Atatürk’ün Müthiş Hatay Planı!

Hatay davasında Fransız büyükelçisine gözdağı vermek isteyen Atatürk, öyle bir oyun oynadı ki. Hatay için gözdağı vermek isteyen Atatürk’ten ilginç taktik. Fransız Elçi’yle buluşmasında kadın pilot Sabiha Gökçen’e havaya üç el ateş ettirdi.

Restaurantın silahlı basılması planını Atatürk ve ilk kadın pilot Gökçen’den başkası bilmiyordu. Belki birçoğumuzun haberinin olmadığı bu ilginç tarihi olayı Can Dündar, “Mustafa” belgeselinin konu edildiği Kanaltürk’te yayınlanan Kırmızı Halı programında anlattı:

 

OLAY SONRASI BÜYÜKELÇİYE SÖYLEDİĞİ O CÜMLE

“Sabiha Gökçen’den böyle bir şey beklemiyorlar. Korumalar atlıyor polisler tutuklayıp karakola götürüyor. Atatürk yanındaki Fransız büyükelçisine dönüp “görüyorsunuz bu millet beni affetmez” diyor. Müthiş bir sahne bu. Dramatize etmeye müsait sahne değil. Silah çekçeksiniz. Ankara Palas vesaire. Yapamadık, anlatamadık. Ama sahne olarak benim içimde çok yer etti. Çünkü Atatürk’ün iletişim dehası aslında. Hem onun yarattığı etkiyi büyükelçi üzerinde tahmin edersiniz.”

Peki Dündar’ın anlattığı tarihi olayın ayrıntıları nasıl? Çok az insanın bildiği çarpıcı olayın detayları ise şöyle:

TABANCANI BELİNE TAK VE BURAYA GEL

1937’de Fransa’nın, Hatay’ı Suriye’ye devretmeye hazırlandığı yolundaki haberler, Ankara’da sert tepkiyle karşılandı. Atatürk, hemen Gökçen’i de bir parçası yapacağı gözdağı planını uygulamaya koydu. Atatürk, bir akşam Gökçen’e, ‘Üniformanı giy. Tabancanı beline tak ve buraya gel. Bu akşam çok önemli bir görev daha vereceğim. Tarihi ilginç bir görev’ dedi. Ata, bunu söylerken, Gökçen’e, ‘Hatay konusundaki fikrin nedir?’ diye de sordu. Gökçen de, ‘Eskiden Girit için söylenirdi. Annemden dinlemiştim. ‘Girit bizim canımız, feda olsun kanımız!’ Aynı şeyi Hatay için düşünüyorum’ dedi.

GÖKÇEN SALONU SİLAHLA BASTI

Atatürk ve beraberindekiler, akşam Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’e gitti. Fransız Büyükelçisi M. Ponceau ile elçilik erkanı da oradaydı. Fransızlar’a hitaben bir konuşma yapan General Kasım Sevüktekin, sonunda Fransızlar’ın Hatay’ın Türkiye’nin olduğuna karar vereceklerine inandığını ifade etti. Fransa Büyükelçisi, Sevüktekin’i ayakta alkışladı. Generalden sonra ortaya fırlayan Gökçen, şunları söyledi:

GEREKİRSE CANIMIZI VERİRİZ

‘Generalim, Fransız dostlarımızın bu konuşmanızı değerlendirebileceklerini sanmıyorum. Fransa bir oyun içine girmiştir. Oyunun sonunda bizim olan toprakları Suriye’ye vermeyi planlamıştır. Fransa’nın oyununa gelerek Hatay topraklarını başkalarına bırakmayacağız. Biz gençler gerekirse bu işi silahlarımızla da halledebiliriz. Hatay bizim canımız feda olsun kanımız.’

1 GÜN HAPİS YATTI

Gökçen, sözlerini tamamlar tamamlamaz, silahını çekip, üç el ateş etti. Bu olayın ardından Atatürk’ün emriyle Gökçen tutuklandı. Hakim karşısına çıkan Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söyledi.

Sorgu sırasında, Atatürk’ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye’nin kararlılığını görmüştü.

Televizyongazetesi

Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?

Atatürk’ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?

Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.
Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve ‘dinsel simgeler’ şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ‘ladinî’ cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? (Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.)


kullan

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, “Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?” diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: “Onun cenaze namazı” demiştir Börekçi, “tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.”

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

“Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. (…) İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.”

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı “Kurun” gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında “Türkçe ezan” okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak “bazıları” buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de “caizdir” fetvası alınınca “sayısı mütevazi olan” bir cemaat ile (kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir) Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça ‘dinsel simgeler’ yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

“Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı.(…) Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. (…) Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı [ve] cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.”

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.

Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir? Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi?” tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

Yazılarımın sonuna kıymık yerleştirmeyi seviyor muyum ne? Buyurun Abdülhalık Renda, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Kemal Gedeleç, Celal Üner ve Nevzat Tandoğan imzalı ‘protokol’e. Aktarıyorum:

“Ebedi şef Atatürk Etnoğrafya Müzesi dahilinde muvakkaten yaptırılan medfene… 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00’te konulmuştur.” Nasıl? Biz 21 Kasım 1938’de konulduğunu bilmiyor muyduk Etnoğrafya Müzesi’ne? Aradan geçen 4 ay içerisinde Atatürk’ün naaşı neredeydi ki?

Artık orasını da siz düşünün.

Zaman-Pazar

Atatürk-Stalin Diyaloğu

Tarihi Atatürk-Stalin diyaloğu Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nca düzenlenen “10 Kasım Atatürk’ü Anma Töreni”yle, ölümünün 70. yılında bir kez daha anıldı.

Olayın, Atatürk’ün 1936 yılında Ankara’da Rus Büyükelçiliğinin verdiği bir resepsiyona gitmesiyle yaşandığını belirten Tural, Atatürk’ün resepsiyona gece saat 01.30’da, şahsi dostları ve manevi kızlarıyla ve zeybek çaldırmak üzere yanında getirdiği müzisyenlerle gittiğinin bilindiğini söyledi.

Bundan sonraki olayların 1952 yılında bir İstanbul gazetesinde yayınlananlardan farklı olduğunu, kendisindeki belgenin Sovyetler Birliği’nin gizli arşivinden alındığını ve Stalin’in kendi imzası ve yazıları olduğunu ifade eden Tural, olayı şöyle aktardı:

“Buna göre, Gazi Paşa, Rusya Büyükelçiliğine bir soru soruyor. “Cumhuriyet Bayramımız dolayısıyla sizin lideriniz beni niçin kutlamadı?’ O zamanın Büyükelçisi Karahan, Cumhurbaşkanları Kalinin kendilerini kutladığını söylüyor. Atatürk’ün cevabı müthiş; “Sizin Cumhurbaşkanınız, aynı zamanda önderiniz midir?’ Cevap, “Hayır’. Atatürk soruyor; “Önderiniz kim?’ Cevap; “Stalin’. Atatürk; “Öyleyse, o beni kutlayacak. Ben ülkemin hem Cumhurbaşkanı, hem önderiyim. Kalinin değil, bana kutlama mesajını Stalin göndersin’ diyor.

Büyükelçi Karahan, Atatürk’ün Stalin’i doğrudan aramasını isteyerek, bu işe karışmak istemediğini söylüyor. Atatürk de bunun üzerine: “Niçin ben ilk adımı atayım’ dedikten sonra, tarihi cümleler geliyor:

“Ben bunu ancak eşit şartlarda yapabilirim. Eğer beni kabul ettiklerini hissediyorsam yapabilirim. Başka türlü işlerine evet diyemem. Sizin biliyorum, güçlü ve mekanize edilmiş büyük ordunuz var ve ondan korkmuyorum, sizlerden korkmuyorum. Benim arkamda 18 milyon halkım var. Benim emretmem yeterlidir. Halkım arkamdan nereye isterse gelir. Ben çok zarar verebilirim, elbette bunu hiçbir zaman yapmam, çünkü benim sözüm, benim dostluğum gibi kutsaldır.’”

Atatürk ile Büyükelçi’nin bu diyalogu “çok gizli” damgası ve “Stalin ile Molotov tarafından okunması” notu ile eklenerek Stalin’e sunulduğunu belirten Tural, Stalin’in Atatürk’ün sözlerini okuduktan sonra, “Dostumuz, Atatürk’ün sözleri ilgiyle, dikkatle okunsun” dediğini kaydetti.

Tural, “O tarihlerde dünyanın yüreğini hoplatan Stalin’in Atatürk konusunda daima dikkatli olduğu, Atatürk ölünceye kadar Türkiye aleyhine hiçbir şeyi açıktan söylemediği gerekçesini, buradan aldığı hususunu arz ediyorum” diye konuştu.

“BOŞ KONUŞMALARIN NEDENİ ZİHNİYET ZAYIFLIĞI”

Devlet Bakanı Mehmet Aydın ise konuşmasında, Atatürk’ün insanı güç anlayışı üzerinde durdu. toplum olarak bugün karşı karşıya olunan durumun, belgesiz, bilgisiz iddiaların, boş denebilecek konuşmaların, tutarlığı, evrenleştirme kabiliyeti olmayan argümanların temelinde bilimsel zihniyetin zayıflığının yattığını söyleyen Devlet Bakanı Aydın, “Söz konusu zayıflık bilimsel ve toplumsal hayatımızın her yönünü, son derece olumsuz şekilde etkilemekte, zaman zaman toplumsal gerginliklere kapı açmaktadır” dedi.

Burada Atatürk’ün “Fikri güç” anlayışının önem kazandığını belirten Aydın, ikinci olarak da bireyin gelişmesindeki asli rolün “irade gücüdür” olduğunu ifade etti.

Aydın, bu istikamette ilerleyecek bir bireyin önüne çıkabilecek en büyük engelin Atatürk’ün ifadesiyle “zayıf kalpli, zayıf muhakemeli, zayıf iradeleri insanların tedbir adı altında görecekleri engellemeler” olduğunu söyledi. Aydın, “Atatürk’e göre, her fert, istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine has siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icapları yapmak veya yapmamak hak hürriyetine maliktir. Kimsenin hiç birine, vicdanına hakim olunamaz, Vicdan hürriyeti mutlak ve tecavüz edilemez” diye konuştu. Bu ifadeleri destek alarak son insani gücün içtimai kuvvetleri olduğunu belirten Aydın, “İçtimai kuvvetlerin görevi ise toplumsal inşa gücünü devreye sokmak, ortak akla ve iradeye ulaşmanın imkanlarıyla yola koyulmaktır” şeklinde konuştu.

ANKA

2010 Dünya Kupası Maskotu Zakumi

za2010 yılında Güney Afrika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası Turnuvasının resmi maskotu belli oldu. 2010 Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Danny Jordan yaptığı basın toplantısıyla Zakumi’yi futbolseverlere tanıttı. Zakumi yeşil saçlı ve sürekli gülen bir leopar.

2010 Dünya Kupası Organizasyon Komitesi Başkanı Danny Jordan, Zakumi ile ilgili yaptığı açıklamada, “Genç, canlı, enerjik, akıllı, kendine güvenen, hırslı, girişken, aynı zamanda iyi kalpli bir maskot. Sanırım tüm bu özellikler, ülkemizdeki gençleri de yaşlıları da etkileyecek” diye konuştu.

 

Jordan, Zakumi’nin isiminin ilk iki harfinin Güney Afrika’yı temsil ettiğini belirterek, “Eskiden Güney Afrika’ya “Zeit Africa” denirdi. “Kumi” ise çoğu Afrika dilinde “10” anlamına geliyor. Maskotun Afrikalı olmasını istedik. İsmi de, bunun bir Afrika Dünya Kupası olduğunu anlatmalıydı” dedi.

 

Öte yandan organizatörler, maskotun 16 Haziran 1994’te doğduğunu söylüyor. 1994, ırkçı ‘Apertheid’ rejiminin sona erdiği yıl. 16 Haziran ise 1976’da siyah gençlerin Soweto ayaklanmasına atfen, ‘Gençlik Günü’ olarak kutlanıyor.

 

325. Dönem Yedek Subay Sınav Sonuçları Öğren

325. Dönem yedek subay , 325 Kısa dönem veya Asteğmen olarak askerlik görevini yapacak adaylar , 1-2-3 Aralık 2008 tarihlerinde yapılacak olan 325. dönem askerlik sınav sonucunuzu buradan öğrenebilirsiniz.

325. Yedek Subay Sınav Tarihi : 1-2-3 Aralık 2008

325. Yedek Subay Sınavı Açıklanma Tarihi:10 Aralık 2008

325. dönem yedek subay askerlik sınav sonuçlarınızı 13-14 Aralık 2008 tarihinde aşağıdaki linkten öğrenebileceksiniz.

325. Dönem Yedek Subay Sınıflandırma Sonuçları

SINAV SONUCU İÇİN TIKLAYIN

Bu sitenin yazarı olan ben de 325. Dönem kısa dönem gidicem askere. Sizler gibi ben de yavaş yavaş heyecanlanmaya başladım acaba neresi çıkacak diye. Hep birlikte öğreneceğiz. Şimdiden hepimizin için hayırlısı olsun diyorum.

Siz de duygu ve düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz.

Ayrıca sınav sonucunu öğrenen arkadaşlar nereye düştüklerini yine buraya yazarlarsa sevinirim.

Hepimize şimdiden hayırlı teskereler.

Batılılaşma ve Türk Edebiyatı

Tanzimattan sonra ortaya atılan edebiyat, eğer ‘yeni’ ise, sürecin, muhakkak, daha öncesi olması lazımdır. Bu durumda; edebiyatla Batılılaşma arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıdır ‘yenileşme’ şimdiye kadar söylene gelenden çok daha erken bir dönemde başlamıştır” teziyle hareket eden Doktor Ali Budak, “Batılaşma ve Türk Edebiyatı” adlı eseriyle bu önemli tartışmaya yeni pencereler açıyor ve bugüne dek var olan tartışmalara yeni ufuklar açıyor.

“Batılılaşma ve Türk Edebiyatı”nın bir bakıma, bu düşüncelerin izindin sürülmesinden doğduğunu belirten yazar, Batılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yy başlardından yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatının ortaya çıktığı XIX: yy ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yılı “Uyanış”, “Yenileşme”, Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceliyor.

Yazarın bu önemli ve kayda değer çalışması sadece edebiyatçılar için değil o döneme ilgi duyan tüm profesyonel ve amatör tarihçi ve sosyologlar için de önemli tespitler ve analizler içiriyor.

Eserin önsözünde yazar, neleri hedeflediğini ve neleri kaleme aldığını şu şekilde anlatıyor:

Yeni Türk Edebiyatı’nın derin keklerine inmek fikri, yıllar önce, Münif Paşa üzerine çalışırken aklıma düşmüştü. Türkler, bin yıldır içinde yaşadıkları bir kültürden başka bir kültüre geçiyorlardı. Çok büyük bir değişimdi bu; öyle, birkaç yıl, birkaç olay, birkaç kişiyle gerçekleşemezdi. Bütün bir sosyal yapı, âdeta, yeni baştan kuruluyordu. Köprülü’nün genel kabul görmüş tespitiyle edebiyat da Avrupa medeniyeti tesiri altına girmişti. Politikalar, yasalar, kurumlar bir yana; özellikle edebiyat aksamdan sabaha değişemez ve dönüşemezdi.

Çünkü edebiyat her şeyden önce, bir yaşama üslubunun ifadesiydi ve belli bir zaman içinde oluşabilirdi; dünden bugüne devam eden, bugünden de yarına uzanan duraksız bir yolculuktu. Öyleyse, Tanzimat’tan sonra ortaya çıkan edebiyat, eger “yeni” ise, sürecin, muhakkak, pek de kısa olmayan bir geçmişinin olması lazımdı. Bu durumda; edebiyatla Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşması arasındaki münasebet, sanıldığından daha sıkıydı ve yenileşme, çok daha erken bir dönemde başlamıştı.

Kitap, bu düşüncelerin izinin sürülmesinden doğdu. Dolayısıyla Batılılaşma çabalarıyla edebiyat birlikte ele alındı. Önce, yakandan aşağıya siyasal ve sosyal yapıdaki farklılaşmalarla genel bir çerçeve meydana getirildi, sonra da içine edebî verimler ve faaliyetler yerleştirildi.

Aslında, hemen bütün toplumlarda, bilim ve sanat, egemen sosyal ilişkiler ve kültürler çevresinde gelişip şekillenmiş ve varlığını sürdürebilmiştir. Osmanlı imparatorluğu gibi, her türlü toplumsal statü ve mertebelerin mutlak egemen bir hükümdar tarafından belirlendiği bir sistemde bu durum daha da belirgin olarak gözlemlenmektedir, özellikle matbaanın henüz geniş kitlelere okuma imkânı vermediği yüzyıllarda, edebî olsun, ilmi olsun bütün eser sahipleri, kendilerini ayakta tutacak, kuvvetli ellere ihtiyaç duymuşlardır.

Yani, “sâhib-i mülk” hükümdar ve etrafındaki seçkin sınıfı oluşturan devlet ricali, âlimlerin ve sanatkârlann en önde gelen velinimeti ve hâmisi olmuşlardır. Çünkü, patrimonyal devlette yüksek kültür, yalnız yüksek saray kültürü olarak var olmuştur. Hükümdar sarayı ve ekâbir konaklan, toplumda şeref ve itibann, servet ve becerinin tek kaynağı ve sığınağıdır. Osmanlıda, en yüksek mimar, sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcu, sarayın kuyumcubaşısı ve en gözde şair, padişahın ilgi ve lutfuna layık görülen sultânü’ş-şuarâdır. Halil İnalcık’ın vurguladığı gibi, âlimin ve sanatkârın bir birey olarak varlığı söz konusu bile değildir. Onlar, hükümdarın prestijini, sarayın nam ve şa¬nını yüceltmek için var olmalan gerekli, bu yüzden de anlamlı unsurlar durumundadır.

Kitapta, Batılılaşmanın ilk somut belirtilerinin görüldüğü XVIII. yüzyıl başlarından, yeni bir dünya görüşünün ve edebiyatın ortaya çıktığı XIX. yüzyıl ortalarına kadar geçen yaklaşık 150 yıl; “Uyanış”, “Yenileşme”, “Batılılaşma” adlarını taşıyan üç ana bölüm halinde inceleniyor.

“Uyanış” evresinde, ilk madde olarak, Batı’ya doğru ilk adımlar üzerinde duruluyor. Bu bağlamda, ilk tercüme faaliyetlerinden kısaca söz edildikten sonra matbaa mercek altına almıyor. Matbaanın kurulması süreci, ilk eserleri, gecikme sebepleri ve her şeye rağmen, bir ümran aracı olarak oynadığı önemli rol, ayrıntılı denilecek bir biçimde anlatılıyor. İkinci maddeyi, Batı’dan yapılan ilk aktarmalar oluşturuyor. Saray, Avrupa! köşk ve kasırları, laleleri ve dillere destan eğlenceleriyle yavaş yavaş gelenekten kopmaktadır. Yukandan esen rüzgâr aşağılara da ulaşmış, günlük hayatta da belli belirsiz kıpır/danışlar hissedilmeye başlanmıştır. Tabii edebiyat da değişmektedir.

Uyanış döneminin üçüncü maddesi ise edebiyat, önceliği, şiirde Nedim’le belirginleşen, ama, asla onunla sınırlı kalmayan yerelleşme ve reelleşme alıyor. Nedim’den başka, Seyyid Vehbi, Edirneli Kâmî, İzzet Ali Paşa, Koca Râgıb Paşa, Belîg, Kânî, Nevres, Haşmet ve Fıtnat Hanım gibi şairler de sürece katkılarıyla ele almıyorlar. Nesir ise, genel bir değerlendirmenin ardından, tarihler, tezkireler, sefaretnâmeler ve münşeat kitaplan başlıkları altında, karakteristik örnekleriyle yorumlanıyor. Okuyuculara gerek üsluba gerekse içeriğe yönelik yeni analizler yapabilme imkânı vermek için orijinal metinlere özellikle dikkat çekiliyor.

İkinci bölümde, yani “Yenileşme” evresinde ilk olarak Aydınlanma felsefesinin bir tezahürü olan Fransız İhtilali üzerinde duruluyor. Büyük devrimin Osmanlı lmparatorluğu’na yansımalan anlatılırken, Fransız elçiligince çıkarılan bültenlerin bilhassa altı çiziliyor. Çünkü bu Fransızca bültenler hem devrim tohumlarının imparatorlukta yayılmasında etkili olacaklardır, hem de gazetecilik düşüncesinin doğuşunda. Daha sonra yine Fransızca olarak İzmir gazeteleri yayımlanacak, onlan, İstanbul’da Takvm-i Vekâ-yi ve Le Moniteur Ottoman izleyeceklerdir.

Yenileşme evresinde edebiyatın şiir kolunun merkezine Şeyh Galib oturtuluyor. Ama önce, onun hemen yanı başında yer almış olan üç şaire; Enderunlu Fâzıl, Sünbül-zâde Vehbi ve Enderunlu Vâsıfa ayrı ayn bakışlar atfediliyor. Yerellikleri ve gerçeklik unsurlannı kullanışlarıyla yeni denilebilecek bu şairler, bir taraflanyla da eskiye sıkı sıkıya bağlı bir görüntüdedirler. Bu yüzden “aralıktakiler” başlığı altında bölümde yerlerini alıyorlar. Galib de, şekil ve dil olarak eski şiirin bir parçasıdır. Ancak o, aynı zamanda yeni şiirin de başlangıç noktasındadır. Galib’in bu özelliği, Hüsn ü Aşfs’ı, poetikası, dünya görüşü, duygulan, hayalleri ve orijinal mazmunîanyla yansıtılmaya çalışılıyor.

XIX. yüzyıl başlarındaki Türk şiirinin iki büyük ismi îzzet Molla ve Âkif Paşa da bu bolümde, “eskinin içinde yeniyi bulanlar” olarak yer buluyorlar. Dönemin nesrine ise. tarihlerin ve münşeat kitaplannın yanı sıra, halk hikayeleriyle de ışık tutulmak isteniyor. Bu cümleden olarak, Hifedye-i Bey Böyrek, Asuman ile Zeycân Beyân, Muhavyeldr-ı Aziz Efendi ve Hançerli Hanım Hikâyesi içerikleri dilleri ve üsluplarıyla ayrı ayrı irdeleniyor.

Üçüncü bölümde, yani “Batılılaşma” evresinde, siyasal ve sosyal arka plana, dönemin bir gereği olarak, daha geniş bir pencereden bakılıyor. Önce Batı sisteminin girişi başlığı altında, Sultan Mahmud ve reformları ana hatlarıyla özetleniyor. Gazeteler bu bölümde de geniş bir yer tutuyor. Çünkü hem yeni dönemin uzlaşma ve yansıtma va¬sıtalarıdırlar, hem de Türk modernleşmesinin tek ve en etkili aracı durumundadırlar. Kamuoyu düşüncesi onlarla oluşmuş, çağdaş bilimler ve kültürler onların sayfalarından yurda girmiş, siyasal modernleşme ve muhalefet onlarla toplum hayatına aksetmiştir. Edebiyat açısından, daha önemlisi ise, dilde sadeleşme gazetelerle başlamış, ilk Ilıt ılı edebî türler gazetelerle tanınmıştır. Yeni edebiyat büyük ölçüde gazetelerde ve gazete çiler tarafından meydana getirilmiştir.

Daha sonra, “Batı Düşüncesinin Girişi” başlığı altında, ilk yansımalar ve ilk tercümeler anlatılıyor. Râtib Efendi’den Sadık Rifat ve Reşid Paşalara Avrupa algısı ve Gülha-ne Hatt-ı Hümâyunu’nun hazırlanışı ilk yansımalar içinde değerlendiriliyor, tik tercümeler aktarılırken, yeni bakış açıları da ortaya konuluyor. Batı düşüncesi bize Fransız kaynaklarından girmiştir. Ancak, incelemede bunun, Almanya üzerinden gerçekleş!iği belirleniyor.

Aynca, Türkiye dışında yapılmış bazı çeviriler belgelenerek. Batı kaynaklı tercüme tarihimiz neredeyse otuz yıl geriye çekiliyor. Yine, Voltaire, Hugo ve Jean )AC-quues Rousseau’nun Türkçeye girişleri ayrıntılı olarak ortaya konuluyor, ilk tercümelerimiz üzerindeki bazı gölgeli kısımlar tamamen ışığa kavuşturuluyor.

Batılılaşma evresinde edebiyatın şiir kanadında, ilk olarak Leskofçalı Galib, Herseldi Arif Hikmet ve Yenişehirli Avnî bahis konusu ediliyor. Bu üç şairin edebiyat tarihlerinde yer alageldiği gibi, eskiyi devam ettirenler değil, estetiği devam ettirenler oldukları, farklı bir görüş olarak ileri sürülüyor. Gerçekten, her üç şair de düşünceleriyle de şiirleriyle de eskiden çok yeniye yakın durmaktadırlar. Yeni şiirin başlangıcında ise, Şinasi ve arkadaş¬larının, onlardan, nasıl farklılaştıklarının altı çiziliyor.

Nesir bölümünde, yaşanan devirden edebiyatın nasıl etkilendiği daha bir belirginleşiyor. Devlet bütün kurumlarıyla yenilenirken, yapılanların önce memurlara sonra halka anlatılması ihtiyacı doğmuştur. Bu da yon i bir yazı dili anlamına gelmekledir. Denilebilir ki, yazı dili önce devlet dairelerinde, böyle bir zorunlulukla şekillenmiştir. Sü¬reçte, Âkif ve Pertev Paşalarla Reşid Paşa, Sadık Rifat Paşa ve Mustafa Sami Efendi önemli rol oynamaktadırlar. Bölüm içinde, Yeni Türk Edebiyatı’na doğru yazı dilindeki bu değişme, bu öncülerin metinlerinden alıntılarla somutlaştırılıyor.

(…)
Dr. Ali Budak Ocak 2008, Kısıklı I Üsküdar

Terminatör 4 (Terminator Salvation)

Serinin en iyi filmi olarak nitelendirilen termşinatör 4 gelecek yaz sezonunda Amerikada gösterime girecek. Kıyamet Günü yaşandıktan sonra, 2018 yılındayız. Beklenildiği gibi makineler kontrolü ele geçirmiş ve geriye kalan bir grup insan Skynet’e ve ordularına karşı bir direniş başlatmıştır. Direnişi örgütleyen John Connor’ın bu savaşı kazanabileceğine olan inancı Marcus Wright isminde bir yabancının ortaya çıkmasıyla sarsılıyor. En son bir hapishane hücresinde olduğunu hatırlayan Marcus’un gelecekten mi yoksa geçmişten mi geldiği sorusuyla karşı karşıya kalıyor. İkili, Skynet’in insanoğlunu tamamen ortadan kaldırabilecek son saldırısını engellemek amacıyla, Skynet’in operasyonlarının yapıldığı üsse doğru yola çıkıyorlar. Filim 2009 Temmuz ayında Amerika’da gösterime girecek, biz de merakla bekliyoruz.
Filmin Fragmanı:
Oyuncular: Christian Bale, Anton Yelchin, Sam Worthington, Bryce Dallas Howard, Moon Bloodgood, Josh Brolin, Helena Bonham Carter, Roland Kickinger

Fişlenen Türkiye

Türkiye’de yaşayan insanlar, JİTEM’inden MİT’ine kadar pek çok istihbarat örgütününün kendisini fişlediğini duyunca bunu kabullenmekte zorlandı. Ama zamanla buna da alıştı ve fişlenmenin vakayı adiyeden olduğunu idrak etti.

Türklerin fişlenmesi tam olarak ne zaman başladı bunu kesin olarak söylemek mümkün değil. Ama uluslararası ilişkilerin en ‘mikser’ ülkesi İngilizlerin Türkleri daha 1900’lü yıllardan fişlmemeye başladığı kanıtlandı.

İngiliz istihbaratçılarının Türkleri fişlediği raporlar tesadüfen gün ışığına çıktı. 2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Amerika Milli Arşivi’nde (NARA) Süryaniler üzerine araştırmalar yapan Doç.Dr. Bülent Özdemir, Georgetown Üniversitesi kütüqhanesinin özel koleksiyon bölümünde kendisini şaşırtan bir dosya ile karşılaştı.

I. Dünya Savaşı yıllarında Amerika’nın Halep Konsolosluğu görevinde bulunan Cornelius Van H. Engert’in özel evrakına rastlayan Doç.Dr. Bülent Özdemir, Klasörleri karıştırırken hizmete özel olarak hazırlandığı belli olan bir kitapçıkla karşılaştı. Üzerinde “Personalities: Turkey” yazıyordu. Özdemir, o andaki duygularını “Büyük bir heyecanla okumaya başladım. Bu, İngiliz istihbaratının yıllara dayanan çalışmaları sonucu ortaya konulmuş, 1917 yılı itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan önemli kişiler ile ilgili istihbarata dayalı kısa biyografik bilgilerden oluşmaktaydı. Hakkında istihbarat toplanılan kişilerin çeşitliliği kadar psikolojik ve karakter tahlillerinin de yapılıyor olması çok ilginçti” diye açıklıyor.

Fişlenen isimler arasında kimler yoktu ki. Osmanlı Padişah’ından başlayarak günümüz Türkiye’sinin ve Ortaduğu’nun kaderini imza atmış ve atmakta olan ailelerin o dönem yaşayan mensuplarına kadar herkes bu fişleriydi. Öyle ki Halide Edip Adıvar’dan dede Barzani’lere kadar uzunan geniş bir fişleme operasyonuydu bu.

Doç.Dr. Bülent Özdemir, bulduğu tarihi fişleme dosyasını, İngiltere Milli Arşivi’nde I. Dünya Savaşı ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada değişik fonlarda rastladığı Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan önemli şahıslarla ilgili biyografik bilgilerle zenginleştirerek “İngiliz İstihbarat Raporlarında Fişlenen Türkiye” adıyla kitaplaştırdı.

İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü Osmanlı Devleti ve modern Türkiye’nin temellerine imza atmış önemli kişileri kapsıyor, kitabın ikinci bölümü ise I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Güneydoğu Anadolu ve savaşta kaybettiği Irak ve Suriye topraklarında yaşayan aşiret liderleri, dini liderler, siyasetçiler, İngiltere’nin planları ve özellikle savaş sonrası bölgenin şartları ve dengelerin nasıl kurulduğu hakkında önemli bilgiler vermekte.

KİMİ NASIL FİŞLEDİLER?

Sultan V. Mehmed

70 yaşındadır. Orta yaşlarına kadar, uzun bir süre “kafes hayatı”[1] yaşadı. Haşmetpenahları yaşlılığında tahta çıktı. Fakat “kafes hayatı” yaşamasının etkisini üzerinden atamadı.
Sade bir yaşama ve sevecen bir yaratılışa sahip birisi. Ürkek tavırlar sergilemekte ve canına kastetme konusunda gergin bir şekilde evham taşımakta. Majesteleri, Büyükelçilerin kabulü sırasında ya tam bir sessizlik veya zararsız bir yavanlık sergiledi.
Sir Louis Mallet[2] tarafından kendisiyle yapılan son röportajda Sultan’ın tavrında büyük bir değişiklik görüldü. Sultan, savaşa çekilmeyeceğini kararlılıkla belirterek ve İngiltere’ye karşı gösterdiği değişmez dostluğunu tasdik ederek, Osmanlı Devleti’nin Müttefikler karşısındaki durumunu ayrıntılarıyla konuştu.
Sultan, iktidara geldiklerinden beri ona bir kukla gibi davranan ve hanedanın diğer üyelerini hor gören Cemiyetin[3] (İttihat ve Terakki) kurbanı olarak görülmelidir.

Yusuf İzzettin Efendi

Padişahın ilk yeğeni. 57 yaşında. Sultan Abdülaziz’in oğlu. Sinirli karakterli bir zavallı. Sağlığı hakkında sürekli yaşadığı halüsinasyonların kurbanı. Alelade bir zekâya ve sessiz bir yapıya sahip.
İmparatorluk ailesinin diğer üyeleri gibi genelde politik işlerden uzak tutuldu ve savaştan önceki son ayda dehşetli bir endişe durumu yaşadı.

İstanbul’dan ayrılmadan önceki gün İngiliz Büyükelçisine gönderdiği mesajda İngiltere ile oynanan briç oyunundan dolayı derinden pişman olduğunu ve kendisinin saldırgan politikasını nasıl kesin bir şekilde terk ettiğini söylüyordu.
Çok iyi Fransızca konuşamaz. Azıcık Avrupa kültürüne sahiptir. Sultan’ın temsilcisi sıfatıyla İngiltere’ye gelerek, Kral VII. Edward’ın cenaze törenine ve şu anki kralın taç giyme merasimine katıldı. Zaman zaman kendisini Cemiyete karşı olanlarla özdeşleştirdi ama Cemiyete karşı bir tutum ve girişimde de bulunmadı.

Vahdettin Efendi

Sultan’ın daha genç erkek kardeşidir. Mahcup ve az bilinen bir şehzadedir. Bir zamanlar İttihat ve Terakki karşıtlarını desteklediği için Cemiyet tarafından kendisine güvenilmez. Hükümdar ailesinin yaşlı üyeleri arasında tek karakter sahibi adam olarak bilinir.

Abdülmecid Efendi

Şehzade Yusuf İzzeddin Bey’in daha küçük erkek kardeşidir. 1869’da doğdu. Eskiden İngilizlerin her şeyine büyük hayranlığı vardı. 1908’den sonra bir süreliğine Cemiyet onu şeklî başkan olarak kullanmayı düşündü ve Cemiyetin önde gelen üyelerinin çoğunun üstad seviyesinde oldukları Türk Farmasonluğu üyeliğine kabul edilmesi problem oldu. Sosyal olaylara o kadar ilgisizdi ki, alınacak olan bu riskin kendileri açısından bir getirisi olmayacaktı.
Hükümdar ailesi üyelerinin çoğundan daha zeki ve daha iyi eğitimliydi. Bir zamanlar oğlu için İngilizce öğretmeni tuttu, ama daha sonra bu oğlunu Viyana’da bir okula gönderdi.

Burhaneddin Efendi

Hükümdar ailesinin bir başka önemli üyesi. Eski Sultan’ın en gözde oğlu idi. Sultan onu kendisinden sonra tahta geçecek kişi olarak görüyordu. Son yıllarda yabancılarla bazı ilişkilerini sürdürdü ve ailesinin, Whittall[4] ailesinden Levanten bir Fransız kadın olan Mlle Bonal ile dostlukları vardır.

Arnavutluk tahtının Türk ve Müslüman adayı olacağı söylentileri dolaşmaktadır. Bazen yaşamı dehşet içinde geçti. Çok kısa bir süre önce İstanbul’dan gizlice kaçtı ve Sofya’ya geçti.

Prens Sabahattin

Evlilik yoluyla bir Hükümdar ailesi mensubudur. Babası hükümdar ailesinden bir prenses ile evli olan ve Damat Mahmud Paşa’dır. Yaşı 35. Paris Jön Türklerinin organizatörlerinden birisi, fakat sonradan Cemiyet ile bağını kopardı. Türk olmayan ırkların istedikleri otonomi çizgisinin liderliğini yapması sebebiyle hain ve dönek kabul edilmektedir. 1914’te Sadrazam Mahmud Şevket Paşa cinayetine karışmakla suçlandı.[5] İdam cezası aldı ama Atina’ya kaçtı ve hala orada yaşamakta. İngiltere sempatizanı ve vatansever bir Türk; fakat güvenilmeyecek kadar zayıf biri. Jön Türk Hükümeti’ni iktidardan düşürmek için çalışmakta. Zengin fakat kişisel kapasitesi düşük.

Amerikan Büyükelçisi
Bay Henry Morgenthau. Mannheim doğumlu bir Yahudi ama tam bir Amerikan. İstanbul’daki İngiliz tebaası, enerjik ve arkadaşça davranarak menfaatlerini savunduğundan dolayı ona minnettardır. Politik olarak Alman taraftarı olmalarına rağmen Amerikan büyükelçilerinden hiç birisi o ve eşi kadar sevimli ve sempatik olmadı.

Avusturya Büyükelçisi

Pallavicini. En az Alman meslektaşları kadar suçlu. Yaşlı ve oldukça soğuk birisi. Manchesterlı orta sınıf aileden, cana yakın ve yardımsever niteliklere sahip iyi bir İngiliz eşi var.

Hollanda (Dutch) Ortaelçisi
M. de Villebois. Eskiden Viyana dükkanlarında eldiven satan Bavyeralı bir Yahudi kadınla evli. Mme de Villebois’in ilk kocasından olan çirkin ikiz üvey kızları var. Uzun yıllardır Mısır’daydı.
Arkadaşça ve cana yakın insanlar ama savaş çıktığında Mme Villebois açık sözlü bir Alman sempatizanı oldu.

***

Fişlenen isimler


Şimdi sizlere yukarıda bir kaç örneğini sunduğumuz tarzda fişlenmiş olan tüm isimlerin listesini yayınlıyoruz. Kimin nasıl fişlendiğini bu habere konu olan Doç. Dr. Bülent Özdemir’in Fişlenen Türkiyekitasından görebilirsiniz..

Sultan
Yusuf İzzettin Efendi
Vahdeddin Efendi
Abdülmecid Efendi
Burhaneddin Efendi
Prens Sebahaddin.
Amerikan Büyükelçisi
Avusturya Büyükelçisi
Hollanda (Dutch) Ortaelçisi
Alman Büyükelçisi
Bakanlıklar (1917)
Said Halim Paşa (Sadrazam)
Rum Patriği V. Germanos.
Hahambaşı Haim Nahum..
Abdulhak Hamid Bey.
Adil Bey (Hacı)
Adil Bey.
Aghnuni Efendi
Ahmed Ağaoğlu.
Ahmed Muhtar Paşa (Gazi
Ahmed Nesimi Bey.
Ahmed Rıza Bey.
Ahmed Rüstem Bey – Alfred Rüstem de Bilinski
Aka Gündüz.
Rr. Akil Muhtar Bey
Ali Bey Hamba
Ali Galib Bey
Ali Haydar Midhat Bey
Ali Kemal Bey
Ali Rıza Paşa
Arif Bey
Aristidi Paşa
Asım Bey
Azmi Bey
Balcı İbrahim Bey
Baron Oppenheım
Basralı Tevfik Bey
Batzaria Efendi
Bedri Bey.
Dr. Bahaddin Şakir
Bekir Sami Bey
Cafer Tayyar Bey
Cahid Bey
Cavid Bey
Celal Nuri Bey.
Celaleddin Arif Bey.Cemal Bey
Cemal Bey (Yüzbaşı)
Cemal Paşa
Cemaleddin Efendi
Cemil Bey
Cevad Bey (Kumandan) (1)
Cevad Bey (2)
Charles Bey Karabiber
Mrs. Z. Charlton.
Çürüksulu Mahmud Paşa.
V. Kohen (Cohen)
Dilberzadeler
Emanuel Carasso.
Enver Paşa
Esad Paşa
Eyüp Sabri
Fahri Paşa
Ferid Paşa
Ferid Paşa (Damad)
Ferid Bey
Fethi Bey (Albay)
Fuad Bey (1)
Fuad Bey (II)
Fuad Paşa.
Gabriel Efendi Noradunghıan
Galib Bey
Galib Paşa
Gani Bey
Hafız İbrahim Paşa (Kaptan)
Haydar Efendi
Hayri Bey
İsmail Hakkı (Gümülcineli)
İsmail Hakkı (Topal)
Hakkı Paşa
Halajian Efendi
Halide Hanım..
Halil Bey (1)
Halil Bey (2)
Halil Bey (3)
Halil Halid Bey.
Hasan Fehmi Bey.
Hasan İzzet
Hasan Tahsin Bey.
Hüseyin Hilmi Paşa.
Hugenin.
Hulusi Bey.
Human (Kumandan)
Hurşid Paşa.
Hüseyin Bey (Yarbay, Kumandan
Hüseyin Cahid.
Hüseyin Hakkı Bey (Yarbay, Kumandan)
İbrahim Bey
İbrahim Paşa
İhsan Bey.
İsmail Bey (Arnavut)
İsmail Cenani Bey
İsmail Canbolat
İsmail Bey (Gümülcineli)
İsmail Kemal Bey.
İsmet Bey (1)
İsmet Bey (2)
İzzet Paşa Holo
İzzet Paşa (General)
Dr. Jakobson.
Joachim Iıı (Rum Patriği)
Mrs. James Bey
Karakaş Efendi
Kibar
Kleın (Dr. Parvus)
Lütfi Bey (1)
Lütfi Bey (2)
Hacı Mahmud Bey (Kaptan)
Mahmud Esad Efendi
Mahmud Muhtar Paşa.
Mahmud Nedim..
Mahmud Sadık Bey.
Mahmud Şevket Paşa (General)
Muhammed Ali Paşa.
Maitre Salem..
Mehmed Ali Paşa.
Molho, Isaac
Musa Kâzım..
Muhiddin Bey (1)
Muhiddin Bey (2)
Muhiddin Bey (Hacı) (3)
Mümtaz Bey.
Müştak Bey.
Nabi Bey.
Nail Bey
Nazım Bey (Doktor) (1)
Nazım Paşa.
Necip Fazlı Bey.
Necmeddin Bey (Molla)
Nesim Masliah.
Nuri Bey
Ohannes Efendi (Kuyumcıyan)
Oskian Efendi
Osman Nizami (Nazmi) Paşa
Osman Sadık Bey (Kumandan)
Osman Talat Bey
Dr. Ömer Besim Paşa
Marmaduke Pickthall
Pertev Paşa
Rahmi Bey
Remzi Bey
Reşid Bey.
Reşid Bey (Teğmen)
Reşid Paşa
Rıfat
Rıfat Bey.
Rıza Bey (Kumandan)
Dr. Rıza Tevfik
Said Bey
Said Bey (Davud)
Salih Bey (Gürcü)
Salih Cimcoz Bey
Salih Paşa (1)
Salih Paşa (2)
Sami Bey
Semih Bey
S. Santo-Semo
Sason Efendi
Sefa Bey
Selim Fuad Bey
Seyfi Bey
Seyyid Bey
Seyyid Talip Bey
Sırrı Bey.
Süleyman Nazif
Süleyman Numan Paşa
Şefik Bey.
Şeyh Şaviş (Shawish)
Şemla (Shemla) Kardeşler
Şemseddin Paşa
Şerif Paşa
Şevki Paşa
Şükrü Paşa (Gazi)
Şükrü Bey
Talat Bey
Tevfik Bey.
Tevfik Paşa
Tosun Paşa.
Ubeydullah.
Vasfi Bey (Albay)
Vehib Paşa.
Yervant Altunian.
Yunus Nadi Bey.
Yusuf Shetwan.
Zeki Bey.
Ziya Bey.
Ziya Paşa (1)
Ziya Paşa (2)

İKİNCİ BÖLÜM
Aşiretler ve Önemli Şahıslar (Haziran-Temmuz 1919)
Abbas Mahmud Ağa (Pizhder)
Abdülkadir Baş Hacı Kozi (Mardin)
Abdürrahim Paşa Yusuf (Zerkilli Aşireti)
Abdürrezzak Şatana (Mardin)
Abdülhakim Bey (Dereveri Banda)
Abdülkerim Ağa (Zangana)
Abdül Muhammed-i Muhammed Amin (Jaf)
Abdülkadir
Abdurrahman (Yüzbaşı)
Abdullah Bey (Bajlan)
Abdullah Rüstem (Jaf)
Abdullah Cevdet
Abdullah Paşa (Harir)
Abdullah Osman (Şuan)
Abdurrahman Ağa (Şırnaklı)
Adalah Hanım (Halepçe)
gha Mirza.
Agha Petros.
Ahmed Bey ibn Hacı Süleyman Paşa
Ahmed Paşa (Dizai)
Ahmed Ağa (Barzan Şeyhi)
Ahmed Ağa (Şirvan)
Ahmed Hilmi (Cezire)
Ahmed-i Mehmed Bey.
Ahmed-i Mustafa (Jaf)
Ali Abdürrezzak (Şammar Arap)
Ali Ağa (Omarian)
Ali Amin Han (Jaf)
Ali Batti (Mizizak)
Ali Ekber Han (Sincabi)
Ali Han (Şırnak)
Ali Rammo.
Amin Ali (Bedirhan’ın oğlu)
Arif Paşa.
Audishu Han.
Aurahan (Mar)
Auraham Sada.
Awimelk.
Aziz Abbas Ağa (Duada)
Aziz Hacı Muhammed (Jaf)
Aziz Hac Abdurrahman (Jaf)
Aziz Şaşwar (Jaf)
Aziz Şerif Celil (Şuan)
Baban.
Babekr Ağa (Pizhder)
Bedirhan Bey (Qai)
Berkhu (Malik)
Cafer Sultan (Serdar Muatazad, Avroman-i Luhun)
Cemil Bey (Baban)
Cemil Ruhi Efendi (Saohamdi Ağa)
Cevdet (Doktor)
David.
Daniel
Derviş Samin (Jaf)
Doktor Rıfat (Mardin)
Elias (Yakubi Patriği)
Emanullah Han (Sincabi)
Emir Afşar (Jan Şaban)
İsmail-i Hafse Barahat (Alian)
Esadullah Han (Serdar Mansur)
Esadullah Han (Sincabi)
Evid (Malik)
Faraj-ı Amin-i Alak (Jaf)
Faraj-ı Muhammed (Jaf)
Faris Ağa (Şeyh Bizaini, Serçınar)
Faris Ağa (Şeyh Bizaini, Palkhana)
Faris Ağa (Zebar)
Faris Aziz (Jaf)
Fatah Bey (Jaf Walad Beyi)
Fatıma Hanım (Akhoyan)
Fattah Kamaran (Jaf)
Ferhan Ağa (Dakhori)
Fethullah Bey (Pirastini)
Fuad Efendi (Gurjiye)
Ghaidan Ağa (Bajlan)
Galip Ali Bey (Binbaşı)
Gulam Ali Han, Salar Mansur (Guran)
Gilyana (Kaşa)
Habib Ağa (Reikan)
Hacı Abdüllatif (İmadiye)
Hacı Abdurrahman El Kawaz.
Hacı Ahmed Ağa (Avineh)
Hacı Pir Davud (Dizai)
Hacı Yusuf Ağa (Şırnak)
Hacı Nevroz (Revanduz)
Hacı Şeyh Arif (Sakız)
Hacı Yusuf Ağa (Şırnak)
Hakkı Efendi
Halil Bey (Mahalami)
Hamdi Paşa (Baban)
Hamid Paşa.
Hamid Ağa (Zend)
Hamid Bey (Halepçe)
Hamid Han (Bajlan)
Hamu Ahmed Mehe (Dakshuri ve Tamini)
Hasan Ağa (Piran)
Hasan Ali Han, Emir Tuman (Karapapak)
Hasan Bey (Baban)
Hasan Hacı Kadir (Jaf)
Hulusi
Hurşit (Gezh)
Hurşit Bey (Dilo)
Hurşit Bey (Girmamak)
Hurşit Bey (Punianiş)
Hüsrev Han ve Emir Duman
Hürmüz
Hürmüz (Malik)
Hüseyin Ağa (Amir Panj)
Hüseyin Han (Avromani)
Hüseyin Han, Sirdar Zafer (Sincabi)
İbrahim Baiz Ağa (Dizai)
İbrahim Efendi (Wandalair)
İhsan-üddin (Tawilah)
İsmail Ağa (Simko, Şikak)
İşu Şamaşa.
İskender
İsmail Fazıl Paşa (General)
İsmail (Malik)
İzzettin (Habasbani)
İzzet Paşa (Kerkük)
Kadir Ağa (Bajlan)
Kadir Ağa (Tilishani)
Kadir Bey.
Kadir Bey (Khushnao)
Kadir-i Salih (Jaf)
Keyhusrev Han (Merivan)
Kaka Abdullah (Jaf)
Kasap Chikha (Siverek)
Karne Paşa (Mamaş)
Kerim (Nerva)
Kerim Bey İbn-i Fettah (Jaf)
Kerim Bey (Revanduz)
Kerim Fettah (Hamawand)
Kerim Kabad (Jaf)
Khamu (Malik) I
Khamu (Malik) II
Khannanişu (Mar)
Khelede Isu (Goyan)
Khered Çelebi (Mardin)
Khoshaba (Malik)
Kâmil Bey (Avineh)
Kâmil Bey (Kuşab)
Kurdah-ı İsah (Jaf)
Macid Bey (Bajlan)
Macid Bey (Jaf Begzadeh)
Macid Han (Avromani)
Macid Han (Bajlan)
Mahmud Ağa (Berwar)
Mahmud Paşa (Bonzo)
Mahmud Ağa (Sardikli Şeyh Bizaini)
Mahmud Ağa (Şeyh Bizaini, Mirzika Uliya)
Mahmud Han (Dizeli)
Mahmud Bey (Milli)
Mahmud Han (Merivani)
Mahmud-u Muhammed (Jaf)
Mahmud Paşa (Jaf)
Mecid üs Saltaneh (Urumiye)
Mehmed Ali İnsari (Şeyh)
Mehmed Efendi (Millîzade)
Mehmed (Musul)
Mehmed Salih Ağa (Berwar)
Mehmed Salih Efendi (İmadiye)
Memduh Bey
Merhan (Doktor)
Molla Azad Efendi
Muhammed Ali Han (Amir Panj)
Muhammed Bey (Suramiri)
Muhammed Habib (Talabani)
Muhammed Hasan-ı Muhammed Pir Wais (Jaf)
Muhammed Sultan Ahmed.
Muhammed Kerim Ağa (Zangana)
Muhammed Han, Feth El Saltaneh (Ahmadavand)
Muhammed-i Amin-i Mahmud (Jaf)
Muhammed-i Faraj Akheh (Jaf)
Muhammed-i Faraj Babahan (Jaf)
Muhammed Hurşit (Duada)
Muhammed Said Bey (Baradost)
Muhammed Salih Hüsnü.
Muhammed Şeyh (Talabani)
Muhammed Talib (Jaf)
Muhiddin (Dilo)
Muhsin Ağa Sayid (Kifri)
Muhteşem üs Sultan, Mirza Hasan Han.
Murad Wais-i-Mahmud (Jaf)
Musa Bey.
Mushi, John.
Mustafa-i Kadir (Jaf)
Mustafa Bey (Millîzade)
Mustafa Paşa (Şemdin)
Mustafa Paşa (Bajlan)
Naif Bey (Miran)
Necmeddin (Biara)
Nakşibendî Şeyhleri
Neesan (Bay)
Neuman
Nimrod
Numan Ağa (Berwar)
Osman (Cezire)
Osman Ağa (Goyan)
Perviz Han (Bajlan)
Peru Bey (Herki)
Popina
Rafael Han
Rafet Bey (Duada)
Ramazan Bakhsheh (Jaf)
Raşid Bey (Berwar) I
Raşid Bey (Berwar) II
Raşid Osman (Şuan)
Raşid üs Sultaneh (Karapapak)
Raşid Zeki Bey (Süleymaniye)
Rıza Ağa (Jaf)
Rüstem Muhammed (Jaf)
Saleh-i Kakeh Han (Jaf)
Salih Bey (Miryusufî)
Salih Murad Han (Rowandok)
Serdar Raşid Abbas Han.
Savar Ağa (Bilbas)
Sayid Abdullah (Karadağlı)
Sayid Ahmed Khanika.
Seyid Ahmed.
Seyid Muhammed Habib (Talabani)
Seyid Muhsin Ağa (Sada)
Seyid Kadir Ağa (Sada)
Seyid Rüstem..
Seyid Taha (Neri)
Said Umr Ağa (Jabbari-Sada Ailesi)
Simko (Şikak)
Süleyman Ağa (Şırnak)
Süleyman Nazif
Süreyya Bey (Bedirhan)
Suud (Nerva)
Süreyya Bey (Bedirhan’ın oğlu)
Şeyh Alaaddin (Doro, Nakşibendî)
Şeyh Ali (Barzinja)
Şeyh Alaaddin (İmadiye)
Şeyh Arif (Sakiz)
Şeyh Bahaüddin.
Şeyh Garip.
Şeyh Hamid (Talabani)
Şeyh Mahmud (Karadağlı, Birzinja ailesi)
Şeyh Muhammed (Tai Arapları)
Şeyh Muhammed Ağa (Balikh)
Şeyh Muhammed-i Maran (Alian Kürtleri)
Şeyh Muhiddin (Kanikowa)
Şeyh Necib (Karadağlı)
Şeyh Kadir (Karadağlı)
Şeyh Rauf (İmadiye)
Şeyh Rauf (Nakşibendî)
Şeyh Saidi (Jigri ve Kara Hasan)
Şeyh Seyid Nuri (Brifkhan)
Şeyh Vahab (Talabani)
Şerif Paşa (General)
Şükrü (Dereveri Banda)
Şükrü Ağa (Dakhori)
Tahir Ağa (Berwar)
Tahir Bey (Beyzade)
Tamer Han (Şırnak)
Tevfik Bin Yusuf (Sert)
Tevfik (Dereveri Banda)
Tevfik Ağa (Şeyh Bizaini)
Wasi Bey (Dilo)
Yusuf Bey (Naodaşt)
Zeki Bey
Zubaid.

Fişlerde yer alan isimlerle ilgili dipnotlar

——————————————————————————–

[1] Babaları ölen Osmanlı şehzadelerinin sarayda zorunlu olarak ikamet ettikleri yer. Burası, Topkapı Sarayı’nda Harem-i Hümayun’a bitişik şimşir ağaçlarıyla çevrili olduğundan dolayı şimşirlik denilen mahâldeydi. Burada 12 daire olup her dairenin birçok odaları vardı. Şimşirlik yüksek duvarlarla çevriliydi ve küçük bir bahçesi de bulunuyordu. Bu şimşirlik dairelerine kafes ismi de verilmekteydi. Bkz. Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lugati, (İstanbul: Enderun Kitabevi, 1986) s. 325.
[2] 1913-14’te İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi.
[3] Bütün metin içinde kısaca “Cemiyet” olarak belirtilen yapı İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir.
[4] İzmir’de yaşayan İngiliz asıllı bir tüccar ailesi.
[5] Mahmud Şevket Paşa, 1856 yılında Bağdat’ta doğdu. Sultan Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinde önemli rol oynadı. İstanbul’a hâkim olduğu bu sırada örfî idâre ilân ederek, suçlu-suçsuz demeden İttihatçılara ve kendisine muhâlif pek çok kimseyi îdâm ettirdi. Etrafında topladığı pek çok Balkan çetecisiyle saraya girerek, kıymetli eşyâları yağmaladı. Hazineyi, asırlardan beri toplanmış olan kıymetli yâdigârları ve dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray kitaplığını yağma ettirdi. Bâbıâlî Baskını’ndan sonra, Enver Bey’in telkini ile 23 Ocak 1912’de sadrâzam oldu. Ancak, Mahmud Şevket Paşa’nın bu büyük nüfuzu ve kendi başına hareketleri İttihat ve Terakki içinde kendisine karşı muhâlif bir grubun doğmasına yol açtı. Nitekim Paşa, 11 Haziran 1913’te arabasının içinde tabanca ile vurularak öldürüldü. Suikastın esâsı aydınlanmamış, fakat bundan istifâde eden İttihatçılar, muhâliflerini asma fırsatını bulmuşlardır.

Haber 7

Mafia II

 İlki çok tutulan Mafia oyununu devamıyla karşımıza geliyor. Ancak oyunu oynamak için istenilen teknik özellikler oyun meraklılarını bi hayli zorlıyacağa benziyor. 2K Games yaptığı açıklama ile Illusion Softworks tarafından PC, PS3 ve Xbox 360 platformları için geliştirilen aksiyon oyunu Mafia II’nin “Illusion Engine” grafik motoru (bu grafik motoru ilk oyuna da hayat veren “LS3D Engine”‘in geliştirilmiş hali ve yine Illusion Softworks tarafından hazırlandı) ile hazırlandığını ve oyunun PC versiyonunun sadece DirectX 10’u destekleyen ekran kartlarında çalışabileceğini duyurdu. Ayrıca 2K Games bu grafik motorunun CryTek’in “CryEngine 2” grafik motoruna rakip olacağını da belirtti.

Heyecanla beklediğimiz Mafia II, 2009’un sonlarına doğru piyasaya sürülecek. O zamana kadar DirectX 10 destekli bir ekran kartına sahip olmanızı tavsiye ediyoruz.