni suladığı tarlanın sahibine bakmak yeterli olacaktır. Kennedy suikastında ise sulanan tarla, tek bir adresi gösteriyor: İsrail’i…

Kennedy suikastı konusunda onlarca farklı senaryo ortaya atıldı. Biz burada birçok Amerikan aydının ortaya koyduğu, fakat mümkün olduğu kadar “hasır-altı” edilmeye çalışılan bir başka alternatif senaryodan daha söz etmek istiyoruz. Bunu dikkate alırken üzerinde durduğumuz temel bir kriterimiz var; Akmakta olan bir nehrin akış yönü değiştirilmişse, bunun sorumlusunu bulmak için nehrin yeni suladığı tarlanın sahibine bakmanın yeterli olacağıdır.

Kennedy suikastının başlangıcı aslında Eisenhower dönemine kadar uzanmaktadır. İki dönem üst üste başkan seçilen Eisenhower’ın yönetimi, izlediği politikalar dolayısıyla Yahudi lobisini çok öfkelendirmişti. Yahudi lobisi bir daha böyle bir yönetim görmek istemiyordu. Bu nedenle daha organize çalışmaya karar verdiler. Baskıyı artıracaklardı. Bu kararın en önemli uygulaması, Aipac’ın kurulması oldu. lobi, yeni Eisenhower’lere izin vermeyecekti.

Bunun için ilk uygulamaya karar verdikleri yöntem, başkan olacak kişiyle henüz seçilmeden önce bağlantı kurmaktı. Başkan adaylarıyla konuşacak ve “Eğer seçildiğinizde İsrail’e destek olmaya söz verirseniz, kampanyanıza büyük yardımlar yapabiliriz” diyeceklerdi. Bunun ilk denemesini John f Kennedy’e yaptılar. Eisenhower’ın görev süresi 1960’da bitiyordu ve yapılacak seçimlerin en güçlü ismi de Demokrat Parti’nin adayı Kennedy idi. Lobi, işi sağlama almaya karar verdi ve seçim kampanyası sırasında Kennedy ile temas kurdu. Yahudi lobisinin etkisinin sanılandan daha çok olduğunu anlatan kitapların en önemlilerinden biri olan “They dare to speak out (Konuşmaya cesaret ettiler)” kitabının yazarı Paul Findley, olayı aynı kitabında şöyle anlatıyor:

“(Seçimden bir süre önce) Kennedy, New York’un önde gelen Yahudilerinden birinin evindeki yemeğe katılmıştı. Ancak o akşam duyduğu bazı sözler canını fena halde sıkmıştı. Kennedy o akşamı yakın dostu gazeteci Charles Bartlett’e anlatırken, ‘İnanılması zor bir deneyimdi’ demişti. Anlattığına göre, o gece yemeğe katılanlardan biri -Kennedy adamın adını vermemişti- Kennedy’e, ‘Kampanyanız sırasında bazı ekonomik güçlüklerle karşılaştığınızı biliyoruz’ demişti. Ve şöyle eklemişti: ‘Ancak eğer önümüzdeki dört yıl boyunca Ortadoğu ile ilgili politikalarınıza yön verme şansı tanırsanız, kampanyanız için size çok etkili bir biçimde yardımcı olabiliriz’. Bu, Kennedy’nin hiç alışık olmadığı bir öneriydi”

Evet, Kennedy bu tür kirli pazarlıklara alışık değildi ve bu yüzden de lobinin teklifini geri çevirmişti. Avukatı Bartlett’e “Bir başkan adayından çok, bir yurttaş olarak tepki gösterdim, kendimi hakarete uğramış gibi hissettim” demişti. Kennedy ayrıca eğer başkan seçilirse, başkan adaylarının seçim kampanyası için hazineden gelen para dışında para kullanmalarını, yani lobiden rüşvet almalarını yasaklayacağını da eklemişti. Genç adam, kendi elleriyle kendi sonunu hazırlıyordu…

Kennedy’nin İsrail’le kavgası

Sonuçta Kennedy lobinin desteği olmadan da başkan seçildi. Lobi Kennedy’e sıcak bakmıyordu. Başkan, Amerikan tarihindeki ilk Katolik başkandı; Ayrıca eski bir büyükelçi olan babası Joseph Kennedy de zamanında lobi tarafından boy hedefi haline getirilmişti. Kennedy de lobiye ve İsrail’e pek sıcak bakmıyordu; Başkanlık öncesinde aldığı “Ahlaksız teklif” onu lobiden bir hayli soğutmuştu. İlerleyen aylarda başkan, İsrail yönetimiyle büyük bir çatışmaya girdi. Çatışma, İsrail’in nükleer programı nedeniyle patlak vermişti. İsrail başbakanı David Ben Gurion, hummalı bir nükleer silah üretme programı izliyordu; Kennedy ise nükleer silahlanmayı durdurma programı çerçevesinde Yahudi devleti’ni bu işten vazgeçmesi için ikna etmeye çalışıyordu. Kennedy, elinden geldiğince Yahudi devleti’nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalışmalarını engellemeye çalışmıştı. Ben Gurion’un yazdığı mektuplarda kendisinden “genç adam” diye söz etmesi ve daha üst bir konumdaymış gibi bir üslup kullanması yüzünden de çileden çıkıyordu. Bu arada Kennedy’nin Araplara yönelik olumlu bakış açısı da, onu İsrail ve lobi gözünde tam anlamıyla boy hedefi haline getirmişti. Kennedy’nin Ortadoğu’da adil bir politika uygulamaya niyetlendiği, daha senatör olduğu sıralarda Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir’i desteklemesiyle ortaya çıkmıştı. Cezayir bağımsızlığına karşın Fransa’ya büyük askeri destek veren İsrail, JFK’nın “tehlikeli” biri olduğunu daha o zaman sezmişti. Genç başkan, Beyaz Saray’a oturduktan sonra da Arap ülkeleriyle, özellikle de Mısır’la olumlu ilişkiler kurmaya çalışmıştı.

Kısacası, Amerika ve İsrail’deki Yahudi liderler, ikinci bir Eisenhower vakası ile karşı karşıya kalmışlardı. Ancak bu kez oturup Kennedy’nin seçim kaybetmesini bekleyecek kadar sabırlı değillerdi. Kennedy halktan çok büyük destek alıyordu ve bir sonraki seçimleri kazanacağı da kesin görünüyordu. İsrail ve lobi, bir beş yıl daha bekleyemezdi.

Peki ne yapmalıydılar? Kennedy’i ikna etmenin yolu yok gibi gözüküyordu; Bunu zaten seçimden kısa bir süre önce denemiş ve ters tepkiyle karşılaşmışlardı. Bu durumda Kennedy’nin yerine geçebilecek muhtemel başkanlar üzerinde düşünmek gerekiyordu. Kennedy’nin Cumhuriyetçi Parti’den rakibi olan Richard Nixon da onlar için pek olumlu gözükmüyordu. Seçimlerde Nixon’a büyük bir destek verip Kennedy’nin kaybetmesini sağlasalar bile, yine de ellerine bir şey geçmeyecekti. Ancak bir başka isim, onlar için çok uygun olduğu sinyalini veriyordu. Bu, Kennedy’nin yardımcısı Lyndon b Johnson’du. Son dönemlerde özellikle dış politika konularında Kennedy’le çokça tartışan ve başkanla arası oldukça açık olan Johnson, lobi açısından “ideal başkan” prototipi çiziyordu. Politik kariyeri boyunca İsrail’e desteğini sık sık vurgulamış ve başkan yardımcılığı yaptığı dönem boyunca da Yahudi devletine olan sempatisini açığa vurmuştu.

Eğer İsrail ve lobi, bir yolunu bulur da Kennedy’nin yerine Johnson’u başkan yaparlarsa, oldukça büyük bir iş başarmış olacaklardı. Ama bu normalde mümkün değildi; Böyle bir koltuk değişimi olması için başkanın ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Başkanın istifa etmeye de niyeti yoktu elbette…

İşte Kennedy suikastı tam bu sırada gerçekleşti.

Kennedy suikastında ‘son hüküm’: Başkan’ı MOSSAD öldürdü!

Paul Findley, Kennedy suikastı hakkında üretilen komplo teorileri arasında İsrail’in adının hiç geçmediğinden bahseder. Oysa Yahudi devleti Kennedy’i ortadan kaldırmayı istemek için çok fazla gerekçeye sahiptir. Ayrıca Findley’in dediği gibi, Kennedy suikastı ile ilgili olarak sanık sandalyesine oturtulan Küba lideri Castro, mafya ya da fanatik anti-komünistler gibi bu işi becerecek güç ve yeteneğe sahip değildir (Oliver Stone’nin JFK adlı filminde ortaya konduğu gibi, Kennedy suikastı son derece planlı ve sofistike bir eylemdir ve devlet içinden odakların işin içine karıştığı kesindir). Findley, MOSSAD’ın Kennedy’i ortadan kaldırmayı isteyecek nedenlere ve bu işi yapabilecek güç ve yeteneğe kesin olarak sahip olduğunu hatırlatır. Bu gerçeğe rağmen sanıklar listesinde MOSSAD ve İsrail isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuşkuları daha da artırmaktadır.

Kennedy suikastında MOSSAD’ın rolü ile ilgili en detaylı çalışma ise Amerikalı araştırmacı Michael Collins Piper’ın 1993 yılında yayınladığı Final Judgement (Son Hüküm) adlı kitapta ortaya kondu. Piper, 335 sayfa ve 600 dipnottan oluşan kitabında Kennedy suikastı ile ilgili “son hükmü” veriyordu: Suikast bir MOSSAD ürünüdür!…

Piper, öncelikle Kennedy ile İsrail yönetimi arasındaki çatışmanın detaylarını inceliyordu. Bu çatışma o kadar keskindi ki, İsrail başbakanı Ben Gurion, Nisan 1963’te Kennedy’nin varlığının İsrail’i tehdit ettiğini öne sürerek istifa etmişti.

Suikastın ayrıntılarında çok sayıda MOSSAD bağlantısı vardı. Piper, New Orleans savcısı Jim Garrison tarafından suikast ile ilgili olarak soruşturmaya uğrayan Clay Shaw’a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizliği ile davadan beraat eden, ancak suikastla ilgisi olduğu aşikar olan Shaw, MOSSAD’ın paravan şirketi olarak işlev gören bir firmanın yönetim kuruluşunda çalışıyordu (Piper’a göre, yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Show’ın bu MOSSAD bağlantısını atlamıştır, çünkü Stone’un en büyük finansörü, Arnon Milchan adlı İsrailli bir silah tüccarıdır).

Piper’ın kitabında konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran eski bir Fransız istihbaratçı vardır. Bu kişi, MOSSAD’ın suikastçılarla bağlantı kurarken, Fransız istihbaratındaki bir ajandan yararlandığını söyler. MOSSAD’la suikastçılar arasında aracılık yapan bu Fransız ajan, Cezayir yanlısı tutumundan dolayı Kennedy’den nefret etmektedir.

Piper, suikasttaki MOSSAD bağlantısının hasıraltı edilmesine de değinir. Belli kişiler, suçu mümkün olduğunca uzak adreslere atmaya çalışmışlardır. Suikastı inceleyen Warren Komisyonu’na, sorumlunun KGB olduğu konusunda en çok telkinde bulunan kişi, CIA eski şefi James J Angleton’dur. Angleton’un en önemli özelliği ise İsrail ve MOSSAD’a olan ünlü yakınlığıdır; CIA şefi olduğu dönemde “MOSSAD’ın manevi babası” unvanını kazanmıştır.

Suikasttaki “İsrail hipotezi”ni güçlendiren bir başka nokta, Kennedy’nin ardından başkan olan Johnson’un İsrail’e olan büyük yakınlığıdır. O tarihe kadar görev yapan Amerikan başkanları içinde “en İsrail yanlısı” sayılan Johnson, ilk kez Yahudi devletine büyük miktarlarda silah yardımı yapmış, 1967 savaşı sırasında İsrail’e gizli yollardan askeri araç ve deneyimli personel göndermişti. Paul Findley, Johnson hakkında şunları söylüyor:

“İsrail hükümeti Johnson başkan olursa her şeyin lehlerine dönüşeceğini bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy’nin ölümünden sonra ABD ilk defa İsrail’e çok geniş çapta silah göndermeye başladı. 1967 haziran savaşı sırasında Johnson el altından İsrail’e hem malzeme hem de personel yardımında bulundu”

Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamıştı.

İşte en başta belirttiğimiz nehir örneğinin Kennedy suikastında götürdüğü yer İsrail’dir. Kennedy’nin öldürülmesiyle Yahudi lobisi kendi tarlasını rahat rahat sulamaya başlamıştır. (Kaynak: Araştırma Dergisi)

Şimdi gelelim benim özetime; Profesyonel bir şekilde, tecrübeli MOSSAD elemanları tarafından farklı iki açıdan beyni dağıtılan JFK’den sonra gündeme oturmuştur.

Sorun Kennedy’nin İsrail’e çeşitli konularda imtiyaz tanımak istememesi ve Amerikan hükümetine baskıda bulunan Yahudi Lobisine prim vermemesidir. Daha sonra hükümet içinden de bir destekçi bulan MOSSAD elemanları o zamanın İsrail başkanının dolaylı emri ile etkisiz[-] hale getirilmiştir.

Oliver Stone’un JFK filminin konusudur. Ayrıca bu film sonrasında da Amerikan hükümeti tarafından yaklaşık 50 yıl süreyle bu cinayetle ilgili araştırma yapılması, belgeler yayınlanması, tartışmalar, çıkarımlar, teoriler sunulması yasaklanmıştır.

JFK suikastı ve sonrasında yaşanan gelişmeler ABD’nin en büyük gelir kaynağının savaş olduğunu kanıtlar. JFK suikastı savaşın yani gelir kaynağının önündeki engelin kaldırılmasıdır.

Bir asrı aşkın bir süredir dünyanın çeşitli ülkelerinde kendisini ilgilendirmeyen en ücra köşelerde bile anlamsız savaşlara girmesi, Vietnam’da açık olarak, Küba’da gizlice komünizme karşı yürüttüğü savaş ABD’deki savaş endüstrisini beslemiştir.

ABD halen bu politika üzerinden gelir sağlamaya çalışmaktadır. Fakat düşmanları artık zayıflayan komünizm değil, yükselen yeni trend olan aşırı İslam bloğudur ki onlar bunu İslami terör olarak adlandırırlar. Yani yeni bahane terördür. “Teröre karşı mücadele” adı altında, ekmeğini yedikleri savaş oyununa devam etmektedirler. Zamanında komünizme karşı besledikleri bu aşırı İslami topluluklar zamanla gelişmiş ve yeni düşmanları olmuştur. ABD’nin şu sıralarda Ortadoğu ile uğraşmasının nedeni budur. Ayrıca bu uğraş savaş endüstrisini canlı tuttuğu için de vazgeçilemezdir. Yeni bir gelir kaynağı olarak Irak’a girmesinin nedeninin altında da ekonomik nedenler vardır.

1960’lı yıllarda JFK ile yükselen “Savaşa hayır” sloganları bu gelir kaynağını tehdit etmekteydi.

JFK’nın;

– Devletin alt kademelerinden en üst kademelerine dek büyük söz sahibi olan CIA’yı parçalara ayırıp, zayıflatması,

– 62 yılının mart ayında savunma bütçesinde yapılmasını istediği kesintiler, (25 deniz aşırı ülkede neredeyse 52 askeri üssü etkiledi. Vietnam’da binlerce helikopteri kaybedip binlercesini tekrar satan şirketler, onlarca deniz aşırı ülkeye askeri teknoloji yollayan firmalar, savunmayla sözleşmesi olan petrolcüler bu kesinti dolayısı ile zor duruma düştüler)

– Ruslarla yaşanan soğuk savaşı bitirmek istemesi,

– Aya gitme yarışına bir son verip Sovyetlerle işbirliği yapma istemesi,

– Nükleer testleri yasaklayan bir antlaşma imzalaması,

– 1962’de Küba’ya çıkartma yapmayı reddetmesi,

– Güneydoğu Asya’da savaşmak istememesi ve Vietnam’dan çekilme kararı alması

gibi nedenler yüzünden derin devlet Amerika ve savaştan gelir sağlayan güç odakları Kennedy’nin bir engel olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiği kararını alıyorlar. Ve 22 Kasım 1963 salı günü saat 12:30’te hepsi sona eriyor.

Ve bu tarihten bir gün sonra; Yeni başkan ve Vietnam büyükelçisi biraya geliyor. Kennedy’nin geri çekilme politikasının tersine, ABD hükümetinin komünist asilere karşı savaşında yardımcı olmaya devam edeceğini açıklıyor. Bu da Kennedy’nin neden ortadan kaldırıldığının bir kanıtı.

Evet, derin devlet Amerika ve savaştan gelir sağlan güç odakları Kennedy’yi negatif hale getiriyorlar ama bu olayı da kendi emellerine alet etmeye çalışıyorlar. Suçu Fidel Castro’ya atmak ve komünizme karşı savaşın gerekli olduğunu halkına ve tüm dünyaya vurgulamak için suikasttan önce detaylı ve programlı bir şekilde günah keçisi olan Lee Harvey Oswald hazırlanıyor.

Oswald 17 yaşında sivil hava devriyesi olarak donanmaya giriyor. Radar uzmanı oluyor. Daha sonra hiçbir donanmacının gerek duymadığı şeyi yapıp Rusça öğreniyor ve annesinin hastalığını bahane ederek donanmadan ayrılıyor. İki üç gün sonra 203 dolarlık banka hesabıyla alınan 1500 dolarlık biletle Moskova’ya gidiyor. 5-6 hafta ortalarda görünmüyor muhtemelen KGB ile (sözde) işbirliği yapıyor. Radarlarla ilgili gizli bilgileri ya da sahte gizli bilgileri Ruslara verme karşılığında 5000 rubleyle balkonlu bir daire veriliyor. Kısacası göz göre göre ülkesinden bir hain olması için Rusya’ya gönderiliyor. Ruslar da bunu yiyor. Daha sonra ABD’ye geri dönme kararı alıyor. Bu haini, ABD devleti 48 saat içinde ona yeni bir pasaport çıkararak ve üstüne yolculuk parası vererek karşılıyor. Çok gizli bilgileri açıkladığı için soruşturulmuyor ya da suçlanmıyor.

Şu kesin ki; Oswald Rusya’ya gerçek bir mülteci olarak gitmedi. ABD için çalışan bir istihbarat ajanıydı.

Daha sonra New Orleans’ta Fidel Castro taraftarı broşürler dağıtırken, sahte bir kavga sonucu gözaltına alınıyor. Böylece “Castro yanlısı” olarak fişlenmiş oluyor. Sonra yerel bir televizyonda tartışma programına çıkıyor ve komünist olduğunu ilan ediyor.

Ardından Oswald sıradan biri gibi günde 12$’a Dallas’taki suikastın yapıldığı sokakta bulunan kitap deposunda çalışmaya başlıyor. suikasttan birkaç ay önce kendini Oswald olarak tanıtan biri Küba’dan Meksika’ya oradan da Dallas’a geçiyor. Ama o sırada Oswald kitap deposunda çalışmakta. Böylece suikastı gerçekleştiren kişinin emri Castro’dan aldığı izlenimi veriliyor.

Suikastta kullanıldığı iddia edilen silah mart ayında Chicago’da bir postane aracılıyla Oswald’ın sahte ismi olan A.Hidell adına bir posta kutusuna yollanıyor. Oysa o yıllarda hiçbir iz bırakmadan herhangi bir silah dükkanından satın alınabilirdi. Ama bu yapılmıyor.

Görüldüğü gibi bunların hepsi suikastı Castro’nun üstüne atmak için derin devlet Amerika tarafından hazırlanmış. ABD istihbarat ajanı olan Oswald, Castro’nun adamı gibi gösterilmeye çalışılmış.

Ayrıca suikastın yapıldığı iddia edilen silah ikinci dünya savaşından kalma İtalyan yapımı ucuz bir Mannlicher-Carcano. suikasttan sonra -göstermelik olarak- üç FBI keskin nişancısı ateş edildiği söylenen yerden atışlarda bulunuyor. Ama hiçbiri suikasttaki performansa ulaşamıyor. Altı saniyeden az sürede çok iyi nişan alarak tam üç atış hem de kollu mekanizmali bir tüfekle. Normal birinin bu sürede iki el ateş etmesi bile şans eseridir. İlk atış en iyisi olur. Ama burada en kusursuz olan üçüncü atış. O son kurşun da güya zikzaklar çizerek Kennedy’yle Connally’yi yedi kez vurmuş. Tüm bunlara ek olarak nitrat testlerine göre 22 Kasım’da tüfekle ateş edilmemiş. Ama suikast sonrası böyle bir test yapılmaya gerek duyulmuyor.

Onlarca tanık silah seslerinin arkadaki kitap deposundan değil Kennedy’nin önündeki çimenli tepedeki çitin arkasından geldiğini duyduğunu ifade ediyor. Ama hiçbiri ifadelere geçmiyor. Zapruder’in filmine göre son ölümcül vuruş Kennedy’nin ön tarafından geliyor. Kurşun Kennedy’i önce arkaya sonra sola itiyor.

Oswald suikasttan 12 saat sonra sorgulanmış. Üstelik avukatı da yokmuş. Söyledikleri de tutanaklara geçirilmemiş. Bu sıradan bir davada bile olsa kabul edilemez.

Oswald’ı halkın gözünde tek zanlı olarak tutabilmek için suikast sonrası Life’ye kapak olan, elinde silahla göründüğü fotoğraf kullanılıyor. Fakat bu fotoğraf basit bir fotomontoj. Oswald’ın başı başka bir gövdeye yerleştirilmiş. Baş kısmında gölgeler saatin 12 civarı olduğunu gösterirken. Ayak kısmında ikindi zamanı.

Tüm bunların yanı sıra FBI’nın 17 Kasım 1963 tarihindeki kameralarında Oswald’ın FBI’ya geldiği ve bir not bıraktığı görülüyor. İddialara göre bu Kennedy’nin 22 Kasım’da öldürüleceği istihbaratını alıp FBI yetkililerine bildirmesi idi. Ancak bu not daha sonra yok edilmiş. Ve Oswald’a suikast günü o saatte kitap deposunda olması söylenmiş.

Daha sonra Oswald duruşmaya çıkarılmak üzere iken 70 polis ve onca gazetecinin arasında canlı yayında Jack Ruby tarafından vuruluyor. Böylece ne duruşma kalıyor ne de farklı bir görüş. Oswald’ın tek zanlı olduğu kabul ediliyor ve dosya kapanıyor.

KENNEDY SUİKASTİNİN SONUÇLARI

Kennedy’nin kapattığı İsrail Dimona çölündeki nükleer santrali tekrar açılmış ve İsrail nükleer silah üretimine eskisi gibi iyice hız vermiştir..

Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan başkan Kennedy’nin çıkarttığı 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi, tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Reserve Bank’a verilmiştir..

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ılımlı ve sakin bir politika izleyen Amerika, özellikle Kennedy suikastinden sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır.. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir.. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti, adeta bir sidik yarışına dönmüştür..

Amerika, tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam’a saldırmıştır..Vietnam’da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur..

Amerika’da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur.. Amerika, İsrail devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hâle gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır.. En basitinden örnek vermek gerekirse, İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü ”Samuel Vanunu’yu kaçırma operasyonu”na istemeden şahit olan bir Amerikan Fırkateynindeki 23 deniz piyadesi, İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür.. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür.. Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını, konuyu haber bile yapmamıştır..

Amerika’nın büyük Ortadoğu projesi başlamıştır.. Büyük Ortadoğu Projesi’nin diğer adı ise Büyük İsrail Devleti projesidir.. Kennedy suikastinden sonra, Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir.. Büyük İsrail Devleti, Tevrat’ta Tanrı Yehova’nın Yahudilere vaat ettiği topraklardan oluşmaktadır ( ve Türkiye’yi de içie kapsar. -Admin Notu ). 11 Eylül saldırıları, Münih’teki eylemler ve daha birçok terörist eylem, aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir..

Kategoriler
BİYOGRAFİ Genel Kültür

Nostradamus kimdir? Nostradamusun Hayatı, Nostradamusun Kehanetleri

14 Aralik 1503 tarihinde Renee ve Jacques de Nostredame’in oglu olarak dünyaya geldi. Babası St.Remy şehrinde noterdi. Michel de bunun sayesinde varlıklı ve sosyal bir çocukluk yaşadı. Michel’in büyükbabaları fizikçi idiler. Onların yanında Michel edebiyat, tarih, tıp, astroloji, matematik, simya konularında bilgiler edindi, Yunanca’yı, Latince’yi ve İbranice’yi öğrendi.

Jean ve Pierre aynı zamanda Kral Rene ve oğlunun fizikçileriydiler. Büyükbabası ona, Eski Yunanca’yı, Latince’yi ve İbranice’yi, matematik ve simya bilimini de öğretmişti. Jean torununa hemen her konuda ders veriyordu; klasik edebiyat, tarih, tıp, astroloji ve şifalı otlarla tedavi. Nostradamus ilk defa Hıristiyan dünyasında yasaklanan sanat ve bilimin tadını Yahudi Kabbalah’ını ve Simya’yı öğrenerek almış oluyordu.

1522’de Montpellier Üniversitesi’ne tıp okumaya gitti. On dokuz yaşındaki bu öğrenci dedelerinden aldığı eğitimle ve okulda öğrendiklerinle çok başarılı bir doktorluk kariyeri yaptı. Doktorluktaki ününün pekişmesi ise, şarbon hastalığı salgınında kan akıtarak tedavi yapmak yerine, hastalarını temiz hava, su ve bitkilerle tedavi etmesi olmuştu.

1534’te Rönesans’ın en büyük bilim adamı ve düşünürlerinden Jules Cesar Scalinger tarafından Agen’e davet edildi. Daha sonra burada adını bilmediğimiz bir hanımla evlendi ve bu evlilikten iki çocuğu oldu. Şarbon salgını sırasında mucizeler yaratan Nostradamus yeni bir salgında ise karısını ve iki çocuğunu kurtarama*****, şarbona kurban verdi.

Bu da şehirde ona karşı bir güvensizlik duyulmasına neden oldu. Yine bir salgın için geldiği Aix şehrinde tekrar evlendi. Yıllarca süren Avrupa gezileri sırasında topladığı eşyaları da buraya getirmişti: Usturlaplar, sihirli aynalar, su bulan çatallar, pirinç kaseler, eski kahinlerin tasarladığı üç ayaklı sehpa Branchus… Geceleri herkes yattıktan sonra o, sabahlara kadar üst kattaki odasında çalışırdı.Titrek mum ışığında astronomik takvimlere danışır, burçların rotasını çıkartırdı.

Nostradamus geleceği görmeye başladıkça,bunları başkalarıyla paylaşmak için büyük bir istek duymaya başlar ve 1550’de ilk almanağını yazar. Bu kitapta on iki tane manzum dörtlük bulunuyordu. Her bir dörtlük gelecek yılın bir ayı ile ilgili genel bir kehanet içeriyordu. Bu

kitap çok ilgi görünce o da her yıl hayatının sonuna kadar bir almanak yazdı. 1566 yılının Haziran ayında Franciscan Manastırında öldü. Ölmeden bir gece evvel yanına kimseyi sokmadı ve soranlara “Bu son gecem, beni yalnız bırakın, zira sabaha ölmüş olacağım.”

diyerek son kehanetinde bulundu.

Aşağıdaki metin , Nostradamus’un oğlu Cesar’a hitaben yazdığı önsözden olduğu gibi alınmıştır:

“İnsan kaynaklı olaylar kesin değildir, ama her şey düzenlidir ve Tanrı’nın hesaplanmaz gücüyle yönetilir, bize öfke sarhoşluğu değil, telaşlı eylemle de değil, yıldızların etkisiyle ilham verir. Belli şeyleri bir kehanet ruhu içinde ancak ilahi ilhamı bulanlar önceden kestirebilir.

Ben çok uzun süreden beri pek çok kehanetlerde bulundum, daha sonra olmuş olayları çok önceden söyledim, yerini de belirttim. Bütün bunları ilahi güce ve ilhama yorumluyorum. Söz ettiğim olaylar, kimi mutlu, kimi hüzünlü, dünyanın ikliminden giderek artan bir doğrulukla geçmiştir, ama bir zarar verme olasılığı yüzünden, yalnız şimdiki zamana değil, geleceğe de bir zarar verme korkusundan, sessiz kalmaya, bunları yazıya dökmemeye razı oldum.

Hükümranlıklar, mezhepler ve bölgeler öyle çapraz ve ters değişimlere yol açıyorlar ki, gelecekte neler olacağını açıklarsam, devletlerin, mezheplerin, din ve inançların başındaki büyükler bunların kendi hayallerinden farklı olduğunu, duymak istedikleri şeyler olmadığını görünce, gelecekte doğru olduğu anlaşılacak sözleri suçlamaya kalkarlar. Gerçek kurtarıcının dediği gibi, “Kutsal şeylerinizi köpeklere vermeyin, incilerinizi domuzlara atmayın, çünkü ayaklarıyla ezerler, dönüp sizi parçalarlar.

“Dilimi kalabalıklardan, kalemimi kağıtlardan uzak tutuşumun nedeni bunlardır. Daha sonra (Leoni)’den ötürü kararımı verdim, muğlak ve şaşırtıcı cümlelerle insanlığın geleceğinde olacakları, özellikle de en önemlilerini, benim gördüklerimi, kimsenin duyarlılığını zedelemeden açıklıyorum. Bunların hepsinin bulutlu biçimde yazılması gerekiyordu, tüm kehanetler gibi. Ne var ki, şimdi ya da ileride, Yaratıcı Tanrı’nın gelecekte yer alacak sırları ilham ve hayal yoluyla açıklamak isteyeceği kişiler çıkabilir, bunlar yargısal astroloji yoluyla, geçmişte belli bir gücün gelip onları alev gibi sarması, insani ve ilahi ilhamları yargılamaya itmesi biçiminde olabilir…

çünkü biz de kehanetlerimizi yazıya, ilahi ilham ve vahiylerle, sürekli gözlem ve hesaplarla dökebildik.

Ama sana açıklamak istediğim şey, göklerin hesaplarıyla elde edilen kararlardır. Bu yolla insan gelecekteki olayları bilir, hayali her şeyi de kesinlikle reddeder. İlahi ve doğaüstü ilhamın astrolojik hesaplarla birleşmesi sayesinde, yerleri ve zamanları doğru olarak bulmak mümkündür, bu da ilahi sevapla, güçle, yetenekle kazanılan bir okült özelliktir.

Bu yolla geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek bir tek ebediyet olur, çünkü her şey çıplak ve açık hale gelir.”

Nostradamus’un, 3797 yılına kadar olan bazı kehanetleri şöyle:

2000’lerde, Avrupa ile İtalya arasında savaş; Chiren’in birliklerin başına gelmesi ve Avrupa Ordusu’nun savaşı kazanması.

2020 Yılında, atomik bir saldırı sonucunda Roma’da taş üzerinde taş kalmaması.

2050 Yılında, iki Almanya’nın birleşmesi ve Yerküre üzerinde 57 yıl süreyle barışın hakim olması. Ayrıca, Nostradamus’un büyük bir kahin olarak tanınıp herkesçe kabul edilmesi.

2076 Yılında, bir ihtimal, Avrupa ile Asya / Afrika ülkeleri arasındaki 4. Dünya Savaşı’nın çıkması. Savaşın 25 yıl sürmesi ve bitiminde yarı yarıya çöle dönmüş bir dünya bırakması.

2106 Yılında, 4. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve 1000 yıllık barış döneminin başlaması. Bugün için düşünülmesi bile zor olan olağanüstü buluş ve gelişmelerin ortaya çıkması. Yüksek bir yaşam düzeyi.

3750 Yılında, yeni bir savaş ve o güne değin yaşanmamış ölçüde bir korku dalgası.

3797 Yılında, son günün gelip çatması ve yeryüzü ile gökyüzünün yepyeni bir çevreye bürünmesi. İnsanoğlunun ölümsüzlüğe erişmesi. Her türlü kötülüğün, bir daha geri gelmemek üzere saf dışı edilmesi ve ölümün ölümsüzlüğe dönüşmesi.

Kategoriler
BİYOGRAFİ

Kemal Kılıçdaroğlu Kimdir, Kısaca Hayatı ve Yaptıkları

Deniz Baykal’ın ortaya çıkan kaset sıkandalından sonra istifa etmesi sonucu boşalan CHP genel başkanlığına adaylığını koyan Kemal Kılıçdaroğlu’nu biraz tanıyalım ve tanıtalım istedik. Dürüstülüğü, açıklığı ve Ecevit’e benzer siyasi kişiliği ile halkın sempatisini kazanan Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Peki ama CHP tabanında da çokça sevilen Kılıçdaroğlu, bu pozisyona nasıl geldi, şuana kadar neler yaptı? Biraz bu sorulara cevap arayalım isterseniz;

Türk iktisatçı, maliyeci ve siyasetçi olan Kemal Kılıçdaroğlu 1948 yılında , Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde doğumdu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. ve 23. dönem İstanbul milletvekili olan Kılıçdaroğlu, aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi grup başkanvekilidir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın istifasının ardından yaptığı açıklamada kurultayda aday olmayacağını belirtse de daha sonra 17 Mayıs 2010 tarihinde CHP Grup Başkanvekilliği’nden istifa ederek kurultayda aday olacağını açıklamıştır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Öğrenim yaşamı

Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde doğan Kemal Kılıçdaroğlu, ilk ve ortaöğrenimini Erciş, Tunceli, Genç, Elazığ gibi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaptı. Yükseköğrenimini yapmak için girdiği Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden (şimdiki adıyla Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi) 1971’de mezun oldu.

İş yaşamı

Lisans öğrenimini tamamladığı 1971 yılında, girdiği hesap uzman yardımcılığı sınavının ardından Maliye Bakanlığı’nda göreve başladı. Daha sonra hesap uzmanı olan Kılıçdaroğlu, bir yıl Fransa’da kaldı. Hesap uzmanlığını 1983’e kadar sürdürdü ve aynı yıl Gelirler Genel Müdürlüğü’ne atandı. Burada önce daire başkanı olarak görev aldı, daha sonra aynı kurumun genel müdür yardımcılığını yaptı.

Kemal Kılıçdaroğlu 1991 yılında Bağ-Kur’a atandı. Burada genel müdürlük yapan Kılıçdaroğlu, 1992 yılında da Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne geçti. Daha sonra kısa bir süre Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda müsteşar yardımcısı olarak görev yaptı. 1994 yılında Ekonomik Trend dergisi tarafından “Yılın Bürokratı” seçildi. Kemal Kılıçdaroğlu, 1999’un Ocak ayında kendi isteğiyle Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü’nden emekli oldu.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı çalışmalarında Kayıtdışı Ekonomi Özel İhtisas Komisyonu’na başkanlık eden Kılıçdaroğlu, Hacettepe Üniversitesi’nde de bir süre ders verdi. Daha sonra Türkiye İş Bankası’nda yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.

Siyaset yaşamı

11 Ocak 1999’da SSK Genel Müdürlüğü’nden ayrılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Demokratik Sol Parti’den 18 Nisan 1999’daki genel ya da yerel seçimlerde aday olmak için istifa ettiği dönemin gazetelerinde belirtildi. Hangi ilden aday gösterileceğinin tercihini partiye bırakacağını açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu,[5] daha sonra 18 Nisan 1999 genel ve yerel seçimlerinde aday gösterilmedi.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sürecinde destekçileri tarafından takılan rozetlerden bazıları

(Sol üst köşedeki “Kılıçdaroğlu diyen Kemal” yazılı rozet yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu tarafından takılmıştır)Türkiye Büyük Millet Meclisi 22. dönem için yapılan 3 Kasım 2002 Milletvekili Genel Seçimleri’yle Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul milletvekili olarak Meclis’e girdi.

22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimleri’nde de İstanbul’dan 23. dönem milletvekili seçilen Kemal Kılıçdaroğlu, hâlen bu göreviyle birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi Grup Başkanvekilliği’ni sürdürmektedir.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’yi, Silivri’de bir arsanın imar durumunu değiştirme karşılığında 1 milyon dolarlık iş takibi ücreti talep etmekle suçladı. Bu iddiasını daha sonra Başbakan Erdoğan’a yönelik bir soru önergesiyle meclise taşıdı. Dişli, iddialar karşısında partisindeki görevinden istifa etti.

Almanya’nın Frankfurt kentinde görülen Deniz Feneri yolsuzluk davasının Türkiye ayağına ilişkin bazı belgeler açıkladı.

Kılıçdaroğlu, 22 Eylül 2008 tarihinde düzenlediği bir basın toplantısında, “Baron” olarak adlandırdığı Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat hakkında çeşitli iddialar ortaya attı.

Fırat’ın en büyük ortağı olduğu Menas adlı şirketin ürünlerini yurtdışına götüren tırda 89 kilogram eroin yakalandığını ve Menas’ın hayali ihracat yaptığını iddia eden Kılıçdaroğlu, bu kez de 25 Eylül günü gazeteci Uğur Dündar tarafından yönetilen tartışmada Dengir Mir Mehmet Fırat ile biraraya geldi. Bu tartışmadan bir süre sonra da Fırat, sağlık durumunu gerekçe göstererek istifa etti.

İstanbul milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu, 2009 Yerel Seçimleri’ne Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak katıldı. Seçimi Adalet ve Kalkınma Partisi adayı Kadir Topbaş kazandı; ancak Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı için aldığı oy oranını 2004 Yerel Seçimleri’nin % 25’in üstünde bir oranda artırdı. Seçim kampanyası döneminde medya ve halktan büyük destek alan Kılıçdaroğlu için özgün müzik sanatçısı Onur Akın bir şarkı da hazırlamıştır.

Özel yaşamı

Selvi Kılıçdaroğlu ile evli olan Kemal Kılıçdaroğlu, üç çocuk babasıdır. Bir yıl Fransa’da görev yapan Kılıçdaroğlu’nun yabancı dili Fransızcadır.

2003, 2005 ve 2007 yıllarında verdiği mal bildirimlerini kamuoyuna açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Mart 2009 itibarıyla kendi üzerine 2 konut, 3 kooperatif hissesi ve toplam 2.733 TL değerinde 8 tablo kayıtlıdır.

Yapıtları

Kılıçdaroğlu’nun yayımlanmış üç kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu, İşsizlik Sigortası Kanunu-Yorum ve Açıklamalar, TÜRMOB, Ocak 1993.

Kemal Kılıçdaroğlu, 1948 Türkiye İktisat Kongresi, 1. baskı DPT, 2. baskı SPK, Eylül 1997.

Kemal Kılıçdaroğlu, Kayıtdışı Ekonomi ve Bürokraside Yeniden Yapılanma Gereği, TÜRMOB, Ekim 1997.