Bilinmeyenleri Bilmeye Ne Dersiniz?

Yeryüzünde her saniye ve her an ya yep yeni gelişmeler meydana geliyor yada yepyeni icatlar ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da her konuda bilgi sahibi olmamız mümkün değildir. Gerçi insanoğlunun çoğunluğu geçmişe dair birçok bilgiye de muvaffak değildir ya bu da olayın başka bir yönü! Evet belki her konuda bilgi sahibi olmamız çok zor, ama elimizden geldiği kadar çabalayıp kendimizi geliştirmeli ve özellikle bize lazım olacak bilgilere sahip olmalıyız. Bizde bu sefer işinize yarayacağını düşündüğümüz ama az bilinen bazı gerçeklere yer verdik bu yazımızda! Birçok sitede veya birçok kaynakta “Bunları Biliyor musunuz?” diye başlıklara ve konulara rastlayabilirsiniz. Evet belki bu kaynaklar bazen bilgi bakımından faydalı olabilir, ama genellikle o tür kaynaklarda hep aynı tür sorular olur ve soruların çoğu da “Hangi hayvan ayakta uyur? Hangisi en uzağa atlar?” gibi içeriklere de sahiptir. Biz bu sefer daha çok işinize yarayacak ve konusunda uzman insanlardan kaynak alınmış bazı az bilinenlere yer vereceğiz;4

1) Fotosentez
Fotosentez ışık ve karanlık evre olmak üzere 2’ye ayrılır. İlk evredemutlaka ışık gereklidir.Fiziksel olaydır. Karanlık devre reaksiyonları ışık olsa da olmasa da yürür. Karanlık devre reaksiyonlarının gerçekleşebilmesi için mutlaka ışık reaksiyonlarının gerçekleşmesi gerekir. Bitkiler ışıkta bir dizi reaksiyon içeren fotosentez sonucunda oksijen gazı, glukoz ve bir miktar da su üretirler.
Solunum olayı bütün canlı hücrelerde sürekli devam eden bir olaydır. Çünkü metabolizmanın devamı için gerekli olan enerji solunumla üretilir. Yeşil bitkilerin karbondioksit çıkardığını saptayabilmek için, sadece solunum yaptığı zaman seçilmeli. Yoksa yeşil bitkiler çıkardığı CO2 yi (karbon dioksiti) aynı zamanda fotosentezde kullanırlar. Kullanma olduğu için karbondioksit açığa çıkmaz. Çünkü, fotosentez hızı solunum hızından daha fazladır. Bunun için fotosentezin yapılmadığı bir ortam seçilmelidir. Bu ortam karanlık ortamdır. Karanlık ortamda fotosentez yapılamaz solunum ise devam eder. Solunum sonucuda CO2 açığa çıkar.
Yani yatak odalarında bulunan bitkiler gündüz fotosentez yaparak oksijen üretebilirken gece, karanlıkta karbondıoksit üretmekte ve sizinle birlikte ortamdaki karbondioksiti arttırmaktadır.
Kaynak: Kimya Mühendisi Dr. Turhan Doğan

2) Hidrosefali

Hidrosefali beyinde normalde boşluk ve kanallarda dolaşan sıvının herhangi bir nedenle tıkanıp dolaşımın engellenmesi yada sıvının artmasına bağlı su miktarının gitgide yoğunlaşarak beyin dokusuna basınç yapmasıdır.
Kafatası hacmi sabittir (bebeklerde büyüyebilir, sonra kemikler kapanır) Bu sabit hacimde su miktarı artarsa beyin dokusu azalacak ve azalma miktarına gore de beyin ve beden fonksiyonları yavaşlayacaktır. Önemli olan beyinde zarar meydana gelmeden bu süreci durdurabilmektir. Aksi takdirde zaten hücreler ölmüş olur.
Hidrosefali anne karnında bebek iken tesbit edilebilirse, ailenin de onayı ile bebek alınabilir. Bazende çocukluk yada erişkin dönemde çeşitli nedenlere bağlı ortaya çıkabilir.(tümör,ateşli hastalıklar v.s.) Bu takdirde tedavi sebebe yönelik yapılmalıdır. Tedavi ihtimalleri ve başarı şansı duruma göre değişir..

Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

3) Amilaz Enziminin Beynimiz Üzerindeki Etkisi

İnsan beyni çok ilginç bir organ. Büyük ve karmaşık olduğu kadar, bozulmaya çok yatkın. Beynimiz çok fazla enerji harcayan çok işlevli bir makine gibi. Bilim insanları beynimizin, hominidlerin düşünce yetisini güçlendiren bir çevrede yaşamış olduklarına bağlıyorlar. Alet ve silah yapma ihtiyacını duyan hominidler, bu işleri birlikte planlayarak yerine getirmek zorundaydılar. Bunun için de teknik ve sosyal zekaya ihtiyaçları vardı ki evrim onlara uygun bir beyin sunmuştu.Diğer teorilere göreyse, beynin evrimini tetikleyen, toplum yaşamındaki gelişme ve bunun için gerekli etkileşim ve anlaşma yetisiydi. Kimi araştırmacılar ise beynimizi zihinsel bir rekabetin sonucu olarak görürler. Fakat şimdi yeni bir açıklama getirildi. Antropolog Nathaniel Dominy’e göre insan büyük ve güçlü beynini en başta tükürüğüne borçlu. Kaliforniya Üniversite bilim adamı çalışma arkadaşlarıyla birlikte elli açık ve elli koyu tenli üniversite öğrencisinden tükürük örnekleri ve mukoza hücreleri almışlar. Tükürük örnekleri içinde çok farklı miktarlarda amilaz enzimi saptanmış. Amilaz enzimi nişastanın parçalanmasında anahtar rolü oynar. Ancak mukoza hücrelerinde bulunanlar çok daha ilginç : Amilaz enziminin yapı tarifini üreten AMY1 geninin on beş kopyası . Anlaşıldığı üzere , ne kadar çok AMY1 geni bulunursa o kadar çok enzim üretilmekte. Araştırmacılar ayrıca şempanzelerde bu genden sadece iki kopya bulunduğunu da saptamışlar. Bu nedenle şempanzeler nişasta açısından zengin olan besinlerden uzak durarak daha kolay sindirilebilen meyveleri tercih ediyorlar. Dominy ve arkadaşları beslenme biçimi ve kalıtım arasında bir ilişkinin bulunduğunu görmüşler. Mesela Sibirya’ da yaşayan ve daha çok avcılık ve balıkçılıkla geçinen Yakutlarda, bol miktarda pirinç tüketen Japonlara kıyasla daha az ZMY1 kopyası bulunmakta.

4) DOWN Sendromu
İlk olarak 1866 da John Down tarafından “özel bir zeka geriliği” olarak tanımlanmış, bebekler mongol ırkına benzer çekik gözleri nedeni ile Mongolizm-mongol bebek olarak adlandırılmıştır. Ancak Asyalı bilim adamlarının baskısıyla down sendromu kullanılmaktadır.
Baştan beri genetik olduğu düşünülmekle birlikte ancak gen haritalarının çıkarılabildiği 1959 yılında kromozom anormalliği olduğu tesbit edilmiştir. İnsanlarda en sık görülen kromozom anomalisi türüdür yaklaşık 700 bebekten biri downdır.
İnsan 46 kromozom içerir. Down lılarda 21.kromozom üç tanedir.(normalde bir anneden bir babada iki olmalı) bu nedenle Trisomi 21 de denir. Bu hücresel düzeyde anormallik bebek vücuduna yansıdığında Down sendromu ortaya çıkar.
Tipik bir yüz görünümü vardır baş nisbeten ufak ense kısa ve geniş burun kökü yassı kulaklar normalden düşük seviyede gözler ayrık ve çekik dil ağıza göre büyük ve dışarı taşmış şekildedir. Ense cildinde genellikle boğumlar vardır.Tonus (vücut gerginliği) düşük, parmaklar kısa-tombul,avuç içlerinde Simian çizgisi denilen tek bir çizgi vardır. Serçe parmak genellikle içe kıvrıktır. Kalp hastalıkları sıktır. Lösemi riski yüksektir ancak en önemlisi bariz zeka geriliğidir. Zeka bebekler arasında değişiklik gösterebilir ancak özel merkezlerde kısmen eğitilebilir.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

5) Hapşırma
Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan bir reaksiyondur. Hava burnun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir. Burundaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Burnumuzdan önce bir salgı gelir. Bu salgının ardından beyine giden uyarı sonucunda baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir.
Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, patojen olanın bulaşıcı olduğunu saptamış
bulunmaktadır. Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir
sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır.
Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız.
Kaynak: Dahiliye Uz. Dr. Sadi Çimen

6) Depremi Saniyeler Önce Haber Veren Sistem
Japon Meteoroloji Dairesi’ nin desteğiyle yıllar süren bir çalışmanın ardından geliştirilen sistem dünyada bir ilk. Sistem, tehlikeli sarsıntılar öncesinde meydana gelen ve kayıtçılara ulaşan ilk sarsıntılar olan P-dalgalarını ölçüyor.
Asıl depremden saniyeler önce alınan sinyal ağır hasarları ve ölümleri önleyebilecek. Sonuçta birkaç saniyelik bu sürede atom reaktörleri, vinç kuleleri ya da hızlı trenler durdurulabilir. Bir elektronik kuruluşu, gazı otomatik olarak kesen ve (kırılan camların içeri düşmesini engellemek için) perdeleri kapatan bir ev alarmı üretti. Tokyo Üniversitesi Güvenlik Uzmanı Kimiro Meguro’ ya göre on saniye öncesinden alınan deprem uyarısı bile kurban sayısını % 90 azaltabilecek. Tabii sistemin etkili olabilmesi insanların o anda nasıl davranmaları gerektiğini bilmelerine bağlı. Herkes bu kısa süreyi en iyi şekilde değerlendirmeyi öğrenmeli diyor Meguro.

7) PNÖMOKOK

Üst solunum yolları normal florasında bulunan mikrop çeşididir.
Halk arasında zatürre denilen hastalığa neden olur.
Özellikle çocuklarda, yaşlılarda (65yaş üstü), kronik hastalarda(diyabet, siroz alkolizm, kardiovasküler hastalıklar), bağışıklık sorunu olanlarda hastalık görülme riski yüksektir ve aşılanmaları gerekir.
Sağlık bakanlığı istatistiklerine göre her yıl Türkiye de 90.000 zatürre vakası görülmekte ve yaklaşık 2500 kişi hayatını kaybetmektedir.
Bu hastalıktan aşı vasıtası ile korunmak mümkündür tek dozu
5 yıl süre ile bağışıklık sağlamaktadır.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

8 ) Norveç Dünyanın İlk Tuz Santralını Kuruyor

Norveç’ teki Statkraft şirketi dünyada ilk kez tatlı ve tuzlu arasındaki basınç farklılıklarıyla enerji elde edilmesine izin veren tuz santralını kuruyor. Tuzdan enerji elde etme yöntemi doğal osmoz sürecine dayanıyor. Tatlı su bir diyafram üzerinden tuzlu suya geçerek bir basınç yaratıyor. İşte bu basınçtan elektrik üretimi için yararlanılacak. Kuruluşun yaptığı açıklamaya göre on yıllık bir araştırmanın ardından nihayet bir prototip kurulacak. Tuzdan enerji elde etme yöntemiyle Norveç’ in elektrik ihtiyacının yüzde onu karşılanabilecek. Ülke şu anda enerjisinin neredeyse tümünü barajlardan elde ediyor.

9) Amputasyon

Amputasyon bir uzvun (kol, bacak, parmak, ayak gibi) bir kısmını veya tamamını, tıbbi gereklilik nedeni ile cerrahi olarak kesme işlemine denir. Damar hastalıkları, trafik kazaları, iş kazaları, tümörler, kronikleşen mikrobik hastalıklar, doğumsal anomaliler, yanıklar ve şeker hastalığına bağlı, daralmış olan damarlarda kan dolaşımı azalır.
Beslenemeyen, oksijenlenemeyen doku giderek bozulur, ölmeye başlayan bu alan soluklaşır ve soğur. Deride ülserler dediğimiz yaralar çıkar.
Olay birbirini tetikleyerek kısır-döngü haline gelir. Damarların
açılması için hasta dokunun debridmanı, yani temizlenmesi, serumlar, hiperbarik oksijen tedavisi uygulanması gerekir.
Bütün bunlara rağmen hastatedavi olmazsa, nekroz denilen ölü dokuya veya kangrene çevrilir. Bu durumda, hastayı kurtarmak ve ölü dokunun ilerlemesini önlemek amacıyla hasta olan uzvun sağlam bölgeye kadar kesilmesine karar verilir.
Sonrasında ise rehabilitasyon ile tedavi devam eder. Rehabilitasyon ekibi: fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı, ortopedist, fizyoterapist, ortez ve protez teknisyeni, terapist, psikolog, sosyal hizmetler uzmanı ve aileden oluşmaktadır. Öncelikle hastanın yaşı, mesleği, cinsiyeti ve amputasyon nedeni göz önünde bulundurularak,kesilecek uzvun seviyesi tayin edilir.
Kaynak: Op. Dr. İlhami Güllüoğlu

10) Kuş Gribi Virüsü Değişim Geçirdi

Kuş gribine neden olan H5N1 virüsü son bir araştırmaya göre mutasyon geçirerek insanlara daha kolay bulaşacak hale gelmiş. Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Yoshihiro Kawaoka’nın Pathogens dergisindeki yazısında virüsün sıcaklık toleransının değiştiği vurgulanmakta. Kuşların beden sıcaklığı 41, insanlarınki 37 derecedir. Ancak virüsün giriş yeri olan burnumuz ve boğazımızdaki sıcaklık sadece 33 derecedir. Bu nedenle kuş gribi insanın ağzı ve boğazında çok iyi çoğalamıyor. Fakat son olarak saptanan mutasyon şimdi virüsün daha düşük sıcaklıklarda da hayatta kalabildiğini gösteriyor diye açıklıyor Kawaoka. Bununla birlikte değişim, dünya genelinde bir salgına neden olacak kadar büyük değil. Ayrıca olası bir salgın için virüsün ne kadar değişmesi gerektiği de henüz bilinmemekte. Kuş gribi hayvandan hayvana veya hayvandan insana bulaşmakta. Bilim insanları virüsün değişim geçirerek büyük bir salgına yol açmasından endişeleniyorlar. Virüs 2003 yılından bu yana 330 kişiye bulaştı ve bunlardan 201’i yaşamını yitirdi.

11) REFLÜ

Reflü, asitli mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliğinin kaybolmasından kaynaklanır. Reflü hastalığı, asitli ve/veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten ve safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur. Erişkinlerin %20’sinde reflü hastalığı görülmektedir.
Mide içeriği belirgin derecede asittir. Geri akım daha ilerden yani onikiparmak barsağından mideye doğru ise mideden yukarı çıkan içerik hem asit hem de safra içerir. Alkali özellikli olan safra da mide asidi gibi yemek borusunun tahrişine neden olur..
Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen bir kapak mekanizması vardır. Reflü hastalarında en sık görülen özellik bu mekanizmanın gevşekliğidir. Bu durum genellikle mide fıtığıyla birlikte görülür. Mide boşalım bozukluğu ya da bozulmuş yemek borusu hareketi bu hastalığı tetikleyen diğer nedenlerdir. Reflü kronik bir durumdur ve bir defa başladığında genelde hayat boyu devam eder. Reflünün yemek borusunda yol açtığı hasar (özofajit) da kronik bir durumdur. Tedaviye başlandığında yemek borusu iyileşse dahi tedavi bırakıldıktan birkaç ay sonra tekrar aynı duruma gelir.
Reflu özellikle gece olur çünkü yutkunma durur, tükrük salgısı ve yerçekimi etkisi azalır. Bu yüzden asid gece yemek borusunda daha uzun süre kalır ve daha fazla zarar verir.
Bazı durumlar insanlarda daha fazla reflüye yol açar. Gebelik
bunlardan biridir. Obezite ise en önemli tetikleyicidir.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

12) Korku Genleri ve Hastalıkları
300 hastanın kalıtımını inceleyen Max-Planck Psikiyatr Enstitüsü araştırmacıları, ağır panik atak ve agorafobi yaşayanların 12.kromozomları üzerinde belli başlı bir gen varyantının tekrarlandığını buldular. Susanne Lucae’ nin açıklamasına göre bu gen, her şeyden önce bellek süreçlerinde ve ağrıların algılanmasında etkili olan bir enzime bilgi taşıyor. Söz konusu varyantlar manik depresif bozukluklarda da görüldüğü için, araştırmacılar bazı genlerin hem korkuya bağlı hastalıklarda hem de affektif bozukluklarda etkili olduğunu düşünüyorlar. Bunların dışında üç ‘’korku geni’’ daha bulunmuş. Hastalık genlerini bildiğimizde uzun vadede yeni ilaçlar geliştirip hastalanmaya yatkın olan insanları daha iyi tedavi edebiliriz diyor Lucae. Anlaşıldığı üzere korku hastalığına yakalanma olasılığı ve hastalığın ağırlık derecesi çeşitli genlerin karşılıklı etkisine bağlı.

13) Ozon Deliği Üçte Bir Oranında Küçüldü

Son ölçümlere göre ozon deliği geçen yıla kıyasla yüzde otuz daha küçüldü. Avrupa Uzay Ajansı ESA’ ya göre 2007’deki ozon kaybı en fazla 27.7 milyon ton civarında olacak, oysa geçen yılki kayıp 40 milyon ton olarak ölçülmüştü. 24,7 milyon kilometrekare büyüklüğündeki ozon deliği yaklaşık olarak Kuzey Amerika’nın yüzölçümü kadar. Ozon deliği tam olarak Güney Kutbun üzerinde bulunmadığı için, içindeki gazlar daha sıcak havayla karışmış, dolayısıyla da ozon kaybı sürecini frenlemiş. Çünkü ozon sadece düşük ısılarda indirgenmekte. Bununla birlikte ozon kaybında deliğin genişlemesi dışında ozon kaybı sınırının yüksekliği de önem taşımakta. Geçen on yıllarda stratosferdeki ozon tabakası yılda %0,3 oranında inceldiği için, dünya daha fazla UV ışını aldı.Ozon tabakasının incelmesinden özellikle de FCKW (Flüor klor hidrokarbon) gibi kimyasallar sorumlu tutulmakta. Endüstride kullanılan bu kimyasallar atmosferdeki varlıklarını on yıllar boyu koruyabiliyorlar.

14) Karıncalanmanın Nedenleri
Soru : Özellikle kollarda ve bacaklarda hissedilen karıncalanmanın nedeni nedir?

Bilimsel ismi parestezi olan iğnelenme/karıncalanma, genellikle en çok bacaklarda ve kollarda duyulan ve periferik sinirlerdeki ya da santral sinir sistemindeki fonksiyon bozukluğundan ileri gelen anormal duyumlardır. Bunlara örnek yanma, karıncalanma, uyuşma, iğnelenme. En sık görülen nedeni duyusal sinirlerin sıkışmasıdır. Böylece sinir beyne duyusal bilgiyi gönderemez. Bu daha çok sinirin vücudun yüzeyine ve kemiğin tam üzerine yakın geçtiği bölgelerde görülür. Örneğin dirseğin üzerinden geçen ‘’ulnar’’ sinirinin sıkışması ellerde karıncalanmaya yol açar. İnsanların sabahları karıncalanma hissi ile uyanmalarının nedeni yüzeysel bir sinirin üzerine yatıp sıkışmasına yol açmalarıdır. Daha az görülen bir nedeni ise anormal plazma kalsiyum düzeyidir. Özellikle tiroid ameliyatlarından sonra görülen düşük kalsiyum, genel olarak ellerde karıncalanma yaratır. İğnelenmenin bir nedeni de Hipervantilasyon’dur (fazla derin ve uzun süreli solunum) Hipervantilasyon, kanı daha alkalin hale getirerek hücrelerin içine kalsiyumu iter ve plazma kalsiyumunu düşürür. Ayaklarda görülen iğnelenme, kontrol altına alınmamış şeker hastalığındaki sinir hasarının bir işaretidir. Parestezi ayrıca kronik de olabilir. Yaşlı insanlarda dolaşım bozukluğu yaygındır. Ayrıca ateroskleroz ve damar hastalıklarında da görülür. Yetersiz kan ve beslenme eksikliği durumunda sinir hücreleri görevini gerektiği gibi yapamaz. İşte bu nedenle parestezi, yetersiz beslenme ve diyabet/hipotiroidizm gibi metabolik hastalıkların da belirtisi olabilir. Karıncalanmanın daha sinsi bir nedeni de inme ve multipl skleroz (MS) veya motor nöron hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklardır.

15) Yüzde Yüz Yapay Kornea Üretildi

Fraunhofer Uygulamalı Polimer Araştırmaları Enstitüsü bilim insanları tamamen yapay bir kornea üretmeyi başardılar. Yapay saydam tabakanın klinik deneyleri 2008 yılında başlayacak. Yapay korneanın temeli, piyasada bulunabilen, suyu çekmeyen ve üzerinde hücrelerin büyümediği bir polimerden oluşmakta. Yapay kornea üretimindeki en zor nokta, istenilen bölgelerde hücrelerin büyümesini sağlamak. Diğer yandan da bunları engelleyebilmek. Bu nedenle implantların üzerleri özel olarak kaplandıktan sonra korneanın kenarına özel bir protein aşılanmakta. Doğal saydam tabakanın hücreleri bu proteinin üzerine yerleşebilecek. Araştırmacılar, böylece kornea implantının doğal saydam tabakanın parçasıyla neredeyse tamamen bütünleşeceğini, buna karşın ortasında hiçbir hücrenin barınamayacağını söylüyorlar. Ayrıca proteinin, yapay korneanın kimyasal termik sterilizasyonundan da zarar görmemesi gerekiyor. Üretimdeki diğer bir zorluk da yapay korneanın ön optik kısmının kaplanmasıydı diyor araştırmacılar. Bu bölge, sadece yedi nanometre kalınlığında olan ve yerinden ayrılmayan diğer bir polimerle kaplanmış. Suyu seven polimer, sürekli gözyaşı sıvısıyla örtülürken, yapay korneanın iç kısmının steril kalması gerekiyor. Şimdilik tavşanlarda başarıyla test edilen yapay kornea önümüzdeki yıl insanlara da aktarılacak.

16) DNA- Enzim İlişkisi İlk Kez Görüntülendi

Bir protein ve DNA dizgisi arasındaki ilişki ilk kez nano ölçekte filme alındı. Koruyucu bir enzim virüsün DNA’ sına bağlanarak, dizgiyi belli bir yerden kırıyor. Elde edilen görüntünün kanser araştırmalarında önemli gelişmelere yardımcı olabileceği düşünülmekte. Bilim insanları ilk kez proteinlerin, bozulmuş DNA’ yı ne şekilde onarabildiklerini gördü. İngiltere’ deki BBSRC (Biological Sciences Research Council) kurumu tarafından gerçekleştirilen araştırma , ilk kez proteinler ve DNA arasındaki ilişkiyi ‘’canlı’’ olarak gösteriyor. Bu film dünyada sadece üç örneği bulunan ve ‘’Fast -Scan Atomic Force Microscopy’’ (hızlı tarayan atomik kuvvet misroskopi) tekniğiyle çekilmiş. Standart fim teknolojileriyle nano ölçekte sadece sekiz dakikada bir görüntü elde edilebilmekte. Oysa yeni teknolojiyle saniyede iki görüntü alabiliyoruz diyor araştırmayı yöneten Robert Henderson. Film, bir virüsün kendisine bulaşmaması adına dizgiyi kırmak için virüsün DNA’ sına yapışan bir bakteri enzimini gösteriyor. Enzimin bir ilmekle virüsün DNA’sına bağlandığı açıkça görülmekte. Bu malzemenin yardımıyla bilim insanları enzimlerin, kırmak zorunda oldukları DNA’ yı ne şekilde tanıdıklarını öğrenmeye çalışacaklar. Yeni bilgiler öte yandan proteinlerin bozuk DNA’ları ne şekilde onardıklarını öğrenmek açısından da önemli. Bazı kanser türleri DNA’nın kırıldığı ama enzimlerin dizgiyi doğru dürüst onarmadıkları bölgelerde oluşmakta.

17) Anorexia nervosa

Daha çok ergenlik çağındaki genç kızlarda görülen anoreksiya nervoza tedavi edilmediğinde ölüm oranı yüksek olan ve yaygınlığı giderek artan bir hastalıktır. Normal sayılan bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme, şişmanlamaktan aşırı korku, beden algılamasında bozukluk ve adet görmenin kesilmesiyle karakterli bir yeme bozukluğudur. Hastalar vücut ağırlığınınartmasını engellemek için zorlu egzersizler (yürümek, bisiklete binmek, yüzmek vb.) ve sıkı diyet uygular.
Buna bağlı olarak ortaya çıkan ağırlık kaybını takib eden yaklaşık 1.5 yıl içinde hastaların %30-50’sinde aşırı yeme atakları ortaya çıkar. Hastalar şişmanlamaktan aşırı korktuğu için, yeme ataklarından sonra kendini kusturma, barsak ve idrar boşaltıcı ilaç kullanma ihtimali vardır. Bu nedenle anoreksik hastalar, diyet kısıtlaması uygulayan kısıtlanmış tip ve yeme ataklarının olduğu bulimik tip olarak iki alt tipe ayrılmaktadır.Gerek diyet kısıtlaması uygulayanlar, gerekse aşırı yeme atakları olanlar zayıf kalmaya aşırı gayret gösterir karbonhidrat ve yağ içeren yiyeceklerden kaçınırlar.
Az yemek yemelerine rağmen yemeği hazırlama ve pişirmeyle obsesif şekilde uğraşırlar. Yemek yemeleri törenseldir. Anoreksiya nervoza ile birlikte depresif belirtiler sıkça görülmektedir. Hastalığın başlangıcı sıklıkla stresli bir olay ile birliktedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik sınıflarda, zayıf kalmanın desteklendiği mankenlerde ve balerinlerde daha sık oranda anoreksiya nervoza’nın görüldüğü bildiriliyor.
Kaynak: Uz. Dr. Işıl Yurdaışık

18 ) Hücre Kültüründen Yeni Grip Aşısı

Almanya’ daki Novartis ilaç kuruluşunun yeni fabrikasında hücre kültürlerinde virüs üretimine dayanan bir yöntem geliştirildi. Yeni yöntemle elde edilen virüsler zararsız hale getirildikten sonra aşı olarak kullanılabiliyor. Grip aşısı için gerekli virüsler şimdiye dek zahmetli bir biçimde tavuk yumurtalarından üretiliyordu. ‘’Optaflu’’ olarak adlandırılan aşı için gerekli izin verilmiş. Yeni yöntemde ilk önce virüslerin besleyici maddesi yani hücre kültürü üç ayrı biyolojik reaktörde üretilmekte. İkinci aşamada hücrelere virüs aşılandıktan sonra virüsün etkinliği durdurulmakta. Ve en sonunda ürün temizlenmekte. Reaktör, hortumlar, santrifüj ve ölçüm aletleriyle tamamlanan işlem bir milimetrelik besleyici madde ile başlıyor; bu madde işlem sırasında binlerce litre sıvıya ulaşıyor ve araştırmacılar otuzuncu günde on litre saf aşı maddesi (antijen) elde ediyorlar. Virüs parçacıklarından oluşan aşı maddesi gribe neden olmadan bağışıklık sistemini etkinleştirmekte. Yeni yöntem özellikle de grip salgını için büyük bir avantaj olarak kabul edilmekte. Mesela kuş gribi insanlara bulaştığında, tavuklar çoktan ölmüş olacaklar. Dolayısıyla da aşı için gerekli hammaddeyi bulmak da imkansız hale gelecek.Kuruluş fabrikanın 2009 yılında tamamen işler hale gelmesiyle, sekiz milyon doz grip aşısı yerine kırk milyon doz üretmeyi hedefliyor.

19) D Vitamini Her Derde Deva
Yıllardır yalnızca kemik oluşumunu destekleyen ve güçlendiren bir vitamin olarak tanınan D vitamininin, vücutta yeterli miktarda bulunmaması durumunda kanser, tüberküloz, şizofreni, MS, kalça kırıkları ve kronik ağrılar gibi çok sayıda hastalığa davetiye çıkarttığı ortaya çıktı. Son yapılan araştırmalar, insan hücrelerinde (yalnızca bağırsak ve kemik hücrelerinin değil) D vitamini reseptörü bulunduğu ve bu vitaminin vücudun genel sağlığı için gerekli olduğunu ortaya çıkarttı.

20) MS (Multipl Skleroz)

MS, genellikle gençlikte başlayıp yaşam boyu süren bir beyin ve omurilik hastalığıdır. Bulaşıcı değildir, ölüme neden olmaz. Bazı kişilerde kalıcı özürler oluşturabilir. Bazı kişilerdeyse kişinin kendisinin bile ayırt edemeyeceği kadar hafif sorunlara neden olacak şekilde sınırlı kalır. Bedenin her yerinde, çoğunlukla gelip geçici olan bir çok bulgu yaratabilir. MS hem kadınlarda hem de erkeklerde ortaya çıkan bir hastalıksa da, MS’li kadınların sayısı erkeklerden nerdeyse ikikat fazladır. Sosyoekonomik düzeyi yüksek ve şehirli olanlarda daha sıktır. Beyindeki nöronların gövdelerinin bir arada yığın halinde bulunduğu bölgelere, görünümlerine dayanarak “Gri madde” adı verilir. Beyinde ya da omurilikte aksonların bir araya gelerek oluşturduğu bu demetlere de, yine görünümlerine dayanarak “Ak madde” adı verilmiştir.
MS’ de çoğunlukla ak maddede “Plaklar” görülür. Beyin ve omurilikte MS’in belirteci plaklardır. “Plak”, MS’e özgü hasarın oluştuğu, çoğunlukla yuvarlak ya da oval görünümlü sınırlı bir alandır. Plaklar, toplu iğne başı kadar küçük olabilecekleri gibi, çok ender olarak santimetrelerce büyük olabilirler. Ancak çoğunlukla 3-5 mm
büyüklüğünde olurlar. Çapı bir santimetreyi aşanlar büyük plak olarak değerlendirilir. Son zamanlarda yapılan pek çok inceleme akson hasarının sanılanın tersine önceden başladığını ve myelin yapımından sorumlu olan oligodendrositlerde de olayın başından itibaren sorunlar olduğunu ortaya koymuştur. Multipl Skleroz’un neden oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Belirtilerinin hiç biri MS’e özgü değildir. MS’in işaretileri, psikolojik belirtilerle karıştırılabilir. MS’de kol veya bacakta kuvvet kaybı, sürekli yorgunluk,baş dönmesi ve dengesizlik hissi, tek gözde geçici görme kaybı,baş dönmesi ve dengesizlik hissi, yürüyüşte dengesizlik , konuşma zorlukları ya da bozuklukları,titreme, çok çeşitli ağrılar unutkanlık, felç, hafıza kaybı oluşabilir. Dünyanın en iyi merkezlerinde bile bazen kişinin MS’li olduğunun anlaşılamadığı ya da başka hastalıklara MS tanısı konulabildiği bir gerçektir.
Kaynak: Dahiliye Uz. Dr. Sadi Çimen

21) Kaynak Sularının Son Kullanma Tarihi
Soru: Yer altı suları binlerce yıldır toprak altında kalıp bozulmadığı halde, şişelenmiş suların üzerindeki ‘’Son Kullanma Tarihi’’ ne anlama geliyor?
Maden suları, çok farklı etkiler yaratan kaya katmanlarından geçerek pınarlara ve kuyulara erişir. Bu arada bazı madenler suda erir. Böylece suyun tadı ve sağlık için yararlı özellikleri değişir. Kayalardaki küçük gözenekler filtreleme sistemi olarak çalışır. Bu da suyun biyolojik kirlilik yaratan maddelerden arınmasını sağlar. Su yeryüzüne erişir erişmez yeniden kirlenme riski ile karşı karşıya kalır. Şişelenmiş kaynak sularının üzerindeki son kullanma tarihi su ile değil kap ile ilgilidir. Maden sularının pek çoğu Polietilen Tereftalat (PET) şişelerde saklanır. Şişelerin üretimi sırasında katalist veya antimon içeren hammaddeler malzemenin içinde kalabilir ve zaman içinde suya sızabilir. Buna engel olmak için PET şişeler yerine cam şişeler tercih edilmelidir. Eğer içme suyu PET şişelerin içinde son kullanma süresinden fazla kalırsa, plastik bozulabilir veya şişe kapağı aşınabilir. Böylece bakteri suya karışıp kirlilik yaratabilir.

22) Servikal Kanser Aşısı

Bazı ülkeler ve ABD’ de 24 eyalette ergenlik döneminden önce kızların servikal kanser aşısı olmaları için yasa çıkartıldı. İlk başlarda devrim olarak nitelendirilen aşının zorunlu kılınması şiddetli eleştirilere neden oluyor. Yüzde 70 oranında servikal kansere yol açtığı bilinen dört çeşit HPV (Human Papilloma Virus) için geliştirilen aşının koruma gücünün yüzde 20’lerde seyrettiği söyleniyor. Aşı, ayrıca, HPV’ nin bulaşmış olduğu durumlarda yarar sağlamadığı için kızları 11-12 yaşlarında aşılamak gerekiyor.

23) Hicret nedir?

Hicretin İslam için ifade ettiği mana , kuruluş döneminin çok zor günleri ve sıkıntıları göz önüne getirildiği zaman anlaşılabilir.O gün hiçbir şey hicret kadar , yani şirki ve müşrikleri terk edip Müslümanlara katılmak kadar önemli ve hayati değildi.Hicret olayı, o güne kadar yaşanmamış bir inanç yolculuğu olarak günün Müslümanlarının gündeminin baş maddesi idi.Çünkü hicret, bu manasıyla devlete yürüyüş demekti.Hicret cihadın mukaddimesidir.Aslında kendisi de başlı başına bir büyük cihad hareketidir.Nitekim muhaddis Ebu Davut Süneni’nde cihat bölümüne hicret konusuyla başlarken, herhalde cihada hicretle gidildiği , cihat dönemine hicretle geçildiği tarihi gerçeğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır.Hicret mücadele azmini hasret ve gurbetle bilemektir.Hicret baskı ve zulmü terk etmek, başarıya,iktidara, devlete gitmektir.Hicret, zor, büyük, ağır bir iş, hakkı güç ödenebilir mazhariyet ve nimettir.Hicret şirkten tevhide yükselişin, sabırdan cihada uzanan aksiyonudur.O fert planında dini yaşayışı arama , sosyal planda ise, İslam toplumunu takviye ve dini ikame etmektir.Çünkü hicret, İslam’ı en nazik ve hareketli noktasından kavramak demektir.Artık Müslümanlar bulundukları yerde, görecekleri baskılara sabırla mukabele merhalesini aşmış, hicretle cihada iştirak merhalesine ulaşmışlardı.Hicret hiçbir zaman kaçış değil, kelimenin tam anlamıyla bir arayış bir taleptir.Bu sebeple de o , “düşmanla savaş var olduğu sürece”,” güneşin batıdan doğuşuna kadar” devam edecektir.Çünkü o, tebliğ dinamizmin sembolüdür.Kısaca hicret: Allah’ın yasakladıklarını terk etmektir.

24) Hz Muhammedin (s.a.v) ’in Kızı Hz. Zeynep’in Hicret’i

Mekke’den Medine’ye kutlu yolculuk başlamıştı. Artık Mekke dar geliyordu Müslümanlara…
Gitmek kolay mıydı? Elbette o da çok zordu. Evini bırakmak, diktiği hurma ağaçlarına son bir kez bakmak, koşup oynadığı, düştüğü yolları geride bırakmak; hele Kâbe… Bir daha dönerler miydi? Kâbe’yi bir daha görecekler miydi?
Peygamber Efendimiz’ in kızı da gizliden gizliye Hicret’e hazırlanıyordu. Utbe kızı Hint, bir gün Hz. Zeynep ile karşılaştı ve şöyle dedi:
-Muhammed’in Kızı! Duyduğuma göre babanın yanına gidecekmişsin… Zeynep (r.a.)durumu saklayacak oldu. Fakat Hint:-Amca kızı, gizleme. Neye ihtiyacın varsa bana söyle, ihtiyaçlarını karşılayabilirim. Benden bir şey saklama. Erkekler arasında ki düşmanlık kadınlar arasına girmemeli. Hz. Zeynep, Hint’in samimiyetine inansa da, korktuğu için hazırlığını gizlemeyi sürdürdü. Hazırlığını tamamlayınca kayınpederi Kinane ona bir deve getirdi. Sonra Kinane gidip okluğunu ve yayını aldı. Hz. Zeynep devenin üzerinde, güpegündüz Mekke’den çıktılar. Kureyş erkekleri onları gördüler, ilk önce şaşırdılar, Öyle ya… Güpe gündüz böyle yola koyulmak düpedüz meydan okumaktı. Şaşkınlıkları geçer geçmez peşlerine düştüler. Zi-tuva denilen yerde de yetiştiler. Kinane oklarını yere döktü ve :-Vallahi yaklaşanı vururum, dedi. Bunun üzerine Kureyşliler geri çekildiler. Daha sonra Ebu Süfyan birkaç kişiyle geldi.
-Kinane, okunu indir de seninle konuşalım, dedi. Kinane okunu indirdi. Ebu Süfyan:
Muhammed’in bize yaptıklarını, başımıza getirdiği felaketleri bile bile, güpegündüz, göz göre göre onun kızını alıp Mekke’den çıkarmışsın! İnsanların gözünün önünde onu alıp götürürsen, bu bizim zayıflığımıza, acizliğimize verilir. Hayatım üzerine yemin ederim ki, babasından dolayı onu hapsetmek, ondan intikam almak bize yakışmaz. Sen şimdi onu Mekke’ye geri götür. İnsanlar sizi geriye bizim döndürdüğümüzü konuşmaya başlayınca onu al, babasına götür, dedi. Kinane de denildiği gibi yaptı ve Hz. Zeynep (r.a.) bu şekilde Hicret etmiş, babasına kavuşmuş oldu.

25) Fetüs beyinleri

Sekiz haftalık olana kadar bütün fetüs beyinleri, kadın beyni gibi görünür. Dişi doğanın başlangıç halidir. Eğer bir kadın ve erkek beynini gelişirken izler ve zaman içindeki değişimlerini fotoğraflarsanız diyagramlarının genler ve seks hormonları tarafından oluşturulan mavi çizgilerle belirlendiğini görürsünüz. Sekizinci haftada başlayan devasa bir testosteron seli, iletişim merkezindeki hücrelerin bir kısmını öldürerek bu uniseks beyni erkek beynine döndürür. Aynı süreçte saldırganlık ve cinsellik hücrelerinde de artış görülür. Eğer bu testosteron seli gerçekleşmezse kadın beyni değişmeden büyümesini sürdürür. Fetüs halindeki dişi beynin hücreleri duygusal gelişimi de belirleyen iletişim ve bağlantı merkezlerinde yoğunlaşırlar. Fetüsün bu gelişimi bizi nasıl etkiler? Öncelikle geniş iletişim merkezi nedeniyle kız çocuk büyüdükçe erkek kardeşinden daha konuşkan olacaktır. Erkekler günde ortalama 7000 kelime kullanır. Kadınlar ise 20 bin. Bir diğer etkisi ise doğal biyolojik kaderimizi belirlemesidir. Örneğin dünyaya bakmak için kullandığımız gözlerimizi renklendirir.

Kaynak: DR. Louann Brizendine

26) Kağıtsız Faks
Çevreci etkinlikleriyle dikkat çeken telekomünikasyon şirketi Bircom tarafından Türkiye’ye getirilen Vidicode Faks Sunucusu kullanıcıların, kağıt kullanmadan faks alıp göndermelerini sağlıyor. Bircom, ürünü satın alanlar adına TEMA ile birlikte fidan dikimi de yapacak. İnternetin gelişmesine paralel olarak e-postanın sunduğu hız ve rahatlık nedeniyle tahtı sarsılır gibi görünen faks iletişimi, aslında e-postanın sunamadığı avantajlardan dolayı hala yaygın olarak kullanılıyor. Özellikle güvenlik açısından üstün nitelikleri olan faks, teknolojinin yardımıyla çağ atlıyor.

Vidicode Faks Sunucusu, faks iletişiminden kağıt unsurunu ortadan kaldırarak tarama, arşivleme, yedekleme ve zamandan tasarruf imkanı sunmasının yanı sıra en önemli katkıyı çevrenin korunması anlamında sağlıyor. Cihaz; kağıt, toner ve faks şeridi kullanımını sıfıra indiriyor ve faks iletişimini tamamen elektronik ortama taşıyor. Bircom, çevrenin korunması konusundaki duyarlılığını bir adım daha ileriye taşıyarak TEMA ile işbirliği yaptı ve Vidicode Faks Sunucusu’nu satın alanlar adına fidan dikimi yapılacağını duyurdu.

27) Merkür Rotara Giriyor

28 Ocak günü ise Merkür bu yılın ilk rotarına başlıyor. Ve zaten Kova döneminin tümünü böyle tamamlıyor denebilir. 19 Şubat günü düzeliyor. Kova burcunda oluşan bu durum akıllarda tempo düşürebilir. Kitlesel iletişimi, toplu çalışmaları, grup faaliyetlerini etkiler ve gecikmeler, isabetsizlikler, beklenmeyen durumlar ortaya çıkabilir.
Modern iletişim araçları, teknolojik ve elektronik konularda aksamalar, bozulmalar, arızalar artar. Bu süreçte yeni bir aklınıza gelirse, sunacağınız bir icadınız varsa veya birilerine akıl hocalığı yapıyorsanız hiç tavsiye etmem. Anlama ve anlatmada yanlışlıklar olması, sizin veya karşınızdakinin iyi değerlendirememesi çok olasıdır. Yanlış yönlendirmeler yapabilir sonradan üzülebilirsiniz. Emekler boşa gitmesin, çabalarınıza yazık olmasın.
İdealleriniz için uğraşılacak, hedefi tutturabilecek, düşüncelerinizi hodri meydan yapacak zaman değildir. Beklentileriniz umduğunuz gibi karşınıza çıkmayabilir. Çıksa bile siz iyi değerlendiremiyor olabilirsiniz. Telaş etmeyin, aklınıza her gelene kapılmayın ve biraz tatil yapın.

Kaynak: Astrolog Nuran Tuncel

28) ALS

Dünyaca ünlü İngiliz bilim adamı Stephan Hawking, ülkemizde ise Fenerbahçeli Sedat’la tanınan ALS, ilerleyen bir sinir sistemi hastalığıdır. Amyotropic Lateral Sclerosis (ALS) aynı zamanda Motor Nöron Hastalığı olarak anılır. Hastalık, merkez Sinir sisteminde medulla spinalis ve beyin sapı adı verilen bölgede motor hücrelerin (nöronlar) kaybındanileri geliyor. Bu hücrelerin kaybı kaslarda zaaf ve erimeye yol açıyor. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu (piramidal yol) da hastalanıyor. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmuyor. Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda ağız yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve hastalık sürekli bir şekilde ilerleyerek yayılır. Bu yayılma bülber alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri devrelerde solunum yetersizliğine yol açabilir. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde kadınlara göre biraz daha fazla görülür. Sıklığı 100.000 de 1-1,5 civarında. (İnsidans) Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir. Genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekiyor..
ALS olusmasinda bir gen bozuklugu faktör olarak kabul ediliyor.
Özellikle 20. kromozomda bulunan süperoksit dismutaz tip 1 genindeki bir mutasyon. Ama bu mutasyon ailevi ALS vakalarinin yaklasik yüzde 20’sinde bulunabiliyor. Bunun disinda da muhtemelen bildigimiz ve bilmedigimiz çesitli faktörler vardır.
Kaynak: Op. Dr. İlhami Güllüoğlu

29) Az Uyuyan Çocuklar Şişmanlamaya Daha Yatkın

Auckland Üniversitesi’nden Ed Mitchell’ in Yeni Zelanda’ da gerçekleştirdiği bir araştırma, yeterli uyku almayan çocukların daha kolay şişmanladıklarını gösterdi. Mitchell ile birlikte çalışan araştırmacılar bu amaçla yedi yaşında 591 çocuğun uyku süresini kontrol etmişler. Bu çocuklar ortalama olarak 10,1 saat uyuyorlar. Araştırma sonucuna göre dokuz saatten az uyuyan çocuklar ya aşırı kilolu ya da şişman. Yetersiz uyku şişmanlık riskini üç misli arttırmakta. Bu etki hareket yetersizliği ve televizyon karşısında geçirilen zamandan bağımsız olarak ortaya çıkmakta. Çocukların uyku süreleri doğumdan hemen sonra, bir yaşından ve üç buçuk yaşından sonra ve son olarak ta yedi yaşına geldiklerinde takip edilmiş. Araştırma çerçevesinde uyku süresinin genelde hafta sonları, yaz aylarında ve tek çocukta daha kısa olduğu görülmüş. Yetersiz uyuyan çocuğun davranışları da daha dikkat çekici. Bilim insanları yeterli uykunun çocuklar için çok önemli olduğunu vurguluyorlar. Okul öncesi çocukları için 11-13 saat, okul çocukları içinse 10-11 saat uyku önerilmekte. Daha önceki araştırmalar da yetişkinlerde yetersiz uyku ve şişmanlık arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştu.

30) Mira yıldızının Gizi

‘’Cetus’’ takımyıldızında yer alan Mira yıldızı, 1596 yılındaki keşfinden bu yana ilk kez 2007 yılında gerçek yüzünü gösterdi. Ağustos ayında Mira’nın, başka hiçbir yıldızda görülmeyen 13 ışık-yılı-uzunluğunda bir kuyruğu olduğu ortaya çıktı. Bu kuyruk morötesi ışıkta parlarken, görülebilir spektrumda ışık üretmiyordu. Bu nedenle de yüzyıllardır tespit edilemiyordu. Şimdi Mira’ nın bu özelliğini inceleyen astronomlar, bir yıldızın nasıl öldüğünü ve ölürken arkasında kuyruklu yıldıza benzer bir kuyruk bıraktığını keşfetmiş bulunuyor.

31) ANEVRİZMA

Genel olarak temiz kan taşıyan damarlara (arter) ait genişlemeler anlaşılır. Anevrizmalar aort damarı gibi çok geniş damarlarda oluşabildiği gibi, küçük ve orta boy damarlarda da teşekkül ederler.
Anevrizmalar yapı itibarı ile damar duvarının doğuştan zayıf olduğu noktalarda, genellikle de damarın daha küçük dallara ayrıldığı noktalarda oluşur. Damar duvarının zayıf olduğu noktada damar içi basınç (tansiyon) nedeniyle her kalp atımında damar duvarı zayıf noktadan dışarı doğru bombeleşerek baloncuk oluşur. Baloncuk duvarı, basınca dayanamadığı anda da patlar, patlama ya kendiliğinden olur ya da eforla oluşur. Örn. öksürme, ıkınma, cinsel temas gibi basınç artmasına neden olan aksiyonlar. Etken olarak:Damar duvarındaki yetersizlikler (Doğumsal), Arteriosklerotik veya hipertansif değişiklikler, travmalar, enfeksiyonlar sayılabilir. Hipertansiyon, Sigara kullanımı ,oral Kontraseptifler (Doğum kontrol ilaçları) kokain ise risk faktörleri oluşturmaktadır.
Anevrizmaların rastlanma oranı Amerika’daki istatistiki verilere göre yüzbinde 6-10 arasında bulunmuştur. Anevrizmaların tedavisi
cerrahidir. Ancak buradaki önemli olan nokta anevrizmaya kanama
olmadan müdahele etmek, ya da hiç değilse birinci kanamadan sonra hastanın genel durumu uygunsa ameliyatını yapmak şarttır. Ameliyat, mikroşirürji uygulanarak yapılmaktadır. Son yıllarda endovasküler girişim de başarıyla uygulanmaktadır.

Kaynak: Uz. Dr. Işıl Yurdaışık

32) Kara Madde ile ilgili Veriler

Bu yıl astronomlar kara maddenin varlığına ilişkin daha somut veriler elde ettiler. Hubble Uzay Teleskopu’nun yardımıyla kara maddenin görünebilir kozmosun şekillenmesinde oynadığı kritik rolü tespit edebildiler. ‘’Nature’’ dergisinin ocak sayısında yer alan bir makaleye göre galaksiler devasa kara madde bulutları içinde şekilleniyor ve bunlara bağlı olarak yaşamını sürdürüyor. Kara maddelerin ayrıca evrenin en büyüleyici nesneleri olan devasa kara deliklerin yaratılmasından da sorumlu olduğu ortaya çıktı. İngiltere’ deki Durham Üniversitesi’ nden Tom Theuns ve Liang Gao, bir bilgisayar modelinden yararlanarak sıcak ve soğuk olarak bilinen iki tür kara maddenin evrenin ilk yıldızlarının oluşumunu nasıl etkilediğini keşfetti.

33) İşte buna matematik derler. Üşenmeyin ve mutlaka deneyin!

Ayakkabı numaranızı 5 ile çarpın.

Çıkan sonuca 50 ekleyin.

Çıkan sonucu 20 ile çarpın.

Çıkan sonuca 1007 ekleyin.

Ve son olarak doğum yılınızı çıkarın.

………….

Dört haneli bir sonuç bulacaksınız.

ilk iki rakam ayakkabı numaranız, son iki rakam yaşınız.

Sonuç şaşırtıcı değil mi?

34) Kulak Çınlaması

Kulakların üstünde, şakaklarda yer alan beyin bölgesi; işitmenin merkezidir. Kulaklar birer ses alıcısıdır. Amaçları, aldıkları sesleri en iyi biçimde beyine ulaştırmaktır. Çünkü beyin alınan seslere anlam kazandırır. Çünkü asıl işiten kulak değil, beyindir.
Kimi insanların az işitme nedeniyle kullandıkları işitme cihazlarından rahatsız olduklarını ya da kullanamadıklarını görürsünüz. Çünkü sorun, kulakta değil beyindedir.
Yaşlı insanlara “işine gelmediğini duymaz” diye takılırız. Nedeni; işlerine gelmediği için değil, işitilen sesleri anlamadıkları içindir. Çünkü sorun kulakta değil beyindedir.
Kulak çınlaması toplumumuzun sahip olduğu önemli sağlık sorunlarından biridir. Kulak çınlaması, işitme merkezinin duyarlı çalışma özelliklerinin artmasıyla ortaya çıkar. Stres altında çalışma özellikleri bakımından artan duyarlılıklar sonucu gelişir. Örneğin stresli bir günde işitilen yüksek volümlü bir ses, yıllar boyu sürecek çınlama yakınmasını başlatabilir. Beyin duyarlı çalışmasına neden olan önemli bir etken de kafa darbesidir. Önemsiz gibi görünen şakak bölgelerine alınan bir darbeden aylar sonra çınlama başlayabilir ve bir ömür boyu sürebilir.
Günümüz sağlık uygulamalarında yapılan önemli hatalardan biride, işitme ile ilgili her türlü yakınmanın nedeninin kulakta aranmasıdır. Eğer kulak ile ilgili yapılan testlerden bir sonuç çıkmıyor ise ya da tadavilerden fayda göremiyorsanız o zaman emin olunuz ki sorun beyindedir.
QEEG ile beyinde yer alan işitme merkezinin çalışma özellikleri değerlendirilebilir, saptanan sorunlar nöroterapiyle tedavi edilebilir.
Yan tarafta görülen QEEG raporunda, işitme merkezinde (T3-T4) delta dalga etkinliğinde artış gözleniyor.
Kaynak: Nör. Dr. Güçlü İldiz

 

Beyin Kanaması Tedavisine Türk İmzası

Beyin kanaması riski olanlar tek bir kan testiyle anevrizmadan haberdar olacak. Yale Üniversitesi’nden Prof. Murat Günel’in ekibince bulunan üç gen, tedavide büyük devrim yaratacak..

Türk doktorlar beyin kanamalarına neden olan üç önemli gen buldu. Yale Üniversitesi’nde Beyin Cerrahisi Başkanı olan Prof. Dr. Murat Günel’in yürüttüğü araştırma beyin kanamalarının sırrının çözülmesini sağlayacak. Artık riski bulunanlar tek bir kan testi ile anevrizma olup olmayacaklarını anlayabilecek, üstelik beyin kanamalarını önlemek için ilaçlar geliştirilebilecek.

İKİ TÜRK DAHA VAR

Anevrizmaya neden olan genler tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Dünyada her yıl 500 bin kişide görülen ve yarısının ölümüne neden olan anevrizma yani beyinde baloncuk oluşturarak kanama yapan hastalık, birçok kesimde sakat kalmasına neden oluyor. Genlerin bulunması sayesinde beyin kanamasının sırrının da çözülmeye başlanması bekleniyor. Araştırmanın başkanlığını Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Damar Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü Prof. Dr. Murat Günel yürütüyordu. Türk dahi doktor olarak tanınan henüz 40 yaşındaki Prof. Dr. Murat Günel’in yanı sıra araştırmada iki Türk doktorun daha imzası bulunuyor. Dr. Kaya Bilgüvar ve Dr. Zülfikar Arlıer’in katıldığı araştırma dünyanın en büyük tıp dergilerinden Nature Genetics’te yayımlandı. Anevrizma açısından önemli olduğu belirlenen üç genden birinde bozukluk olması o kişide hastalık riskini 1.5 kat artırıyor. Eğer bulunan üç gen birden bozuk olursa felç geçirme riski tam üç kat artıyor.

ÖNLEM ALINABİLİR

Oysa bu genleri taşıyan kişiler incelemeye alınırsa ilaçla tedavi edilebildiği gibi anevrizma erken dönemde saptanıp patlamadan basit bir müdahale ile alınabiliyor. Pek çok insanı ölümden ve sakatlıktan kurtarması beklenen araştırma 15 yıl boyunca devam etti. Finlandiya, Hollanda ve Japonya’da toplanan on binin üzerindeki kan örneğinden elde edilen DNA kullanıldı. Araştırma tamamlandığında dünyanın çok değişik toplumlarını etkileyen üç gen bölgesi bulunmuş oldu. Prof. Günel, “Bu genler sayesinde hastalığın biyolojisi anlaşılabilecek ve yeni tedaviler gerçekleştirilebilecek. İki yıl içinde basit bir kan testiyle beyin kanamasını olmadan anevrizma oluşturma riski yüksek hastalar tespit edilebilecek. Ailesinde anevrizma olanlar için bu çok önemli. Risklerini bilip tedavi olabilecekler. Anevrizma patlamadan tedavi edilebilirse birçok hayat kurtulacak pek çok hastanın da sakat kalması önlenecek” dedi.

TÜRKİYE’DE ETKİLİ

Günel, bulunan bu genlerin Türk toplumunda da son derece sık gözlenen anevrizmalara etki etmesinin beklendiğini vurgularken, “Asya ve Avrupa topluluğunda bu genleri kontrol ettik. Hepsinde etkili, bu nedenle Türk toplumunda da etkili olduğunu düşünüyoruz. Ama özel bir araştırma yapılabilir. Çünkü Türk toplumu çok sigara içtiği için anevrizma sorunu Amerika’da olduğundan daha büyük boyutta” diye konuştu.

Ona dâhi deniyor

Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Murat Günel, anevrizmanın genini araştırmak için Amerikan hükümetinden 2 milyon dolarlık araştırma bursu kazanmıştı. 40 yaşındaki genç doktor, Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in ardından ‘beyin cerrahisinin yeni dâhisi’ diye tanınıyor. Türk Amerikan Tıp Birliği Başkanlığı’nı da yapan Prof. Dr. Günel, her yıl Türkiye’den genç doktorların Yale’de eğitim almalarına da katkıda bulunuyor. Tehlikeli şovlarıyla tanınan Amerikalı ünlü sihirbaz Davit Blaine nefesini tutup, sualtında kalma rekoru kırarken doktorluğunu Prof. Dr. Murat Günel yapmıştı.

ABD’nin yeni başkan yardımcısı

Prof. Dr. Murat Günel’in araştırması Amerika’da büyük ses getirdi. Çünkü Amerikan Başkanı Barack Obama’nın yeni yardımcısı Joe Biden de anevrizma hastası olarak tanınıyor.

1988’de yılında 2 kez beyin kanaması geçirip ölümden dönen Biden, Amerikan dış politikasında enerjik bir diplomat olarak biliniyor. Araştırma ile Biden’in yeniden bir beyin kanaması geçirme riskinin olup olmadığı da belirlenebilecek.

Sabah

Şiddetli Baş Ağrıları Beyin Tümörünün Habercisi Olabilir

Prof. Dr. Mehmet Yaşar, baş ağrısının her yaşta görülebilen beyin tümörünün habercisi olabileceğini söyledi.

Memorial Hastanesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kaynar, beyin tümörleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Tümörün insan vücudunda olmaması gereken yerde oluşan bir doku ya da herhangi bir dokunun olması gereken yerde kontrolsüz büyümesi olduğunu belirten Prof. Dr. Yaşar, “Bu bakışla insan vücudunda aslında çok korkmadığımız bir yağ bezesi de tümör kavramı içindedir. Sonuç olarak her tümör öldürücü değildir. Sadece beyin dokusunun bir istisnası vardır. Beyin kafatası içinde kapalı bir odada yer aldığından iyi huylu tümörler de, baskı sonucu öldürücü olabilirler. Bu sebeple beyin tümörü demek ölüm demek değildir; ancak doğru müdahale ve doğru zamanla bulundukları bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre belirtiler verirler. Ancak kafa içinde yer kaplayan lezyonlar bütün vakalarda olduğu gibi öncelikle kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtileri gösterirler. Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkanı olmayan kafatası içerisinde normal beyin üzerine baskı yapmaya başlar. Beyin baskı altında normal görüntüsünü kaybeder ve işlevlerini yerine getiremez. Beynin her iki yarım küresi kafatası içine simetrik olarak yerleşmiştir. Her iki tarafta düzenli sınırlarla ayrılmıştır. Bu normal yapıya giren herhangi bir yer kaplayan oluşum, simetrik yapıyı bozacak ve beyin üzerine baskı yapacaktır” dedi.

Baş ağrısı, apati (hareket ve mimiklerde yavaşlama), bulantı, kusma, epilepsi nöbetleri, beyinde yerleştiği yere göre vücudun bazı bölgelerinde güçsüzlük belirtileri, kişilik bozuklukları, bazı yeteneklerde (hesap yapma yazı yazma gibi) bozulma gibi durumlarda kafa içi basıncının artmasından şüphelenildiğini anlatan Prof. Dr. Yaşar, “Beyin tümörleri yeni doğan çocuklar dahil her yaşta görülebilir. Kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı da tümör cinsine göre değişir. Kesin teşhis için kafa içini ve beyni görüntülemek amacıyla beyin tomografisi veya MRG tetkiki gerekir, kimi zaman göz dibine bakılır. Beyin tümörlerini ana hatları ile ikiye ayırmak mümkündür. İyi huylu tümörler (beyin hücresi kaynaklı olmayan) yavaş üreme hızına sahiptirler. Ayrıca beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilirler ve tümü veya tümüne yakın kısmı çıkarılabilir. Bu nedenle ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir. Tek bir operasyon ile hayatın sonuna kadar kür şansı vardır. Kötü huylu tümörler (beyin hücresinin kendi tümörleri ) ise çok hızlı ürerler. Bu nedenle ameliyatla tamamen alınamazlar. Aslında tümörleşen doku beynin fonksiyonlarını gerçekleştiren kendi dokusudur. Bu sebeple aslında cerrahi olarak çıkarılan her doku fonksiyon kaybıdır. Ameliyat sonrası belli bir zaman süresi içinde tekrar büyüyerek beyine baskı yapmaya devam ederler. Kötü huylu tümörlere vücudun başka bir bölgesinden beyin dokusuna yayılmış metastatik tümörler de girer” diye konuştu.

Prof. Dr. Mehmet Yaşar, beyin tümörlerinin tedavisinin sıklıkla cerrahi olduğunu ifade ederek, “Cerrahi tedavi sonrası kimi zaman kemoterapi kimi zaman radyoterapi bazen her ikisi ile kombine tedavi yapılır. Beyin tümörlerinde uzman ekiplerin gerçekleştirdiği ameliyatlar ile son derece başarılı sonuçlar alınabilmektedir” açıklamasında bulundu.

iha

Atatürk’ün Müthiş Hatay Planı!

Hatay davasında Fransız büyükelçisine gözdağı vermek isteyen Atatürk, öyle bir oyun oynadı ki. Hatay için gözdağı vermek isteyen Atatürk’ten ilginç taktik. Fransız Elçi’yle buluşmasında kadın pilot Sabiha Gökçen’e havaya üç el ateş ettirdi.

Restaurantın silahlı basılması planını Atatürk ve ilk kadın pilot Gökçen’den başkası bilmiyordu. Belki birçoğumuzun haberinin olmadığı bu ilginç tarihi olayı Can Dündar, “Mustafa” belgeselinin konu edildiği Kanaltürk’te yayınlanan Kırmızı Halı programında anlattı:

 

OLAY SONRASI BÜYÜKELÇİYE SÖYLEDİĞİ O CÜMLE

“Sabiha Gökçen’den böyle bir şey beklemiyorlar. Korumalar atlıyor polisler tutuklayıp karakola götürüyor. Atatürk yanındaki Fransız büyükelçisine dönüp “görüyorsunuz bu millet beni affetmez” diyor. Müthiş bir sahne bu. Dramatize etmeye müsait sahne değil. Silah çekçeksiniz. Ankara Palas vesaire. Yapamadık, anlatamadık. Ama sahne olarak benim içimde çok yer etti. Çünkü Atatürk’ün iletişim dehası aslında. Hem onun yarattığı etkiyi büyükelçi üzerinde tahmin edersiniz.”

Peki Dündar’ın anlattığı tarihi olayın ayrıntıları nasıl? Çok az insanın bildiği çarpıcı olayın detayları ise şöyle:

TABANCANI BELİNE TAK VE BURAYA GEL

1937’de Fransa’nın, Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara’da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk, hemen Gökçen’i de bir parçası yapacağı gözdağı planını uygulamaya koydu. Atatürk, bir akşam Gökçen’e, ‘Üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim. Tarihi ilginç bir görev’ dedi. Ata, bunu söylerken, Gökçen’e, ‘Hatay konusundaki fikrin nedir?’ diye de sordu. Gökçen de, ‘Eskiden Girit için söylenirdi. Annemden dinlemiştim. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!’ Aynı şeyi Hatay için düşünüyorum’ dedi.

GÖKÇEN SALONU SİLAHLA BASTI

Atatürk ve beraberindekiler, akşam Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’e gitti. Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı da oradaydı. Fransızlar’a hitaben bir konuşma yapan General Kasım Sevüktekin, sonunda Fransızlar’ın Hatay’ın Türkiye’nin olduğuna karar vereceklerine inandığını ifade etti. Fransa Büyükelçisi, Sevüktekin’i ayakta alkışladı. Generalden sonra ortaya fırlayan Gökçen, şunları söyledi:

GEREKİRSE CANIMIZI VERİRİZ

‘Generalim, Fransız dostlarımızın bu konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Fransa bir oyun içine girmiştir. Oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız.’

1 GÜN HAPİS YATTI

Gökçen, sözlerini tamamlar tamamlamaz, silahını çekip, üç el ateş etti. Bu olayın ardından Atatürk’ün emriyle Gökçen tutuklandı. Hakim karşısına çıkan Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söyledi.

Sorgu sırasında, Atatürk’ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye’nin kararlılığını görmüştü.

Televizyongazetesi

Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.
Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve ‘dinsel simgeler’ şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ‘ladinî’ cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)


kullan

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, “Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?” diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: “Onun cenaze namazı” demiştir Börekçi, “tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.”

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

“Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (…) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.”

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı “Kurun” gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında “Türkçe ezan” okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak “bazıları” buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de “caizdir” fetvası alınınca “sayısı mütevazi olan” bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça ‘dinsel simgeler’ yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

“Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı.(…) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (…) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.”

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi?” tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı ‘protokol’e. Aktarıyorum:

“Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene… 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00’te konulmuştur.” Nasıl? Biz 21 Kasım 1938’de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi’ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk’ün naaşı neredeydi ki?

Artık orasını da siz düşünün.

Zaman-Pazar

Atatürk-Stalin Diyaloğu

Tarihi Atatürk-Stalin diyaloğu Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca düzenlenen “10 Kasım Atatürk’ü Anma Töreni”yle, ölümünün 70. yılında bir kez daha anıldı.

Olayın, Atatürk’ün 1936 yılında Ankara’da Rus Büyükelçiliğinin verdiği bir resepsiyona gitmesiyle yaşandığını belirten Tural, Atatürk’ün resepsiyona gece saat 01.30’da, şahsi dostları ve manevi kızlarıyla ve zeybek çaldırmak üzere yanında getirdiği müzisyenlerle gittiğinin bilindiğini söyledi.

Bundan sonraki olayların 1952 yılında bir İstanbul gazetesinde yayınlananlardan farklı olduğunu, kendisindeki belgenin Sovyetler Birliği’nin gizli arşivinden alındığını ve Stalin’in kendi imzası ve yazıları olduğunu ifade eden Tural, olayı şöyle aktardı:

“Buna göre, Gazi Paşa, Rusya Büyükelçiliğine bir soru soruyor. “Cumhuriyet Bayramımız dolayısıyla sizin lideriniz beni niçin kutlamadı?’ O zamanın Büyükelçisi Karahan, Cumhurbaşkanları Kalinin kendilerini kutladığını söylüyor. Atatürk’ün cevabı müthiş; “Sizin Cumhurbaşkanınız, aynı zamanda önderiniz midir?’ Cevap, “Hayır’. Atatürk soruyor; “Önderiniz kim?’ Cevap; “Stalin’. Atatürk; “Öyleyse, o beni kutlayacak. Ben ülkemin hem Cumhurbaşkanı, hem önderiyim. Kalinin değil, bana kutlama mesajını Stalin göndersin’ diyor.

Büyükelçi Karahan, Atatürk’ün Stalin’i doğrudan aramasını isteyerek, bu işe karışmak istemediğini söylüyor. Atatürk de bunun üzerine: “Niçin ben ilk adımı atayım’ dedikten sonra, tarihi cümleler geliyor:

“Ben bunu ancak eşit şartlarda yapabilirim. Eğer beni kabul ettiklerini hissediyorsam yapabilirim. Başka türlü işlerine evet diyemem. Sizin biliyorum, güçlü ve mekanize edilmiş büyük ordunuz var ve ondan korkmuyorum, sizlerden korkmuyorum. Benim arkamda 18 milyon halkım var. Benim emretmem yeterlidir. Halkım arkamdan nereye isterse gelir. Ben çok zarar verebilirim, elbette bunu hiçbir zaman yapmam, çünkü benim sözüm, benim dostluğum gibi kutsaldır.’”

Atatürk ile Büyükelçi’nin bu diyalogu “çok gizli” damgası ve “Stalin ile Molotov tarafından okunması” notu ile eklenerek Stalin’e sunulduğunu belirten Tural, Stalin’in Atatürk’ün sözlerini okuduktan sonra, “Dostumuz, Atatürk’ün sözleri ilgiyle, dikkatle okunsun” dediğini kaydetti.

Tural, “O tarihlerde dünyanın yüreğini hoplatan Stalin’in Atatürk konusunda daima dikkatli olduğu, Atatürk ölünceye kadar Türkiye aleyhine hiçbir şeyi açıktan söylemediği gerekçesini, buradan aldığı hususunu arz ediyorum” diye konuştu.

“BOŞ KONUŞMALARIN NEDENİ ZİHNİYET ZAYIFLIĞI”

Devlet Bakanı Mehmet Aydın ise konuşmasında, Atatürk’ün insanı güç anlayışı üzerinde durdu. toplum olarak bugün karşı karşıya olunan durumun, belgesiz, bilgisiz iddiaların, boş denebilecek konuşmaların, tutarlığı, evrenleştirme kabiliyeti olmayan argümanların temelinde bilimsel zihniyetin zayıflığının yattığını söyleyen Devlet Bakanı Aydın, “Söz konusu zayıflık bilimsel ve toplumsal hayatımızın her yönünü, son derece olumsuz şekilde etkilemekte, zaman zaman toplumsal gerginliklere kapı açmaktadır” dedi.

Burada Atatürk’ün “Fikri güç” anlayışının önem kazandığını belirten Aydın, ikinci olarak da bireyin gelişmesindeki asli rolün “irade gücüdür” olduğunu ifade etti.

Aydın, bu istikamette ilerleyecek bir bireyin önüne çıkabilecek en büyük engelin Atatürk’ün ifadesiyle “zayıf kalpli, zayıf muhakemeli, zayıf iradeleri insanların tedbir adı altında görecekleri engellemeler” olduğunu söyledi. Aydın, “Atatürk’e göre, her fert, istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine has siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icapları yapmak veya yapmamak hak hürriyetine maliktir. Kimsenin hiç birine, vicdanına hakim olunamaz, Vicdan hürriyeti mutlak ve tecavüz edilemez” diye konuştu. Bu ifadeleri destek alarak son insani gücün içtimai kuvvetleri olduğunu belirten Aydın, “İçtimai kuvvetlerin görevi ise toplumsal inşa gücünü devreye sokmak, ortak akla ve iradeye ulaşmanın imkanlarıyla yola koyulmaktır” şeklinde konuştu.

ANKA

2010 Dünya Kupası Maskotu Zakumi

za2010 yılında Güney Afrika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası Turnuvasının resmi maskotu belli oldu. 2010 Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Danny Jordan yaptığı basın toplantısıyla Zakumi’yi futbolseverlere tanıttı. Zakumi yeşil saçlı ve sürekli gülen bir leopar.

2010 Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Danny Jordan, Zakumi ile ilgili yaptığı açıklamada, “Genç, canlı, enerjik, akıllı, kendine güvenen, hırslı, girişken, aynı zamanda iyi kalpli bir maskot. Sanırım tüm bu özellikler, ülkemizdeki gençleri de yaşlıları da etkileyecek” diye konuştu.

 

Jordan, Zakumi’nin isiminin ilk iki harfinin Güney Afrika’yı temsil ettiğini belirterek, “Eskiden Güney Afrika’ya “Zeit Africa” denirdi. “Kumi” ise çoğu Afrika dilinde “10” anlamına geliyor. Maskotun Afrikalı olmasını istedik. İsmi de, bunun bir Afrika Dünya Kupası olduğunu anlatmalıydı” dedi.

 

Öte yandan organizatörler, maskotun 16 Haziran 1994’te doğduğunu söylüyor. 1994, ırkçı ‘Apertheid’ rejiminin sona erdiği yıl. 16 Haziran ise 1976’da siyah gençlerin Soweto ayaklanmasına atfen, ‘Gençlik Günü’ olarak kutlanıyor.

 

325. Dönem Yedek Subay Sınav Sonuçları Öğren

325. Dönem yedek subay , 325 Kısa dönem veya Asteğmen olarak askerlik görevini yapacak adaylar , 1-2-3 Aralık 2008 tarihlerinde yapılacak olan 325. dönem askerlik sınav sonucunuzu buradan öğrenebilirsiniz.

325. Yedek Subay Sınav Tarihi : 1-2-3 Aralık 2008

325. Yedek Subay Sınavı Açıklanma Tarihi:10 Aralık 2008

325. dönem yedek subay askerlik sınav sonuçlarınızı 13-14 Aralık 2008 tarihinde aşağıdaki linkten öğrenebileceksiniz.

325. Dönem Yedek Subay Sınıflandırma Sonuçları

SINAV SONUCU İÇİN TIKLAYIN

Bu sitenin yazarı olan ben de 325. Dönem kısa dönem gidicem askere. Sizler gibi ben de yavaş yavaş heyecanlanmaya başladım acaba neresi çıkacak diye. Hep birlikte öğreneceğiz. Şimdiden hepimizin için hayırlısı olsun diyorum.

Siz de duygu ve düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz.

Ayrıca sınav sonucunu öğrenen arkadaşlar nereye düştüklerini yine buraya yazarlarsa sevinirim.

Hepimize şimdiden hayırlı teskereler.

Batılılaşma ve Türk Edebiyatı

Tanzimattan sonra ortaya atılan edebiyat, eğer ‘yeni’ ise, sürecin, muhakkak, daha öncesi olması lazımdır. Bu durumda; edebiyatla Batılılaşma arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıdır ‘yenileşme’ şimdiye kadar söylene gelenden çok daha erken bir dönemde başlamıştır” teziyle hareket eden Doktor Ali Budak, “Batılaşma ve Türk Edebiyatı” adlı eseriyle bu önemli tartışmaya yeni pencereler açıyor ve bugüne dek var olan tartışmalara yeni ufuklar açıyor.

“Batılılaşma ve Türk Edebiyatı”nın bir bakıma, bu düşüncelerin izindin sürülmesinden doğduğunu belirten yazar, Batılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yy başlardından yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatının ortaya çıktığı XIX: yy ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yılı “Uyanış”, “Yenileşme”, Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceliyor.

Yazarın bu önemli ve kayda değer çalışması sadece edebiyatçılar için değil o döneme ilgi duyan tüm profesyonel ve amatör tarihçi ve sosyologlar için de önemli tespitler ve analizler içiriyor.

Eserin önsözünde yazar, neleri hedeflediğini ve neleri kaleme aldığını şu şekilde anlatıyor:

Yeni Türk Edebiyatı’nın derin keklerine inmek fikri, yıllar önce, Münif Paşa üzerine çalışırken aklıma düşmüştü. Türkler, bin yıldır içinde yaşadıkları bir kültürden başka bir kültüre geçiyorlardı. Çok büyük bir değişimdi bu; öyle, birkaç yıl, birkaç olay, birkaç kişiyle gerçekleşemezdi. Bütün bir sosyal yapı, âdeta, yeni baştan kuruluyordu. Köprülü’nün genel kabul görmüş tespitiyle edebiyat da Avrupa medeniyeti tesiri altına girmişti. Politikalar, yasalar, kurumlar bir yana; özellikle edebiyat aksamdan sabaha değişemez ve dönüşemezdi.

Çünkü edebiyat her şeyden önce, bir yaşama üslubunun ifadesiydi ve belli bir zaman içinde oluşabilirdi; dünden bugüne devam eden, bugünden de yarına uzanan duraksız bir yolculuktu. Öyleyse, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan edebiyat, eger “yeni” ise, sürecin, muhakkak, pek de kısa olmayan bir geçmişinin olması lazımdı. Bu durumda; edebiyatla Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşması arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıydı ve yenileşme, çok daha erken bir dönemde başlamıştı.

Kitap, bu düşüncelerin izinin sürülmesinden doğdu. Dolayısıyla Batılılaşma çabalarıyla edebiyat birlikte ele alındı. Önce, yakandan aşağıya siyasal ve sosyal yapıdaki farklılaşmalarla genel bir çerçeve meydana getirildi, sonra da içine edebî verimler ve faaliyetler yerleştirildi.

Aslında, hemen bütün toplumlarda, bilim ve sanat, egemen sosyal ilişkiler ve kültürler çevresinde gelişip şekillenmiş ve varlığını sürdürebilmiştir. Osmanlı imparatorluğu gibi, her türlü toplumsal statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir sistemde bu durum daha da belirgin olarak gözlemlenmektedir, özellikle matbaanın henüz geniş kitlelere okuma imkânı vermediği yüzyıllarda, edebî olsun, ilmi olsun bütün eser sahipleri, kendilerini ayakta tutacak, kuvvetli ellere ihtiyaç duymuşlardır.

Yani, “sâhib-i mülk” hükümdar ve etrafındaki seçkin sınıfı oluşturan devlet ricali, âlimlerin ve sanatkârlann en önde gelen velinimeti ve hâmisi olmuşlardır. Çünkü, patrimonyal devlette yüksek kültür, yalnız yüksek saray kültürü olarak var olmuştur. Hükümdar sarayı ve ekâbir konaklan, toplumda şeref ve itibann, servet ve becerinin tek kaynağı ve sığınağıdır. Osmanlıda, en yüksek mimar, sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcu, sarayın kuyumcubaşısı ve en gözde şair, padişahın ilgi ve lutfuna layık görülen sultânü’ş-şuarâdır. Halil İnalcık’ın vurguladığı gibi, âlimin ve sanatkârın bir birey olarak varlığı söz konusu bile değildir. Onlar, hükümdarın prestijini, sarayın nam ve şa¬nını yüceltmek için var olmalan gerekli, bu yüzden de anlamlı unsurlar durumundadır.

Kitapta, Batılılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yüzyıl başlarından, yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatın ortaya çıktığı XIX. yüzyıl ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yıl; “Uyanış”, “Yenileşme”, “Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceleniyor.

“Uyanış” evresinde, ilk madde olarak, Batı’ya doğru ilk adımlar üzerinde duruluyor. Bu bağlamda, ilk tercüme faaliyetlerinden kısaca söz edildikten sonra matbaa mercek altına almıyor. Matbaanın kurulması süreci, ilk eserleri, gecikme sebepleri ve her şeye rağmen, bir ümran aracı olarak oynadığı önemli rol, ayrıntılı denilecek bir biçimde anlatılıyor. İkinci maddeyi, Batı’dan yapılan ilk aktarmalar oluşturuyor. Saray, Avrupa! köşk ve kasırları, laleleri ve dillere destan eğlenceleriyle yavaş yavaş gelenekten kopmaktadır. Yukandan esen rüzgâr aşağılara da ulaşmış, günlük hayatta da belli belirsiz kıpır/danışlar hissedilmeye başlanmıştır. Tabii edebiyat da değişmektedir.

Uyanış döneminin üçüncü maddesi ise edebiyat, önceliği, şiirde Nedim’le belirginleşen, ama, asla onunla sınırlı kalmayan yerelleşme ve reelleşme alıyor. Nedim’den başka, Seyyid Vehbi, Edirneli Kâmî, İzzet Ali Paşa, Koca Râgıb Paşa, Belîg, Kânî, Nevres, Haşmet ve Fıtnat Hanım gibi şairler de sürece katkılarıyla ele almıyorlar. Nesir ise, genel bir değerlendirmenin ardından, tarihler, tezkireler, sefaretnâmeler ve münşeat kitaplan başlıkları altında, karakteristik örnekleriyle yorumlanıyor. Okuyuculara gerek üsluba gerekse içeriğe yönelik yeni analizler yapabilme imkânı vermek için orijinal metinlere özellikle dikkat çekiliyor.

İkinci bölümde, yani “Yenileşme” evresinde ilk olarak Aydınlanma felsefesinin bir tezahürü olan Fransız İhtilali üzerinde duruluyor. Büyük devrimin Osmanlı lmparatorluğu’na yansımalan anlatılırken, Fransız elçiligince çıkarılan bültenlerin bilhassa altı çiziliyor. Çünkü bu Fransızca bültenler hem devrim tohumlarının imparatorlukta yayılmasında etkili olacaklardır, hem de gazetecilik düşüncesinin doğuşunda. Daha sonra yine Fransızca olarak İzmir gazeteleri yayımlanacak, onlan, İstanbul’da Takvm-i Vekâ-yi ve Le Moniteur Ottoman izleyeceklerdir.

Yenileşme evresinde edebiyatın şiir kolunun merkezine Şeyh Galib oturtuluyor. Ama önce, onun hemen yanı başında yer almış olan üç şaire; Enderunlu Fâzıl, Sünbül-zâde Vehbi ve Enderunlu Vâsıfa ayrı ayn bakışlar atfediliyor. Yerellikleri ve gerçeklik unsurlannı kullanışlarıyla yeni denilebilecek bu şairler, bir taraflanyla da eskiye sıkı sıkıya bağlı bir görüntüdedirler. Bu yüzden “aralıktakiler” başlığı altında bölümde yerlerini alıyorlar. Galib de, şekil ve dil olarak eski şiirin bir parçasıdır. Ancak o, aynı zamanda yeni şiirin de başlangıç noktasındadır. Galib’in bu özelliği, Hüsn ü Aşfs’ı, poetikası, dünya görüşü, duygulan, hayalleri ve orijinal mazmunîanyla yansıtılmaya çalışılıyor.

XIX. yüzyıl başlarındaki Türk şiirinin iki büyük ismi îzzet Molla ve Âkif Paşa da bu bolümde, “eskinin içinde yeniyi bulanlar” olarak yer buluyorlar. Dönemin nesrine ise. tarihlerin ve münşeat kitaplannın yanı sıra, halk hikayeleriyle de ışık tutulmak isteniyor. Bu cümleden olarak, Hifedye-i Bey Böyrek, Asuman ile Zeycân Beyân, Muhavyeldr-ı Aziz Efendi ve Hançerli Hanım Hikâyesi içerikleri dilleri ve üsluplarıyla ayrı ayrı irdeleniyor.

Üçüncü bölümde, yani “Batılılaşma” evresinde, siyasal ve sosyal arka plana, dönemin bir gereği olarak, daha geniş bir pencereden bakılıyor. Önce Batı sisteminin girişi başlığı altında, Sultan Mahmud ve reformları ana hatlarıyla özetleniyor. Gazeteler bu bölümde de geniş bir yer tutuyor. Çünkü hem yeni dönemin uzlaşma ve yansıtma va¬sıtalarıdırlar, hem de Türk modernleşmesinin tek ve en etkili aracı durumundadırlar. Kamuoyu düşüncesi onlarla oluşmuş, çağdaş bilimler ve kültürler onların sayfalarından yurda girmiş, siyasal modernleşme ve muhalefet onlarla toplum hayatına aksetmiştir. Edebiyat açısından, daha önemlisi ise, dilde sadeleşme gazetelerle başlamış, ilk Ilıt ılı edebî türler gazetelerle tanınmıştır. Yeni edebiyat büyük ölçüde gazetelerde ve gazete çiler tarafından meydana getirilmiştir.

Daha sonra, “Batı Düşüncesinin Girişi” başlığı altında, ilk yansımalar ve ilk tercümeler anlatılıyor. Râtib Efendi’den Sadık Rifat ve Reşid Paşalara Avrupa algısı ve Gülha-ne Hatt-ı Hümâyunu’nun hazırlanışı ilk yansımalar içinde değerlendiriliyor, tik tercümeler aktarılırken, yeni bakış açıları da ortaya konuluyor. Batı düşüncesi bize Fransız kaynaklarından girmiştir. Ancak, incelemede bunun, Almanya üzerinden gerçekleş!iği belirleniyor.

Aynca, Türkiye dışında yapılmış bazı çeviriler belgelenerek. Batı kaynaklı tercüme tarihimiz neredeyse otuz yıl geriye çekiliyor. Yine, Voltaire, Hugo ve Jean )AC-quues Rousseau’nun Türkçeye girişleri ayrıntılı olarak ortaya konuluyor, ilk tercümelerimiz üzerindeki bazı gölgeli kısımlar tamamen ışığa kavuşturuluyor.

Batılılaşma evresinde edebiyatın şiir kanadında, ilk olarak Leskofçalı Galib, Herseldi Arif Hikmet ve Yenişehirli Avnî bahis konusu ediliyor. Bu üç şairin edebiyat tarihlerinde yer alageldiği gibi, eskiyi devam ettirenler değil, estetiği devam ettirenler oldukları, farklı bir görüş olarak ileri sürülüyor. Gerçekten, her üç şair de düşünceleriyle de şiirleriyle de eskiden çok yeniye yakın durmaktadırlar. Yeni şiirin başlangıcında ise, Şinasi ve arkadaş¬larının, onlardan, nasıl farklılaştıklarının altı çiziliyor.

Nesir bölümünde, yaşanan devirden edebiyatın nasıl etkilendiği daha bir belirginleşiyor. Devlet bütün kurumlarıyla yenilenirken, yapılanların önce memurlara sonra halka anlatılması ihtiyacı doğmuştur. Bu da yon i bir yazı dili anlamına gelmekledir. Denilebilir ki, yazı dili önce devlet dairelerinde, böyle bir zorunlulukla şekillenmiştir. Sü¬reçte, Âkif ve Pertev Paşalarla Reşid Paşa, Sadık Rifat Paşa ve Mustafa Sami Efendi önemli rol oynamaktadırlar. Bölüm içinde, Yeni Türk Edebiyatı’na doğru yazı dilindeki bu değişme, bu öncülerin metinlerinden alıntılarla somutlaştırılıyor.

(…)
Dr. Ali Budak Ocak 2008, Kısıklı I Üsküdar