Tarihimizdeki Restler

Kim ne derse desin Davos’ta Başbakanımızın kendisine ve makamına yapılan saygısızlığa karşı rest çekmesi çoğumuzun göğsünü kabartmıştır. En azından tanzimat döneminden bu yana içimize işlenmekte olan aşağılık kompleksini kırmak için güzel bir örnek oldu bize… Neyse tabi geride bıraktığımız yüzyılda buna benzer restlerşmeler elbette olmuştu. Bakalım bu seferki resleşmelerdeki kahramanlarımız ve olaylar nelermiş:

SARACOĞLU’NUN MOLOTOV VE STALIN’LE İMTİHANI

1 Eylül günü Alman ordularının Polonya’ya girmesiyle II. Dünya Savaşı fiilen başladı. 3 Eylül’de İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Büyük savaş tüm Avrupa’yı sarmaya başlamıştı. Sovyet Rusya, Almanlar ile bir saldırmazlık paktı imzalamıştı. Tam olarak hangi tarafta olduğu belli değildi ama en azından Almanların şimdilik karşısında olmayacağı belliydi. Peki Türkiye bu durumda Sovyetler’le ne yapacaktı? Müzakere hazırlıklarına başlandı. Zaten 9 Temmuz’da Moskova’ya bildirilen projede Karadeniz ve Boğazlar bölgesinde savaşı doğurabilecek bir saldırı karşısında Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin fiilen işbirliği yapacağını öngörüyorlardı. Ayrıca imzalanacak bir Türk-Sovyet antlaşmasına İngiliz-Fransız çekincesi konacaktı.

sukrusaracogluBütün bu gelişmeler üzerine 15 Eylül’de Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu, Moskova’ya davet edildi. İki gün süren gemi yolculuğunun ardından Sovyet Rusya’nın liman kenti Odessa’ya gece yarısı vardılar. Limanda birkaç alt düzey memur tarafından karşılandılar. Bu durum can sıkıcıydı ama asıl karşılamanın Moskova’da yapılacağı söylenerek durum Sovyet yetkililerce telafi edilmeye çalışıldı.

Spiridonova adındaki konukevinde ağırlandılar. Yabancı misafirlerin ağırlandığı bu bina eski yapı olmasına karşın zamanında birçok ünlü misafiri konuk etmişti. Üç günü aşan yol tüm heyeti fazlasıyla yormuştu. Odalarına çekildiler.
Saracoğlu da üstünü değiştirip yatağa uzandı ama bırakın uyumayı, düzgün bir şekilde yatmak bile mümkün değildi. Kamburu çıkmış yatağın içinde toplanan pamuklar eni konu tepecikler oluşturmuştu. Saracoğlu burada uyunmaz diyerek odadan çıkıp Feridun Cemal’in odasının kapısını çaldı.

Bir yandan da söyleniyordu:
– İlk andan itibaren bizi bıktırmaya bezdirmeye çalışıyorlar. Benim yatağın halini bir görsen.
– Efendim benimki de iyi değil. Ama isterseniz siz bu odaya buyurun.
– Hayır ben şuradaki koltukta kıvrılıp uyumaya çalışacağım. Eğer uyuyamazsam bakarız bir çaresine.
Ruslar psikolojik savaşı başlatmışlardı.

***

Ertesi gün ikili görüşmelere geçildi.
Sovyet Hariciye Komiseri Molotov toplantı sırasında aniden Saracoğlu’nun önüne bir kağıt uzattı. Saracoğlu kağıdı eline almadan ‘Nedir bu’ diye sordu. Molotov, Montreux Anlaşması’ndaki bazı maddelerin tadiline ilişkin bir düzenleme olduğunu söyledi. Türkiye’nin Montreux anlaşmasıyla kazandığı hakları Ruslar’la paylaşmasını öngörüyorlardı. Saracoğlu böyle bir düzenlemeyi konuşmanın gereksiz olduğunu belirterek kağıdı eline dahi almadı:
– Böyle bir teklifi kabul etmemiz mümkün değildir.
Molotov, Saracoğlu’nun kararlı tutumu karşısında biraz şaşırsa da hamlesini sürdürdü:
– Bu kararınızı Ankara’ya sormadan mı vereceksiniz?
– Evet. Ankara’ya sormaya gerek yoktur. Yetkim bunu burada reddetmeye yeterlidir!
Artık her şey Stalin’le yapılacak görüşmeye kalmıştı.

***

Ertesi sabah Molotov’la yapılacak görüşme ani bir kararla ertelendi. Molotov Alman Hariciye Vekili Ribbentrop’u kabul edeceğini söyleyerek Saracoğlu’ndan özür diledi. Ve görüşmelerini bir gün sonraya ertelemeyi teklif etti. Alman
Dışişleri Bakanı’nın bu ani ziyaretinin bir sebebi de Türkiye’nin bir gün önce Türk-Fransız-İngiliz ortak metnini paraf ettiğinin duyulmasıydı. Gerçi anlaşmaya son şekli verilmemiş ve askeri stratejik birçok konu henüz boşlukta bırakılmıştı ama yine de Türkiye, Dışişleri Bakanı’na yapılan Sovyet teklifine bu parafla karşılık vermeyi planlamıştı.
Tam bir satranç maçı onanıyordu.

Saracoğlu, Alman Dışişleri Bakanı’nın gelişini ve kendi programlarının ertelendiğini duyduğunda öfkeden çılgına dönmüştü:
– Ne yaptıklarını sanıyor bunlar! Çocuk oyuncağı mı bu!
Öfkeyle kaldıkları konukevinin salonunda bir aşağı bir yukarı turlamaya başladı.
‘Yoo anladım. Bunların niyeti bizi bıktırmak, sinirlerimizi altüst etmek. Ama öyle yağma yok. Direneceğiz! Hemen Paşa’yla konuşmamız lazım’ diyerek Moskova Elçiliği’ne doğru harekete geçti. İsmet Paşa ile yapılan şifreli telsiz konuşmasında durumu olduğu gibi anlattı. Paşa durumun nezaketsiz bir davranış olduğunu anladığını ancak her ne olursa olsun beklemek gerektiğini söyledi.

Saracoğlu da bunu tahmin etmişti zaten. Mecburen bekleyeceklerdi.

Ruslar, resmi temas olmayacak bu günde Türk heyetine bir program hazırlamayı da ihmal etmediler. Sovyet Hariciyesi’nde protokol şef yardımcısı olan Pontikov, Türk heyetine mihmandarlık yapacaktı. İlk günün programında önce bir tarım sergisi vardı. Sovyetler’de üretilen tarım ürünleri ve hayvancılıkla ilgili ayrıntılı bilgi verildi. Akşam ise Bolşoy Balesi’nde yer ayrılmıştı. Gönülsüz olarak baleye gittiler. Ancak akılları Rus-Alman görüşmesindeydi.
Asıl can sıkıcı haber ertesi gün ortaya çıktı. Sovyet-Alman anlaşması imzalanmıştı. Anlaşmada her iki ülkenin de birbirine gerek askeri gerekse ekonomik destek olacağı ve barışı sağlamak üzere ortak hareket edecekleri yazılıydı.
Herkes hem yanındakine hem de karşısındaki ülkeye durmadan mesaj veriyordu.

Rusların Türk heyetiyle yeniden görüşmek üzere verdikleri randevu tarihi 1 Ekim oldu. Bu kez görüşmelerde Devlet Başkanı Jozef Stalin de olacaktı. Akşam saatlerinde Kremlin Sarayı’nda yerini alan Türk heyetinde heyecan yüksekti. Bu kez kartların daha açık olacağı bir görüşme bekleniyordu ancak yine de zorlu geçeceği muhakkaktı.

Molotov ilk günkü görüşmelerde cebinde taşıdığı notu görüşmelerin başında yeniden masaya taşıdı. Boğazlarla ilgili taleplerini yineliyordu. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan ve Romanya’dan toprak talepleri konusunda Türkiye’nin tarafsız kalması isteniyordu.

Tabii bunları dile getiren Sovyet Hariciye Komiseri Molotov’du. Stalin iyi polisi oynuyordu. Bütün taleplerini Hariciye Komiseri’ne söyletiyor, kendisi de iyimser ve yumuşak bir hava yaratmaya çalışarak denge yaratmaya çabalıyordu.
Stalin, Molotov’un yeniden masaya taşıdığı notu aldı, ilk defa görüyor gibi baştan sona okudu, yüzünü buruşturdu ve ‘Bu çok kötü yazılmış, bunu geri çekiyorum’ dedi. Türk tarafında tedbirli bir iyimserlik havası belirse de ilerleme henüz sağlanamamıştı. Stalin üçlü ittifakta yer alan Sovyet çekincesinin daha kalın çizgilerle belirtilmesini ve Türkiye’nin her ne koşulda olursa olsun Sovyetler’le savaşmamasını istiyordu. Ayrıca Romanya ve Yunanistan’a yapılacak saldırılarda Müttefiklerle beraber savaşa girme ilkesinin gözden geçirilmesini istiyordu.

Aslına bakılacak olursa Stalin’in talepleri çok ağır değildi. Ancak bu karar için Fransa ve İngiltere’ye de danışılması gerekliydi. Saracoğlu olumlu bir sonuç çıkmayabileceğini söylese de Stalin ‘Deneyelim’ dedi.
Saracoğlu kabul etti.

Durum Ankara’ya bildirilecek ve elçiler vasıtasıyla Müttefik ülkelerin görüşleri alınacaktı. Yorucu gün böylelikle sona ermiş, 5.5 saatin sonunda Ankara’da merakla bekleyen İnönü’ye görüşmelerin raporu sunulduktan ve gelinen nokta aktarıldıktan sonra ‘havayı’ özetleyen bir cümle iletilmişti:

‘Bugünkü temaslara görüşmeden ziyade boğuşma adı verilebilir!’
Saracoğlu’nun bu telgrafı aslında çok şeyi özetliyordu. Akşam kaldıkları
konukevine dönerken Feridun Cemal’e mırıldandı:
– Şu Rusların başı bir sıkışsa!.. Yemin ederim kalkıp zeybek oynayacağım.

oeralp1İsterseniz Rum İmparatorluğu deyin
ORHAN Eralp deneyimli bir büyükelçimizdi. Milli mücadele kahramanlarımızdan Kazım Özalp’in yeğeniydi, ne yazık ki dramatik bir intiharla yaşamına son verdi. Ama Eralp’i asıl unutulmaz kılan Birleşmiş Milletler’de yaptığı ünlü konuşmaydı. Kıbrıs Rumlarının ‘Neden bizi tanımıyorsunuz? 150 BM üyesi ülke tanıdı’ yollu sataşmalarına verdiği cevap hiç unutulmadı: ‘Kıbrıs sorunu bir cebir denklemidir. Bu denklemin ‘x’i de Türkiye’dir. Tüm dünya sizi tanısa bile Türkiye sizi tanımadıkça bu denklem çözülemez. Şimdi kendinize isterseniz ‘Kıbrıs Rum imparatorluğu’ bile diyebilirsiniz!’

sehzade-yusuf-izzeddinBulgar Kralı’nın arkasında yürümem!
VELİAHT Yusuf İzzeddin Efendi, 1910’da VII. Edward’ın cenaze töreninde Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil etmişti. Protokolce hazırlanan programa göre kendisinin Bulgar Kralı’nın arkasından yürüyeceğini gören Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, ‘Ben burada Osmanlı İmparatorluğu’nu temsil ediyorum. Katiyen Bulgar Kralı’nın arkasından yürümem’ diye dayatmıştı. Durum İngilizleri telaşa düşürmüş, fakat ısrar karşısında Veliahtı Bulgar Kralı’nın önüne almaktan başka çare bulamamışlardı.

ismetinonu İsmet Paşa’dan koltuk salvosu
LOZAN Barış Konferansı’nın ilk günü, toplantı Mont Benon Gazinosu’nda yapılacaktı. Türk delegasyonunu temsilen salona gelen İsmet İnönü, karşılaştığı manzaraya hemen tepkisini gösterdi. Salonda kendisine öteki heyet başkanlarına göre daha küçük bir koltuk ayrıldığını gördü. Nedenini sordu. Aynı boyutta bir başka koltuk bulunmadığı yanıtını aldı. ‘O takdirde bulunduğu zaman toplantıya girerim’ dedi. Odasına çekildi. İnönü’nün bu ilginç tepkisi etkili oldu. Çok geçmeden Lord Curzon’unki gibi aynı boyutta bir koltuk bulunup yerine konuldu.

Can Dündar – (03.01.2009)

can-dundar2Davos bandını yeniden izleyince…

Televizyonda tartışma programı yöneten biri olarak, farklı görüşten konuklara adil davranma zorunluluğunu ve ateşli bir tartışmada eşit süre ilkesine sadık kalmanın zorluğunu iyi biliyorum.

 

 

 

 

Bu gözle, Gazze oturumunu Davos’un resmi sitesinden bir kez daha, dikkatle izledim. (http://gaia.world-television.com/wef/worldeconomicforum_annualmeeting2009/default.aspx?sn=7017&lang=en)
Gözlemlerimi aktarayım:

Planlı bir çıkıştı
1) Paneli Türkiye istemiş. Erdoğan’ın hem dünyaya hem de “içeriye” yönelik bir çıkışı önceden planladığı anlaşılıyor.
2) Oturumu, Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Schwab’ın yönetmesi planlanmış. İki gün önce Ignatius adı ortaya çıkmış. Türkiye itiraz etmiş, ama üstelememiş. Erdoğan’ın ilk hatası, hakkaniyetinden emin olmadığı bir moderatörle yola çıkması…
3) İkinci hata; süre… Böyle netameli bir konu ve önemli konuklar için 1 saat, çok az…
4) Genelde âdet, konukları ilk turda kısa konuşturmak, ikinci turda birbirlerini yanıtlamaları için yeniden söz vermektir. Moderatör öyle yapmadı; ilk turda uzun konuşmalarına fırsat verdi; tartışmaya zaman bırakmadı.

Süre hesabı yanlış
5) Erdoğan, moderatörü haşlarken “Peres 25 dakika konuştu, ben 12 dakika konuştum” demişti.
Kronometreyle ölçtüm. Durum şu:
Ban Ki-moon 7 dakika 20 saniye konuşmuş.
Erdoğan 16 dakika konuşmuş.
Amr Musa 12 dakika 45 saniye konuşmuş.
Peres 21 dakika konuşmuş.
Yani Erdoğan kendi konuşma süresini olduğundan 4 dakika az, Peres’inkini ise olduğundan 4 dakika çok söylüyor.

8 tane “One minute”
6) Peres’in kendisini eleştiren diğer 3 konuşmacıya birden cevap vermeye çalıştığı düşünülürse bu süre adil sayılır.
7) Oturum tam 1 saatte tamamlanıyor. Moderatör, “Bu tartışma gece boyu sürebilir” diyerek kapatırken, Erdoğan söz isteyince, koluna dokunarak (evet, ilk o dokunuyor) engellemeye çalışıyor. Bunun üzerine Erdoğan da onun kolunu tutarak “one minute”lere başlıyor. Ve 8 kez (saydım; tam sekiz kez) “Bir dakika” diyerek söz istiyor.
8) Ama “1 dakika”da kalmıyor. 1.5 dakika konuşup önündeki kâğıtları açınca, moderatör “Süremiz doldu” diye uyarıyor. “Sözümü kesmeyin” diyor
Erdoğan ve 2 dakikayı buluyor. Ignatius’un eli o zaman omuza konuyor. Erdoğan bu kez ona patlıyor. Ve 3 dakika sonunda duruyor.

Tercümedeki eksik
9) Gelelim asıl sürprize:
Bandı İngilizce izleyince simültane tercümanın belki telaştan, belki diplomatik bir skandala engel olmak için bazı sert sözleri atladığı ya da dozunu düşürdüğü anlaşılıyor.
Mesela Erdoğan Peres’e, “Sesin yüksek çıkıyor. Sesinin çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisiyledir” diyor. Çeviri şöyle:
“Çok güçlü bir sesiniz var. Belki de kendinizi biraz suçlu hissettiğinizden sesiniz güçlü çıkıyor.”
Erdoğan’ın “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” sözü tercüme edilmemiş.
“Benim için Davos bitmiştir” sözü de…
Dolayısıyla, Peres ve Türkçe bilmeyen dünya, Erdoğan’ın diklenişini bizimle aynı dozda hissetmemiş.
10) Son bir gözlem:
Erdoğan paneli terk ederken Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa onu ayakta tebrik ediyor, sonra da peşinden gitmeye teşebbüs ediyor. Tam gidecekken BM Genel Sekreteri’nin “Gel otur” işaretiyle koltuğuna dönüyor.
Futboldaki gibi, bazı pozisyonlarda kimin kime faul yaptığı, hakemin nerede şaştığı, bandı başa sarıp yeniden izleyince daha iyi anlaşılıyor.

Tiroid ve Guatr Nedir? Hakkında Herşey

Sağlık, koşulsuz sahip olduğumuz en büyük değerimizdir. Gerçektende atalarımızın birçok deyimde dile getirdiği gibi ancak kaybettiğimiz zaman değerini anlayabiliyoruz. İşte bunun önüne geçmek için yapmamız gereken şey hastalıklara yakalanmadan önce belirtileri, sebepleri ve tedavileri hakkında yeteri kadar bilgimiz olmasıdır. Siteniz uzmanportal olarak da elimizden geldiği kadar toplumumuza hastalıklar konusunda daha fazla bilgi sunmayı ilke edindik. Bu yazımızda da insanımızda çok sık görülen bir hastalık olan Tiroid hastalığı hakkında olabildiğince geniş bilgi sunmak istedik. Acaba tiroid bezi nedir, ne tür hastalıklara neden oluyor, guatr ve belirtileri nelerdir gibi sorulara cevap bulmaya ve insanımızın çoğunun bu konuda yanlış bildiği birçok bilgiye yer vermeye  çalışacağız.

Boynunuzda sıkışma ve gerilme varsa, son zamanlarda ani kilo kaybı ya da artışı yaşadıysanız. Soğuğa ve sıcağa karşı tahammülünüz yoksa, kalp atışlarınızın çok yüksek ya da düşük olduğunu fark ediyorsanız. Terleme ve saç dökülmesi yaşıyorsanız, tiroid hastalığı riski taşıyor olabilirsiniz.

TİROİD BEZİ

Tiroid bezi nefes borusunun tam önünde kelebek şeklinde olup, T3 ve T4 hormonlarını üretmektetiroid_2dir. Tiroid bezinin büyümesine tıp dilinde guatr denir. Türk toplumunda %30 oranında guatr saptanmıştır.

Troid hormonları insan vucudunun hızından ve gelişiminden sorumludur. Boyunuzun ne kadar olacağından, kaç kilo olacağınıza, ne kadar hızlı konuşacağınızdan, tuvalet alışkanlığının nasıl olacağına, ne kadar zeki olacağınıza her şeye karar veren troid bezi tarafından salgılanan hormonlar karar vermektedir.

GUATR

Guatr, boynun ön kısmında iki taraflı olarak yer alan tiroid bezinin normalden fazla büyümesi olarak tanımlanır.

 GUATR NEDEN OLUŞUR?

Tiroid bezi iyot maddesini kullanarak T3 ve T4 hormonlarını üretir. Eğer o bölgedeki su ve toprakta iyot az ise guatr oluşur. İyot en çok deniz suyunda ve başta balık olmak üzere deniz mahsullerinde bulunur. İyot eksikliğinden sonra en büyük guatr nedeni genetik faktörlerdir. Kuşaklar boyunca bazı ailelerde guatr görülebilir.

1 Ocak 2000 Tarihinden itibaren, ülkemizde tüm marketlerde satılan sofra tuzlarına zorunlu iyot takviyesi başlatılmıştır. Bu halk sağlığı müdehalesiyle gelecekte ülkemizde guatr sorununun ortadan kalkacağı belirtiliyor.

Troid diğer hastalıklarla beraber görülebilir;

Bu hastalıklar;

-Tip 1 şeker hastalığı
– Kortizon az salgılanması durumu
– Cilt pigmet kaybı
-Pernizyöz anemi (kansızlık)
-Romotoid artit (Akut eklem romatizması)
-Kronik aktif hepatit
-Safra yolları hastalığı

 Troid Hakkında Yanlış Bildiklerimiz

Guatr sadece karadeniz bölgesinde görülür. (YANLIŞ)

Tiroid nodülü çok yaygın herkeste görülüyor, önemli değil. (YANLIŞ)

Guatr sadece kara lahana yiyende görülür. (YANLIŞ)

Bütün tiroid hastalıklarına iyotlu tuz iyi gelir. (YANLIŞ)

Boğazda şişlik yoksa guatr yoktur. (YANLIŞ)

Tiroid hastalıkları sadece ameliyatla temizlenir. (YANLIŞ)

Ameliyattan sonra troid hormon hapı kullanmaya gerek yoktur.(YANLIŞ)

Dopler tetkiki ile nodüllü kanser olup olmadığı anlaşılır. (YANLIŞ)

Sintigrafi ile nodülün kanser olup olmadığı anlaşılır. (YANLIŞ)

Ultrasonografi ile nodülün kanser olup olmadığı anlaşılır. (YANLIŞ)

Boynumda bir şişlik var ama zararsız. (YANLIŞ)

Boğazımdan hiç şikayetim yok ki bende tiroid hastalığı olsun.(YANLIŞ)

Kısaca Duygusal Zeka (EQ) Nedir?

eqGünümüzün en popüler tartışma konularının birinin merkezinde ZEKÂ kavramı bulunuyor. Zekânın kavramının ne olduğu, çoklu zekâ kuramı, IQ ve EQ kavramları bilim dünyasında son on yılın en ateşli konuların başında gelmektedir? Hatta bazı akademisyenler arasında bir insan ve içinde bulunduğu toplum için  IQ’nun mu yoksa EQ’nun mu daha önemli olduğu sürekli olarak tartışılmaktadır. Peki ama sürekli gündemde olan bu IQ ve EQ kavramları ne anlama gelmektedir? İşte bu yazımızda Duygusal Zekâ kavramını, kısaltmasıyla EQ kavramını kısaca her yönüyle ne olduğunu ve hayatımızdaki önemini anlatmak istedik;

Duygusal Zekâ; kendimizin ve başkalarının hislerini tanıma, kendimizi motive etme, içimizdeki ve ilişkilerimizdeki duyguları iyi yönetme yeteneğidir.

Duygusal zekânın elemanları;

Kendini tanıma
Kendi kendini ayarlama
Motivasyon
Başkalarının fikir ve duygularıyla ilgilenme
Sosyal beceriler
Güçlü ve olumlu insan ilişkileri kurabilmemiz; duygusal zekâmızı kullanmak ve geliştirmekle mümkündür. Çoğunlukla; duygusal zekâ ile sezgisel zekâ birbirine karıştırılmaktadır. “İçime doğdu, bu iş olacak” dedirten şey sezgisel zekâdır ve genellikle altıncı his, önsezi, telepati gibi isimlerle anlatılır.

Davranışlarımızı yönlendiren, kurduğumuz ilişkileri ve niteliklerini belirleyen düşünsel zeka (IQ) değil, ağırlıklı olarak duygusal zekadır (EQ).

Sadece IQ’ su yüksek ama EQ’ su düşük olan bir birey;

İş dünyasında verimsizlik,
İletişimsizlik,
Toleranssızlık
Müşkülpesentlik yaşarken..
Yüksek EQ’lu bireyler ise;
Sosyal denge kurabilme,
Duygularını başarıya odaklayabilme,
Etkili iletişim kurabilme,
Duygularını kontrol edebilme,
Sorumluluk alabilme,
Başarılı takım çalışması,
Başkalarının düşüncelerine saygılı olma özellikleriyle ön plana çıkıyorlar..
Düşünsel zekâ ile duygusal zekâ arasındaki en temel fark;

IQ zor değişirken, EQ’nun geliştirilebilir olmasıdır. Düşünsel zekâ ve duygusal zekâ birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Başarıyı etkileyen faktörler arasında IQ’ ya verilen pay %20 olurken; şans, statü ve duygusal zekâ başarının kalan payını kapsıyor.

Duygusal Zekânızı Geliştirecek 7 Yöntem!

Kendinizi tanıyın. Kim olduğunuzu öğrenin. Duygusal zekâ kendinizi tanımanızı şart koşar.
Duygularınızı ve onları kontrol etmeyi öğrenin.
Kendinizi, kişisel özelliklerinizi başkalarına açık tutun.
İletişim kurma becerinizi geliştirin.
Problem çözücü olun.
Eleştiriye açık olun.
İnsanlar ile ilgilenin.
Duygusal zekâ bize neler getirir?

Duygusal zekâsı yüksek insanlar, mesleki anlamda başka insanlar ile iyi iletişim kurabildiklerinden ve yönetme becerisine sahip olduklarından genellikle çok başarılı olurlar.
Günlük hayatta duygusal zekâ, insanların iş arkadaşları ve aile bireyleri ile iyi anlaşabilmelerini sağladığı için, kendileri ve çevresindekiler ile ilgili sorunları çözümlenir.
Duygusal zekâlı insanlar, diğer insanları olduğu gibi kabul edip onları dinleyip anladıkları için sevilirler ve arkadaşlık ilişkileri daha güçlü olur.
Genellikle kendileri ile barışık ve kolay memnun olurlar. IQ sizi işe aldırır ancak sizi terfi ettiren EQ’ dur.

NANCY GIBBS

Kulak Çınlaması ve Sebepleri

kulak_cinlamasiGüzel ülkemizin güzel diline deyim olarak geçmiştir KULAK ÇINLAMASI. Ne zaman kulağımız çınlasa acaba ardımızdan kim konuştu diye düşünür kendi kendimize. Ama acaba işin aslı böylemi? Belki bu deyimin bir gerçeklik payı bulunabilir ama tıp dünyası daha bunu ispatlayamadı. Belki kulak çınlamaları çok seyrek oluyorsa bunu önemsemeyebiliriz ama sıklaştığı zaman bazen katlanamaz hale gelebiliyor. Peki ama çok sık olan kulak çınlamalarının nedeni nedir acaba? Başka bir şeyin belirtisi, semptomu olabilir mi? İşte bu soruların cevabı.

Dışarıdan uyaran bir ses olmadığı halde, kulak içinde duyulan ve anlam verilemeyen bir takım seslere “çınlama” denmektedir.

Sümkürme, çiğneme, esneme, hapşırma ve öksürme gibi baş hareketleri sırasında duyulan çınlamalar normal olup hastalık belirtisi sayılmazlar. Yine ara sıra duyulan ve “hayırlı bir haber” şeklinde yorumlanan çınlamalar da zararsız kabul edilir.

DİKKAT: Kulakta, nabız atması şeklinde duyulan ritmik sesler ciddiye alınmalıdır. Genellikle yüksek tansiyonda duyulan bu sesler, kulak çevresindeki atardamarların hastalığına da işaret edebilirler.

Uğultular şeklinde derinden gelen sesler, aşırı derecede tansiyon düşüklüğünü ve kansızlığı düşündürmelidir.

Kulak Çınlamasının Diğer Sebepleri:

* Kuvvetli beden hareketlerinden sonra kulakta nabız atması şeklinde duyulan sesler tamamen normal olup dinlenme ile kendiliğinden geçer.

* Yaşlılıkla birlikte ortaya çıkan çınlamalar, kulak fonksiyonlarının zayıflamakta olduğunu gösterir.

* Şeker hastalığında, tiroid bezi bozukluklarında kulak çınlamaları şeklinde sesler duyulmakta, hastalık belirtilerinin zayıflaması ile birlikte azalmaktadır.

* Kimyevi ve toksit maddelerle zehirlenen kimselerde, kulak çınlamaları zehirlenme belirtilerinden sayılmaktadır.

* Uyuşturucu madde, alkol ve aşırı tütün tüketen kimselerde de kulak çınlamaları görülmektedir.

* Bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan streptomisin, neomisin, kanamisin gibi antibiyotiklerin alınmasında kulak çınlamaları bir yan etki olarak ortaya çıkarlar.

* Dış kulak yolu, tamamen, kulak kiri ile kapandığında, ortakulak ve içkulak iltihaplarında, diş ve dişeti iltihaplarında, kan kanserinde (lösemi) kulak çınlamasına benzer sesler duyulabilmektedir.

* Ayrıca, işitme sinirlerini içine alan bir sinir sistemi hastalığında da kulak çınlaması görülebilir.

 

Tüm Ünlülerimizin Gerçek İsimleri

cuneyt_arkinnHepimizin çok yakından tanıdığı sanat, müzik, edebiyat,  sinema dünyasının en ünlü yüzlerinin neredeyse birçoğunun kendi gerçek isimlerini kullanmadığını biliyor muydunuz? Evet evet, yanlış duymadınız, kendimize çok yakın hissettiğimiz, çok çok sevdiğimiz, imzalarını, resimlerini, kitaplarını almak için sıraya girdiğimiz, filmlerini ve kliplerini izlemek için can attığımız ünlülerimizden bahsediyoruz. Söz konusu ünlülerimiz, çeşitli nedenlerle gerçek isimlerini kullanmayıp, kulağa daha hoş gelen ve söylenişi daha kolay olan takma isimler kullanmışlardır. Belkide toplumumuzda bunların en çok bilineni Cüneyt Arkın ve İbrahim Tatlıses olabilir, peki ya diğerleri? İşte gerçek isimlerini kullanmayan tüm ünlülerimizin tam listesi:

 

Ahu Tuğba: Tuğba Çetin
Asena: Onur Çakmak
Ahmet Özhan: Ahmet Şükrü Kadıöz
Aytaç Arman: Veysel İnce
Ayhan Işık: Ayhan Işıyan
Alişan: Serkan Burak
Aliye Rona: Aliye Dilligil
Aziz Nesin: Mehmet Nusret

Banu Alkan: Renka Bronkavi
Berdan Mardini: Engin Karademir
Bülent Ersoy: Bülent Erkoç
Bulut Aras: Uğur Fidan

Cüneyt Arkın: Fahrettin Cüreklibatur
Cemal Süreya: Cemalettin Seber

Doğuş: Orhan Baltacı

Ekrem Bora: Ekrem Şerifuçak
Engin Çağlar: Çağlan Övet

Ferdi Tayfur: Turhan Bayburt
Fikret Hakan: Bumin Gaffar Çıtanak
Filiz Akın: Suna Akın

Gönül Yazar: Gönül Özyeğiner
Gökhan Güney: Mehmet Yüceler

Hakan Balamir: Balamir Tavasoğlu
Halikarnas Balıkçısı: Cevat Şakir Kabaağaçlı
Halil Ergün: Halil İbrahim
Harika Avcı: Nermin Ocak

İbrahim Tatlıses: İbrahim Tatlı

Kenan Pars: Kirkor Cezveciyan
Kibariye: Bahriye Tokmak

Mahsun Kırmızıgül: Abdullah Bazencir
Muazzez Ersoy: Hatice Yıldız Levent
Murat Soydan: Rüydan Tercan
Müjde Ar: Kamile Suat Ebrem
Murat Soydan: Rüçhan Tercan

Neriman Köksal: Hatice Kökçü
Nuri Sesigüzel: Nuri Kaçtaş
Nevra Serezli: Nevra Şirvan
Nilüfer: Nilüfer Yumlu

Okan Bayülgen: Kaan Okan Görgün
Orhan Gencebay: Orhan Kencebay
Orhan Kemal: Mehmet Reşit Öğütçü

Perran Kutman: Perran Kanat
Perihan Savaş: Şerife Perihan
Petek Dinçöz: Diğdem Ezgü

Seda Sayan: Aysel Gürsaçer
Sezen Aksu: Fatme Sezen Yıldırım
Sibel Can: Deniz Engüzel
Serpil Çakmaklı: Şener Dönmez
Serdar Gökhan: Nusret Ersöz

Şener Şen: Ali Haydar Şen

Teoman: Teoman Fazlı Yakupoğlu
Tarık Akan: Tarık Üregül
Tamer Yiğit: Tamer Özyiğitoğlu

Vedat Türkali: Abdülkadir Pirhasan

Yaşar Kemal: Kemal Sadık Göğçeli
Yahya Kemal: Beyatlı Mehmet Agah
Yaşar: Yasar Günaçgün
Yaşar Kemal: Kemal Sağdıkgöğçeli
Yıldız Kenter: Ayşe Yıldız
Yılmaz Güney: Yılmaz Pütün

Zara: Zara Neşe Yılmaz
Zuhal Olcay: Zuhal İsanç

Prenses Lissi ve Kar Adamı Yeti

Lissi ve İmparator Franz, muhteşem bir hayat yaşamaktadırlar. Lissi kaçırılana kadar çiftin mutlulukları dillere destandır. Çirkin ve ukala Kar Adamı Yeti, Prenses Lissi’yi kaçırır. Kendi hayatını kurtarmak için girdiği pazarlık sonucu, bulduğu en güzel kadını şeytana götürmek zorundadır. Fakat korkusuz kral Franz, güzel prensesini Yeti’ye yar etmeye niyetli değildir.
null

Yönetmen
Michael Herbig
Senaryo
Alfons Biedermann, Michael Herbig
Tür:
Macera, Animasyon, Komedi
Yapım:
Almanya 2007 85 dakika (Renkli)
Dil:
Almanca
Dağıtıcı Firmalar:
Özen Film
Internet adresi:
www.lissi.film.de


Microsoft Internet Explorer 8

Geçtiğimiz günlerde yeni bir tarayıcı çıkaran microsoft rakiplerini üzeceğe benziyor zaten kan kaybeden explorer yeni versiyonu Microsoft Internet Explorer 8 ile toparlanacaga benziyor.

Microsoft Internet Explorer 8’in RC1 sürümü ilk bakışta önceden yayımlanmış beta’lara kıyasla neredeyse hiçbir yenilik sunmuyor: Web Dilimleri (WebSlices) RC1 sürümde de E-Bay fırsatları veya gelen e-postalar gibi önemli bilgileri gösteriyor. Hızlandırıcılar (Accelerators) tarayıcının içerik menüsünü kullanıcıların o an bulundukları web sayfasını değiştirmelerine gerek kalmayacak şekilde yeni seçeneklerle genişletiyor. Aynı zamanda sörf sırasında geçici dosyaların kaydedilmesini engelleyen InPrivate-Browsing de önceden tanıdığımız bir özellik. Bunlara ek olarak IE 8, tam yakınlaştırma, kapatılan sekmeleri ve oturumları geri getirmenin yanında akıllı adres çubuğu ile rakip tarayıcılarla aynı seviyeye geliyor.

null


Otomatik uyumluluk görünümü

Kullanıcı gerçek yenilikleri ikinci kez göz gezdirdiğinde keşfediyor, örneğin Microsoft’un uyumluluk listesi gibi. Eğer bir kullanıcı IE8 ile uyumlu olmayan bir web sitesini ziyaret ederse tarayıcı otomatikman uyumluluk görünümüne geçiyor. Quick-Pick sayesinde arama çubuğuna eklenmiş arama motorları arasında doğrudan geçiş yapılabiliyor; tarayıcının sayfayı yeniden yüklemesine gerek kalmıyor. Çıkan sonuçlar hemen arama diyalogunda güncelleştiriliyor. Ayrıca InPrivate-Browsing ile InPrivate-Filtrelemeyi birbirinden bağımsız bir şekilde kullanabiliyorsunuz. Elbette tarayıcı Private modunda kendi kendine simge çubuğunu ve eklentileri devre dışı bırakabiliyor.

Download:

Adolf Hitler (1889 – 1945)

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Yukarı Avusturya’nın Braunau kasabasında doğdu. Bir gümrük memuru olan Alois Hitler (1837–1903) ve Klara Pölzl (1860-1907) ‘ün altı çocuğundan dördüncüsüdür.

Bugünlerde en çok aranan kişiler arasında yer alan Adolf Hitler KAVGAM adlı kitabıda satış rekorlarına koşuyor peki onu bukadar popiler yapan tarihin gördüğü en kanlı diktatörlerinden olan Adolf Hitler neden bukadar sevilmeye başladı. Adolf Hitler kimdir kısaca bir bakalım.

null

İlk tahsilini doğduğu kasabada, orta tahsilini Linz şehrinde yaptı. On üç yaşında tüberkülozdan babasını (Hitler’in memur olmasını isteyen babası Alois Hitler ile arası açılmıştı çünkü kendisi sanatçı olmak istiyordu), on sekiz yaşında (1907) annesini kaybetti. Orta öğrenimini başarısız bitirince ressam olma ümidiyle Viyana Güzel Sanatlar Akademisi sınavına girdi ancak başarısız oldu.

Alman Tarihi derslerinde Akademideki profesörlerin Yahudi olduğu, ve Yahudilere karşı ilk kinin burada oluştuğu anlatılır. Bir başka teze göre ise Hitler’in annesinin ölüm anında gelen doktor bir Yahudiydi. Adolf Hitler annesinin ölümünü kabullenemeyip, bu Yahudi doktoru sorumlu tuttu. Ve bir çok bilim adamlara göre Hitler’in babaannesi Yahudi’dir. Bu yüzden bütün doğduğu yerleri yakmıştır.

1912’de Viyana’dan Münih’e geldi. 1914’de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girdi. Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Fırkanın adını NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiter Partei/ Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Taraftarlarına kısaca “Nazi” ismi verildi. Kendisine de, taraftarları, rehber anlamına gelen “Führer” lakabını verdiler. Parti 25 maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya’yı Versay’ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesi lazım geleceği programın temel maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder. Völkischer Beobachter adlı gazeteyi yandaşları çıkarıyordu. Josef Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partisinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.

1924’de Münih’ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine 10 ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde “Mein Kampf” (Kavgam) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Şimdilerde bu kitap Almanya’da antisemitizme yol açtığı gerekçesiyle yasaklanmaya çalış çok sıkışıyordu. Bu kitapla birlikte yeni teşebbüslerine de yol gösterdi. 1924 ve 1929 yılları arasında partisi başarısız oldu. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden sonra daha fazla oy kazanabildi (1929). 1930 seçimlerinde yüzde 18 oy ile SPD’den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler’in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.

Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda anayasa değişikliği hakkını elde etti. Hemen ardından diğer partileri yasakladı. Almanya’da aşırı artık gösteren işsizliği savaş hazırlığı için kullanarak, iş sahası oluşturdu. Ülke genelinde büyük otobanlar inşa ettirdi. Batı Avrupa ülkelerini ve Rusya’yı karşısına aldı. Bu cephe genişliği II. Dünya Savaşı’nın sonucunu belirleyen en önemli etken oldu. Savaş sonucunda Almanya’nın yenilgisini gören Adolf Hitler ümitsizliğin iyice artması üzerine 30 Nisan 1945’te Berlin’de karısı Eva Braun’la birlikte aynı anda siyanür hapı içip, önce Eva Braun’u sonrada kendisini bir silah vasıtasıyla vurarak intihar etti. Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri yakılmıştır. Hitler’in bunu istemesinin sebebinin Sovyet ordusu tarafından yakalanıp teşhir edilmek istememesi olduğu iddia edilmektedir.

Hitler ölmeden önce ikili vasiyetnamesini yazdırmıştır: Siyasi ve Özel Vasiyetname. Hitler’in siyasi vasiyetnamesi bir hınç çığlığıdır. Ona göre; Almanya bütün milletler için bir zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm’i kovalamaktan asla vazgeçmemelidir. Almanya’nın geleceğini tartışmasız bu olgu belirleyecektir. Hitler, savaşa girmekte haklı olduğunu savunuyor ve yenilgiden korkak yalancı generalleri sorumlu tutuyordu. Özel Vasiyetinde ise, tüm hayatı boyunca topladığı sanat eserleriyle doğduğu şehir olan Linz’de bir müze kurulmasını istedi. Tüm şahsi mallarını partiye eğer parti kalmamışsa devlete bıraktığını söylüyordu.