Domates Kısırlığı Önlüyor

ABD’de yapılan bir araştırma, domatesteki bir antioksidan maddenin, kadınlarda şiddetli karın ağrısı, mesane sorunları ve kısırlık sebeplerinden endometriyozis hastalığının önlenmesinde ve tedavisinde kullanılabileceğini ortaya koydu.

ABD’nin Detroit kentindeki Wayne Eyalet Üniversitesinden araştırmacılar, dokular üzerinde yaptıkları çalışmalarla, domatese kırmızı rengini veren likopen adlı pigmentin, endometriyoziste görülebilen normal dışı doku yapışmasına yol açan proteinleri engelleyebildiğini belirledi.

Bulguların henüz ilk aşamada olmasına rağmen, araştırma sonunda domates ve domates ürünleri ağırlıklı beslenmenin, karında ağrılara yol açan doku yapışmasını denetim altına alabileceğinin ip uçlarına ulaşıldı.

Araştırmaya başkanlık eden doktor, laboratuvar ortamında insan hücrelerini likopene maruz bırakarak, doku yapışmasına yol açan proteinler üzerindeki etkisini ölçtü. Araştırma sonunda protein seviyesinin önemli oranda azaldığı tespit edildi.

Yapılan tespit sonunda doktorlar, domateste bulunan likopenin ameliyat sonrası doku yapışmaları ya da endometriyozis tedavisinde faydalı olabileceğini öngördü.

-ENDOMETRİYOZİS NEDİR-

Rahmin içini kaplayan endometrial dokunun, normal bulunması gereken yer olan rahimin iç kısmı dışında herhangi bir yerde bulunması durumuna denir. Bu dokular, genellikle yumurtalıklar, fallop tüpleri ve karın içi zarında yerleşir.

Bunların dışında bu dokular, daha seyrek olarak bağırsaklarda, mesanede, rahim ağzı, vajina hatta idrar yolları ve akciğerlerde bile bulunabilir.

Endometriyozis, şiddetli karın ağrısı, mesane sorunları hatta kısırlığa yol açabiliyor.

aa

Derbi İstatistikleri

fb-gs

17 Ocak 1909 tarihinde, şimdiki Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nın bulunduğu “Papazın Çayırı” olarak adlandırılan yerde yapılan ve Galatasaray’ın 2-0 kazandığı özel maçla başlayan 99 yıllık ezeli rekabette, galibiyetlerde ve gol sayısında Fenerbahçe’nin üstünlüğü göze çarpıyor.

Sarı-lacivertliler, geride kalan 360 maçtan 135’ini kazanırken, sarı-kırmızılı ekip bu süre içinde 116 kez galip geldi. Ezeli rakipler 109 maçta ise eşitliği bozamadı.
“Sarı Kanaryalar”ın attığı toplam 503 gole, “Cim Bom” 461 golle karşılık verdi.

LİGDE 101. RANDEVU

Fenerbahçe ile Galatasaray, 51. sezonunu geçiren lig tarihinde şimdiye dek 100 kez karşı karşıya geldi. Genel toplamdaki üstünlüğünü lig maçlarına da yansıtan Fenerbahçe, ezeli rakibine galibiyet sayısında 40-29 üstünlük kurdu. Ligdeki 31 maç da berabere sonuçlandı.

Lig maçlarında sarı-lacivertlilerin attığı 128 gole, sarı-kırmızılılar 100 golle karşılık verebildi.

İki takım arasında geçen sezon ligde yapılan maçları Fenerbahçe Kadıköy’de 2-0, Galatasaray da Mecidiyeköy’de 1-0’lık skorlarla kazandı.

Tüm Cumhurbaşkanlarımızın Hayatları

Hepiniz biliyorsunuz ki şuanki Cumhurbaşkanımız Abdüllah Gül, devletimizin 11. Cumhurbaşkanı olarak görev yapıyor. Peki ama diğer 10 tanesini yeterince tanıyor muyuz acaba? Belki ülkemizin kurucusu M. Kemal Atatürk’ü ve yakın geçmişteki 10. Cumhurbaşkanımız A. Necdet Sezer’i birazcık tanıyoruzdur. Ya diğerleri? Acaba biliyor muyuz hayatlarını ve yaşadıkları önemli olayları? Bu yazımızda tüm Cumhurbaşkanlarımız hakkında kısa kısa bilgiler verdik. Umarım yararlı bir bilgi olur:

 

1. CUMHURBAŞKANIMIZ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881 – 1938)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 29 EKİM 1923 – 10 KASIM 1938

Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım’la evlendi. Atatürk’ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı.

Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği’nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik’e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye’ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına “Kemal” i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi’sini bitirip, İstanbul’da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi’ne devam etti. 11 Ocak 1905’te yüzbaşı rütbesiyle Akademi’yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır’a III. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmaybaşkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa’ya gönderildi. Picardie Manevraları’na katıldı. 1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.

1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911’de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912’de Derne Komutanlığına getirildi.

Ekim 1912’de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır’daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne’nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915’te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ’da görevlendirildi.

1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı’nda, Mustafa Kemal Çanakkale’de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine “Çanakkale geçilmez! ” dedirtti. 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası’na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı’nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi.

İngilizler 6-7 Ağustos 1915’te Arıburnu’nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos’ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos’ta Kireçtepe, 21 Ağustos’ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal’in askerlerine “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!” emri cephenin kaderini değiştirmiştir.

Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları’dan sonra 1916’da Edirne ve Diyarbakır’da görev aldı. 1 Nisan 1916’da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep’teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917’de İstanbul’a geldi. Veliaht Vahidettin Efendi’yle Almanya’ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad’a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918’de Halep’e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye Nezâreti’nde (Bakanlığında) göreve başladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra İtilaf Devletleri’nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. 22 Haziran 1919’da Amasya’da yayımladığı genelgeyle “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını ” ilan edip Sivas Kongresi’ni toplantıya çağırdı.

Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919’da Ankara’da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.

Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması’nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye – ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:

Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü’nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
Çukurova , Gazi Antep , Kahraman Maraş , Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve

Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması’yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde
ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı.

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922’de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923’te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet’in ilk hükümeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta barış cihanda barış” temelleri üzerinde yükselmeye başladı.

Atatürk Türkiye’yi “Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak” amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz.

1. Siyasal Devrimler:
Saltanatın Kaldırılması (1Kasım 1922)
Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)

2. Toplumsal Devrimler:
Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)

3. Hukuk Devrimi :
Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)

4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
Güzel sanatlarda yenilikler.

5. Ekonomi Alanında Devrimler:
Aşârın kaldırılması
Çiftçinin özendirilmesi
Örnek çiftliklerin kurulması
Sanayiyi Teşvik Kanunu’nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
I. ve II. Kalkınma Planları’nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması.

Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934’de TBMM’nce Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi.
Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk’ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti.

Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye’yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı.

15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku’nu okudu.

Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923’de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı.

1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox’a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği’ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05’te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.

 

2. CUMHURBAŞKANIMIZ İSMET İNÖNÜ (1884 – 1973)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 11 KASIM 1938 – 22 MAYIS 1950

Asker, devlet adamı ve Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı. Mustafa İsmet 1884 yılında İzmir’de doğdu. İlköğrenimini Sivas’ta bitirdi. 1882’de Sivas Askeri Rüştiyesi’ne girdi. 1895’te Rüştiye’yi tamamladı. Bir yıl Sivas’ta, Mülkiye İdadisi’nde okudu. 1897’de bu okulu bitiren Mustafa İsmet, Halıcıoğlu’nda (İstanbul) o zaman “Mühendishane-i Berrii Hümayun” denilen kara topçu okuluna girdi. 1903’te Harbiye’yi bitirdi. Yüksek askeri eğitime yatkın görüldüğünden, 1903’te Pangaltı’daki Harp Okulu’nda bulunan Erkânı Harbiye’ye (Kurmaylar Akademisi) alındı. Mustafa İsmet’in Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Fethi Okyar, Ali Fuat Cebesoy, Asım Gündüz vd. ile aynı çatı altında buluşup tanışması bu okulda başladı.

Mustafa İsmet Bey, kıta stajını tamamlamak üzere, Edirne’de merkezleşen İkinci Ordu’da görevlendirildi. Edirne’de 8. Topçu Alayı 3. Bölük komutanlığına atandı. İki yıl bu görevde kaldı (12 Eylül 1906). Bölük stajı bitince 2. Ordu kurmay heyetine alınarak (25 Eylül 1908), Edirne’de 2. Süvari Tümeni’ne verildi. 1907 yılı içinde, o sırada Selanik’te bulunan arkadaşı Fethi Bey’den dolaylı olarak aldığı bir mektupla, İttihat ve Terakki Partisi’ne girmiş, gizli teşkilatın başına geçmişti. Genç Türkler İhtilali patlayınca (24 Temmuz 1908) Edirne’de fiilen, orduya ve sivil idareye el koydu. Ertesi yıl 31 Mart 1909 irtica hareketi olarak bilinen İstanbul askerî ayaklanmasını bastırmak için Rumeli’den yürüyen Hareket Ordusu’na katıldı.

İnönü, hayatının en önemli başarılarından birini Yemen’de elde etti. Asi Yemen İmamı Yahya Hamidettin’le, hem de imamın elinde olan dağlık bölgede açık müzakereye girişti. İmparatorluğun tarihinde devletin topraklarında, fakat Türk olmayan bir halkla, ilk defa önemli bir anlaşma imzalandı, yüz yıllık Yemen isyanları kesildi. İsmet Bey’in oradaki görevi 26 Şubat 1910 ve 5 Mart 1912 tarihleri arasındadır.

5 Mart 1912’de İstanbul’a geldi ve Harbiye Nezareti’nde, çoğunlukla Harbiye nazırı ve Başkomutan vekili Enver Paşa’nın emrinde, 1915 yılına kadar görevde kaldı. 26 Nisan 1912’de binbaşı, 23 Kasım 1914’te kaymakam (yarbay) oldu. 30 Ocak 1916’da kıta hizmetini yapmak üzere 4. tümen komutanlığına atandı. Ondan sonraki askeri görevleri, Birinci Dünya Savaşı içinde ve hepsi de Doğu cephesiyle Suriye cephesinde geçti. 14 Mayıs 1917’de 20. ve 2 Temmuz 1917’de 3. Kolordu komutanlıklarına atandı. Ocak 1920’de Garp Cephesi komutanlığı görevini aldı. Kuruluş halindeki düzenli ordu ile cephede Yunan kuvvetlerine karşı savaşan İnönü (İnönü Savaşları), yine aynı cephede Çerkez Ethem’le mücadele etti.

Birinci İnönü Savaşı sonunda tuğgeneral olarak İzmir’e varışından birkaç gün sonra, 13 Eylül 1922’de tümgeneral, aynı yılın 30 ağustosunda da korgeneral oldu.

Mudanya Mütarekesi görüşmelerini yürütmek üzere Mustafa Kemal tarafından görevlendirildi (26 Ekim 1922). Daha sonra Lozan Konferansı’na gidecek heyete başkan olarak seçildi. Bu görevi bakan düzeyinde yerine getirmesi gerektiği için Dışişleri bakanlığına getirildi. Lozan’a giden İsmet Paşa, buradan başarılı bir diplomat olarak döndü. Lozan’dan dönüşünde başbakanlığa getirildi (29 Ekim 1923) ve kısa bir süre bu görevden ayrıldıktan sonra 3 Mart 1925’te tekrar hükümet başkanı olunca, bu görevi 1937’ye kadar sürdü.

Atatürk’ün ölümünden sonra yeni bir devlet başkanı seçiminde ilk akla gelen isimdi. Nitekim 11 Kasım 1938’de 348 üyenin hazır bulunduğu Millet Meclisi’nde yapılan seçimde İnönü’nün aldığı oy sayısı 348’di.

1950 seçimleri Türkiye’de 27 yıllık CHP iktidarına son verdiği vakit, 14 yıllık Başbakan ve 12 yıllık devlet başkanı İsmet Paşa sonucu kaçınılmaz sayıyordu. İsmet paşa, 1972’de partiden ayrıldıktan ve siyasî hayatını eski cumhurbaşkanı olarak yararlandığı Senato üyeliğine inhisar ettirdikten sonra, yalnız 1973 seçim kampanyası sırasında siyasi sahnede bir kez daha göründü.

İsmet Paşa, 25 Aralık 1973’te öldüğü vakit nereye gömüleceği konusu karara bağlandı ve Anıtkabir olarak belirlendi.

3. CUMHURBAŞKANIMIZ CELAL BAYAR (1883 – 1986)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 22 MAYIS 1950 – 27 MAYIS 1960

 

1883 yılında Bursa’nın Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu. Bursa’da İpek Meslek Yüksek Okulu ve College Francais de l’Assomption’da eğitim gördü ve memuriyet yaşamına atıldı. Hukuk ve bankacılık alanlarında çalıştı. 1907’de İttihat ve Terakki’nin Bursa’daki gizli kolu olan Küme adlı örgüte girdi. Ardından Cemiyet tarafından İzmir’e gönderildi.

Mütareke döneminde İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti’ne girdi. İzmir’in işgali tehlikesi belirince, Galip Hoca takma adıyla zeybek ve köy hocası kılığında bölgeyi dolaşarak işgale karşı propaganda yaptı. İzmir’in işgalinden sonra Aydın’ın geri alınması mücadelesine katıldı. Balıkesir Kongresi kararıyla Akhisar Cephesi Komutanlığına getirildi.

12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne Saruhan Sancağı milletvekili olarak katıldı. Millî Mücadele’nin başlaması ile birlikte Anadolu’ya geçerek bu hareketteki yerini aldı. Birinci Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev alan Mahmut Celal Bey, 1921’de İktisat Bakanı oldu.

Lozan Barış Konferansı’na danışman göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra II. Büyük Millet Meclisi’ne İzmir milletvekili olarak girdi. Mart 1924’te Mübadele, İmar ve İskan Bakanlığına atandı. Temmuz 1924’te bu görevinden istifa etti.

1924 yılında İş Bankası’nın kurulmasında önemli rol oynadı ve 1932’ye kadar genel müdürlüğünü yaptı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda politika becerisi ve iktisatçı kimliği ile parladı. 1932’de İktisat Bakanlığı’na getirilen Bayar, 1937’ye kadar bu görevde kaldı. Ayrıca 1937–1939 yılları arasında başbakanlık yaptı. Daha sonra siyasî yaşamını İzmir milletvekili olarak sürdürdü.

Çok partili siyasî yaşamın başlaması üzerine 1946 yılında Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti’yi kurdu ve başkanlığa getirildi. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra 22 Mayıs 1950’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.

10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs askerî müdahalesi ile 1960 yılında uzaklaştırılan Mahmut Celal Bayar, 15 Eylül 1961’de Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi. Cezası daha sonra müebbet hapse çevrilerek Yassıada’dan Kayseri Bölge Cezaevi’ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964’te rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı.

1903 yılında Reşide Hanım’la evlenen ve üç çocuğu olan Celal Bayar 22 Ağustos 1986 günü İstanbul’da vefat etti.

4. CUMHURBAŞKANIMIZ CEMAL GÜRSEL (1895 – 1966)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 27 MAYIS 1960 – 28 MART 1966

 
1895 yılında Erzurum’da doğdu. İlköğrenimini Ordu ilinde yaptı. Daha sonra Erzincan ve İstanbul’da askerî öğrenci olarak eğitim hayatını sürdürdü.

1915–1917 yıllarında Topçu Subayı olarak Çanakkale Savaşlarına katılan Cemal Bey, Filistin ve Suriye cephesinde görev aldı. Kurtuluş Savaşı’nın Batı cephesindeki bütün savaşlarına katıldı.

1929 yılında Harp Akademisi’ni bitiren Gürsel, 1958 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 3 Mayıs 1960’ta bir mektupla silahlı kuvvetlere veda ederek İzmir’e gitti.

27 Mayıs 1960 günü gerçekleştirilen askerî müdahaleden hemen sonra MBK’nın başına getirildi. 28 Mayıs’ta devlet ve hükümet başkanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı yetkilerini üstlenerek yeni hükümeti kurdu. Devrik Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanının idam edilmesinden sonra yeniden demokratik düzene dönülmesi ve 1961 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı. Halkoyuna sunulan ve kabul edilen bu Anayasa gereğince 10 Ekim 1961’de yapılan seçimlerden sonra oluşturulan Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin dördüncü cumhurbaşkanı seçildi.

1966 yılında başlayan rahatsızlığının, görevini yapmasına engel olacak duruma gelmesi üzerine,TBMM kararıyla cumhurbaşkanlığı görevine son verildi.

1927 yılında Melahat Hanım’la evlenen ve bir çocuğu olan Cemal Gürsel, 14 Eylül 1966’da vefat etti.

5. CUMHURBAŞKANIMIZ CEVDET SUNAY (1899 – 1982)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 28 MART 1966 – 28 MART 1973


1899 yılında Trabzon’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Erzurum, Kerkük, Edirne ve Kuleli Askerî Lisesi’nde yaptı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 1917 yılında, subay adayı olarak eğitim kampına katıldı. Aynı yıl Filistin cephesinde görev aldı.

1918 yılında Mısır’da İngilizlere esir düştü. Esaretten döndükten sonra, Kurtuluş Savaşı’na katılarak, Güney cephesinde görev aldı. Sonradan Batı cephesinde görevini sürdürdü.

1927 yılında Harp Okulu öğrenimini tamamladı. 1930 yılında Harp Akademisi’ni bitirdi. Silahlı Kuvvetlerde çeşitli görevler alarak 1949’dan itibaren Generallik rütbelerinde hizmet verdi. 1960 yılında Genelkurmay Başkanlığı görevine atandı.

1966 yılında, bu görevinden ayrılarak Cumhurbaşkanlığı kontenjan senatörlüğüne seçildi. Cemal Gürsel’in rahatsızlığı sebebiyle görevden ayrılması üzerine, 28 Mart 1966’da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin beşinci Cumhurbaşkanı seçildi. Yedi yıllık görev süresini tamamladıktan sonra 1973 yılında Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrıldı. 22 Mayıs 1982 yılında vefat etti.

6. CUMHURBAŞKANIMIZ FAHRİ KORUTÜRK (1903 – 1987)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 6 NİSAN 1973 – 6 NİSAN 1980


1903 yılında İstanbul’da doğdu. 1916 yılında Bahriye Mektebi’ne girdi. 1923 yılında Deniz Harp Okulu’nu, 1933 yılında Deniz Harp Akademisi’ni bitirdi.

Deniz Kuvvetleri’nin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra Roma, Berlin ve Stockholm’de Deniz Ataşesi olarak hizmet verdi.

1936’da Montrö Boğazlar Konferansı’na askerî uzman olarak katıldı. 1950 yılında amiralliğe yükseldi. Oramiralliğe kadar çeşitli rütbelerde komuta görevleri yapan Korutürk, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevinden 1960 yılında emekli olduktan sonra Moskova Büyükelçiliği’ne atandı. Ardından Madrit Büyükelçiliğine getirildi. 1965’te istifa ederek Türkiye’ye döndü.

1968 yılında Cumhuriyet Senatosu üyesi oldu. 1973 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce Türkiye Cumhuriyeti’nin altıncı cumhurbaşkanı seçildi.

1980 yılında yedi yıllık hizmet süresi tamamlandığından cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldı ve 12 Eylül 1980 askerî müdahalesine kadar Cumhuriyet Senatosu tabii üyeliği sürdü.

1944 yılında Emel Hanım’la evlenen ve üç çocuğu olan Fahri Korutürk, 12 Ekim 1987’de vefat etti.

7. CUMHURBAŞKANIMIZ KENAN EVREN (1918 – )

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 9 KASIM 1982 – 9 KASIM 1989


1918 yılında Manisa ilinin Alaşehir ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alaşehir, Manisa, Balıkesir ve İstanbul’da sürdürdü ve Maltepe Askerî Lisesi’nden mezun oldu.

1938 yılında Kara Harp Okulu’nu, 1949 yılında Harp Akademisi’ni bitirdi. Topçu subayı ve Kurmay subay olarak Silahlı Kuvvetler’in çeşitli kademelerinde görev yaptı.

Dokuzuncu Kore Türk Tugayı’nda, önce Harekât ve Eğitim Şube Müdürlüğü; sonradan Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Tuğgeneralliğe yükseldiği 30 Ağustos 1964 gününden itibaren, Silahlı Kuvvetler’in bütün komuta kademelerinde ve üst rütbelerde görevini sürdürerek, Ordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan sonra, 7 Mart 1978 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na atandı. Bu görevi sırasında, 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri müdahale ile, diğer görevleri yanında Devlet Başkanlığı görevini de üstlendi.

7 Kasım 1982 tarihinde halk oyuna sunulan ve kabul olunan Anayasa ile, Türkiyenin 7. Cumhurbaşkanı olarak göreve başladı. 9 Kasım 1989 tarihinde, görev süresini tamamlayarak Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrıldı.

8. CUMHURBAŞKANIMIZ TURGUT ÖZAL (1927 – 1993)

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 9 KASIM 1989 – 17 NİSAN 1993


1927 yılında Malatya’da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. 1952 yılında A.B.D’ne giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye’ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye’nin elektrifikasyonu ile ilgili projelerde çalıştı.

1961-62 yılları arasında askerlik hizmetini Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak ifa etti ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasına katkıda bulundu. Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde ders de verdi.

Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-71 yılları arasında da Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu.

1971-1973 tarihleri arasında Dünya Bankası’nda danışman olarak çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarda çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü.

12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan hükûmete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi’ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin başarılı olması üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye’nin 19. Başbakanı oldu. 1987 yılında yapılan seçimler sonrasında tekrar hükûmet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı.

31 Ekim 1989’da TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 8.Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 tarihinde bu görevine başladı.

17 Nisan 1993 tarihinde geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle görevi sırasında vefat etti.

9. CUMHURBAŞKANIMIZ SÜLEYMAN DEMİREL (1924 – )

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 16 MAYIS 1993 – 16 MAYIS 2000


1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de doğdu. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta ve Afyon’da bitirdi. Şubat 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde göreve başladı.

Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak üzere ABD’ye gönderildi.

1954 yılında Devlet Su İşleri Barajlar Dairesi Başkanlığı’na, 1955 yılında da Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1960–1962 yıllarında serbest müşavir ve mühendis olarak çalıştı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu.

Siyasî yaşamına, 1962 yılında, Adalet Partisi Genel İdare Kurulu üyeliği ile başladı. 28 Kasım 1964’te bu partiye genel başkan seçilmesinin ardından, kurulmasını sağladığı ve Şubat-Ekim 1965 aylarında görev yapan koalisyon hükûmetinde Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı olarak görev aldı.

10 Ekim 1965 genel seçimlerinde Isparta Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve seçimlerde Adalet Partisi’nin tek başına iktidar olması üzerine Türkiye’nin 12. Başbakanı olarak hükûmeti kurdu. Süleyman Demirel 4 yıl süren bu hükûmetten sonra 1969, 1970, 1975, 1977 ve 1979 yıllarında 5 kez daha hükümet kurdu.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî müdahale üzerine görevden uzaklaştırıldı ve yedi yıl yasaklı olarak siyaset dışı kaldı. 6 Eylül 1987’de yapılan halk oylaması ile siyasî yasaklar kaldırılınca Süleyman Demirel 24 Eylül 1987’de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığı’na seçildi. 29 Kasım 1987’de yapılan genel seçimlerde Isparta milletvekili olarak yeniden TBMM’ye girdi. 20 Ekim 1991’de yapılan genel seçimler sonrasında Doğru Yol Partisi ile Sosyaldemokrat Halkçı Parti’nin oluşturduğu 49. Hükûmet’te başbakan olarak görev aldı.

16 Mayıs 1993’te, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel, 16 Mayıs 2000 günü görev süresini tamamlayarak cumhurbaşkanlığından ayrıldı.

1948 yılında Nazmiye Hanımla evlendi.

10. CUMHURBAŞKANIMIZ AHMET NECDET SEZER (1941- )

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 16 Mayıs 2000 – 28 Ağustos 2007

1941’de Afyon’da doğdu. 1958 yılında Afyon Lisesi’ni, 1962’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Aynı yıl Ankara’da hâkim adayı olarak göreve başladı. Askerliğini Kara Harp Okulu’nda yedek subay olarak yaptı.

Sezer, sırasıyla Dicle ve Yerköy Hâkimlikleri ile Yargıtay Tetkik Hâkimliği görevlerinde bulundu. Medeni Hukuk alanında 1977-1978’de Ankara Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisans öğrenimi yaptı.

1983’te Yargıtay üyeliğine seçildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Üyesi iken Yargıtay Genel Kurulu’nca belirlenen üç aday arasından cumhurbaşkanı tarafından 1988’de Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine atandı. Sezer, Anayasa Mahkemesi Kurulu’nca da 6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na seçildi.

5 Mayıs 2000’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin onuncu cumhurbaşkanı olarak seçildi. 16 Mayıs 2000’de başladığı görevini 28 Ağustos 2007 tarihinde tamamladı.

1964 yılında Semra Hanım’la evlenen Ahmet Necdet Sezer üç çocuk babasıdır.

11. CUMHURBAŞKANIMIZ ABDULLAH GÜL (1950 – )

CUMHURBAŞKANLIK GÖREV SÜRESİ : 28 Ağustos 2007 – …

29 Ekim 1950’de Kayseri’de doğdu. Öğrenimini Kayseri Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde yaptı. Aynı fakültede başladığı doktora çalışmaları için iki yıl İngiltere’de kaldı ve 1983’te İstanbul Üniversitesi’nden Doktor unvanı aldı. Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nün kuruluşunda çalıştı ve aynı bölümde ekonomi dersleri verdi. 1991’de uluslararası ekonomi dalında Doçent oldu.

1983-1991 yılları arasında merkezi Cidde’de olan İslam Kalkınma Bankası’nda ekonomist olarak çalıştı.

1991 – 2007 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beş dönem Kayseri Milletvekili olarak hizmet verdi.

1991 – 1995 yılları arasında TBMM’de Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği yaptı.

1991 – 2001 yılları arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak Konsey’in Kültür, Tüzük, Siyasi ve Ekonomik Kalkınma komitelerinde çalıştı.

1995 – 2001 yılları arasında TBMM’de Dışişleri Komisyonu’nda üye olarak görev yaptı.

1996’da kurulan 54. Hükümet’te Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü olarak görev aldı.

2000 yılında Yenilikçi Hareket’e liderlik etti ve Fazilet Partisi Kongresi’nde genel başkan adayı oldu.

2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşunda rol alan öncülerden oldu. Siyasî ve Hukukî İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

2001 – 2002 yılları arasında NATO Parlamenterler Meclisi üyeliği yaptı.

2002’de Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde 10 yıl aralıksız sürdürdüğü başarılı çalışmalarından dolayı kendisine “Pro merito” madalyası ve “Sürekli Onursal Üye” unvanı verildi.

18 Kasım 2002’de Başbakan olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 58. Hükümeti’ni kurdu.

2003 – 2007 yılları arasında 59. Hükümet döneminde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptı.

28 Ağustos 2007 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin onbirinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Abdullah Gül’ün Bulgaristan Burgaz Hür (2003), İngiltere Exeter (2005), Azerbaycan Bakü Devlet (2007) ve Romanya Dimitrie Cantemir Hıristiyan Üniversiteleri (2008) tarafından verilen fahri doktoraları bulunmaktadır.

Hayrünnisa Gül ile evli olan Abdullah Gül, Ahmet Münir, Kübra ve Mehmet Emre adlı üç çocuk babasıdır.

Ailesi

Abdullah Gül 29 Ekim 1950 tarihinde Orta Anadolu’nun en önemli ticaret kenti sayılan Kayseri’de doğdu. Ailenin soyağacı 1200’lü yıllara dayanmaktadır. Gül soyadı, Selçukluların Kayseri’de yaptırdığı Gülük Camii’nin ilk imamlarından olan atalarından gelmektedir. İstiklal Savaşı Gazisi olan dedesi Hayrullah Efendi ticaretle uğraşmıştır. Annesi Adviye Gül, kentin köklü Satoğlu ailesine mensup şair ve öğretmen bir babanın kızıdır. Kayseri’nin ilk sanayi tesisi sayılan Tayyare Fabrikası’nda ustabaşı olarak çalışan babası Ahmet Hamdi Gül, sosyal hayata katkılarıyla çevresinde tanınan ve sevilen bir kişidir. Aile çok sayıda öğretim üyesi, şair, yazar ve bürokrat yetiştirmiştir. Emekliliği sonrası 1972’de kendi işyerini kuran Ahmet Hamdi Gül, halen sanayi alanında faaliyet göstermektedir; bir kız, bir erkek evladı daha vardır.

Eğitim ve Çalışma Hayatı

Abdullah Gül, Kayseri Gazi Paşa İlkokulu, Nazmi Toker Ortaokulu ve birçok ünlü ismi yetiştiren Kayseri Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi.

Gül’ün üniversitede okuduğu yıllar Türkiye’de öğrenci hareketlerinin en yoğun olduğu dönemdi. Fakülte yıllarında öğrenci hareketlerinde aktif yer aldı. O dönemin önde gelen öğrenci derneklerinden Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) öğrenci liderleri arasında yer aldı, mitinglere katıldı, dergi ve yayınlara katkıda bulundu. O yıllarda edindiği tecrübe ve arkadaşlıklar, Abdullah Gül üzerinde hayat boyu sürecek izler bıraktı.

1974 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun olan Abdullah Gül, aynı fakültede başladığı doktora çalışmasını 1983’te tamamladı. Doktora çalışmaları sırasında lisan öğrenmek ve teziyle ilgili araştırmalar yapmak üzere gittiği Londra ve Exeter’de iki yıl kaldı.

Akademik çalışmalarını sürdürürken Sakarya Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nün kuruluşunda görev aldı ve beş yıl boyunca mühendis adaylarına ekonomi dersleri verdi.

1983 yılında İslam Kalkınma Bankası’nda ekonomist olarak çalışmak üzere Cidde’ye gitti. Ailesiyle birlikte 8 yıl Cidde’de yaşadı. Görevi sebebiyle edindiği deneyim ve değişik ülkelere yaptığı seyahatler ona farklı coğrafyalardaki ülkelerin ekonomik, siyasi ve sosyal yapılarını yakından gözlemleme imkanı sundu.

1991 yılında uluslararası ekonomi dalında Doçent unvanı aldı.

Siyasi Hayatı

Abdullah Gül’ün siyasi hayata girişi planlı bir adım sonucu olmadı. 1991 yazında yıllık iznini geçirmek üzere geldiği memleketi Kayseri’de, hemşerileri kendisine siyasete atılması ve ülkesine milletvekili olarak hizmet etmesi teklifinde bulundular. Katıldığı ilk seçimde Refah Partisi’nden milletvekili seçildi. O günden başlayarak Cumhurbaşkanı seçildiği güne kadar beş dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kayseri milletvekili olarak yer aldı.

Milletvekilliği dönemi kendisine hem ülkeyi hem de dünyayı daha iyi tanıma fırsatı sağladı. İlk dönemde (1991-1995) Plan ve Bütçe Komisyonu, ikinci dönemde (1995 – 1999) Dışişleri Komisyonu üyesi olarak görev yaptı. 1991’den itibaren Avrupa Konseyi’nde Türkiye’yi temsil eden parlamenterler arasında sürekli yer aldı. 2001 ve 2002 yıllarında NATO Parlamenterler Meclisi üyeliği yaptı.

Demokrasi ve insan haklarının beşiği sayılan Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde çeşitli komitelerde aktif olarak görev aldı ve yakın arkadaşlıklar kurdu. Buradaki on yıllık tecrübesi Abdullah Gül’ün Konsey’in demokrasi ve insan hakları standartlarının Türkiye için vazgeçilmez olduğu inancını pekiştirdi ve Türkiye’nin Avrupa Birliği yolundaki reformlarının gerçekleştirilmesinde büyük etkisi oldu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki başarılı çalışmalarından ötürü kendisine 2002 yılında “Pro merito” Madalyası ve “Sürekli Onursal Üye” unvanı verildi.

Abdullah Gül 1996 yılında kurulan 54. Hükümet’te Devlet Bakanlığı ve Hükümet Sözcülüğü yaptı. Bu dönemde görev alanına giren Türk Dünyası ile ilişkileri geliştirmek için yoğun çaba sarf etti.

Türkiye’nin ciddi siyasi sıkıntılar yaşadığı bir dönemde, yakın siyaset arkadaşlarıyla birlikte partisi içerisinde yeni bir akımın başlamasına öncülük etti. ‘Yenilikçi Hareket’ diye adlandırılan bu akımın öncüsü olarak 2000 yılında yapılan Fazilet Partisi Büyük Kongresi’nde Genel Başkanlık için aday oldu. Seçimi çok az bir oy farkıyla kaybetmiş olmasına rağmen, aldığı netice tüm siyasi çevrelerce büyük bir başarı olarak değerlendirildi. Kendi değerlerine sahip çıkarak dünyayla bütünleşmeyi hedefleyen, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü benimseyen bir oluşum olarak algılanan Yenilikçi Hareket, Türk siyasetine büyük heyecan getirdi. Bu siyasi çizgi 2001 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulmasıyla neticelendi.

Abdullah Gül 3 Kasım 2002’de yapılan genel seçimlerin ardından 18 Kasım’da Başbakan olarak 58. Cumhuriyet Hükümeti’ni kurdu. Kısa Başbakanlık döneminde Irak, Kıbrıs gibi zor meselelerle yüzleşti, ekonomide Acil Eylem Planını uygulamaya koydu. Irak krizi sırasında önemli bir işlev gören Irak’a Komşu Ülkeler Süreci’nin başlamasına öncülük etti.

14 Mart 2003’te kurulan 59. Cumhuriyet Hükümeti’nde Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Aynı zamanda Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, Reform İzleme Grubu ve Avrupa Birliği Müzakere Heyeti Başkanlığı görevlerini yürüttü.

Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanlığı döneminde Avrupa Birliği reform süreci hızlandırıldı ve 3 Ekim 2005’te Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri resmen başladı. Hem Batı dünyası hem de Türk ve İslâm Dünyası’yla ilişkiler geliştirildi, komşu ülkelerle dostluk bağları takviye edildi ve uluslararası kuruluşlarda aktif görevler üstlenildi.

Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı sıfatıyla Mayıs 2003’te Tahran’daki İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda yaptığı ve İslam dünyasına reform çağrısında bulunduğu konuşma, hem Doğu’da hem de Batı’da büyük yankı uyandırdı.

24 Nisan 2007 tarihinde Cumhurbaşkanlığına aday olan Abdullah Gül, seçim sürecinin yarıda kalması ve TBMM’nin erken seçim kararı alması üzerine 22 Temmuz 2007’de beşinci kez Kayseri milletvekili seçildi. Yeni Meclisin önündeki ilk gündem maddesi olan Cumhurbaşkanlığı seçimi için tekrar aday oldu.

Abdullah Gül, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 28 Ağustos 2007 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin onbirinci Cumhurbaşkanı seçildi.

Cild Güzelliği İçin Su İçin

Çok su içmenin cildi güzelleştirdiği ve kırışıklıkları önlediğine dair herhangi bir kanıt bulunamadı.

Cilt güzelliği için iki bardak su içmek yeterli. İnsanın ihtiyacı olan günlük su tüketim miktarı üzerinde yaptıkları araştırmalarda her gün yeni bir sonuca ulaşan ABD’li bilim adamları, oranın bilinenin aksine daha az olabileceğini açıkladı.

‘Günde sekiz bardak su içilmeli’ inanışının yanlışlığına değinen uzmanlar, çok su içmenin cildi güzelleştirdiği ve kırışıklıkları önlediği teziyle ilgili herhangi bir kanıt bulunmadığını belirtti. New York Times’ta yer alan haberde, konuyla ilgili 2007 yılında yapılan bir çalışmaya yer verildi. Çalışmada günde 500 ml su içmenin cilde giden kan akışını artırdığı ortaya çıktı. Ancak suyun kırışıklıkları azalttığı veya ten rengini, görünümü iyileştirdiğine dair hiçbir delile rastlanmadı. Yapılan diğer çalışmalarda ise C vitamininin kırışıkları önlediğine işaret edildi. Östrojen kullanımının, menopoz öncesi dönemde görülen cilt kuruluğunu engellediği ve cilt yaşlanmasını geciktirdiğine dikkat çekildi. Amerikan Dermatoloji Akademisi’nden Dr. Margaret Parsons, fazla suyun cilde olumlu etkisi olmadığını ancak susuz, kurumuş ciltlerde kırışıkların daha belirginleştiğini söyledi.

ZAMAN

Buz Devri 3

Buz devri yeni filminde karşımıza dinazorlar çıkıyor. Serinin üçüncü filmeinde kahramanlarımız bu sefer dinazorlarla karşı karşıya geliyor. Film dinazorların her zaman yaşadığını, buzun erimesiyle ortaya çıktıklarını öne sürüyor. Filmin maskotu olan fare Scrat cevzinin peşine düşerek bizi yine gülmekten kırıp geçireceğe benziyor. Kahramanlarımız Manny, Sid ve Diego’ya ikinci bölümde yer alan Ellie ve fareler, bu bölümde de eşlik ediyor.

İşte Buz devri 3’ün Fragmanı:Dawn of the Dinosaurs

Bilinmeyenleri Bilmeye Ne Dersiniz?

Yeryüzünde her saniye ve her an ya yep yeni gelişmeler meydana geliyor yada yepyeni icatlar ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da her konuda bilgi sahibi olmamız mümkün değildir. Gerçi insanoğlunun çoğunluğu geçmişe dair birçok bilgiye de muvaffak değildir ya bu da olayın başka bir yönü! Evet belki her konuda bilgi sahibi olmamız çok zor, ama elimizden geldiği kadar çabalayıp kendimizi geliştirmeli ve özellikle bize lazım olacak bilgilere sahip olmalıyız. Bizde bu sefer işinize yarayacağını düşündüğümüz ama az bilinen bazı gerçeklere yer verdik bu yazımızda! Birçok sitede veya birçok kaynakta “Bunları Biliyor musunuz?” diye başlıklara ve konulara rastlayabilirsiniz. Evet belki bu kaynaklar bazen bilgi bakımından faydalı olabilir, ama genellikle o tür kaynaklarda hep aynı tür sorular olur ve soruların çoğu da “Hangi hayvan ayakta uyur? Hangisi en uzağa atlar?” gibi içeriklere de sahiptir. Biz bu sefer daha çok işinize yarayacak ve konusunda uzman insanlardan kaynak alınmış bazı az bilinenlere yer vereceğiz;4

1) Fotosentez
Fotosentez ışık ve karanlık evre olmak üzere 2’ye ayrılır. İlk evredemutlaka ışık gereklidir.Fiziksel olaydır. Karanlık devre reaksiyonları ışık olsa da olmasa da yürür. Karanlık devre reaksiyonlarının gerçekleşebilmesi için mutlaka ışık reaksiyonlarının gerçekleşmesi gerekir. Bitkiler ışıkta bir dizi reaksiyon içeren fotosentez sonucunda oksijen gazı, glukoz ve bir miktar da su üretirler.
Solunum olayı bütün canlı hücrelerde sürekli devam eden bir olaydır. Çünkü metabolizmanın devamı için gerekli olan enerji solunumla üretilir. Yeşil bitkilerin karbondioksit çıkardığını saptayabilmek için, sadece solunum yaptığı zaman seçilmeli. Yoksa yeşil bitkiler çıkardığı CO2 yi (karbon dioksiti) aynı zamanda fotosentezde kullanırlar. Kullanma olduğu için karbondioksit açığa çıkmaz. Çünkü, fotosentez hızı solunum hızından daha fazladır. Bunun için fotosentezin yapılmadığı bir ortam seçilmelidir. Bu ortam karanlık ortamdır. Karanlık ortamda fotosentez yapılamaz solunum ise devam eder. Solunum sonucuda CO2 açığa çıkar.
Yani yatak odalarında bulunan bitkiler gündüz fotosentez yaparak oksijen üretebilirken gece, karanlıkta karbondıoksit üretmekte ve sizinle birlikte ortamdaki karbondioksiti arttırmaktadır.
Kaynak: Kimya Mühendisi Dr. Turhan Doğan

2) Hidrosefali

Hidrosefali beyinde normalde boşluk ve kanallarda dolaşan sıvının herhangi bir nedenle tıkanıp dolaşımın engellenmesi yada sıvının artmasına bağlı su miktarının gitgide yoğunlaşarak beyin dokusuna basınç yapmasıdır.
Kafatası hacmi sabittir (bebeklerde büyüyebilir, sonra kemikler kapanır) Bu sabit hacimde su miktarı artarsa beyin dokusu azalacak ve azalma miktarına gore de beyin ve beden fonksiyonları yavaşlayacaktır. Önemli olan beyinde zarar meydana gelmeden bu süreci durdurabilmektir. Aksi takdirde zaten hücreler ölmüş olur.
Hidrosefali anne karnında bebek iken tesbit edilebilirse, ailenin de onayı ile bebek alınabilir. Bazende çocukluk yada erişkin dönemde çeşitli nedenlere bağlı ortaya çıkabilir.(tümör,ateşli hastalıklar v.s.) Bu takdirde tedavi sebebe yönelik yapılmalıdır. Tedavi ihtimalleri ve başarı şansı duruma göre değişir..

Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

3) Amilaz Enziminin Beynimiz Üzerindeki Etkisi

İnsan beyni çok ilginç bir organ. Büyük ve karmaşık olduğu kadar, bozulmaya çok yatkın. Beynimiz çok fazla enerji harcayan çok işlevli bir makine gibi. Bilim insanları beynimizin, hominidlerin düşünce yetisini güçlendiren bir çevrede yaşamış olduklarına bağlıyorlar. Alet ve silah yapma ihtiyacını duyan hominidler, bu işleri birlikte planlayarak yerine getirmek zorundaydılar. Bunun için de teknik ve sosyal zekaya ihtiyaçları vardı ki evrim onlara uygun bir beyin sunmuştu.Diğer teorilere göreyse, beynin evrimini tetikleyen, toplum yaşamındaki gelişme ve bunun için gerekli etkileşim ve anlaşma yetisiydi. Kimi araştırmacılar ise beynimizi zihinsel bir rekabetin sonucu olarak görürler. Fakat şimdi yeni bir açıklama getirildi. Antropolog Nathaniel Dominy’e göre insan büyük ve güçlü beynini en başta tükürüğüne borçlu. Kaliforniya Üniversite bilim adamı çalışma arkadaşlarıyla birlikte elli açık ve elli koyu tenli üniversite öğrencisinden tükürük örnekleri ve mukoza hücreleri almışlar. Tükürük örnekleri içinde çok farklı miktarlarda amilaz enzimi saptanmış. Amilaz enzimi nişastanın parçalanmasında anahtar rolü oynar. Ancak mukoza hücrelerinde bulunanlar çok daha ilginç : Amilaz enziminin yapı tarifini üreten AMY1 geninin on beş kopyası . Anlaşıldığı üzere , ne kadar çok AMY1 geni bulunursa o kadar çok enzim üretilmekte. Araştırmacılar ayrıca şempanzelerde bu genden sadece iki kopya bulunduğunu da saptamışlar. Bu nedenle şempanzeler nişasta açısından zengin olan besinlerden uzak durarak daha kolay sindirilebilen meyveleri tercih ediyorlar. Dominy ve arkadaşları beslenme biçimi ve kalıtım arasında bir ilişkinin bulunduğunu görmüşler. Mesela Sibirya’ da yaşayan ve daha çok avcılık ve balıkçılıkla geçinen Yakutlarda, bol miktarda pirinç tüketen Japonlara kıyasla daha az ZMY1 kopyası bulunmakta.

4) DOWN Sendromu
İlk olarak 1866 da John Down tarafından “özel bir zeka geriliği” olarak tanımlanmış, bebekler mongol ırkına benzer çekik gözleri nedeni ile Mongolizm-mongol bebek olarak adlandırılmıştır. Ancak Asyalı bilim adamlarının baskısıyla down sendromu kullanılmaktadır.
Baştan beri genetik olduğu düşünülmekle birlikte ancak gen haritalarının çıkarılabildiği 1959 yılında kromozom anormalliği olduğu tesbit edilmiştir. İnsanlarda en sık görülen kromozom anomalisi türüdür yaklaşık 700 bebekten biri downdır.
İnsan 46 kromozom içerir. Down lılarda 21.kromozom üç tanedir.(normalde bir anneden bir babada iki olmalı) bu nedenle Trisomi 21 de denir. Bu hücresel düzeyde anormallik bebek vücuduna yansıdığında Down sendromu ortaya çıkar.
Tipik bir yüz görünümü vardır baş nisbeten ufak ense kısa ve geniş burun kökü yassı kulaklar normalden düşük seviyede gözler ayrık ve çekik dil ağıza göre büyük ve dışarı taşmış şekildedir. Ense cildinde genellikle boğumlar vardır.Tonus (vücut gerginliği) düşük, parmaklar kısa-tombul,avuç içlerinde Simian çizgisi denilen tek bir çizgi vardır. Serçe parmak genellikle içe kıvrıktır. Kalp hastalıkları sıktır. Lösemi riski yüksektir ancak en önemlisi bariz zeka geriliğidir. Zeka bebekler arasında değişiklik gösterebilir ancak özel merkezlerde kısmen eğitilebilir.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

5) Hapşırma
Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan bir reaksiyondur. Hava burnun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir. Burundaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka birçok nedenleri daha vardır. Burnumuzdan önce bir salgı gelir. Bu salgının ardından beyine giden uyarı sonucunda baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir.
Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, patojen olanın bulaşıcı olduğunu saptamış
bulunmaktadır. Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir
sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır.
Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız.
Kaynak: Dahiliye Uz. Dr. Sadi Çimen

6) Depremi Saniyeler Önce Haber Veren Sistem
Japon Meteoroloji Dairesi’ nin desteğiyle yıllar süren bir çalışmanın ardından geliştirilen sistem dünyada bir ilk. Sistem, tehlikeli sarsıntılar öncesinde meydana gelen ve kayıtçılara ulaşan ilk sarsıntılar olan P-dalgalarını ölçüyor.
Asıl depremden saniyeler önce alınan sinyal ağır hasarları ve ölümleri önleyebilecek. Sonuçta birkaç saniyelik bu sürede atom reaktörleri, vinç kuleleri ya da hızlı trenler durdurulabilir. Bir elektronik kuruluşu, gazı otomatik olarak kesen ve (kırılan camların içeri düşmesini engellemek için) perdeleri kapatan bir ev alarmı üretti. Tokyo Üniversitesi Güvenlik Uzmanı Kimiro Meguro’ ya göre on saniye öncesinden alınan deprem uyarısı bile kurban sayısını % 90 azaltabilecek. Tabii sistemin etkili olabilmesi insanların o anda nasıl davranmaları gerektiğini bilmelerine bağlı. Herkes bu kısa süreyi en iyi şekilde değerlendirmeyi öğrenmeli diyor Meguro.

7) PNÖMOKOK

Üst solunum yolları normal florasında bulunan mikrop çeşididir.
Halk arasında zatürre denilen hastalığa neden olur.
Özellikle çocuklarda, yaşlılarda (65yaş üstü), kronik hastalarda(diyabet, siroz alkolizm, kardiovasküler hastalıklar), bağışıklık sorunu olanlarda hastalık görülme riski yüksektir ve aşılanmaları gerekir.
Sağlık bakanlığı istatistiklerine göre her yıl Türkiye de 90.000 zatürre vakası görülmekte ve yaklaşık 2500 kişi hayatını kaybetmektedir.
Bu hastalıktan aşı vasıtası ile korunmak mümkündür tek dozu
5 yıl süre ile bağışıklık sağlamaktadır.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

8 ) Norveç Dünyanın İlk Tuz Santralını Kuruyor

Norveç’ teki Statkraft şirketi dünyada ilk kez tatlı ve tuzlu arasındaki basınç farklılıklarıyla enerji elde edilmesine izin veren tuz santralını kuruyor. Tuzdan enerji elde etme yöntemi doğal osmoz sürecine dayanıyor. Tatlı su bir diyafram üzerinden tuzlu suya geçerek bir basınç yaratıyor. İşte bu basınçtan elektrik üretimi için yararlanılacak. Kuruluşun yaptığı açıklamaya göre on yıllık bir araştırmanın ardından nihayet bir prototip kurulacak. Tuzdan enerji elde etme yöntemiyle Norveç’ in elektrik ihtiyacının yüzde onu karşılanabilecek. Ülke şu anda enerjisinin neredeyse tümünü barajlardan elde ediyor.

9) Amputasyon

Amputasyon bir uzvun (kol, bacak, parmak, ayak gibi) bir kısmını veya tamamını, tıbbi gereklilik nedeni ile cerrahi olarak kesme işlemine denir. Damar hastalıkları, trafik kazaları, iş kazaları, tümörler, kronikleşen mikrobik hastalıklar, doğumsal anomaliler, yanıklar ve şeker hastalığına bağlı, daralmış olan damarlarda kan dolaşımı azalır.
Beslenemeyen, oksijenlenemeyen doku giderek bozulur, ölmeye başlayan bu alan soluklaşır ve soğur. Deride ülserler dediğimiz yaralar çıkar.
Olay birbirini tetikleyerek kısır-döngü haline gelir. Damarların
açılması için hasta dokunun debridmanı, yani temizlenmesi, serumlar, hiperbarik oksijen tedavisi uygulanması gerekir.
Bütün bunlara rağmen hastatedavi olmazsa, nekroz denilen ölü dokuya veya kangrene çevrilir. Bu durumda, hastayı kurtarmak ve ölü dokunun ilerlemesini önlemek amacıyla hasta olan uzvun sağlam bölgeye kadar kesilmesine karar verilir.
Sonrasında ise rehabilitasyon ile tedavi devam eder. Rehabilitasyon ekibi: fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı, ortopedist, fizyoterapist, ortez ve protez teknisyeni, terapist, psikolog, sosyal hizmetler uzmanı ve aileden oluşmaktadır. Öncelikle hastanın yaşı, mesleği, cinsiyeti ve amputasyon nedeni göz önünde bulundurularak,kesilecek uzvun seviyesi tayin edilir.
Kaynak: Op. Dr. İlhami Güllüoğlu

10) Kuş Gribi Virüsü Değişim Geçirdi

Kuş gribine neden olan H5N1 virüsü son bir araştırmaya göre mutasyon geçirerek insanlara daha kolay bulaşacak hale gelmiş. Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Yoshihiro Kawaoka’nın Pathogens dergisindeki yazısında virüsün sıcaklık toleransının değiştiği vurgulanmakta. Kuşların beden sıcaklığı 41, insanlarınki 37 derecedir. Ancak virüsün giriş yeri olan burnumuz ve boğazımızdaki sıcaklık sadece 33 derecedir. Bu nedenle kuş gribi insanın ağzı ve boğazında çok iyi çoğalamıyor. Fakat son olarak saptanan mutasyon şimdi virüsün daha düşük sıcaklıklarda da hayatta kalabildiğini gösteriyor diye açıklıyor Kawaoka. Bununla birlikte değişim, dünya genelinde bir salgına neden olacak kadar büyük değil. Ayrıca olası bir salgın için virüsün ne kadar değişmesi gerektiği de henüz bilinmemekte. Kuş gribi hayvandan hayvana veya hayvandan insana bulaşmakta. Bilim insanları virüsün değişim geçirerek büyük bir salgına yol açmasından endişeleniyorlar. Virüs 2003 yılından bu yana 330 kişiye bulaştı ve bunlardan 201’i yaşamını yitirdi.

11) REFLÜ

Reflü, asitli mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliğinin kaybolmasından kaynaklanır. Reflü hastalığı, asitli ve/veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten ve safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur. Erişkinlerin %20’sinde reflü hastalığı görülmektedir.
Mide içeriği belirgin derecede asittir. Geri akım daha ilerden yani onikiparmak barsağından mideye doğru ise mideden yukarı çıkan içerik hem asit hem de safra içerir. Alkali özellikli olan safra da mide asidi gibi yemek borusunun tahrişine neden olur..
Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen bir kapak mekanizması vardır. Reflü hastalarında en sık görülen özellik bu mekanizmanın gevşekliğidir. Bu durum genellikle mide fıtığıyla birlikte görülür. Mide boşalım bozukluğu ya da bozulmuş yemek borusu hareketi bu hastalığı tetikleyen diğer nedenlerdir. Reflü kronik bir durumdur ve bir defa başladığında genelde hayat boyu devam eder. Reflünün yemek borusunda yol açtığı hasar (özofajit) da kronik bir durumdur. Tedaviye başlandığında yemek borusu iyileşse dahi tedavi bırakıldıktan birkaç ay sonra tekrar aynı duruma gelir.
Reflu özellikle gece olur çünkü yutkunma durur, tükrük salgısı ve yerçekimi etkisi azalır. Bu yüzden asid gece yemek borusunda daha uzun süre kalır ve daha fazla zarar verir.
Bazı durumlar insanlarda daha fazla reflüye yol açar. Gebelik
bunlardan biridir. Obezite ise en önemli tetikleyicidir.
Kaynak: Op. Dr. Barbaros Yurdaışık

12) Korku Genleri ve Hastalıkları
300 hastanın kalıtımını inceleyen Max-Planck Psikiyatr Enstitüsü araştırmacıları, ağır panik atak ve agorafobi yaşayanların 12.kromozomları üzerinde belli başlı bir gen varyantının tekrarlandığını buldular. Susanne Lucae’ nin açıklamasına göre bu gen, her şeyden önce bellek süreçlerinde ve ağrıların algılanmasında etkili olan bir enzime bilgi taşıyor. Söz konusu varyantlar manik depresif bozukluklarda da görüldüğü için, araştırmacılar bazı genlerin hem korkuya bağlı hastalıklarda hem de affektif bozukluklarda etkili olduğunu düşünüyorlar. Bunların dışında üç ‘’korku geni’’ daha bulunmuş. Hastalık genlerini bildiğimizde uzun vadede yeni ilaçlar geliştirip hastalanmaya yatkın olan insanları daha iyi tedavi edebiliriz diyor Lucae. Anlaşıldığı üzere korku hastalığına yakalanma olasılığı ve hastalığın ağırlık derecesi çeşitli genlerin karşılıklı etkisine bağlı.

13) Ozon Deliği Üçte Bir Oranında Küçüldü

Son ölçümlere göre ozon deliği geçen yıla kıyasla yüzde otuz daha küçüldü. Avrupa Uzay Ajansı ESA’ ya göre 2007’deki ozon kaybı en fazla 27.7 milyon ton civarında olacak, oysa geçen yılki kayıp 40 milyon ton olarak ölçülmüştü. 24,7 milyon kilometrekare büyüklüğündeki ozon deliği yaklaşık olarak Kuzey Amerika’nın yüzölçümü kadar. Ozon deliği tam olarak Güney Kutbun üzerinde bulunmadığı için, içindeki gazlar daha sıcak havayla karışmış, dolayısıyla da ozon kaybı sürecini frenlemiş. Çünkü ozon sadece düşük ısılarda indirgenmekte. Bununla birlikte ozon kaybında deliğin genişlemesi dışında ozon kaybı sınırının yüksekliği de önem taşımakta. Geçen on yıllarda stratosferdeki ozon tabakası yılda %0,3 oranında inceldiği için, dünya daha fazla UV ışını aldı.Ozon tabakasının incelmesinden özellikle de FCKW (Flüor klor hidrokarbon) gibi kimyasallar sorumlu tutulmakta. Endüstride kullanılan bu kimyasallar atmosferdeki varlıklarını on yıllar boyu koruyabiliyorlar.

14) Karıncalanmanın Nedenleri
Soru : Özellikle kollarda ve bacaklarda hissedilen karıncalanmanın nedeni nedir?

Bilimsel ismi parestezi olan iğnelenme/karıncalanma, genellikle en çok bacaklarda ve kollarda duyulan ve periferik sinirlerdeki ya da santral sinir sistemindeki fonksiyon bozukluğundan ileri gelen anormal duyumlardır. Bunlara örnek yanma, karıncalanma, uyuşma, iğnelenme. En sık görülen nedeni duyusal sinirlerin sıkışmasıdır. Böylece sinir beyne duyusal bilgiyi gönderemez. Bu daha çok sinirin vücudun yüzeyine ve kemiğin tam üzerine yakın geçtiği bölgelerde görülür. Örneğin dirseğin üzerinden geçen ‘’ulnar’’ sinirinin sıkışması ellerde karıncalanmaya yol açar. İnsanların sabahları karıncalanma hissi ile uyanmalarının nedeni yüzeysel bir sinirin üzerine yatıp sıkışmasına yol açmalarıdır. Daha az görülen bir nedeni ise anormal plazma kalsiyum düzeyidir. Özellikle tiroid ameliyatlarından sonra görülen düşük kalsiyum, genel olarak ellerde karıncalanma yaratır. İğnelenmenin bir nedeni de Hipervantilasyon’dur (fazla derin ve uzun süreli solunum) Hipervantilasyon, kanı daha alkalin hale getirerek hücrelerin içine kalsiyumu iter ve plazma kalsiyumunu düşürür. Ayaklarda görülen iğnelenme, kontrol altına alınmamış şeker hastalığındaki sinir hasarının bir işaretidir. Parestezi ayrıca kronik de olabilir. Yaşlı insanlarda dolaşım bozukluğu yaygındır. Ayrıca ateroskleroz ve damar hastalıklarında da görülür. Yetersiz kan ve beslenme eksikliği durumunda sinir hücreleri görevini gerektiği gibi yapamaz. İşte bu nedenle parestezi, yetersiz beslenme ve diyabet/hipotiroidizm gibi metabolik hastalıkların da belirtisi olabilir. Karıncalanmanın daha sinsi bir nedeni de inme ve multipl skleroz (MS) veya motor nöron hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklardır.

15) Yüzde Yüz Yapay Kornea Üretildi

Fraunhofer Uygulamalı Polimer Araştırmaları Enstitüsü bilim insanları tamamen yapay bir kornea üretmeyi başardılar. Yapay saydam tabakanın klinik deneyleri 2008 yılında başlayacak. Yapay korneanın temeli, piyasada bulunabilen, suyu çekmeyen ve üzerinde hücrelerin büyümediği bir polimerden oluşmakta. Yapay kornea üretimindeki en zor nokta, istenilen bölgelerde hücrelerin büyümesini sağlamak. Diğer yandan da bunları engelleyebilmek. Bu nedenle implantların üzerleri özel olarak kaplandıktan sonra korneanın kenarına özel bir protein aşılanmakta. Doğal saydam tabakanın hücreleri bu proteinin üzerine yerleşebilecek. Araştırmacılar, böylece kornea implantının doğal saydam tabakanın parçasıyla neredeyse tamamen bütünleşeceğini, buna karşın ortasında hiçbir hücrenin barınamayacağını söylüyorlar. Ayrıca proteinin, yapay korneanın kimyasal termik sterilizasyonundan da zarar görmemesi gerekiyor. Üretimdeki diğer bir zorluk da yapay korneanın ön optik kısmının kaplanmasıydı diyor araştırmacılar. Bu bölge, sadece yedi nanometre kalınlığında olan ve yerinden ayrılmayan diğer bir polimerle kaplanmış. Suyu seven polimer, sürekli gözyaşı sıvısıyla örtülürken, yapay korneanın iç kısmının steril kalması gerekiyor. Şimdilik tavşanlarda başarıyla test edilen yapay kornea önümüzdeki yıl insanlara da aktarılacak.

16) DNA- Enzim İlişkisi İlk Kez Görüntülendi

Bir protein ve DNA dizgisi arasındaki ilişki ilk kez nano ölçekte filme alındı. Koruyucu bir enzim virüsün DNA’ sına bağlanarak, dizgiyi belli bir yerden kırıyor. Elde edilen görüntünün kanser araştırmalarında önemli gelişmelere yardımcı olabileceği düşünülmekte. Bilim insanları ilk kez proteinlerin, bozulmuş DNA’ yı ne şekilde onarabildiklerini gördü. İngiltere’ deki BBSRC (Biological Sciences Research Council) kurumu tarafından gerçekleştirilen araştırma , ilk kez proteinler ve DNA arasındaki ilişkiyi ‘’canlı’’ olarak gösteriyor. Bu film dünyada sadece üç örneği bulunan ve ‘’Fast -Scan Atomic Force Microscopy’’ (hızlı tarayan atomik kuvvet misroskopi) tekniğiyle çekilmiş. Standart fim teknolojileriyle nano ölçekte sadece sekiz dakikada bir görüntü elde edilebilmekte. Oysa yeni teknolojiyle saniyede iki görüntü alabiliyoruz diyor araştırmayı yöneten Robert Henderson. Film, bir virüsün kendisine bulaşmaması adına dizgiyi kırmak için virüsün DNA’ sına yapışan bir bakteri enzimini gösteriyor. Enzimin bir ilmekle virüsün DNA’sına bağlandığı açıkça görülmekte. Bu malzemenin yardımıyla bilim insanları enzimlerin, kırmak zorunda oldukları DNA’ yı ne şekilde tanıdıklarını öğrenmeye çalışacaklar. Yeni bilgiler öte yandan proteinlerin bozuk DNA’ları ne şekilde onardıklarını öğrenmek açısından da önemli. Bazı kanser türleri DNA’nın kırıldığı ama enzimlerin dizgiyi doğru dürüst onarmadıkları bölgelerde oluşmakta.

17) Anorexia nervosa

Daha çok ergenlik çağındaki genç kızlarda görülen anoreksiya nervoza tedavi edilmediğinde ölüm oranı yüksek olan ve yaygınlığı giderek artan bir hastalıktır. Normal sayılan bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme, şişmanlamaktan aşırı korku, beden algılamasında bozukluk ve adet görmenin kesilmesiyle karakterli bir yeme bozukluğudur. Hastalar vücut ağırlığınınartmasını engellemek için zorlu egzersizler (yürümek, bisiklete binmek, yüzmek vb.) ve sıkı diyet uygular.
Buna bağlı olarak ortaya çıkan ağırlık kaybını takib eden yaklaşık 1.5 yıl içinde hastaların %30-50’sinde aşırı yeme atakları ortaya çıkar. Hastalar şişmanlamaktan aşırı korktuğu için, yeme ataklarından sonra kendini kusturma, barsak ve idrar boşaltıcı ilaç kullanma ihtimali vardır. Bu nedenle anoreksik hastalar, diyet kısıtlaması uygulayan kısıtlanmış tip ve yeme ataklarının olduğu bulimik tip olarak iki alt tipe ayrılmaktadır.Gerek diyet kısıtlaması uygulayanlar, gerekse aşırı yeme atakları olanlar zayıf kalmaya aşırı gayret gösterir karbonhidrat ve yağ içeren yiyeceklerden kaçınırlar.
Az yemek yemelerine rağmen yemeği hazırlama ve pişirmeyle obsesif şekilde uğraşırlar. Yemek yemeleri törenseldir. Anoreksiya nervoza ile birlikte depresif belirtiler sıkça görülmektedir. Hastalığın başlangıcı sıklıkla stresli bir olay ile birliktedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik sınıflarda, zayıf kalmanın desteklendiği mankenlerde ve balerinlerde daha sık oranda anoreksiya nervoza’nın görüldüğü bildiriliyor.
Kaynak: Uz. Dr. Işıl Yurdaışık

18 ) Hücre Kültüründen Yeni Grip Aşısı

Almanya’ daki Novartis ilaç kuruluşunun yeni fabrikasında hücre kültürlerinde virüs üretimine dayanan bir yöntem geliştirildi. Yeni yöntemle elde edilen virüsler zararsız hale getirildikten sonra aşı olarak kullanılabiliyor. Grip aşısı için gerekli virüsler şimdiye dek zahmetli bir biçimde tavuk yumurtalarından üretiliyordu. ‘’Optaflu’’ olarak adlandırılan aşı için gerekli izin verilmiş. Yeni yöntemde ilk önce virüslerin besleyici maddesi yani hücre kültürü üç ayrı biyolojik reaktörde üretilmekte. İkinci aşamada hücrelere virüs aşılandıktan sonra virüsün etkinliği durdurulmakta. Ve en sonunda ürün temizlenmekte. Reaktör, hortumlar, santrifüj ve ölçüm aletleriyle tamamlanan işlem bir milimetrelik besleyici madde ile başlıyor; bu madde işlem sırasında binlerce litre sıvıya ulaşıyor ve araştırmacılar otuzuncu günde on litre saf aşı maddesi (antijen) elde ediyorlar. Virüs parçacıklarından oluşan aşı maddesi gribe neden olmadan bağışıklık sistemini etkinleştirmekte. Yeni yöntem özellikle de grip salgını için büyük bir avantaj olarak kabul edilmekte. Mesela kuş gribi insanlara bulaştığında, tavuklar çoktan ölmüş olacaklar. Dolayısıyla da aşı için gerekli hammaddeyi bulmak da imkansız hale gelecek.Kuruluş fabrikanın 2009 yılında tamamen işler hale gelmesiyle, sekiz milyon doz grip aşısı yerine kırk milyon doz üretmeyi hedefliyor.

19) D Vitamini Her Derde Deva
Yıllardır yalnızca kemik oluşumunu destekleyen ve güçlendiren bir vitamin olarak tanınan D vitamininin, vücutta yeterli miktarda bulunmaması durumunda kanser, tüberküloz, şizofreni, MS, kalça kırıkları ve kronik ağrılar gibi çok sayıda hastalığa davetiye çıkarttığı ortaya çıktı. Son yapılan araştırmalar, insan hücrelerinde (yalnızca bağırsak ve kemik hücrelerinin değil) D vitamini reseptörü bulunduğu ve bu vitaminin vücudun genel sağlığı için gerekli olduğunu ortaya çıkarttı.

20) MS (Multipl Skleroz)

MS, genellikle gençlikte başlayıp yaşam boyu süren bir beyin ve omurilik hastalığıdır. Bulaşıcı değildir, ölüme neden olmaz. Bazı kişilerde kalıcı özürler oluşturabilir. Bazı kişilerdeyse kişinin kendisinin bile ayırt edemeyeceği kadar hafif sorunlara neden olacak şekilde sınırlı kalır. Bedenin her yerinde, çoğunlukla gelip geçici olan bir çok bulgu yaratabilir. MS hem kadınlarda hem de erkeklerde ortaya çıkan bir hastalıksa da, MS’li kadınların sayısı erkeklerden nerdeyse ikikat fazladır. Sosyoekonomik düzeyi yüksek ve şehirli olanlarda daha sıktır. Beyindeki nöronların gövdelerinin bir arada yığın halinde bulunduğu bölgelere, görünümlerine dayanarak “Gri madde” adı verilir. Beyinde ya da omurilikte aksonların bir araya gelerek oluşturduğu bu demetlere de, yine görünümlerine dayanarak “Ak madde” adı verilmiştir.
MS’ de çoğunlukla ak maddede “Plaklar” görülür. Beyin ve omurilikte MS’in belirteci plaklardır. “Plak”, MS’e özgü hasarın oluştuğu, çoğunlukla yuvarlak ya da oval görünümlü sınırlı bir alandır. Plaklar, toplu iğne başı kadar küçük olabilecekleri gibi, çok ender olarak santimetrelerce büyük olabilirler. Ancak çoğunlukla 3-5 mm
büyüklüğünde olurlar. Çapı bir santimetreyi aşanlar büyük plak olarak değerlendirilir. Son zamanlarda yapılan pek çok inceleme akson hasarının sanılanın tersine önceden başladığını ve myelin yapımından sorumlu olan oligodendrositlerde de olayın başından itibaren sorunlar olduğunu ortaya koymuştur. Multipl Skleroz’un neden oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Belirtilerinin hiç biri MS’e özgü değildir. MS’in işaretileri, psikolojik belirtilerle karıştırılabilir. MS’de kol veya bacakta kuvvet kaybı, sürekli yorgunluk,baş dönmesi ve dengesizlik hissi, tek gözde geçici görme kaybı,baş dönmesi ve dengesizlik hissi, yürüyüşte dengesizlik , konuşma zorlukları ya da bozuklukları,titreme, çok çeşitli ağrılar unutkanlık, felç, hafıza kaybı oluşabilir. Dünyanın en iyi merkezlerinde bile bazen kişinin MS’li olduğunun anlaşılamadığı ya da başka hastalıklara MS tanısı konulabildiği bir gerçektir.
Kaynak: Dahiliye Uz. Dr. Sadi Çimen

21) Kaynak Sularının Son Kullanma Tarihi
Soru: Yer altı suları binlerce yıldır toprak altında kalıp bozulmadığı halde, şişelenmiş suların üzerindeki ‘’Son Kullanma Tarihi’’ ne anlama geliyor?
Maden suları, çok farklı etkiler yaratan kaya katmanlarından geçerek pınarlara ve kuyulara erişir. Bu arada bazı madenler suda erir. Böylece suyun tadı ve sağlık için yararlı özellikleri değişir. Kayalardaki küçük gözenekler filtreleme sistemi olarak çalışır. Bu da suyun biyolojik kirlilik yaratan maddelerden arınmasını sağlar. Su yeryüzüne erişir erişmez yeniden kirlenme riski ile karşı karşıya kalır. Şişelenmiş kaynak sularının üzerindeki son kullanma tarihi su ile değil kap ile ilgilidir. Maden sularının pek çoğu Polietilen Tereftalat (PET) şişelerde saklanır. Şişelerin üretimi sırasında katalist veya antimon içeren hammaddeler malzemenin içinde kalabilir ve zaman içinde suya sızabilir. Buna engel olmak için PET şişeler yerine cam şişeler tercih edilmelidir. Eğer içme suyu PET şişelerin içinde son kullanma süresinden fazla kalırsa, plastik bozulabilir veya şişe kapağı aşınabilir. Böylece bakteri suya karışıp kirlilik yaratabilir.

22) Servikal Kanser Aşısı

Bazı ülkeler ve ABD’ de 24 eyalette ergenlik döneminden önce kızların servikal kanser aşısı olmaları için yasa çıkartıldı. İlk başlarda devrim olarak nitelendirilen aşının zorunlu kılınması şiddetli eleştirilere neden oluyor. Yüzde 70 oranında servikal kansere yol açtığı bilinen dört çeşit HPV (Human Papilloma Virus) için geliştirilen aşının koruma gücünün yüzde 20’lerde seyrettiği söyleniyor. Aşı, ayrıca, HPV’ nin bulaşmış olduğu durumlarda yarar sağlamadığı için kızları 11-12 yaşlarında aşılamak gerekiyor.

23) Hicret nedir?

Hicretin İslam için ifade ettiği mana , kuruluş döneminin çok zor günleri ve sıkıntıları göz önüne getirildiği zaman anlaşılabilir.O gün hiçbir şey hicret kadar , yani şirki ve müşrikleri terk edip Müslümanlara katılmak kadar önemli ve hayati değildi.Hicret olayı, o güne kadar yaşanmamış bir inanç yolculuğu olarak günün Müslümanlarının gündeminin baş maddesi idi.Çünkü hicret, bu manasıyla devlete yürüyüş demekti.Hicret cihadın mukaddimesidir.Aslında kendisi de başlı başına bir büyük cihad hareketidir.Nitekim muhaddis Ebu Davut Süneni’nde cihat bölümüne hicret konusuyla başlarken, herhalde cihada hicretle gidildiği , cihat dönemine hicretle geçildiği tarihi gerçeğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır.Hicret mücadele azmini hasret ve gurbetle bilemektir.Hicret baskı ve zulmü terk etmek, başarıya,iktidara, devlete gitmektir.Hicret, zor, büyük, ağır bir iş, hakkı güç ödenebilir mazhariyet ve nimettir.Hicret şirkten tevhide yükselişin, sabırdan cihada uzanan aksiyonudur.O fert planında dini yaşayışı arama , sosyal planda ise, İslam toplumunu takviye ve dini ikame etmektir.Çünkü hicret, İslam’ı en nazik ve hareketli noktasından kavramak demektir.Artık Müslümanlar bulundukları yerde, görecekleri baskılara sabırla mukabele merhalesini aşmış, hicretle cihada iştirak merhalesine ulaşmışlardı.Hicret hiçbir zaman kaçış değil, kelimenin tam anlamıyla bir arayış bir taleptir.Bu sebeple de o , “düşmanla savaş var olduğu sürece”,” güneşin batıdan doğuşuna kadar” devam edecektir.Çünkü o, tebliğ dinamizmin sembolüdür.Kısaca hicret: Allah’ın yasakladıklarını terk etmektir.

24) Hz Muhammedin (s.a.v) ’in Kızı Hz. Zeynep’in Hicret’i

Mekke’den Medine’ye kutlu yolculuk başlamıştı. Artık Mekke dar geliyordu Müslümanlara…
Gitmek kolay mıydı? Elbette o da çok zordu. Evini bırakmak, diktiği hurma ağaçlarına son bir kez bakmak, koşup oynadığı, düştüğü yolları geride bırakmak; hele Kâbe… Bir daha dönerler miydi? Kâbe’yi bir daha görecekler miydi?
Peygamber Efendimiz’ in kızı da gizliden gizliye Hicret’e hazırlanıyordu. Utbe kızı Hint, bir gün Hz. Zeynep ile karşılaştı ve şöyle dedi:
-Muhammed’in Kızı! Duyduğuma göre babanın yanına gidecekmişsin… Zeynep (r.a.)durumu saklayacak oldu. Fakat Hint:-Amca kızı, gizleme. Neye ihtiyacın varsa bana söyle, ihtiyaçlarını karşılayabilirim. Benden bir şey saklama. Erkekler arasında ki düşmanlık kadınlar arasına girmemeli. Hz. Zeynep, Hint’in samimiyetine inansa da, korktuğu için hazırlığını gizlemeyi sürdürdü. Hazırlığını tamamlayınca kayınpederi Kinane ona bir deve getirdi. Sonra Kinane gidip okluğunu ve yayını aldı. Hz. Zeynep devenin üzerinde, güpegündüz Mekke’den çıktılar. Kureyş erkekleri onları gördüler, ilk önce şaşırdılar, Öyle ya… Güpe gündüz böyle yola koyulmak düpedüz meydan okumaktı. Şaşkınlıkları geçer geçmez peşlerine düştüler. Zi-tuva denilen yerde de yetiştiler. Kinane oklarını yere döktü ve :-Vallahi yaklaşanı vururum, dedi. Bunun üzerine Kureyşliler geri çekildiler. Daha sonra Ebu Süfyan birkaç kişiyle geldi.
-Kinane, okunu indir de seninle konuşalım, dedi. Kinane okunu indirdi. Ebu Süfyan:
Muhammed’in bize yaptıklarını, başımıza getirdiği felaketleri bile bile, güpegündüz, göz göre göre onun kızını alıp Mekke’den çıkarmışsın! İnsanların gözünün önünde onu alıp götürürsen, bu bizim zayıflığımıza, acizliğimize verilir. Hayatım üzerine yemin ederim ki, babasından dolayı onu hapsetmek, ondan intikam almak bize yakışmaz. Sen şimdi onu Mekke’ye geri götür. İnsanlar sizi geriye bizim döndürdüğümüzü konuşmaya başlayınca onu al, babasına götür, dedi. Kinane de denildiği gibi yaptı ve Hz. Zeynep (r.a.) bu şekilde Hicret etmiş, babasına kavuşmuş oldu.

25) Fetüs beyinleri

Sekiz haftalık olana kadar bütün fetüs beyinleri, kadın beyni gibi görünür. Dişi doğanın başlangıç halidir. Eğer bir kadın ve erkek beynini gelişirken izler ve zaman içindeki değişimlerini fotoğraflarsanız diyagramlarının genler ve seks hormonları tarafından oluşturulan mavi çizgilerle belirlendiğini görürsünüz. Sekizinci haftada başlayan devasa bir testosteron seli, iletişim merkezindeki hücrelerin bir kısmını öldürerek bu uniseks beyni erkek beynine döndürür. Aynı süreçte saldırganlık ve cinsellik hücrelerinde de artış görülür. Eğer bu testosteron seli gerçekleşmezse kadın beyni değişmeden büyümesini sürdürür. Fetüs halindeki dişi beynin hücreleri duygusal gelişimi de belirleyen iletişim ve bağlantı merkezlerinde yoğunlaşırlar. Fetüsün bu gelişimi bizi nasıl etkiler? Öncelikle geniş iletişim merkezi nedeniyle kız çocuk büyüdükçe erkek kardeşinden daha konuşkan olacaktır. Erkekler günde ortalama 7000 kelime kullanır. Kadınlar ise 20 bin. Bir diğer etkisi ise doğal biyolojik kaderimizi belirlemesidir. Örneğin dünyaya bakmak için kullandığımız gözlerimizi renklendirir.

Kaynak: DR. Louann Brizendine

26) Kağıtsız Faks
Çevreci etkinlikleriyle dikkat çeken telekomünikasyon şirketi Bircom tarafından Türkiye’ye getirilen Vidicode Faks Sunucusu kullanıcıların, kağıt kullanmadan faks alıp göndermelerini sağlıyor. Bircom, ürünü satın alanlar adına TEMA ile birlikte fidan dikimi de yapacak. İnternetin gelişmesine paralel olarak e-postanın sunduğu hız ve rahatlık nedeniyle tahtı sarsılır gibi görünen faks iletişimi, aslında e-postanın sunamadığı avantajlardan dolayı hala yaygın olarak kullanılıyor. Özellikle güvenlik açısından üstün nitelikleri olan faks, teknolojinin yardımıyla çağ atlıyor.

Vidicode Faks Sunucusu, faks iletişiminden kağıt unsurunu ortadan kaldırarak tarama, arşivleme, yedekleme ve zamandan tasarruf imkanı sunmasının yanı sıra en önemli katkıyı çevrenin korunması anlamında sağlıyor. Cihaz; kağıt, toner ve faks şeridi kullanımını sıfıra indiriyor ve faks iletişimini tamamen elektronik ortama taşıyor. Bircom, çevrenin korunması konusundaki duyarlılığını bir adım daha ileriye taşıyarak TEMA ile işbirliği yaptı ve Vidicode Faks Sunucusu’nu satın alanlar adına fidan dikimi yapılacağını duyurdu.

27) Merkür Rotara Giriyor

28 Ocak günü ise Merkür bu yılın ilk rotarına başlıyor. Ve zaten Kova döneminin tümünü böyle tamamlıyor denebilir. 19 Şubat günü düzeliyor. Kova burcunda oluşan bu durum akıllarda tempo düşürebilir. Kitlesel iletişimi, toplu çalışmaları, grup faaliyetlerini etkiler ve gecikmeler, isabetsizlikler, beklenmeyen durumlar ortaya çıkabilir.
Modern iletişim araçları, teknolojik ve elektronik konularda aksamalar, bozulmalar, arızalar artar. Bu süreçte yeni bir aklınıza gelirse, sunacağınız bir icadınız varsa veya birilerine akıl hocalığı yapıyorsanız hiç tavsiye etmem. Anlama ve anlatmada yanlışlıklar olması, sizin veya karşınızdakinin iyi değerlendirememesi çok olasıdır. Yanlış yönlendirmeler yapabilir sonradan üzülebilirsiniz. Emekler boşa gitmesin, çabalarınıza yazık olmasın.
İdealleriniz için uğraşılacak, hedefi tutturabilecek, düşüncelerinizi hodri meydan yapacak zaman değildir. Beklentileriniz umduğunuz gibi karşınıza çıkmayabilir. Çıksa bile siz iyi değerlendiremiyor olabilirsiniz. Telaş etmeyin, aklınıza her gelene kapılmayın ve biraz tatil yapın.

Kaynak: Astrolog Nuran Tuncel

28) ALS

Dünyaca ünlü İngiliz bilim adamı Stephan Hawking, ülkemizde ise Fenerbahçeli Sedat’la tanınan ALS, ilerleyen bir sinir sistemi hastalığıdır. Amyotropic Lateral Sclerosis (ALS) aynı zamanda Motor Nöron Hastalığı olarak anılır. Hastalık, merkez Sinir sisteminde medulla spinalis ve beyin sapı adı verilen bölgede motor hücrelerin (nöronlar) kaybındanileri geliyor. Bu hücrelerin kaybı kaslarda zaaf ve erimeye yol açıyor. Ayrıca erken ya da geç hareketin birinci nöronu (piramidal yol) da hastalanıyor. Zihinsel fonksiyonlar ve bellek ise bozulmuyor. Kaslardaki zayıflık ellerde ya da bacaklarda ağız yutak bölgesinde ya da dilde başlayabilir ve hastalık sürekli bir şekilde ilerleyerek yayılır. Bu yayılma bülber alandaki kasları da tutabileceği için konuşma ve yutma güçlüğüne neden olabilir. İleri devrelerde solunum yetersizliğine yol açabilir. Genellikle erişkin yaşlarda (40-50) ve erkeklerde kadınlara göre biraz daha fazla görülür. Sıklığı 100.000 de 1-1,5 civarında. (İnsidans) Daha genç ve daha ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir. Genellikle zayıf insanlarda görüldüğü dikkat çekiyor..
ALS olusmasinda bir gen bozuklugu faktör olarak kabul ediliyor.
Özellikle 20. kromozomda bulunan süperoksit dismutaz tip 1 genindeki bir mutasyon. Ama bu mutasyon ailevi ALS vakalarinin yaklasik yüzde 20’sinde bulunabiliyor. Bunun disinda da muhtemelen bildigimiz ve bilmedigimiz çesitli faktörler vardır.
Kaynak: Op. Dr. İlhami Güllüoğlu

29) Az Uyuyan Çocuklar Şişmanlamaya Daha Yatkın

Auckland Üniversitesi’nden Ed Mitchell’ in Yeni Zelanda’ da gerçekleştirdiği bir araştırma, yeterli uyku almayan çocukların daha kolay şişmanladıklarını gösterdi. Mitchell ile birlikte çalışan araştırmacılar bu amaçla yedi yaşında 591 çocuğun uyku süresini kontrol etmişler. Bu çocuklar ortalama olarak 10,1 saat uyuyorlar. Araştırma sonucuna göre dokuz saatten az uyuyan çocuklar ya aşırı kilolu ya da şişman. Yetersiz uyku şişmanlık riskini üç misli arttırmakta. Bu etki hareket yetersizliği ve televizyon karşısında geçirilen zamandan bağımsız olarak ortaya çıkmakta. Çocukların uyku süreleri doğumdan hemen sonra, bir yaşından ve üç buçuk yaşından sonra ve son olarak ta yedi yaşına geldiklerinde takip edilmiş. Araştırma çerçevesinde uyku süresinin genelde hafta sonları, yaz aylarında ve tek çocukta daha kısa olduğu görülmüş. Yetersiz uyuyan çocuğun davranışları da daha dikkat çekici. Bilim insanları yeterli uykunun çocuklar için çok önemli olduğunu vurguluyorlar. Okul öncesi çocukları için 11-13 saat, okul çocukları içinse 10-11 saat uyku önerilmekte. Daha önceki araştırmalar da yetişkinlerde yetersiz uyku ve şişmanlık arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştu.

30) Mira yıldızının Gizi

‘’Cetus’’ takımyıldızında yer alan Mira yıldızı, 1596 yılındaki keşfinden bu yana ilk kez 2007 yılında gerçek yüzünü gösterdi. Ağustos ayında Mira’nın, başka hiçbir yıldızda görülmeyen 13 ışık-yılı-uzunluğunda bir kuyruğu olduğu ortaya çıktı. Bu kuyruk morötesi ışıkta parlarken, görülebilir spektrumda ışık üretmiyordu. Bu nedenle de yüzyıllardır tespit edilemiyordu. Şimdi Mira’ nın bu özelliğini inceleyen astronomlar, bir yıldızın nasıl öldüğünü ve ölürken arkasında kuyruklu yıldıza benzer bir kuyruk bıraktığını keşfetmiş bulunuyor.

31) ANEVRİZMA

Genel olarak temiz kan taşıyan damarlara (arter) ait genişlemeler anlaşılır. Anevrizmalar aort damarı gibi çok geniş damarlarda oluşabildiği gibi, küçük ve orta boy damarlarda da teşekkül ederler.
Anevrizmalar yapı itibarı ile damar duvarının doğuştan zayıf olduğu noktalarda, genellikle de damarın daha küçük dallara ayrıldığı noktalarda oluşur. Damar duvarının zayıf olduğu noktada damar içi basınç (tansiyon) nedeniyle her kalp atımında damar duvarı zayıf noktadan dışarı doğru bombeleşerek baloncuk oluşur. Baloncuk duvarı, basınca dayanamadığı anda da patlar, patlama ya kendiliğinden olur ya da eforla oluşur. Örn. öksürme, ıkınma, cinsel temas gibi basınç artmasına neden olan aksiyonlar. Etken olarak:Damar duvarındaki yetersizlikler (Doğumsal), Arteriosklerotik veya hipertansif değişiklikler, travmalar, enfeksiyonlar sayılabilir. Hipertansiyon, Sigara kullanımı ,oral Kontraseptifler (Doğum kontrol ilaçları) kokain ise risk faktörleri oluşturmaktadır.
Anevrizmaların rastlanma oranı Amerika’daki istatistiki verilere göre yüzbinde 6-10 arasında bulunmuştur. Anevrizmaların tedavisi
cerrahidir. Ancak buradaki önemli olan nokta anevrizmaya kanama
olmadan müdahele etmek, ya da hiç değilse birinci kanamadan sonra hastanın genel durumu uygunsa ameliyatını yapmak şarttır. Ameliyat, mikroşirürji uygulanarak yapılmaktadır. Son yıllarda endovasküler girişim de başarıyla uygulanmaktadır.

Kaynak: Uz. Dr. Işıl Yurdaışık

32) Kara Madde ile ilgili Veriler

Bu yıl astronomlar kara maddenin varlığına ilişkin daha somut veriler elde ettiler. Hubble Uzay Teleskopu’nun yardımıyla kara maddenin görünebilir kozmosun şekillenmesinde oynadığı kritik rolü tespit edebildiler. ‘’Nature’’ dergisinin ocak sayısında yer alan bir makaleye göre galaksiler devasa kara madde bulutları içinde şekilleniyor ve bunlara bağlı olarak yaşamını sürdürüyor. Kara maddelerin ayrıca evrenin en büyüleyici nesneleri olan devasa kara deliklerin yaratılmasından da sorumlu olduğu ortaya çıktı. İngiltere’ deki Durham Üniversitesi’ nden Tom Theuns ve Liang Gao, bir bilgisayar modelinden yararlanarak sıcak ve soğuk olarak bilinen iki tür kara maddenin evrenin ilk yıldızlarının oluşumunu nasıl etkilediğini keşfetti.

33) İşte buna matematik derler. Üşenmeyin ve mutlaka deneyin!

Ayakkabı numaranızı 5 ile çarpın.

Çıkan sonuca 50 ekleyin.

Çıkan sonucu 20 ile çarpın.

Çıkan sonuca 1007 ekleyin.

Ve son olarak doğum yılınızı çıkarın.

………….

Dört haneli bir sonuç bulacaksınız.

ilk iki rakam ayakkabı numaranız, son iki rakam yaşınız.

Sonuç şaşırtıcı değil mi?

34) Kulak Çınlaması

Kulakların üstünde, şakaklarda yer alan beyin bölgesi; işitmenin merkezidir. Kulaklar birer ses alıcısıdır. Amaçları, aldıkları sesleri en iyi biçimde beyine ulaştırmaktır. Çünkü beyin alınan seslere anlam kazandırır. Çünkü asıl işiten kulak değil, beyindir.
Kimi insanların az işitme nedeniyle kullandıkları işitme cihazlarından rahatsız olduklarını ya da kullanamadıklarını görürsünüz. Çünkü sorun, kulakta değil beyindedir.
Yaşlı insanlara “işine gelmediğini duymaz” diye takılırız. Nedeni; işlerine gelmediği için değil, işitilen sesleri anlamadıkları içindir. Çünkü sorun kulakta değil beyindedir.
Kulak çınlaması toplumumuzun sahip olduğu önemli sağlık sorunlarından biridir. Kulak çınlaması, işitme merkezinin duyarlı çalışma özelliklerinin artmasıyla ortaya çıkar. Stres altında çalışma özellikleri bakımından artan duyarlılıklar sonucu gelişir. Örneğin stresli bir günde işitilen yüksek volümlü bir ses, yıllar boyu sürecek çınlama yakınmasını başlatabilir. Beyin duyarlı çalışmasına neden olan önemli bir etken de kafa darbesidir. Önemsiz gibi görünen şakak bölgelerine alınan bir darbeden aylar sonra çınlama başlayabilir ve bir ömür boyu sürebilir.
Günümüz sağlık uygulamalarında yapılan önemli hatalardan biride, işitme ile ilgili her türlü yakınmanın nedeninin kulakta aranmasıdır. Eğer kulak ile ilgili yapılan testlerden bir sonuç çıkmıyor ise ya da tadavilerden fayda göremiyorsanız o zaman emin olunuz ki sorun beyindedir.
QEEG ile beyinde yer alan işitme merkezinin çalışma özellikleri değerlendirilebilir, saptanan sorunlar nöroterapiyle tedavi edilebilir.
Yan tarafta görülen QEEG raporunda, işitme merkezinde (T3-T4) delta dalga etkinliğinde artış gözleniyor.
Kaynak: Nör. Dr. Güçlü İldiz

 

Beyin Kanaması Tedavisine Türk İmzası

Beyin kanaması riski olanlar tek bir kan testiyle anevrizmadan haberdar olacak. Yale Üniversitesi’nden Prof. Murat Günel’in ekibince bulunan üç gen, tedavide büyük devrim yaratacak..

Türk doktorlar beyin kanamalarına neden olan üç önemli gen buldu. Yale Üniversitesi’nde Beyin Cerrahisi Başkanı olan Prof. Dr. Murat Günel’in yürüttüğü araştırma beyin kanamalarının sırrının çözülmesini sağlayacak. Artık riski bulunanlar tek bir kan testi ile anevrizma olup olmayacaklarını anlayabilecek, üstelik beyin kanamalarını önlemek için ilaçlar geliştirilebilecek.

İKİ TÜRK DAHA VAR

Anevrizmaya neden olan genler tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Dünyada her yıl 500 bin kişide görülen ve yarısının ölümüne neden olan anevrizma yani beyinde baloncuk oluşturarak kanama yapan hastalık, birçok kesimde sakat kalmasına neden oluyor. Genlerin bulunması sayesinde beyin kanamasının sırrının da çözülmeye başlanması bekleniyor. Araştırmanın başkanlığını Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Damar Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü Prof. Dr. Murat Günel yürütüyordu. Türk dahi doktor olarak tanınan henüz 40 yaşındaki Prof. Dr. Murat Günel’in yanı sıra araştırmada iki Türk doktorun daha imzası bulunuyor. Dr. Kaya Bilgüvar ve Dr. Zülfikar Arlıer’in katıldığı araştırma dünyanın en büyük tıp dergilerinden Nature Genetics’te yayımlandı. Anevrizma açısından önemli olduğu belirlenen üç genden birinde bozukluk olması o kişide hastalık riskini 1.5 kat artırıyor. Eğer bulunan üç gen birden bozuk olursa felç geçirme riski tam üç kat artıyor.

ÖNLEM ALINABİLİR

Oysa bu genleri taşıyan kişiler incelemeye alınırsa ilaçla tedavi edilebildiği gibi anevrizma erken dönemde saptanıp patlamadan basit bir müdahale ile alınabiliyor. Pek çok insanı ölümden ve sakatlıktan kurtarması beklenen araştırma 15 yıl boyunca devam etti. Finlandiya, Hollanda ve Japonya’da toplanan on binin üzerindeki kan örneğinden elde edilen DNA kullanıldı. Araştırma tamamlandığında dünyanın çok değişik toplumlarını etkileyen üç gen bölgesi bulunmuş oldu. Prof. Günel, “Bu genler sayesinde hastalığın biyolojisi anlaşılabilecek ve yeni tedaviler gerçekleştirilebilecek. İki yıl içinde basit bir kan testiyle beyin kanamasını olmadan anevrizma oluşturma riski yüksek hastalar tespit edilebilecek. Ailesinde anevrizma olanlar için bu çok önemli. Risklerini bilip tedavi olabilecekler. Anevrizma patlamadan tedavi edilebilirse birçok hayat kurtulacak pek çok hastanın da sakat kalması önlenecek” dedi.

TÜRKİYE’DE ETKİLİ

Günel, bulunan bu genlerin Türk toplumunda da son derece sık gözlenen anevrizmalara etki etmesinin beklendiğini vurgularken, “Asya ve Avrupa topluluğunda bu genleri kontrol ettik. Hepsinde etkili, bu nedenle Türk toplumunda da etkili olduğunu düşünüyoruz. Ama özel bir araştırma yapılabilir. Çünkü Türk toplumu çok sigara içtiği için anevrizma sorunu Amerika’da olduğundan daha büyük boyutta” diye konuştu.

Ona dâhi deniyor

Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı olan Prof. Dr. Murat Günel, anevrizmanın genini araştırmak için Amerikan hükümetinden 2 milyon dolarlık araştırma bursu kazanmıştı. 40 yaşındaki genç doktor, Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in ardından ‘beyin cerrahisinin yeni dâhisi’ diye tanınıyor. Türk Amerikan Tıp Birliği Başkanlığı’nı da yapan Prof. Dr. Günel, her yıl Türkiye’den genç doktorların Yale’de eğitim almalarına da katkıda bulunuyor. Tehlikeli şovlarıyla tanınan Amerikalı ünlü sihirbaz Davit Blaine nefesini tutup, sualtında kalma rekoru kırarken doktorluğunu Prof. Dr. Murat Günel yapmıştı.

ABD’nin yeni başkan yardımcısı

Prof. Dr. Murat Günel’in araştırması Amerika’da büyük ses getirdi. Çünkü Amerikan Başkanı Barack Obama’nın yeni yardımcısı Joe Biden de anevrizma hastası olarak tanınıyor.

1988’de yılında 2 kez beyin kanaması geçirip ölümden dönen Biden, Amerikan dış politikasında enerjik bir diplomat olarak biliniyor. Araştırma ile Biden’in yeniden bir beyin kanaması geçirme riskinin olup olmadığı da belirlenebilecek.

Sabah

Şiddetli Baş Ağrıları Beyin Tümörünün Habercisi Olabilir

Prof. Dr. Mehmet Yaşar, baş ağrısının her yaşta görülebilen beyin tümörünün habercisi olabileceğini söyledi.

Memorial Hastanesi Beyin Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mehmet Yaşar Kaynar, beyin tümörleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Tümörün insan vücudunda olmaması gereken yerde oluşan bir doku ya da herhangi bir dokunun olması gereken yerde kontrolsüz büyümesi olduğunu belirten Prof. Dr. Yaşar, “Bu bakışla insan vücudunda aslında çok korkmadığımız bir yağ bezesi de tümör kavramı içindedir. Sonuç olarak her tümör öldürücü değildir. Sadece beyin dokusunun bir istisnası vardır. Beyin kafatası içinde kapalı bir odada yer aldığından iyi huylu tümörler de, baskı sonucu öldürücü olabilirler. Bu sebeple beyin tümörü demek ölüm demek değildir; ancak doğru müdahale ve doğru zamanla bulundukları bölgeye ve baskı altında tuttukları beyin alanına göre belirtiler verirler. Ancak kafa içinde yer kaplayan lezyonlar bütün vakalarda olduğu gibi öncelikle kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtileri gösterirler. Tümör düzensiz bir şekilde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkanı olmayan kafatası içerisinde normal beyin üzerine baskı yapmaya başlar. Beyin baskı altında normal görüntüsünü kaybeder ve işlevlerini yerine getiremez. Beynin her iki yarım küresi kafatası içine simetrik olarak yerleşmiştir. Her iki tarafta düzenli sınırlarla ayrılmıştır. Bu normal yapıya giren herhangi bir yer kaplayan oluşum, simetrik yapıyı bozacak ve beyin üzerine baskı yapacaktır” dedi.

Baş ağrısı, apati (hareket ve mimiklerde yavaşlama), bulantı, kusma, epilepsi nöbetleri, beyinde yerleştiği yere göre vücudun bazı bölgelerinde güçsüzlük belirtileri, kişilik bozuklukları, bazı yeteneklerde (hesap yapma yazı yazma gibi) bozulma gibi durumlarda kafa içi basıncının artmasından şüphelenildiğini anlatan Prof. Dr. Yaşar, “Beyin tümörleri yeni doğan çocuklar dahil her yaşta görülebilir. Kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı da tümör cinsine göre değişir. Kesin teşhis için kafa içini ve beyni görüntülemek amacıyla beyin tomografisi veya MRG tetkiki gerekir, kimi zaman göz dibine bakılır. Beyin tümörlerini ana hatları ile ikiye ayırmak mümkündür. İyi huylu tümörler (beyin hücresi kaynaklı olmayan) yavaş üreme hızına sahiptirler. Ayrıca beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilirler ve tümü veya tümüne yakın kısmı çıkarılabilir. Bu nedenle ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir. Tek bir operasyon ile hayatın sonuna kadar kür şansı vardır. Kötü huylu tümörler (beyin hücresinin kendi tümörleri ) ise çok hızlı ürerler. Bu nedenle ameliyatla tamamen alınamazlar. Aslında tümörleşen doku beynin fonksiyonlarını gerçekleştiren kendi dokusudur. Bu sebeple aslında cerrahi olarak çıkarılan her doku fonksiyon kaybıdır. Ameliyat sonrası belli bir zaman süresi içinde tekrar büyüyerek beyine baskı yapmaya devam ederler. Kötü huylu tümörlere vücudun başka bir bölgesinden beyin dokusuna yayılmış metastatik tümörler de girer” diye konuştu.

Prof. Dr. Mehmet Yaşar, beyin tümörlerinin tedavisinin sıklıkla cerrahi olduğunu ifade ederek, “Cerrahi tedavi sonrası kimi zaman kemoterapi kimi zaman radyoterapi bazen her ikisi ile kombine tedavi yapılır. Beyin tümörlerinde uzman ekiplerin gerçekleştirdiği ameliyatlar ile son derece başarılı sonuçlar alınabilmektedir” açıklamasında bulundu.

iha

Atatürk’ün Müthiş Hatay Planı!

Hatay davasında Fransız büyükelçisine gözdağı vermek isteyen Atatürk, öyle bir oyun oynadı ki. Hatay için gözdağı vermek isteyen Atatürk’ten ilginç taktik. Fransız Elçi’yle buluşmasında kadın pilot Sabiha Gökçen’e havaya üç el ateş ettirdi.

Restaurantın silahlı basılması planını Atatürk ve ilk kadın pilot Gökçen’den başkası bilmiyordu. Belki birçoğumuzun haberinin olmadığı bu ilginç tarihi olayı Can Dündar, “Mustafa” belgeselinin konu edildiği Kanaltürk’te yayınlanan Kırmızı Halı programında anlattı:

 

OLAY SONRASI BÜYÜKELÇİYE SÖYLEDİĞİ O CÜMLE

“Sabiha Gökçen’den böyle bir şey beklemiyorlar. Korumalar atlıyor polisler tutuklayıp karakola götürüyor. Atatürk yanındaki Fransız büyükelçisine dönüp “görüyorsunuz bu millet beni affetmez” diyor. Müthiş bir sahne bu. Dramatize etmeye müsait sahne değil. Silah çekçeksiniz. Ankara Palas vesaire. Yapamadık, anlatamadık. Ama sahne olarak benim içimde çok yer etti. Çünkü Atatürk’ün iletişim dehası aslında. Hem onun yarattığı etkiyi büyükelçi üzerinde tahmin edersiniz.”

Peki Dündar’ın anlattığı tarihi olayın ayrıntıları nasıl? Çok az insanın bildiği çarpıcı olayın detayları ise şöyle:

TABANCANI BELİNE TAK VE BURAYA GEL

1937’de Fransa’nın, Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara’da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk, hemen Gökçen’i de bir parçası yapacağı gözdağı planını uygulamaya koydu. Atatürk, bir akşam Gökçen’e, ‘Üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim. Tarihi ilginç bir görev’ dedi. Ata, bunu söylerken, Gökçen’e, ‘Hatay konusundaki fikrin nedir?’ diye de sordu. Gökçen de, ‘Eskiden Girit için söylenirdi. Annemden dinlemiştim. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!’ Aynı şeyi Hatay için düşünüyorum’ dedi.

GÖKÇEN SALONU SİLAHLA BASTI

Atatürk ve beraberindekiler, akşam Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’e gitti. Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı da oradaydı. Fransızlar’a hitaben bir konuşma yapan General Kasım Sevüktekin, sonunda Fransızlar’ın Hatay’ın Türkiye’nin olduğuna karar vereceklerine inandığını ifade etti. Fransa Büyükelçisi, Sevüktekin’i ayakta alkışladı. Generalden sonra ortaya fırlayan Gökçen, şunları söyledi:

GEREKİRSE CANIMIZI VERİRİZ

‘Generalim, Fransız dostlarımızın bu konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Fransa bir oyun içine girmiştir. Oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız.’

1 GÜN HAPİS YATTI

Gökçen, sözlerini tamamlar tamamlamaz, silahını çekip, üç el ateş etti. Bu olayın ardından Atatürk’ün emriyle Gökçen tutuklandı. Hakim karşısına çıkan Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söyledi.

Sorgu sırasında, Atatürk’ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye’nin kararlılığını görmüştü.

Televizyongazetesi

Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.
Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve ‘dinsel simgeler’ şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ‘ladinî’ cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)


kullan

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, “Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?” diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: “Onun cenaze namazı” demiştir Börekçi, “tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.”

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

“Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (…) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.”

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı “Kurun” gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında “Türkçe ezan” okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak “bazıları” buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de “caizdir” fetvası alınınca “sayısı mütevazi olan” bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça ‘dinsel simgeler’ yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

“Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı.(…) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (…) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.”

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi?” tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı ‘protokol’e. Aktarıyorum:

“Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene… 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00’te konulmuştur.” Nasıl? Biz 21 Kasım 1938’de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi’ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk’ün naaşı neredeydi ki?

Artık orasını da siz düşünün.

Zaman-Pazar