Şekerden Korunma Yöntemleri

Hepimiz biliriz ki, sağlık herşeyin başıdır! Sağlığımız olmayınca, dünyamızın, paramızın, pulumuzun, eş-dostumuzun bize hiçbir faydası olamıyor. O zaman herkes hastalanmadan sağlığının değerini bilmeli. Ancak böyle yaparsak, tedavisi olmayan hastalıkların pençesine düşmekten kurtarırız kendimizi! Öyle hastalıklar vardır ki, yakalandığımız zaman dünyamız kararır. Bunların başında da hepatit B,C, kanserin tüm türleri ve tabiki şeker gelir. Şeker çok kötü ve çok sinsi bir hastalıktır. Bir insanda ortaya çıktı mı beraberinde de birçok başka hastalıkta getirirdir. Nedir bunlar? Mesela kalp, mesela yüksek tansiyon, mesela böbrek yetmezliği. Bu tür hastalıklara yaklanmamak için tek yapmamız gereken korunma yöntemleridir. Peki ama şeker gibi sinsi bir hastalıktan nasıl korunabiliriz, korunmak için neler yapmalıyız? İşte size alanında uzman Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Ali Tarım’dan şekerle ilgili birçok soruya verilmiş cevaplar:

“Organları bozuyor”

“Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen ‘diabetes mellitus”, pankreastan salgılanan ve kanda şeker seviyesini düzenleyen insülin adlı hormonun hiç yapılamaması veya kullanılamaması sonucu gelişen bir hastalıktır. Bu hastalıkta kanda şeker seviyesi yükselmekte ve sonuçta bir çok organda bozulmalar oluşmakta; eğer yapılan tedavi ve önerilere uyulmazsa ölümle sonuçlanmaktadır. Şeker hastalığında kalp krizi, yüksek tansiyon, böbrek yetmezliği, felçler, körlük ve daha birçok hastalık gelişmektedir.

“Çok ciddi sağlık sorunu”

Şeker hastalığı çok ciddi bir sağlık sorunu olup hastanın yaşam kalitesini kötüleştirmekte ve hatta ölümlere yol açmaktadır. Ayrıca hastayla beraber etrafındaki insanları da, kendisi ile birlikte moral ve ekonomik olarak yıkmaktadır.

Günümüz dünyasında şeker hastalığının görülme sıklığı her geçen gün artmaktadır. Bundan nasibini ülkemizde almaktadır. Bunun sebepleri arasında şehir yaşamının getirdiği stres, hareketsizlik, dengesiz beslenme (yağlı ve katkı maddeli hazır gıdalarla beslenme, taze sebze ve meyvenin azalan seviyede yenmesi, ayrıca bunların üretiminde suni kimyasal maddeler kullanılması), alkol ve sigara içiminin her geçen gün artması, uyku problemleri ve sonuçta şişmanlığın gelişmesi gösterilebilir.

Şeker hastalığından korunabilmek için neler yapmalıyız?

1) Günümüz yaşamının getirdiği stresten mümkün olduğu kadar etkilenmemeye çalışmak. Burada herkes kendi ruhsal yapısını iyi tanımak ve buna göre tedbirini geliştirmek zorundadır.

2) İdeal kiloya gelmek ve şişmanlıktan kaçınmak

3) Sigara, alkol ve kötü alışkanlıklardan uzak durmak

4) Dengeli ve doğal beslenmek. Suni kimyasal madde katkılı yiyeceklerden uzak dur mak. (özellikle halk arasında abur cubur denilen hazır gıdalardan)

5 ) Düzenli uyumak.

6 ) Düzenli spor yapmak (özelikle doğada yürüyüşler)

7 ) Kendi merak ve yapısına uygun hobi tarzında uğraşlarla ilgilenmek.

Yukarıdaki öneriler aslında kaliteli ve sağlıklı bir yaşamın sırları olup şeker hastalığının dışında da bir çok hastalığın önlemini oluşturmaktadır. Ayrıca şeker hastalığında genetik yatkınlık olup önümüzdeki yıllarda gelişen gen tedavisi bir umut ışığı gibi görünmektedir.”

Mısır Piramitlerinin Sırları Nelerdir?

Mısır Piramitleri ‘nin gizemi hala çözülmüş değil. Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hala bilinmemektedir. Araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde birkaç kez tur attıktan sonra geri döndüler fakat, içlerini göremediler. Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya yılda iki kez güneş girdiği belirtilir(doğduğu ve tahta çıktığı günler olarak). Mumyalarda rodyoaktif madde bulunduğundan; mumyaları ilk bulan 12 kişi kanserden ölmüştü. İlginçtir ki, Piramitlerin içerisinde ultra-sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmıyor. Piramitlerin içine kirletilmiş suyu, birkaç gün bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulabilirsiniz. Hatta Piramidin içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir. Öyle ilgiçtir ki, çöp bidonunun içindeki yemek artıkları bile, hiç koku yapmadan piramit içinde mumyalaşıyor. Bu da Mısır İmparatorluğunun matematik, fizik ve astronomi alanındaki gelişme seviyesini gösteriyor.

MATEMATİKSEL OLARAK PİRAMİTLER

Bir piramidin inşaatı binlerce işçiyle yirmi seneden uzun sürüyor. Piramitler, Devasa Taş bloklarıyla kat be kat yükseldikçe, rampa yükseltilir, genişletilir ve uzatılır. Bazı piramitlerin dış yüzeyleri çıkıntısız, düz yapılardan oluşur. Bu belki de, kralın Güneş tanrısı Ra ile buluşmak için güneş ışınlarını bir noktada yoğunlaştırması içindir. Vadi ile cenaze tapınakları kapalı bir ara yolla birbirine bağlanır. İlk yapılan piramit, kralın mimarı İmhotep tarafından kral Zoser için yapılan Zoser piramididir. Bu piramit, 547.278 m’lik çok geniş bir duvarla çevrili, duvarın içindeki alanda dış yüzeyleri ince işlemelerle süslü yapılar oluşturuyor. İçleri ise, moloz ile dolu. Başka bir ilginçlik ise, Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000 km). Piramidin üstünden geçen meridyen, karaları ve denizleri tam 2 eşit parçaya bölüyor. Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesi pi=3.14 sayısını veriyor. Hatta piramidin içinde dünyanın ağırlıgı yazıyor. Bu da bizleri düşündürüyor. Ki, o dönemde bilim alanındaki gelişme, günümüz modern teknoloji aracılığıyla hala çözelebilmiş değil. M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilen dünyadaki en büyük üç piramit olan Gize piramitleri; Keops, Kefren, Mikerinos isimlerini aldıkları Firavun tarafından yaptırılır. Gize piramitlerini Mısır’daki piramitlerden ayıran en belirgin özellik, içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamasıdır. Piramitler yalnızca Mısır ‘a özgü de değildir. Piramitlerin gökyüzünü incelemek amaçlı yapıldığı da zannedilmektedir.

Pazar Günü Hristiyanlar İçin Neden Kutsaldır

Bizim müslümanlar için günlerin en kutsalıdır Cuma günleri. En güzel ibadetleri, en çok ibadeti,en hayırlı işlerimizi Cuma Günleri yaparız. Millet Meclisimiz ve birçok büyük savaşımız (ki örneğin Malazgirt Savaşı) hep Cumaya denk getirilmiştir. Acaba sadece bizim mi kutsal günümüz vardır? Hayır elbette! Bizim için Cuma günü ne ise, Museviler için Cumartesi, Hristiyanlar için Pazar günü de odur! Peki ama Hristiyanlar için Pazar günü neden kutsaldır, neden ibadetlerini Pazar günü yaparlar? İşte tüm bu soruların cevabını bulabileceğiniz bir yazı:

Bunun ilk temeli Hazreti İsa’nın zamanındaki Yahudi inananlardı.Yahudiler normalde cumartesi günü ibadet ederler ama Hazreti İsa’yı seven Yahudiler(yani ilk hristiyanlar), diğer Yahudilerden farkları olması için onlardan farklı yer ve zamanlarda ibadet etmeye başladılar.

Ve onlardan ayrı olarak Pazar günü ibadet etmeye başladılar, çünkü Yahudilere ilişkin bütün tarih içerisinde Mesih’in geleceği belirtilmiş ve bu görülmemiş olay (Hazreti İsa’nın dirilişi, göğe yükselişi) şimdi gerçekleşmişti. İşte bu yeni olay yüzünden Pazar günü ibadet etmeye başladılar.

Yazılar bize ÇOK AÇIK OLARAK ilk Hıristiyanların, ilk ve ikinci yüzyıllardaki Kilise ibadetlerinin “RABBİN GÜNÜ” olarak Pazar günü yapıldığını belirtmektedir. Rabbin günü ibadet etmektedirler çünkü Mesih o günde dirilmiş ve kendilerine görünmüştür.

Kilise Kutsal Ruhun gelişi ile Pazar günü doğmuştur (Pentekost günü)ve Hıristiyanlarda Haftanın ilk günü toplanmaya başlamışlardır.

Elçilerin İşleri 20:6-7 (Biz de Mayasız Ekmek bayramından sonra Filipi’den denize açılıp beş günde Troas’a gelerek onlarla buluştuk. Orada yedi gün kaldık. Haftanın ilk günü ekmek bölmek için bir araya toplandığımızda Pavlus imanlılara bir konuşma yaptı. Ertesi gün oradan ayrılacağı için konuşmasını gece yarısına dek sürdürdü.)

Ve, Pavlus sunuların Pazar günü yapılmasını buyurmuştu (1.Korintliler 16:2). “Her biriniz haftanın ilk günü kazancına göre bir miktar parayı alıkoyup biriktirsin, böylece yanınıza geldiğim zaman para toplamaya gerek kalmasın.”

Haftanın ilk günü yapılan ibadet Rab İsa Mesih’in ölümden dirilişi ile doğmuştur. Bunu şu ayetlerden bulabiliriz.

Markos 16:2 “Haftanın ilk günü sabah çok erkenden, güneşin doğuşuyla birlikte mezara gittiler.”

Markos 16: 9 “İsa, haftanın ilk günü sabah erkenden dirildiği zaman önce Mecdelli Meryem’e göründü. Bu kadından yedi cin kovmuştu.

Markos 16:10 “Meryem gitti, İsa’yla bulunmuş olan, şimdiyse yas tutup gözyaşı döken öğrencilerine haberi verdi.”

Luka 24:1 “Kadınlar haftanın ilk günü, sabah çok erkenden, hazırlamış oldukları baharatları alıp mezara gittiler.”

Yuhanna 20:1 “Haftanın ilk günü erkenden, ortalık daha karanlıkken Mecdelli Meryem mezara gitti. Taşın mezarın girişinden kaldırılmış olduğunu gördü.”

Yuhanna 20:19 “Haftanın o ilk günü akşam olunca, öğrencilerin Yahudilerden korkusu nedeniyle bulundukları yerin kapıları kapalıyken Isa geldi, ortalarında durup onlara, «Size esenlik olsun!» dedi.”

Elçilerin işleri 20:7 “Haftanın ilk günü” ekmek bölmek için bir araya toplandığımızda Pavlus imanlılara bir konuşma yaptı. Ertesi gün oradan ayrılacağı için konuşmasını gece yarısına dek sürdürdü.”

Ayrıca yukarıda da bahsettiğim gibi ayetlerden bizler bilmekteyiz ki sunular ibadet sırsında Haftanın ilk günü toplanacaktır (l.Korintliler 16:2)

Yeni Ahit’e göre ibadet edenlerin Kiliseleri cumartesi günü sept yapmadıkları için azarlanarak bütünü ile dışlanmışlardı. Bu olayları şu ayetlerde görebiliriz;

Koloseliler 2:16,17 “Bu nedenle yiyecek ve içecek, bayram, yeni ay ya da Sept günü konusunda hiç kimse sizi yargılamasın. Bunlar gelecek şeylerin gölgesidir, aslı ise Mesih’tedir.”

Romalılar 12:8 “Öğüt veren, öğütte bulunsun. Bağışta bulunan, bunu cömertçe yapsın. Yöneten, gayretle yönetsin. Merhamet eden, güler yüzle etsin.”

Romalılar 12:10 “Birbirinizi kardeşlik sevgisiyle, şefkatle sevin. Birbirinize saygı göstermekte yarışın.”

Romalılar 14:4,5,6 “Sen kimsin ki, başkasının kulunu yargılıyorsun? Kulu haklı çıkaran da, suçlu çıkaran da kendi efendisidir. Kul haklı çıkacaktır.Çünkü Rabb’in onu haklı çıkarmaya gücü vardır. Kimi bir günü başka bir günden üstün sayar, kimi her günü bir sayar.Herkesin kendi görüşüne tam güveni olsun. Günü kutlayan, Rab için kutlar. Her şeyi yiyen, Tanrıya şükrederek bunu Rab için yer. Bazı şeyleri yemeyen de Rab için yemez ve Tanrıya şükreder.”

Romalılar 14:10,11,12,13 “ Öyleyse sen, kardeşini neden yargılıyorsun? Ya sen, kardeşini neden hor görüyorsun? Tanrının yargı kürsüsü önüne hepimiz Çıkacağız. Yazılmış olduğu gibi:«Rab şöyle diyor:’Varlığım hakkı için her diz önümde çökecek ve her dil Tanrı olduğumu açıkça söyleyecek. Böylece her birimiz kendi adına Tanrıya hesap verecektir. Bunun için, artık birbirimizi yargılamayalım. Tam tersine, herhangi bir kardeşin yoluna sürçme ya da tökezleme taşı koymamaya kararlı olun.”

Pavlus, yukarıda belirttiğim bu ayetlerde Hıristiyanların Yahudilerden ayrı bir günde ibadet etmelerinin yerilmesinin yanlışlığını açıkça vurgulamaktadır.

Maalesef Cumartesi günü Sept yapanlar Hıristiyanları bu konuda yerenler ve ayıplayanlar olmuşlardır ve olmaktadırlar. Kurtuluşun karşılıksız bir hediye olduğunu söylerler ancak Kurtuluşun bu konudaki sunusu, ibadet günü hakkındaki Tanrı emirlerine yani yukarıda belirtilen ayetlere itaattir. Cumartesi günü Sept yapanların gözden kaçırdıkları noktada işte budur.

Bizler Eski Ahitte Sept gününün Cumartesi günü olduğunu çok iyi bilmekteyiz. İncilde Pazar günü diye bir kelime yoktur ancak bizler Pazar günü ibadet ederiz çünkü ayetler bize ibadet yapmamız gereken günün “Haftanın ilk günü” yani Pazar günü olduğunu açıkça söylemektedir.

Ayet bize “Haftanın ilk günü”nün sept gününü izleyen gün, yani Cumartesi gününden sonraki gün olduğunu çok açık olarak belirtmektedir ve bu günde kuşkusuz Pazar günüdür.

Matta 28:1 “Sept gününü izleyen haftanın ilk günü, tan yeri ağarırken, Mecdelli Meryem ile öbür Meryem mezarı görmeye gittiler.”

Günümüzde halen Eski Ahit ve yasaları ile yaşayan Hıristiyanları yanlış yöne sürükleyen Kilise adı altında yanlış öğretiş veren Yedinci Gün Adventistleri gibi akımlar vardır.

Bizler ise Eski Ahit ve Mesih’in doğru şekilde vaaz edildiği Kiliselerimize sahip çıkmalıyız, HER PAZAR GÜNÜ Baba,Oğul ve Kutsal Ruhu yücelterek, sunularımızı vererek, itiraflarımızı yaparak, ekmek bölmeliyiz.

Panama Kanalı Tarihi ve Önemi

Panama Kanalı, Orta Amerika’nın en güney ülkesi Panama topraklarında yer alır ve Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’unu birbirine bağlayan su yoludur.

Kanalın yapımı,tarihin en büyük ve en zor mühendislik projelerinden bir olmuştur. Gemicilik üzerindeki etkileri ise, Güney Amerika kıtasının en güney ucu olan Horn Burnu’ndan dolaşma külfetini ortadan kaldırmış olması nedeniyle çok önemlidir.

Panama’da bir kanal inşa etme fikri 1500’lü yıllara kadar giderse de, ilk ciddi çalışmalar, Fransızların öncülüğünde 1880’de başlamış fakat bir sonuç vermemiştir. İnşaat ABD tarafından tamamlanmış ve kanal 1914’te hizmete açılmıştır. 77 kilometre uzunluğundaki kanalın yapımı sırasında, sıtma ve sarı humma gibi hastalıklardan büyük toprak kaymalarına kadar her türlü güçlükle karşılaşılmış ve yaklaşık 27.500 kanal çalışanı bu süreçte can vermiştir.Bu kanal güney amerika ve kuzey amerika’yı birbirinden ayırır.

Bugün New York’tan San Francisco’ya giden bir geminin, Panama kanalını kullanarak 9.500 km yol yapması, Horn Burnu’nun dolaşılmasını zorunlu kılan eski günlerdeki 22.500 km yola oranla büyük bir kolaylıktır.

Açılışından 2002 yılına dek, yaklaşık 800.000 geminin geçtiği tahmin edilen Panama Kanalı’ndan her yıl 14.000’den fazla gemi geçmekte olup taşınan yük miktarı 203 milyon tonu bulmaktadır.

Kanal boyunca yolculuk yaklaşık 9 saat sürmektedir.

Sıfır Otomobilde Son Kampanyalar

Satışları canlandırmak için ÖTV’de indirim talep eden otomotivciler, Maliye Bakanlığı harekete geçmeyince indirimi kendisi yaptı. İşte son kampanyalar:

Otomotivde yaşanan durgunluğa önlem olarak Özel Tüketim Vergisi’nde (ÖTV) indirim bekleyen otomotiv sektörü, Maliye Bakanlığı harekete geçmeyince indirimi kendisi yaptı. Renault, ticari araçlar için geçerli olan kampanyasında ÖTV’yi sıfırladı. Buna göre ticari araçlarda yüzde 10’a kadar indirim uygulamaya başladı. Otomotivde düzenlenen kampanyalar bir tek markayla sınırlı değil. Ekim ayında yüzde 39 gerileyen pazarı yeniden hareketlendirmek için hemen hemen tüm markalar kampanyalarına hız verdi. Kampanyalarda indirim 2 bin YTL’den başlıyor, 25 bin YTL’ye kadar çıkıyor.

* DAIHATSU Türkiye tarafından düzenlenen kampanya kapsamında 4 bin YTL’ye varan indirimler uygulanıyor. Daihatsu’nun 4×4 modeli Terios 33 bin 990 YTL’den, Materia 25 bin 990 YTL’den, Sirion da 23 bin 490 YTL’den, başlayan anahtar teslim fiyatlarla satılıyor.

* RENAULT, “ÖTV bizden” kampanyasını başlattı. Ticari araçlar için uygulanan bu kampanyada müşteriye ÖTV oranı kadar indirim sağlanıyor. Kampanya kapsamında Trafic 5+1 Multix’te ve Kangoo Multix Classic’te yüzde 10, Master 14+1 Minibüste yüzde 9, Trafic 9+1 Minibüste yüzde 9 indirim yapılıyor.

* TOYOTA, kasım ayına özel bir kampanya düzenledi. Kampanya kapsamında; Toyota Yaris, Auris, Corolla ve Verso modelleri 2 bin 500 YTL indirimle, Toyota RAV 4 ve Avensis modelleri 5 bin YTL indirimle sunuluyor.

* FİAT, Doblo ve Fiorino model ailesi için peşin alım indirimleri sunuyor. Koç Fiat Kredi desteğiyle yüzde 0.99 faizle 12 bin YTL’ye 12 ay vadeyle kredi imkanı da sağlanıyor.

* NISSAN, Navara ve Pick-up modellerinde ekim ayı fiyatlarını sabit tutup, kasım ayına özel 3 bin YTL’lik peşin alım indirimi veya yüzde 0’dan başlayan kredi seçenekleri sunuyor. Note’da ise benzinli ve dizel fiyatlarını eşitleyerek, yüzde 0.99′ dan kredi imkanı veriliyor.

* PEUGEOT Yetkili satıcılarına gelenler nakit ödeme seçeneğini seçtiklerinde Peugeot 207 modelinde 3 bin 400 YTL’ye, Peugeot 308 modelinde 3 bin 200 YTL’ye, Peugeot 407 modelinde ise 6 bin 100 YTL’ye varan indirimlerden yararlanabiliyor.

* CHEVROLET, Aveo ve Lacetti modellerinde 4 bin 500YTL’ye varan kampanya fırsatı sunuyor. Ayrıca, LPG kiti hediye kampanyası da sürüyor. Captiva da vergi levhası sahibi müşterilere özel kasım fırsatı sunuluyor. Captiva 69 bin 370 YTL’den başlayan fiyatlarla satılıyor.

* DOĞUŞ Otomotiv Volkswagen Ticari Araç Caddy modelleri için yılın son fırsatını sunuyor. Kampanya kapsamında Caddy modelleri yüzde 5’e varan indirim oranları ve kredi olanaklarıyla birlikte tüketicilere sunuluyor.

* MAZDA Mazda 2’de anahtar teslim liste fiyatı üzerinden Go 1.3 ve Play 1.5 donanım seçenekleri için 3 bin YTL; Play 1.3 için 3 bin 500 YTL, tüm Mazda 3, Mazda 6 ve Mazda RX-8 modellerinde 6 bin YTL, Mazda MX-5’de 7 bin 600 YTL ve BT-50 Pick-up modelinde 2 bin YTL indirimler uygulanıyor. Kampanya 30 Kasım tarihine kadar geçerli olacak.

* SEAT Seat’ın kasım kampanyası VDF ile yapılan ve 0’dan başlayan kredi imkânı ile daha cazip hale geldi. Kampanya çerçevesinde, Yeni Ibiza 25 bin 400 YTL’den, Cordoba 26 bin 900 YTL’den, Leon 32 bin 300 YTL’den, Altea XL 37 bin 300 YTL’den başlayan fiyatlarla satışa sunuluyor. 6 ay geri ödemeli 10 bin YTL’lik kredilere yüzde 0 faizin uygulandığı kampanyada, 15 bin YTL’lik kredilere 12 ay vadede yüzde 1.31 faiz, 20 bin YTL’ye de 18 ay vadede yüzde 1.66 faiz uygulanıyor.

* VOLVO Volvo, her pazartesi günü belirlenecek kur oranını sabitleyerek tüm hafta boyunca Sedan otomobilleri Volvo S40, S60 ve S80 modellerini sabit kur avantajı ile satışa sunuyor. Volvo, 11-18 Kasım tarihleri arasında Euro kurunu 1.75 YTL olarak sabitledi.

* OPEL Opel’in 2008 model yılı için düzenlediği kasım ayı kampanyasında Antara ön plana çıkıyor. 2.0 CDTi 150 beygirlik Antara için 25 bin 370 YTL indirim uygulanıyor. Bu kampanya indirimi ile Antara’nın fiyatı 75 bin 509 YTL’ye geriliyor. Ayrıca Astra Sedan’da 7 bin 70 YTL’ye, Astra HB’de 7 bin 570 YTL’ye varan indirimler uygulanıyor. Stoklarla ile sınırlı olan kampanyada Corsa modelinde de indirim 2 bin YTL’den başlıyor, 5 bin 400 YTL’ye kadar çıkıyor. Opel, 2009 yılı modelleri için de peşin alım indirimi uyguluyor.

* VW İlk olarak 1974 yılında yollara çıkan ve bu güne kadar 26 milyonu aşkın bir satış rakamına ulaşan Volkswagen’in efsaneleşen modeli Golf’ün 6’ncı nesli Türkiye’de satışa sunuldu. Yeni Golf, ‘Trendline’, ‘Comfortline’ ve ‘Highline’ donanım seviyelerinde, iki ve dört kapılı olarak ithal ediliyor. Yeni Golf 35 bin 900 YTL’den satışta olacak.

Sabah

Olimpos Dağı ve Yunan Tanrıları Hakkında Bilinmeyenler

Yunanistan’ın en yüksek dağı olan Olimpos dağı, Yunan mitolojisinde tanrıların oturduğu dağdır.Tanrıların kralı Zeus’un meskeni olan Olimpos, Zeus dışında, Yunan mitolojisinin 12 büyük tanrısının evidir. Bu 12 büyük tanrıya, diğer ufak tanrılardan ayırmak için, “Olimpiyan” (Olympian) veya “Olimposlu tanrılar” da denir.Olimpos’da sürekli olarak yaşayan ve her kaynakta Olimpiyan olarak geçen 10 tanrı vardır bunlar: Zeus, Hera, Poseidon, Ares, Hermes, Hephaistos, Afrodit, Apollo, Athena, Artemis’tir.

 

Bunların dışında, 12’lik Olimpiyan tanrılarından zaman zaman sayılan, zaman zamansa sayılmayan, ve sürekli olarak Olimpos’da bulunmayan 4 tanrı vardır: Hades, Demeter, Dionysos, Hestia. Hestia Olimpos’daki yerini Dionysos’a bırakarak insanlar arasında yaşamaya başlamıştır.

 

Yer altı ve ahiretin tanrısı olan Hades ise, çoğu zaman Olimpiyan sayılmasına karşın genelde yer altında yaşadığı için sürekli Olimpos’da yaşamaz. Demeter’in kızı olan Persephone da 6 ay yer altı dünyasında kocası Hades ile yaşar, 6 ay ise Olimpos’da diğer tanrılar ve Demeter’le yaşar.

Olimpiyan olarak adladırılabilen bu 14 tanrıyı görevleriyle beraber sıralarsak :

Zeus; tanrıların kralı, en büyük tanrı, Olimpos’un ve tanrılar da dahil olmak üzere her şeyin yöneticisi.
Hera; Zeus’un karısı, evliliğin tanrıçası.
Poseidon; Okyanusların, denizler aleminin tanrısı. Zeus’dan sonra gelen 2 büyük tanrıdan biri (diğeri Hades).
Hades; Yer altının ve ahiretin tanrısı, ölen insanların ruhlarıyla o ilgilenir, Zeus’dan sonraki en büyük 2 tanrıdandır (diğeri Poseidon).
Athena; Zekâ, sanat, eğitim ve savaş tanrıçası.
Ares; Savaş ve kahramanların tanrısı.
Hephaistos; Ateşin ve demirciliğin tanrısı. Tanrıların demircisidir.
Apollo; Müzik, sağlık ve şifa tanrısı.
Artemis; Avcılığın ve hayvanların tanrıçası.
Hermes; Hırsızların ve yolcuların tanrısı.
Afrodit; Aşkın, cinselliğin ve fiziki güzelliğin tanrıçası.
Hestia; Evin, ailenin ve ocağın tanrıçası.
Demeter; Doğanın, tarımın ve bereketin tanrıçası.
Dionisos; Sarhoşluğun ve şarabın tanrısı.

wikipedia

Türkiye’nin Nüfus Artışı

2009 Yılı Programında yer alan 1998-2008 nüfus artış hızı düşüş eğiliminden yaptığı projeksiyona göre, bu yıl yüzde 1,18 olarak hesap edilen nüfus artış hızı, 2010 yılında yüzde 1,11’e, 2015 yılına gelindiğinde ise yüzde 1’in altına inecek.

Türkiye’nin nüfus artış hızı 2020’de yüzde 0,8’e, Cumhuriyetin 100’üncü yılı olacak 2023’de yüzde 0,7, 2030’da yüzde 0,5’e 2035’te yüzde 0,3’e gerileyecek.

2040 yılına gelindiğinde Türkiye nüfusu yüzde 0,2’lik artış hızıyla 88 milyon 629 bin kişi olacak. 2046’da nüfus artış hızı hemen hemen sıfır seviyesine düşecek ve 89 milyon 165 kişi olacak.

Türkiye nüfusu 2047’den itibaren ise gerileyecek. 2047 yılında nüfus artış hızı eksi yüzde 0,00052’ye düşecek ve ülke nüfusu 89 milyon 161 kişiye inecek. 2050 yılına gelindiğinde ise eksi yüzde 0,000958’lik nüfus artış hızıyla ülke nüfusu 88 milyon 986 bin kişiye gerileyecek.

2008-2050 projeksiyonuna göre, seçilmiş bazı yıllarda yıl ortası nüfus ve nüfus artış hızı şöyle:

YILLAR NÜFUS ARTIŞ HIZI
2008 71419 1,18
2010 73048 1,11
2015 76879 0,9
2020 80301 0,8
2023 82129 0,7
2030 85646 0,5
2035 87455 0,3
2040 88629 0,2
2046 89165 0,02
2047 89161 -0,000052
2048 89129 -0,000354
2049 89071 -0,000656
2050 88986 -0,000958

AA

Migreni Olanlar Bunlardan Uzak Durun

“Sağlık herşeyin başıdır” der atamız, ama aynı atalarımız “can boğazdan geçer” de der ayrıca. Belki eskiden gerçerliydi bu son söylenen söz, ama günümüzde kesinlikle geçerliliğini yitirmiştir. Neden mi? Çünkü her geçen gün bilimadamlarının yaptığı araştırmalarda kullandığımız bazı besin ve yiyeceklerin sağlıktan çok sağlıksızlığa neden olduğu gün yüzüne çıkmıştır. En güzeli bu yiyeceklerin tetiklediği hastalıklara kapılmadan önlemimizi almak ve ona göre bir beslenme şekli seçmek. Hiçbir hastalığı olmayan insanların bile yiyeceklerine dikkat etmesi gerekirken, bazı hastalık gruplarının özellikle dikkat etmesi gerekir. Bunların başında da şeker, gastrit ve ülser hastaları gelir. Çağımızın en popüler hastalıklarından olan migren de, kendimize ve beslenme şeklimize dikkat etmemizi gerektirir. Aksi durumlarda dayanılmaz migren ağrılarına katlanmak zorunda kalırız. Peki ama nasıl ve neye dikkat etmeliyiz bu ağrıları çekmemek için?

Bir kere, beklenen bir krizden yaklaşık üç gün önce, bir günlük meyve ve sebze orucu tutun. Sonraki iki gün şunlardan kaçının: Kahve, şeker, peynir ve süt, mayalı ürünler, narenciye, konserve ürünler, kızarmış yiyecekler, baharatlı yiyecekler, fıstık, alkol.

Kriz döneminden önceki 4 – 6 hafta içindeki her haftada 1 gün bol bol su için. Kriz sırasında 2 kivi, 1 orta boy elma yiyin. İlk belirtilerin gözlenmesinden önceki üç gün boyunca, günde iki defa naneli yeşil çay için. En az bir defa boyun ve omuz bölgesine derin doku masajı yaptırın. Her sabah 10 – 15 dakika yoga yapın. Akşam yemeğini en geç saat 20.00’de, yavaş yavaş yiyin. Fırsatınız olursa yürüyün ya da yüzün. Gece geç vakte kadar uyanık kalmaktan kaçının.

Ağrılı günlerde ne yemelisiniz?
Sebze çorbası, rafadan yumurta, patates ve diğer sebzelerin püreleri, ızgara balık, muz, elma ve armut, papatya ve nane çayı, bol su.
Asitli ve baharatlı yiyeceklerden ise kaçının.
Ataklar halinde oluşan bir tür baş ağrısı olarak tanımlanan migreni hangi faktörlerin tetiklediğini bilmeniz önemlidir. Bunun için atak geldiği sırada neler yiyip içtiğinizi düşünebilirsiniz. Beklenen bir krizden yaklaşık üç gün önce, bir günlük meyve ve sebze orucu tutun. Sonraki iki gün şunlardan kaçının: Kahve, şeker, peynir ve süt, mayalı ürünler, narenciye, konserve ürünler, kızarmış yiyecekler, baharatlı yiyecekler, fıstık, alkol.
Kriz döneminden önceki 4 – 6 hafta içindeki her haftada 1 gün bol bol su için. Kriz sırasında 2 kivi, 1 orta boy elma yiyin. İlk belirtilerin gözlenmesinden önceki üç gün boyunca, günde iki defa naneli yeşil çay için. En az bir defa boyun ve omuz bölgesine derin doku masajı yaptırın. Her sabah 10 – 15 dakika yoga yapın. Akşam yemeğini en geç saat 20.00’de, yavaş yavaş yiyin. Fırsatınız olursa yürüyün ya da yüzün. Gece geç vakte kadar uyanık kalmaktan kaçının.

Matrix XP

Matrix günümüz koşullarıyla yazılmış olsaydı nasıl olurdu. İşte bunu düşünenler filmi hazırlamışlar bile işte Matrix Xp:



Lozan’da Unutulanlardan Biri Daha

kullan

Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri de Kurtuluş Savaşıdır. Var olma veya Yok olma anlamındaki savaşı binlerce şehit kanıyla kazandık. Ama çağ artık sadece savaş kazanma çağı değildi. bunun birde diplomasi tarafı vardı artık.  Savaştan sonra birde masada kazanmak gerekiyordu. Bu yüzden İsmet İnönü TBMM tarafından Lozan görüşmeleri için görevlendirildi. Lozan’da gelişen olaylar hakkındaki söylentiler günümüze kadar ulaştı. Bilmediğimiz daha birçok şey mevcut. İşte Zaman gazatesi yazarı Mustafa Armağan’dan Lozan masası ile ilgili çarpıcı bilgiler aktardı.

Lozan’da Çanakkale şehitlerini İngiliz’e teslim etmiştik

İsviçre, Lozan masasını verecek kimse bulamayınca bize hediye etti. Eh artık anlı şanlı bir müzede sergileriz nasıl olsa. Üzerindeki mürekkep lekelerini -tabii hâlâ duruyorsa- çocuklarımıza mikroskopla gösterip bu masada nasıl bir zafer destanı yazıldığını filan anlatırız gururla. (Kimse sormaz ama bana kalırsa masanın konulacağı en uygun yer, İsmet İnönü’nün mezarı veya Pembe Köşk’ün bir salonudur.)

Şimdi lütfen yukarıdaki fotoğrafa dikkatle ve ibretle bakın. Ne görüyorsunuz? Birkaç genç kız, askerlerimizin önüne atılıyor ve çiçek veriyor, değil mi? Güzel.

Peki nerede çekilmiş bu fotoğraf? Bir şehrin kurtuluşu olduğu belli de nerenin kurtuluşu olabilir sizce? Ne İstanbul’un kurtuluşudur, ne de hatta Hatay’ın kurtuluşu. Fotoğraf, Çanakkale’ye Türk askerinin giriş anını gösteriyor.

Çanakkale’yi, 1915’te geçirmediğimiz İtilaf kuvvetlerine Mondros’la açmıştık. Ancak 1918’de başlayan ‘hukukî işgal’in Lozan’la bittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Lozan’ın 129. maddesinde Boğazlar’ın British Empire’a, yani İngiliz İmparatorluğu’na terk edileceği belirtiliyordu. Bununla da yetinilmiyor, aynı maddenin 2. fıkrasında bir lütuf olarak bizim bölgeye müfettiş göndertebileceğimiz belirtiliyordu. Bir de eğer Çanakkale Boğazı’nı ziyaret edecekler 150 kişiyi aşarsa Türk hükümetine önceden haber verilecekti.

Sizin anlayacağınız, Çanakkale Boğazı’ndaki 8 kilometre eninde bir şerit 1936 Temmuz’una kadar Lozan gereği İngiliz işgali altındaydı. Fakat bunu ders kitaplarımız nedense es geçer ve Montrö birden bir Anka kuşu gibi gelip kuruluverir inkılap tarihi kitaplarımıza.

Sevgili tarihçiler! Montrö ile elde ettiklerimizi anlatıyorsunuz. İyi güzel de, demek ki, Lozan’da bazı eksik ve gedikler vardı, bunları neden gözlerden gizliyorsunuz?

İşte fotoğrafta gördüğünüz, askerlerimizin önüne atılıp çiçek veren genç kızlar, Lozan’ın ardından tam 18 yıl süren uzun bir esaretten kurtuluşun sevincini yaşıyorlardı.

Bazıları yazıp çiziyor. Özellikle genç okurlarım da bunların etkisinde kalıp soruyorlar: Efendim, Lozan’da gizli maddeler varmış, bazı sözler verilmiş. Bunları açıklar mısınız?

Bu sevgili kardeşlerime soruyorum: Lozan Antlaşması’nı kaç kere okudunuz? Bugüne kadar baştan sona okuyanına rastlamadım desem yalan olmaz. Okusalar zaten pek çok gizli sanılan ‘söz’ü metinde çatır çatır yazılı görürlerdi. Okumadığımız bir metinde yazılmayan bilgileri merak eden tuhaf bir toplumuz vesselam.

İşte Çanakkale şehitliğini gezerken gördüğünüz İngiliz, Anzak vs. mezarlıkları ile devasa anıtları bu işgal döneminde yaptırılmıştır ve Montrö’de bize devredilirken de mezarlıkların o ülkelerin kendi toprakları olduğu açıkça belirtilmiş, buralara dokunamayacağımız vurgulanmıştı. Şimdi o anıtlara dokunmamız yasak. Değerli dostum Fethi Murat Doğan’ı da yıllardır uğraştıran, “Türk anıtları neden diğerlerine oranla küçük yapılmış?” sorusunun cevabı da burada gizli.

Daha da iç yakıcı olan gerçek şu ki, Çanakkale’deki bütün o savaş alanı, tabii ki Türk şehitlikleri de, 1918-1936 yıllarında İngiliz askerlerinin insafına terk edilmiş, atalarımızın kemikleri İngiliz çizmeleri altında ezilmiştir.

Öte yandan İngilizler kendi mezarlıklarını pırıl pırıl döşerken ve Gelibolu’yu bizim Hayber’deki “Türk mezarı”mız gibi vatanlarının bir parçası haline getirirlerken, Lozan’da zafer yazan delegelerimiz Türk şehitliklerinin korunması veya en azından bizim toprağımız olarak tanınması için bir madde koymayı dahi akıllarına getirmemişlerdir. Gelin görün ki, İngilizler, Montrö’de Çanakkale’yi boşaltmayı kabul ederken, 1915’te bu topraklara gömdükleri gençleri bahane ederek kendilerinden izin almadan müfettiş göndermemizi bile istememişler, bunu dahi şarta bağlamışlardı.

Böylece son yıllardaki şahlanış olmadan önce Çanakkale’deki Türk şehitliğinin (daha doğrusu “Osmanlı şehitliği”nin) arz ettiği perişanlığın gerçek sebebini anlamaya başlıyoruz.

Bence İsviçre Lozan’daki masayı vermekle iyi etmedi. Çünkü böylece Lozan’ın hesaplaşması yeniden başlayacak. Hazır masa da gelmişken, oturup konuşalım şu yarım kalmış hesapları diyecek birileri.

İşte 21 Ağustos 1923 günü TBMM kürsüsünde var gücüyle haykıran Tekirdağ milletvekili Faik Öztrak’ın sesi kulaklarımıza İsrafil’in surunu üflüyor sanki. Tutanaklardan aktarıyorum:

“Fakat efendiler, İngilizlere bırakılan bu topraklardaki muazzez şehitlerimizin hatıralarına ne dersiniz? Onların ölülerinin mevcut olduğu bu yerlerde bizim de yüz binlerce şehidimizin kanları ve kefenleri mevcuttur. Vatanımızı istilaya gelmiş olanlara karşı bu imtiyazları vererek bu şehitlerimizin aziz hatırasını nasıl rencide edebiliriz?”

Tutanaklar, Faik Bey’in sözlerinin Meclis’te “çok doğru” sesleriyle onaylandığını ve Niğde milletvekili Hazım Bey’in oturduğu yerden şöyle laf attığını kaydediyor: “Evet… Maksatları başkadır. Bir gün bu memleketi ölülerle bile istilayı düşüneceklerdir.”

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında Çanakkale şehitleri için herhangi bir anma töreni düzenlenmeyişinin asıl sebebi nedir?” diye soranlara gülümseyerek cevap veriyorum. Bu, o topraklarda gözümüzün olduğu anlamına gelirdi de ondan.

Şimdi Çanakkale zaferini kutlamayı İngilizlerden ve Anzaklardan öğrendik desem, çoğunuzdan tepki alacağımı biliyorum. Ama tarihin aynası böylesine acımasızdır.

En iyisi şu Lozan masasını birkaç günlüğüne bana verin de, başında şehitlerimiz adına doya doya ağlayayım.

 

 

Zaman-Pazar